• Bu kitap vefatının 100. yılında Sultan II. Abdülhamit'e ithaf edilmiştir.
    II. Abdülhamit, imparatorluğun gücünü kaybettiği bir dönemde
    özellikle eğitim alanında yaptığı reformlarla ülkeyi onaran,
    huzuru ve gücü tesis etmeye çalışan bir hükümdardır.
    Sultan II. Abdülhamit; tarihimizde başta eğitim olmak üzere,
    sosyal hayat, ekonomi, idari ve askerî alanda yaptığı çalışmalarla
    modernleşmenin ve yeniliğin hatta Türkiye Cumhuriyeti'nin
    kuruluşundan günümüze uzanan değişim ve gelişmelerin öncüsüdür.
  • 136 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Hiç kuşkusuz tüm zamanların en büyük komutanlarından ve devlet adamlarından biri olan Atatürk’ün hayatı üzerine çokça kitap okumuşuzdur. Onun, nasıl bir durumdan kurtuluşa ilerlediğini sunduğu Nutuk, yakınındaki insanların yazdığı hatıralar ve tabi Andrew Mango ve Şevket Süreyya Aydemir’in kitapları bu okumalar arasında sayılabilir.

    A.M. Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında yaptığı ise Atatürk’ün dehasını başarıya çevirmesini sağlayan yöntemini sunmak ve sonrasında ise uyguladığı adımları kendince yorumlamak. Kitabın tanıtım yazısında bu konuyu şöyle aktarılmış:

    “Atatürk bize aklın neler yapabileceğini göstermiştir. Bunun mümkün olduğunu göstermiş; ama “Ben böyle diyorum, böyle yapın” dememiştir. Bilakis, “Ben hiçbir şey söylemiyorum, sadece aklınızı rehber edinin” demiştir. Yaptığı bütün inkılapların gayesi de aklın rehberliğinde Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağa uygun, bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline dönüştürmektir.”

    Kitap için iki yazıdan oluşuyor diyebiliriz. İlk yazıda Şengör, Atatürk’ün yurdu düşmanlardan kurtarmak ve çağdaş bir ulus oluşturmak için izlediği yöntemin doğa bilimlerinde kullanılan yöntemle olan benzerliği üzerine bir inceleme yapıyor. İleri sürdüğü fikirleri Nutuk üzerinden örneklendirerek bize bunu açıklamaya çalışıyor ki benim görüşüm de dehasını bu sistematik yöntemiyle başarıya ulaştırdığı yönünde. İleri sürdüğü bu tezi kendisi şu şekilde maddelemiş (s.22):

    “Atatürk, tüm yaşamı boyunca;
    1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya,
    2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini iyi tespit etmeye,
    3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayımlar üretmeye,
    4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye,
    5. Başarısız olduklarına inandığı varsayımları derhal eleyerek yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak yeni varsayım önerileri üretmeye,
    6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk’ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda, Karl Popper’in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.”

    Kitabın ikinci yazısında ise Şengör Atatürk’ün başarı ve başarısızlıklarını “KENDİ GÖRÜŞLERİ” doğrultusunda incelemiş ve kitabın adını da verdiği dahi bir diktatör sıfatının uygun olacağı kanısına varmıştır. Bu isimlendirmeyi vermesinin temel sebebi ise Atatürk’ün fikirlerini empoze etmek için insanlarla tartışması ve kendi fikrini eninde sonunda kabul ettirmesi. Ben tam manası ile bu görüşü doğru bulmadım açıkçası. Şengör’ün açıklaması ise şu şekilde (s.105):

    “…Atatürk’ün diktatörlüğünün sebebi her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün içinde zorbalık yok, düşüncesini öyle ya da böyle empoze etmek var…”

    Velhasılıkelam kitapta Atatürk’ün işlerini yorumlayan ve kendi fikirlerini söyleyen bir Şengör var karşımızda. Ben okurken bazı kısımları beğendim bazı kısımlarda -özellikle din husunda- kitabın ana hattından saptığı birkaç sayfada sıkıldım bazı fikirlerine ise katılmadım. Kitap ve değerlendirdiği Atatürk’ün de aslında Türk insanından beklediğinin bu olduğu aşikar. Ayrıca atıf yapılan eserlerin de çokluğu bu alanda yeni okuma yapanlar için yol gösterici olabilecek kanısındayım. Güzel ve bilimsel basitlikte bu tarz kitapları beğendiğim için önerebileceğim bir kitap.

