• 384 syf.
    ·2/10
    Kitabın konusu arka kapakta yazanın aynısı, Kitty adlı kız düşük rütbeli halktan biriyken bir anda ülkenin en zengin ve güçlü ailesine dahil olmasını daha sonrasında ailenin ve ülkenin sırlarını keşfetmesini anlatıyor kitap. Her distopyada olduğu gibi ağır koşullar altında yaşayan bir halk ve yükselmekte olan isyan söz konusu ancak bu isyanın amacından tutun içeriği, istediği hiçbiri net belli değil. Spoiler vermemek için detayları söylemiyorum ama ortada bir isyan var ancak ruh sıfır. Gerçekte distopyada olmazsa olmaz diye düşünülerek yazar tarafından seriye mecburen dahil edilmiş onlarca detaydan sadece biri isyan. En azından bana verdiği his bu. Diğer zorlama detaylara gelirsek. Birincisi olay olan göz meselesi. Yazar keşke bu konuyu biraz araştırsaymış, zira eğer elde etmek istediğiniz renk MAVİ ise bu değiştirmesi en kolay olan şeydir. Herkesin gözü doğalda mavidir, diğer renk pigmentleri bunun üzerine gelir ve ameliyatla bu renkler kaldırılıp mavi gözlü olmanız sağlanabilir... Madem bu kadar önemli, göz renginin daha nadir bulunan ve elde etmesi de zor olan gri ve yeşil olması by olayı daha gerçekçi yapabilirdi. Rahatsız olduğum ikinci konu kızın okuyamama meselesi. Söylediği tek şey "kelimeler bana bir anlam ifade etmiyor." Okur da bu durumda soruyor tabii "Nasıl yani? A bana büyüleyici aşkı, C karın ağrısını, Z nefret ettiğim ilk aşkımı ifade ediyor oysa, sana nasıl bir şey ifade etmez...” Yazar bunu da güzel açıklayamamış. Hadi herkesin yaptığını yap kızın sınavda başarısız olma nedenini disleksi olmasına at ama "bana bir anlam ifade etmiyor" çok zorlama geldi. İlk defa bir kitapta hiçbir karakteri sevememem de ayrı bir gariplikti. Herkes o kadar duygusuz, o kadar sığ ki... En azından bir Kazananın Laneti bile değildi... Hiç beğenmedim ve ne yazık ki üç kitabı birlikte aldığım için devam edeceğim.
  • ×
    ...bir KİTAP! Dört ay boyunca elime tek kitap almamıştımve bir kitabı, insanın birbirine eklenmiş kelimeleri, satırları, sayfaları görebileceği, farklı, yeni, yabancı, dikkati başka yerlere... × - bir kitap! Bir kitap! Ve düşünce, kafamda bir şimşek gibi çaktı: Çal o kitabı!...
  • 160 syf.
    ·2 günde·10/10
    İnsan Harası, ilk kez; Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in çabalarıyla 1953 senesinde kurulan Çağlayan Yayınevi tarafından yine aynı sene içinde Türkçeye B.Ersoy tarafından çevrildi.1953 ve 1956 yılları arasında birçok baskı yaptı.1960 yılında,“Gazeteci Kitap ve Yayınevi” ne ait olan baskısı,Oktay Akbal’ın iddiasına göre,yüz binden fazla sattı.Kitap kültürünün tam oluşmadığı altmışlı yıllarda,Türkiye’de böylesine bir satışın olması şaşırtıcıydı.Bu tarihi-kurgu roman, Nazilerin üstün insan ırkı (Ari veya Aryen ırk) yetiştirmek amacıyla kurdukları bir insan çiftliğini anlatmaktadır.Üstün ırk yaratmak gayesi ile Ari ırkının genç ve güzel kadınları ile savaşlarda kahramanlık göstermiş güçlü kuvvetli ve sağlıklı damızlık erkekleri, Führer’in emriyle,bir araya getiren bir tür “Épuration” yani arıtma,arındırma veyahut “Öjen Çiftlikleri”.

    “Pemberotik” ya da diğer adıyla “Rozerotik”[1] kitaplarının yazarı Fransız Louis-Charles Royer,hayalet gibi bir yazardır.İlerleyen satırlarda,2010’da yapılan son çevirinin sahibi,akademiden sevgili Hocam Emine Bogenç Demirel[2] ile yazarı irdeleyeceğiz.