    İyi okumalar.
  • 400 syf.
    ·13 günde·7/10
    Halil İnalcık 'in Rönesans Avrupası araştırması 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Rönesans'a ait kısa bir sanat tarihi dersi görüyoruz. Çıkış yeri Floransa İtalya olan Rönesans hareketinin öne çıkan dehalarini inceliyoruz. Bu dehalarin 15. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren verdikleri eserler eşsiz güzellikte. Mimaride, heykelde, resimde verilen eserler bugün başta italya müzeleri olmak üzere, turistlerin en uğrak yerlerinden. Aslında bu sanatçılardan önce anmamiz gereken bir aile var. Medici ailesi. İtalya'nın en önemli ailelerinden biri olan Medici ailesinin ,sanata ve sanatçıya verdiği bu değer olmasa belki de bu hareket başarısız bir hareket olarak tarihteki yerini alacaktı. Her türlü olumsuzluğa rağmen, Medici ailesinin özellikle manevi yönden verdikleri destek, açtıkları sanat okullari birçok sanatçının yetişmesine katkıda bulunmus.

    Bu sanatçılar öyle sanatçılar ki,on parmaklarinda on marifet. Mimari eserleri, heykelleri, resimleri birarada verebilen eşsiz insanlar. En başta gelenleri, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Botticelli, Brulesschi, raphael ve Donatello olarak sayılabilir. Örneğin, Michelangelo öyle yetenekli bir sanatçı ki, başka heykeltıraşlarin isleyemeyip çöpe attıkları mermer bloktan bugün en çok ziyaretçi alan Davud heykelini yaratabilmis. Yine Leonardo da Vinci muazzam bir adam. Resimlerinin yanında, kimya, jeoloji, heykel, mimari bilimlerine verdiği eserler taktirde de ötesi. Açıkçası hep düşünmüşumdur. Dönem itibariyle gücünün zirvesinde olan Osmanlı imparatorluğu, bu sanatçılari neden davet etmediler imparatorluk sınırları içine?
    İtalya'daki birçok katedral, kilise ve hükümet binaları, Rönesans'tan kalma eserler ve İtalyanlar cetlerinin eserlerine çok fazla değer veriyorlar. Örnek olarak Floransaya gelen sekiz milyon turist sadece bu eserler için milyonlarca dövizi şehirde bırakıyorlar.

    İkinci bölüm, Rönesans dönemi Avrupa devletlerinin siyasi ilişkilerini konu ediniyor. Birbirleriyle sürekli savaş halindeler. Çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmişler. Diğer tarafta güçlü bir Osmanlı devleti olduğu için pek bulasmamışlar onlara. Özellikle Venedik ve Ceneviz hiç o topa girmemiş. Osmanlı ticareti onların elinde. Son derece geçerli bir sebep.

    Üçüncü bölüm dinde reform konusunu işliyor. Katolik kilisesinin, tüm hıristiyanlığa karşı olan zorbaca tutumları, halkın sırtından geçinen papalar, birilerinin sabrını taşıriyor. Erasmus, luther, Calvin önderliğinde birleşen reformcu Hıristiyanlar, Protestan mezhebinin temellerini atıyorlar. Ortak noktaları ,kilise aradan çıkmalı, kilise, sadece halka dini öğreten pozisyonda kalmalı, ruhbana verilen yetkiler büyük oranda elinden alınmalı, inanç Tanrı ile kul arasında kalmalı. Kısacası incilde ne varsa o olmalı diyorlar. Tabii bu ayrışma yeni savaşlara, yeni siyasi çıkarlara sebep oluyor. Yakın zamana kadar süregelen mezhep savaşları.