    Tek Kitap,Altı Farklı Çeviri:

    Çağlayan Yayınevi 1953 basımı 135 sayfa ve 1954 basımı 144 sayfa,Çeviri: B.Ersoy
    Başak Kitabevi 1976,168 sayfa,Çeviri:Başak Kitabevi Tercüme Bürosu
    Gazeteci Kitap ve Yayınevi,1960,128 sayfa,Çeviri:Kayhan Taşkıran
    Demet Yayınları,1962,111 sayfa,Çeviri:?
    Eros Yayınları,1977,192 sayfa,Çeviri:?
    İnsan Harası–Hitler’in Kızları,Delta Kültür Yayınevi,2010,159 sayfa,Çeviri:Emine Bogenç Demirel

    Romanın Hikâyesi

    Genç,sağlıklı ve güzel kadınları kendi arzuları dışında-zorla;İkinci Dünya Savaşında kahramanlıklar gösterip madalya kazanmış sağlıklı ve tabiri caizse damızlık askerleri (eğitim veya zekâ seçici bir ölçüt değildir,yeter ki güçlü-kuvvetli olsunlar) ise kendi komutanlarının emriyle;iki Alman subayı-biri Albay Kont Gunther von Kolz ve bir diğeri Tabip Subay Doktor Heinrich Würzer-Führer’in yazılı emri eşliğinde tüm Almanya ve Fransa’daki cephelerden toplayıp,İnsan Harasına dönüştürülmüş,Bavyera’daki Venüs Köyünde bulunan W… Manastırı’na göndermektedir.Haradaki askerler,beğendikleri güzel ve sağlıklı bir kadını seçip (sanki bir genelevde kadın seçer gibi) on gün boyunca bu kadınları maddi ve manevi hizmetlerine almaktadırlar.Tek görevleri vardır askerlerin:Kadınını gebe bırakmak!Zira gebe kalan genç bakireler ya da kadınlar (kızlar için ölçüt;yaşları 25’in altında olmalı),Führer’lerinin ırkçı-sapık fikirli yeni model Almanya’sı için topuz gibi oğlanlar ve nur yüzlü kız çocukları doğurup bunları eğitimleri için orduya teslim etmek zorundadırlar.Bu tuhaf çocuk fabrikasında,hemen her türlü cinsi sapıklık ta mubahtır:Kadınlar arasında eşcinsel ilişkiler,kalabalık seks partileri vs.İnsani tüm duyguları dışlayan,adeta bir savaş makinesine yedek parça üreten “İnsan Haralarını” anlatan,kısmen erotik bir hikâyedir “İnsan Harası”.

    Neden Farklı Çeviriler?

    Altı farklı yayınevinden çıkan bu romanın iki çevirisini inceleme şansı yakaladım.İlki B.Ersoy’un 1953 tarihli “İnsan Harası” adıyla yayınlanan çevirisi;ikincisi ise Sayın Hocam Emine Bogenç Demirel’in 2010 tarihli “İnsan Harası-Hitler’in Kızları” adıyla basılan çevirisidir.Aynı romanın iki çevirisi arasındaki farklar ciddi boyuttadır.Orijinal metindeki birçok olayın-1953 basımında-çevriye hiç alınmaması düşündürücüdür.Elbette 1953 yılı,Menderes Hükümeti,o günün konjonktürel durumu,Almanya Hükümeti ile bizimkilerin iyi geçinme telaşı ve tabii ki erek okuyucu kitlenin beklentileri göz önünde tutularak ilk baskıda yapılan çok kritik SANSÜRLER göze çarpmaktadır.

    İncelediğim iki çeviri arasındaki çok kritik fark;birinci çeviride –normalde kitapta üç ana bölüm ve her bölümde alt dört kısım vardır-ilk bölümde bir kısmın neredeyse tamamı,çeviriye hiç alınmamıştır (sayfa 15-20 arası,BE çevirisi).Ayrıca yine ilk çeviride bazı paragraflar hiç çevrilmemiş ve atılmıştır (sayfa 45 veya 105 gibi).Yine ilk çeviri,ortalamanın epey altında edebi bir yazınsal dildedir.Duygular,betimlemeler çok mekaniktir.Ama Demirel’in çevirisinde,hem tüm orijinal metnin birebir çevirisi yapılmış,hem de bu vasat ama irrite edici hikâyeden oldukça edebi bir çeviri metni ortaya çıkarılmıştır.Demirel’in çevirisinde 143-144 numaralı sayfalarda SS subaylarına atıf yapılmakta,kader mahkûmu çocuk makinesi iki genç kız,sevgililerine mektupla feryat ederken,bu anlatılanlar B.Ersoy’un çevirisine–ilginçtir-hiç alınmamıştır.

    1953 çevirisindeki sansür;1.Bölüm-2.Kısımda,Öjenizm yani “Irksal Temizliğin” tarifinin ve tarihi durumunun açıklamasının yapıldığı ama çeviri metne hiç alınmadığı görülmektedir.Demirel’se;1895’te Alfred Ploetz’in eseri olan Irksal Temizliğin Temel Taslağı (Grundlinien Rassenhygenie) kitabında Öjenizm biliminin,Führer’in de yardımıyla,1934’den itibaren Alman üniversite eğitimine adapte edilmesi konusu aynen orijinal metinde olduğu gibi çeviri metne almıştır.Hatta B.Ersoy kendi çevirisinde,bir nevi otosansür yapıp–muhatapları Alman asker ve kadınları olduğundan sanırız-“Pezevenk hiç vakit kaybetmedi” (Sf.112 EBD,Sf.96 BE) ya da “kapatma,orospu” demekten bile kaçınmıştır.

    B.Ersoy çevirisinde hiç olmayan dipnotlar,Demirel’in çevirisinde okuyucunun yardımına koşmaktadır.Fransızca metinde Almanca yazılan veya savaşla ilgili Fransızca teknik sözcükler,çevrilmeden aynen yazılıp dipnotlarla açıklanmaktadır.Ayrıca Demirel,kitabın hemen sonuna “Birkaç söz” başlığında bir sonsöz notu ekleyerek,kitabın geçtiği süreçleri,macerasını,toplumsal gerçeklerle uyum içinde bazı göndermelerin sansüre maruz kalmasını,sade bir şekilde kitabın okuyucularına aktarmak istemiştir.

    ***

    İNSAN HARASI–HİTLER’İN KIZLARI’NIN ÇEVİRMENİ EMİNE BOGENÇ DEMİREL İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJ

    Nereden aklınıza geldi bu kitabı çevirmek? Hikâyesi nedir çeviri sürecinizin?

    Bu kitapla,Lisans Bitirme tezim sayesinde tanıştım.Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş yapıtlarla ilgili bir bibliyografya çalışmasıydı.Çeviri Sosyolojisi alanındaki çalışmalarıma ilk itiş gücünü veren de bu tezdir.Oradaki kitapların yıllara göre dağılımı,yeniden üretimleri ve arkalarındaki politik,sosyal,ekonomik, kültürel değişkenler,kaynak/erek araştırmalarına yöneltti beni.1950-1975 yılları arasında Türkiye’de popüler ürünlere olan ilginin artması ve Louis-Charles Royer’nin yapıtlarının tekrar tekrar çevrilmesi,Doçentlik çalışmamı bu konular üzerine yapmamda etkili oldu.Daha sonra,Delta Yayınevi de yazar Royer üzerine yapmış olduğum bu çalışmalar nedeniyle bir çeviri önerisi getirdi.

    Yazardan biraz bahseder misiniz? Kimdir Louis-Charles Royer? Ve kimin yazarıdır,kimler için yazmıştır?

    Yazar,sizin de söylediğiniz gibi uzunca bir süre benim için de hayaletti.Ancak Paris’te Milli Kütüphane’de ve IMEC’de yapmış olduğum araştırmalar sonucunda döneminin önemli yazarlarından biri olduğuna fark ettim ve ayrıca birçok kez sansürlendiğine de.İnternet ortamındaki araştırmalarımla Fransa’nın Rennes şehrindeki bir kitap satış sitesinden yazarın kitaplarının orijinallerine ulaşma olanağı buldum.Özellikle roman,öykü,tarihsel öyküler yazan Louis-Charles Royer 1885 yılında doğmuş;ancak ölüm tarihiyle ilgili hiçbir bilgi yok.Dünyanın her köşesinden esinlendiği AŞK’ı yazan Louis-Charles Royer,kadını aşkın,arzunun, tutkunun,baştan çıkartmanın nesnesi olarak görür.Tenten’in Hergé’si gibi anlatılarında farklı ülkelerden beslenen yazar,döneminin modasına uygun,kadın kahramanlarıyla egzotik yolculuklara çıkar.Bu yapıtlarıyla geniş okur kitlelerine ulaşmayı da başarır.

    Romanın vermek istediği mesaj sizce nedir? Kurgusunu nasıl buldunuz?

    Roman,Nazilerin üstün ırk yetiştirmek amacıyla ne kadar insanlık dışı ve akıl almaz projeleri düşünüp,gerçekleştirdiklerini vurguluyor kuşkusuz.Her ne kadar popüler bir ürün görünümünde olsa da döneminin bilimsel,sanatsal gelişmelerine gönderme yapan,politik değişimleri anlatan ilginç bir kitap.Yazarın sürekli kullandığı devrik cümlelerle örtüşen bir kurguya sahip olup,bölümlerin başlıkları okuru sürükleyici bir örgü içine alıp götürüyor.Bu arada,“Hara” terkedilerek başka ülkelere kaçırılan oralı çocukların yıllar sonra öykülerini fark etmeleriyle ilgili yazılar da uluslararası dergilerde konuyu tekrar gündeme taşımayı başarmıştır.

    İki çeviri arasındaki bu derece ciddi farklar,“Sansür” için ne diyeceksiniz?

    Zaten bu fark beni çeviri yapmaya yöneltti diyebilirim.Hele diğer çeviriler tam kopyala/yapıştır yöntemiyle yapılan ürünler.Yüksek Lisans öğrencilerimle diğer beş çeviri üzerine yapmış olduğumuz çalışmalar,arkalarındaki dönemlerin koşulları konusunda ilginç karşılaştırmalar yapabilme olanağı da verdi bize. Sizin de değindiğiniz gibi çevirideki eksiltmelerin politik nedenleri olduğu kuşkusuz.