    Son bölüm ise, Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin batılılaşma karşısındaki tepkileri anlatılmış. Cumhuriyete kadar batılılaşma sadece askeri seviyede kalırken, cumhuriyetle birlikte Türk devrimi ve onun şanlı yürüyüşü değerlendirilmiş.

    Meraklısına hitap eden bir kitap bu. O yüzden küçük bir ön bilgi gerekebilir. Avrupa tarihinin bir dönemi güzel özetlenmiş.

    İyi okumalar...
  • 205 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaşamı boyuna sergilediği dik duruşu ve objektif araştırmalarıyla toplumun her kesiminde derin izler bırakan yurtsever, cesur ve aydınlık kalem, Cumhuriyeti, bağımsızlığı, özgürlüğü ve hukukun üstünlüğünü savunan Uğur Mumcu’yu 27. ölüm yıl dönümünde saygı ve özlemle anıyorum.

    Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Paşa… Milli Mücadele’nin iki büyük komutanı, kahramanı… İki muazzam insanın kader arkadaşlığı, yol arkadaşlığı, dostluğu II. Meşrutiyet döneminde başlar ve uzun yıllar boyunca, sanılanın aksine, ciddi fikir ayrılıklarına rağmen, ta ki ölümlerine kadar devam eder.
    Aralarında ki fikir ayrılığı kurtuluş savaşını müteakiben Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılaplarla başlamıştır. Kâzım Karabekir Paşa, Cumhuriyete karşıdır, Meşrutiyet'in ve hilafetin devamından yanadır. Bu kitapta da bunları net bir şekilde anlattığını göreceksiniz.
    Karabekir Paşanın anılarında anlatılan bazı hususlar, Cumhuriyet tarihini ve özellikle Atatürk inkılaplarının ruhunu anlamayanlar tarafından kasıtlı olarak propaganda malzemesi yapılmıştır.
    Bu konuda “Emrinizdeyim Paşam” Kâzım Karabekir (Soyu, Ailesi, Ata Yurdu ve Kişiliği) isimli eserinde yeni belgelerle yakın tarihimizin önemli isimlerinden Kâzım Karabekir Paşa'yı inceleyen Yrd. Doç. Dr. Ali Güler’in açıklaması yeterlidir sanırım:
    “Kâzım Karabekir Paşa Mustafa Kemal Atatürk'ün ‘Alternatifi' değildir. Bu iki isim birbirlerinin ‘düşmanı' da değildir. Karabekir Paşa, 1919'un o en zorlu günlerinde ‘emrinizdeyim Paşam!' diyerek askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa'ya destek verirken de, muhalefete düştüğü zor zamanlarda da samimi ve dürüst davranmıştır. Mustafa Kemal Paşa da onun için, TBMM'nde yaptığı bir konuşmada birçok övücü söz söyledikten sonra ‘tarihe geçecek onun yaptığı şeyler' demiştir…”
    “Son günlerde tarihimize, özellikle Cumhuriyet tarihimize, devrimlere ve anayasamızın başlangıcında ifadesini bulan devletimizin temel esaslarına yönelik saldırılar alabildiğince artmıştır. Türklükle ve cumhuriyetle kavgası olanlar bu kavgayı tarihsel kişilikler üzerinden yürütmektedir. Kimi zaman kahramanlarımızı karalayarak, kimi zaman siyaseten muhalif olan büyüklerimizin hayatını ve görüşlerini çarpıtarak, kimi zaman da bu millete ihanet edenlere kahraman gibi sahip çıkarak kavgalarını sürdürüyorlar. Bu yöntem ile Cumhuriyeti, demokrasimizi ve parlamenter sistemimizi yıkmak istiyorlar. Bunun önüne geçmenin yolu da tarihimizin ve tarihsel kişiliklerimizin belgelere dayalı çalışmalarla halkımıza ve gençlerimize anlatılmasıdır.”
    Kitabın Uğur MUMCU tarafından objektif olarak okurlarına sunulması memnuniyet vericidir. Ancak, okuduğum bu kitap 1993 basımıydı, bazı bölümlerinde sözlük kullanmak zorunda kaldım. Yeni basımı Uğur Mumcu Vakfı tarafından yapılmış, belki daha kolay anlaşılır olmuştur.
  • 592 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitap yazarın tarihî bilgisi açısından çok iyiydi. Farklı tarihlerde olan olayları birleştirerek vermiş ancak Cumhuriyeti'in ilk yıllarındaki karanlık zihniyeti de yansıtabilmiştir. Dipnotlarda verilen araştırma bilgileri ve müzik önerileri çok hoştu. Genel olarak güzel bir kitap Ben 2. baskısını okudum. Buna rağmen çok fazla imla ve noktalama yanlışı yapılmıştı. Umarım sonraki baskılarda bu yanlışlar düzeltilir.
  • 550 syf.
    Teke Şenliği - Mario Vargas Llosa