    Çevirinizde bu derece özenli bir dil kullanmanız takdire şayan. Dili bu derece duygulu kullanma edimini nasıl elde ettiniz?

    Yazınsal çeviri,tabi ki özel ve çok emek isteyen bir alan.Edebiyat sevgisi ve bilgisi olmadan olmaz diye düşünüyorum.Burada,kariyerim boyunca dille sürekli uğraşmamın getirdiği bir avantajdan da bahsedebiliriz.

    1953’te 1 TL’ye satılan bu tip metalaşmış kitaplar günümüzde de var.Herkes okusun diye siparişle yazılan ya da kolaya kaçılıp intihal yapılan ve sudan ucuza satılan kitaplar var.Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

    Bence o günkü koşullar çok farklı;aynı arka plan geçerli değil.1953’te Refik Erduran’ın dediği gibi öncelikle saygın kitaplar basmak üzere kuruluyor Çağlayan Yayınevi.Nazım Hikmet’in isteği de zaten bu doğrultuda.Ertem Eğilmez’in Louis-Charles Royer’yi keşfetmesiyle yayınevinin de biraz sermaye oluşturması serüveni böyle bir ürün macerasına taşıyor yayınevini.Şimdiki yapıtların,bu kadar bilinçli edebiyat sevgisiyle,bilgisiyle,gerçek edebiyatçılarla yani gerekli kültürel alt yapıyla ve aynı önceliklerle yaratıldığını sanmıyorum.

    Edebiyatın Felsefe ile Sosyoloji arasındaki bağı sizce nasıl olmalı?

    Bu üçlü,ayrılamaz ve birbirini sürekli besler. Felsefe olmadan düşünemeyiz;edebiyatın tadını alamayız;sosyoloji olmadan hiçbirinin arasında ilişkisellik kuramayız.Dolayısıyla günümüz gençlerinde sıkça tanık olduğumuz,merakları oluşamayan ya da olanak bulamayan,bilgilerin ayrı ayrı çekmecelere kullanılmadan depolandığı durumdan bahsediyorum.Bilgiler arasındaki geçişliliği olanaklı kılmak ve bu bilgileri günlük pratiklerimizde kullanabilmek için, söz konusu alanları içselleştirmek gerekiyor diye düşünüyorum.

    Yeni çeviri çalışmalarınız var mı? Bahseder misiniz?

    Çeşitli çeviri önerileri alıyorum; ancak şu anda akademik önceliklerimden dolayı zaman ayıramıyorum. İlk fırsatta tekrar bir çeviri yolculuğuna çıkmak istiyorum.

    İnceleme ve Röportaj: Süha DEMİREL, 26 Ocak 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    İnsan Harası
    Hitler’in Kızları
    Louis-Charles Royer
    DELTA KÜLTÜR YAYINEVİ
    Çeviren: Emine Bogenç Demirel
    Yayın Yılı: 2010
    160 sayfa
    13,5×21 cm
    Karton Kapak
    ISBN:9944216364
    Dili: TÜRKÇE

    [1] Prof.Dr.Emine Bogenç Demirel’in türettiği bir sözcüktür.

    [2]Prof.Dr. Emine Bogenç Demirel, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı Bölüm Başkanıdır.
  • 352 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
  • 500 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Daha önce neden okumamışım dediğim kitapların listesine eklenen sürükleyici bir kitaptı. İlk başlarda biraz eksikler bulsam da kitap ilerledikçe kelimenin tam anlamıyla sarıyor insanı. Kitaptaki kahramanlar gerçekten çok ıstırap çekti. Herkesin içinde iyi ve kötü duyguların birlikte bulunduğu güzel yansıtılmış. Koşullar insanı iyiyken kötü birisine dönüştürebiliyor, mesajı başarılı bir şekilde verilmiş. Heathcliff ile Cathy'nin aşkı da güzeldi. Ee, daha ne olsun!
  • 111 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Top Oynayan Kedi Mağazası, Honoré de Balzac.

    Önsöze göre bitiremediği İnsanlık Komedyası isimli büyük yapıtının içinde yer alan kısa romanlardan biri. 1829 Eylül'ünde yazmaya başlamış, 1830'da yayınlanmış. Elimdeki baskı Cumhuriyet gazetesinin hediyesi olarak 1998 yılında basılmış. Elimde o zamandan beri bulunmakla birlikte, daha önce okuyup okumadığım hakkında hiçbir fikrim yok. Birkaç saatte okunabilen, önsözü saymazsak 94 sayfalık bir roman.

    Konusu, cahil, saf ve temiz kalpli bir burjuva kızıyla, aristokrat ve entellektüel bir ressamın aşkı, büyük aşkın şiddetli tutkusu söndükten sonra ortaya çıkan yaşamsal farklılıklar, kültür farkı ve düşünce çatışmalarının verdiği mutsuzluk. 19. yy Paris'indeki farklı yaşamlara ışık tutuyor. Özellikle tüccar ailelerin zengin ama inanılmaz basit yaşamı ilginizi çekebilir.

    Betimlemeler bazen zor takip ediliyor, ağır ağır okumayı gerektiriyor. Ancak ağdalı bir üslubu yok. İnsanların duygu dünyalarını yansıtmada başarılı. Kafa dağıtmak için okunabilir. Çabuk bitirilecek bir roman arıyorsanız, ağır okumalarınıza mola vermek için ideal.

    Balzac, önsözde de tanımlandığı gibi, içinde yetiştiği Romantizm akımı çağının gereklerini yerine getirirken, daha sonra ortaya çıkacak Gerçekçilik akımının da öncülerinden olmuş. Bu romanda her iki akımın bağdaşmış bir hali de var, diyor önsöz. Ben demiyorum. Ben anlamam ilm-i hikmetten, kilimi kim götürdü mektepten?

    Romanı sevmemi sağlayan sebeplerden biri de çok sevdiğim ressam Raffaello'dan birkaç yerde bahsetmesi oldu.

    Ayrıca kitapta evlilik sözleşmesine yer verilmiş olması da ilginç. Tüccar ne kadar zengin bir aileden gelse de bir ressama güvenmeyip kızı ile malların ayrılığını evlenmeden önce sağlama alıyor.

    Romanda cahil ve saf Augustine'in aşkını ve eşine duyduğu aşk için her fedakarlığı göze almasını, değişmeye çalışmasını çok sevdim. Ne yazık ki Théodore onu hak etmiyordu. Fakat bunu Augustine'e söylemeye kalksanız sizi dinlemeyecek, yüksek ruhlu insanları anlamakta yetersiz kaldığımız için onu anlayamadığımızı söyleyecektir bize.

    Size son olarak altını çizdiğim bazı yerleri alıntılayacağım.

    "Bir yüzü görme alışkanlığı, bize önce yavaş yavaş ruhun iyi yanlarını buldurur, sonra da kusurlarını gözden siliverir."

    "-Ne o, birine gönül verdin galiba, dedi.
    İkisi de pek iyi biliyordu ki Tiziano'nun, Raffaello'nun ve Leonardo da Vinci'nin en güzel portreleri, farklı koşullar altında zaten bütün başyapıtların doğmasını sağlayan böyle coşkun duygulardan doğmuştur."

    "Bu sonuçtan sonra, eskisinden daha ateşli olarak para istiflemeye koyulurlar, kendi kendilerine, "Neye yarıyor?" diye sormak bu çalışkan karıncaların akıllarına bile gelmezdi."

    "Genç sanatçının gözlerini bağlayan bağ öyle kalındı ki, ilerde akrabası olacak bu insanları pek sevimli buldu."

    "Bu genç aile, Théodore'daki aşk ateşiyle, şöyle böyle bir yılı göz açıp kapayıncaya kadar, altında yaşadıkları göğün lacivertliğini en ufak bir bulutun gölgelemesine fırsat vermeden geçirmişti."

    "Söylediği sözler yalnızca aşk sözleri olduğu için bunlarda bir zekâ inceliği, bir ifade zarifliği gösterebiliyordu. Ama aşk anlarında -kadının aslı aşktır denebileceğine göre- o da bütün kadınlar gibi aynı dili konuşurdu."

    "Karısı şiirden hiç zevk almıyordu, kendisinin içinde yaşadığı dünya başkaydı, onunki başka; heveslerinde, aklına eseni yapmak istemelerinde Téodore'a uymuyordu; gülmüyordu, o gülse de; dertlenmiyordu, o dertlense de; o başı göklerde dolaşırken Augustine şu maddesel dünyada geziniyordu. Düşüncesinin en tatlı iç döküşlerini sürekli görmezden gelmek ve sihirli bir gücün kendisini yaratmaya zorladığı düşlemleri öldürmek zorunda kalan, en içten duygularla başka birine bağlanmış olan bir insanın her gün yeniden doğan acılarına değer vermeyi, basit ruhlu kimseler bilemezler."

    "Augustine bu sanatçılar toplantısında kimsenin gözünden kaçmayan bir güvensizlik havası yaratıyordu; sıkmaya başlamıştı. Canı sıkılan sanatçı acımasızdır: ya kaçar gider, ya da başlar alaya."

    "Kendi kendisine:
    -Şair olamam, ne çıkar, şiirin ne demek olduğunu anlarım ya, diyordu. Bunun üzerine, Madam Sommervieux bütün seven kadınlarda bulunan o istem gücünü, erkini ortaya koyarak huyunu, yaşayışını, alışkanlıklarını değiştirmeyi denedi; ama birçok kitap okuyup, yılmadan öğrenmeye çalıştığı halde, ola ola ancak biraz daha az bilgisiz olabildi. Zekâdaki çabukluk ve konuşmadaki güzellik ya Tanrı vergisidir, ya da beşikte başlayan bir eğitimin sonucudur. Müziğin değerini anlıyor, bundan yararlanabiliyordu, ama söylediği şarkılar güzel değildi. Edebiyatın ne demek olduğunu, şiirin güzelliklerini anlıyordu, ancak başkaldıran belleğini bunlarla süslemek zamanı çoktan geçmişti. Bulunduğu yerde konuşulanları zevkle dinliyordu, ne var ki kendisi parlak bir düşünce ileri süremiyordu. Çocukken edindiği önyargılar, dinle ilgili düşünceler, onun zekâsını dilediği gibi kullanmasına engel oluyordu."