    Rafael Leonidas Trujillo Molina nam-ı diğer Teke. (Velinimet, baba, şef, generalisimo da deniyor tabii yandaşları ya da yandaşı olmak zorunda kalanlar tarafından)
    Trujillo 31 yıl (1930-1961) Dominik Cumhuriyeti’ni yönetmiş, yönetirken binlerce insanı paşa gönlünün keyfine göre katletmiş, kendi fikrini savunmayanlara, muhaliflerine türlü işlenceler yaptırıp öldürtmüş, şiddet yanlısı, takıntılı, gaddar, cani diktatör.
    Peki bu kitap ne anlatıyor? İşte tam da Trujillo’ nun yaptığı pislikleri, insanların nasıl manipüle ile mağdur edildiklerini anlatıyor. Üç taraftan parçalar birleştiriliyor; Trujillo, Trujillo’yu koşulsuz seven senatör Cabral’ın kızı Urania ve Trujillo’ya suikast düzenleyip onu öldürenlerin tarafı.
    Trujillo’nun bölümlerinde; binlerce insana güç gösterisi yapmış, sözünü geçirmiş fakat prostatına söz geçiremeyen, ‘güçsüz’lüğünü, ‘iktidar sahibi olmak’la gizlemeye çalışan diktatörün özel hayatı var.
    Urania’nın bölümlerinde (ki beni en çok etkileyen bölüm); Teke döneminde memleketini çok küçük yaşta terketmek zorunda kalmış ! (ama ne zorunluluk, göğse yumruk gibi), yıllar yıllar sonra geri dönmüş felçli babası ve kendisiyle yüzleşen, yaşadığı travmayı, okuyup kendi ayakları üzerinde durup başarılı bir avukat olarak kapatmaya çalışan fakat bunu başaramayan bir kadın var.
    Diğer bölümde; Trujillo’nun kıyımlarından nasibini almış, olanlara artık eğecek boyunları kalmamış birkaç kişinin toplanıp suikast girişiminde bulunup,Teke’yi öldükten sonra başlamış bir Dominik Cumhuriyeti ile birlikte suikastçilerin bitmiş hayatları var.
    Kıyımlar, tecavüzler, ırkçılık kısaca acı var acımasızlık var baştan sona.
    Gerçeklerin derlenip toparlanıp kurgulanmasıyla oluşmuş Teke Şenliği dolayısıyla her satırı tüyler ürpertici, rahatsız edici.
    Çok çok etkileyici mutlaka mutlaka okuyunuz.
  • 280 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Golyan Devrimi
    20.01.2020
    Yazarın Hayristan Cumhuriyeti sınırları içerisinde anlattığı on dört farklı öykü tek bir roman hissini vermekte.Ülke vatandaşlarının içinde bulunduğu şartlar, yönetim, politika,medya,eğitim vb.konularının idare şekli sizi oldukça şaşırtacak ve haritada ülkenin yerini arayıp bulamadığınızda hayali bir ülke olduğu için(!) sevineceksiniz.
    Özelikle üniversite camiasının durumu ve kitap yazımına dair düşünceler çok hoşuma gitti.
    Son hikayeye kadar Golyan anlamını merak ettim ve öğrendiğim deney oldukça şaşırttı.
    Yükseliyorsun,yükseliyorsun Amedee,ama benim gözümde yükselmiyorsun!