    "Augustine boşu boşuna aklını bir yana bırakıp, kocasının gelgeç heveslerini, anlamlı anlamsız isteklerini yerine getirmeye, onun hep kendini düşünen gururunun dilediğini yapmaya çabaladı durdu; eli hamurlu, karnı aç döndü. Belki ruhlarının anlaşabileceği an gelip geçmişti."

    "Düşesin dairesine girip de mobilyaların, kırmalı örtülerin şehvetli duruşunu hayran hayran seyreden Augustine, içinde bir kıskançlık, bir tür umutsuzluk duydu. Orada düzensizlik bile bir güzellikti; orada, lüksün zenginliği küçük görür gibi bir hali vardı."

    "Madam, diye başladı; şu anda size böyle başvurmam belki tuhafınıza gidecek; ama öyle olur ki umutsuzluk artık akıl tanımaz ve her şeyin bir özürü olduğunu gösterir. Théodore'un niçin sizin evinizi başkalarına yeğlediğini, niçin zekânızın onun üzerinde böylesine büyük bir etki yaptığını çok iyi anlıyorum. Yazık ki bunun nedenini bulmak için kendime bir bakmam yetiyor. Ama elimde değil, kocamı seviyorum madam. Biliyorum, onun kalbi artık bende değil, fakat gözyaşlarıyla geçen iki yıl onu yüreğimden silemedi. Aklım başımdan gidince sizinle uğraşmak gibi bir şeyi düşünmeyi göze aldım; hangi yollarla sizi yenebileceğimi size sormak için geliyorum."

    "Budalalara göre dış görünüş yaşamın yarısıdır. Bu yüzden, üstün özellikleri olan birçok erkek, bütün zekâlarına karşın, istemeyerek aynı zayıflığa kapılırlar." (Bu arada Augustine'in inanılmaz güzel bir kadın olduğunu ekleyeyim.)

    "Bu korkulu gecede uğradığı yıkımla, Augustine, hani o etkileri annelerin ve seven kadınların yüreklerinde görülen, insanın dayanma gücünü aşan ve belki de kadınların yüreğinde Tanrının erkekten esirgediği bazı teller olduğunu açığa vuran sabırlı katlanış gücüne ermişti."

    "Vadilerde açan, gösterişsiz, alçakgönüllü çiçekler, göklere çok yakın, fırtınaların koptuğu, güneşin yaktığı yerlere dikilince yaşamıyorlar belki de, kim bilir?
  • 520 syf.
    ·24 günde·9/10
    -DÜŞÜNCELERİM-

    İlk olarak, kitap zevkine en çok güvendiğim insanlardan biri olan kız arkadaşımın, en beğendiği eserlerden biri olması vesilesiyle okudum Martin Eden'i. Bu kitabı okumamı bana tavsiye ettiği için ona teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum...

    -Yayınevi Ve Çevirmen Hakkında

    Bana kalırsa bir kitabı kitap yapan, yazarının düşünceleri, deneyimleri, yaşadığı koşullar ve kalemi olduğu gibi kitabı basan yayınevinin ve özellikle o yayınevi adına kitabı çeviren çevirmenin iş üzerindeki titizliğidir.
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, basımını üstlendiği her eserinde olduğu gibi bu eserde de görevini hakkıyla yerine getirmiş. Bunu da en başta, hiçbir yazım hatası yapmayarak, mükemmel bir kapak koyarak ve sayfa düzeninde bilinen işlerinden birini daha yaparak gerçekleştirmiştir.
    İsmini daha önce duymadığım(çok fazla amerikan eseri okumadığım için olabilir) kitabın çevirmeni Levent CİNEMRE ise, daha önce hiç bir eserde karşılaşmadığım bir uygulamayla incelik ve düzen katmış esere. Bu uygulamada, önemli gördüğü ve kitabın yazarı Jack London'ın hayatı ile ilişkilendirdiği kısımları numaralandırıp, kitabın son sayfalarında bu yüz kırkbeş numarayı detaylı bir şekilde açıklama yapmış. Bu yeniliğin en çok hoşuma gitme sebebi, hayatımda daha önce duymadığım yazarları, şairleri, siyasetçileri ve bu insanların kitaplarını, yüzyıllardır süregelen bazı akımları ve felsefi düşünceleri hakkında bir önbilgiye sahip olmam da aracı olmasıdır. Buna ek olarak, performansını sanki eseri Jack London Türkçe yazmış gibi yaptığı çevirisiyle de taçlandırmıştır.

    -İnceleme

    Benim gibi edebiyat sevenlerin, yazılmış güzel betimlemeleri, o yazıların sahibi yazarlara hayran olan, çeşitli alanlarda bilgi sahibi olmayı seven okurlara kült denilebilecek bir eser.
    Hayatımda birine karşı olan aşkı bu kadar güzel anlatan başka bir eser daha okumadım. Künstlerroman dediğimiz, yazarın kendi hayatıyla bağdaştırarak yazdığı eserleri seven okurların mutlaka okuması gerektiğini vurguluyorum.
    Martin Eden karakteriyle yazar, gönül verdiği işe karşı duyulan arzusu, çalışması ve toplumun yaptığı olumsuz eleştirilere rağmen kendi odak noktasını koruyan, pes etmeyen birinin hayatını anlatıyor. Toplumun başarı diye nitelendirdiği durumun, insanların "başarılı" veya "başarısız" insanlara karşı tutumunu da gayet etkileyici bir biçimde anlatıyor. Son olarak yazar, "üst sınıf" ve "alt sınıf" olarak isimlendirilen eğitim görmüş ve lüks yaşantı sahibi burjuva-i kesim ile basit, zor geçinen işçi sınıfını ve bu sınıflara mensup kişilerin birbirlerine karşı bakış açılarını da gözler önüne sermiş. Bilginin, onu elde etmek isteyen her sınıf insana açık olduğu ve gerçek seviyeyi de bu bilginin belirlediğini ortaya açıkça koyuyor Jack London.

    -Önemli Noktalara Değinerek Çıkardığım Özet

    Güçlü kuvvetli, hayat konusunda epey tecrübeli yirmi yaşlarında bir denizci olan Martin Eden'ın hayatı, Arthur isimli bir gencin hayatını kurtarmasıyla ve o gencin ailesi tarafından bir yemeğe davet edilmesiyle değişmeye başlar. (benzer bir olayı Jack London'da yaşar.) Yemeğe davet edildiği evde arkadaşı Arthur ile otururken, Arthur'un kız kardeşi
    Ruth'u gördüğü anda ona karşı daha önce hiç hissetmediği hisler ele geçirir genç Martin'i. (Bu hisler kitabın yazarı Jack London tarafından şiirleri kıskandıracak kadar güzellikte, tabiri caizse "şairene" bir biçimde betimlenmektedir.) Geç saatlerde evden çıktığında, Martin az önce aynı sofrada bulunduğu insanların yaşadığı lüks hayata, onların derin bilgilerine, diksiyonlarına ve özellikle de güzeller güzeli kızlarına derin bir hayranlık duyar. Bu bilgili, zengin, ve görgü sahibi "üst sınıf" insanların hayatıyla kendi varoş hayatını, ve arkadaşlık ettiği diğer "alt sınıf" insanlar arasında ki uçurumun aşık olduğu kadına ulaşmasını engel olacağını düşünür ve onlar gibi olmaya karar verir. Ruth'ların evine daha sonraları da gelip gitmeye başlar, Ruth tarafından kendisine diksiyon eğitimi verilir, ondan bazı okunması gereken yazarları ve şairleri öğrenir, kütüphanelerden aldığı kitapları, kırk kanaat geçindiği odasında sabahlara kadar okuyarak zihnini salah eder. Zihnini, Ruth'a uygun olacak şekilde değiştirdiği gibi dış görünüşünü de düzeltmeye başlar.
    Edebiyat bölümünde okuyan Ruth'u etkileyebilmenin yolunu okumaktan değil, yazmaktan geçtiğini düşünür ve ilk hikayelerini kaleme alır. (Kitabın büyük bir çoğunluğu da Martin'in yazarlık yolculuğunu konu almaktadır ve bu yolculuk aslında, Jack London'ın yazarlığa yolculuğuyla büyük benzerlikler gösterir. ) Hırslı ve tuttuğunu koparan bir yapıya sahip genç karakterimiz, Ruth'un aşkıyla birlikte daha da tehlikeli bir hale gelir ve hayatını, geçimini sağladığı işi bırakmak gibi bir çılgın yapmakla birlikte yazmaya adar. Yazdıklarını, yiyecek parasından dahi kısarak pullayıp dergilere ve gazetelere postalayan Martin'in eserleri, niye reddedildiğini bile yazmaya tenezzül etmeyen editörler tarafından postalarla geri gelir. Hatta, ona göre kusursuz gelen bu eserler kendisi dışında kimse tarafından beğenilmez. Onlarca eseri yüzlerce kez postalayan Martin'in eserleri teker teker geri gelir ama Martin onları başka dergi ve gazetelere pes etmeksizin geri postalar ve açlık ile parasızlık içinde yeni eserler yazar. Ruth'a ulaşmak için bir araç olarak gördüğü yazarlık, onun için asıl hedef haline gelmiştir çünkü Ruth'a sahip olduktan sonra dahi Martin günlerini dört saat uykuyla geçirmeye başlar ve geri kalan saatlerde bu iş ile ilgilenmeye devam eder. Ruth ile başlayan sürpriz ilişkisi yüzünden sorumlulukları artan Martin'e, başta Ruth olmak üzere tüm yakınları, yazdığı hiçbir eseri beğenmeyen kişiler, ona para kazandıracak bir iş bulması konusunda baskı göstermeye başlar. Martin ise hiçbirini dinlemeyerek deli gibi yazmaya ve okumaya devam eder. Aynı esnada "üst sınıftan" insanlarla her şeyi konuşabileceğini düşünerek okuduğu kitaplardan edindiği engin bilgilerin o insanlarda bulunmadığını veya tamamen yanlış bulunduğunu görünce büyük bir hayal kırıklığı duyar. ve o insanlardan soğumaya başlar. Muhalif kişiliğiyle bildiklerini bu insanlara açıkça, ama sert bir dille anlatan ve aynı zamanda hala beş parasız bir işsiz olan Martin, Ruth'un ailesinin ve onların nüfuz sahibi dostlarının gözlerine batmaya başlar. Yine davet edildiği Ruth'larda günün birinde Brissenden isminde biriyle tanışır. (Jack London bu karakteri yaratırken en yakın arkadaşı, yazar George Sterling'ten esinlenir.) Zengin, sıska, korkukan uzak yüzü çökmüş, verem hastası Brissenden'in kitaplar hakkında ki bilgisi ve sonralardan öğrendiği onun yazarlık konusunda ki yeteneği Martin'in çok çok üzerindedir. Ayrıca kendisi gibi hakiki okur olan sürüyle tanıdığı vardır Brissenden'in. Günlerini Brissenden ile edebiyat üzerine konuşarak ve yazmaya devam ederek geçiren Martin, edebiyat dışı ve kötü iş olarak adlandırdığı bazı eserlerle ara sıra para kazanmaya başlar. Ama Bu işler ona buz gibi soğuk gelse de yapacağı bir şey yoktur. En yakın arkadaşı Brissenden ise onda ki yeteneği fark eden ilk bilgin kişi olur ve dergilerin saçmalık olduğunu, eserlerini yayıncılara göndererek kitap basması gerektiğini söyler. Martin ise o sıralarda bir başka akşam yemeğinde Ruth'un babasının diğer davetlisi bir Yargıç ve Ruth'un babasıyla girdiği şiddetli bir tartışma sonucu olarak gözükse de, aslında Ruth'un Martin'i istediği gibi biri olmadığını fark etmesiyle Martin sevgilisinden terk edildiğini bildiren bir mektup alır. Kendi aşk acısıyla ve hala basılmayan mükemmel bulduğu eserleri yüzünden içine kapanan Martin, günden güne durumu kötüleşen Brissenden'in ölüm haberini alır. Kaybedecek bir şeyinin olmadığı düşüncesiyle bazı eserlerini bir kaç yayınevine gönderir ve kitaplar inanılmaz satılır. Martin, daha önce yazdığı eserleri de üzerinden hiç oynama yapmadan eskiden onları yüzüne fırlatan dergilere çok büyük paralara satar ve bunu hiçbir zaman anlayamaz. Artık o zengin, ünlü ve büyük bir yazardır. Ama burada ki çelişki, o eserlerin aynısının defalarca kez reddedildiği ama şuan da nasıl bu kadar büyük ilgi gördüğüdür. Kendi kız kardeşleri ve onların Martin'e hep kötülüğü dokunan eşleri, veresiyeyi kesen esnaflar, kavga ettiği yargıç, Ruth'un ailesi hatta Ruth bile Martin'le görüşmek istemeye ve ardı ardına yemeğe davet etmeye başlar. Martin ise yazmayı tamamen bırakmıştır sadece eski eserlerinin satmaktadır. Ama kafasında sürekli, dünden bugüne ne değiştiği, kendisinin, o herkes tarafından terk edilen ve sefalete bırakılan Martin'in değişmediğini , açlık ve sefalet içinde yazdığı eserleri değişmediğini ama neden ilginin bu kadar değiştiğini sorgulamaya başlar. Hiçbir şey ona zevk vermemeye başlar. Onu dün kapı dışarı eden ama bugün tapan yakınlarının her türlü yüzsüzce yapılan maddi isteğini kabul eder. Hiçbirini kırmaz çünkü mutluluğu yeniden yakalamak için yeni bir plan yapmıştır. Çok uzaklarda bir yer alacaktır kendine ve orada yaşayacaktı artık. Gemiye binmesine bir kaç gün kala Ruth'u kendisine af dilemek üzere Martin'in evinin orada bulur. Martin kızı affeder, kendisi de af diler ama yeniden sevgili olmaz. Yeni bir başlangıç için gemiye biner, ama bu planın da onu mutlu etmeyeceğini düşünmeye başlayarak gemiden kendini atarak denizin ortasında son kez yüzdükten sonra kendini denizin derin sularına bırakarak intihar eder.