• Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın. Genç kızlığından biliyorum. Önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı orospuya çıktı ama gördüğüm en güzel kalçalara sahip kadın olabilir Asuman. Kim ne derse desin mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor ama gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarında.
    Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri geliyor insanın kulağına. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye konuşuyorum kendimle. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi.
    Babam bir gün karşı evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Düşündüm, mantıklı buldum. Zaten babam sarhoşken hep mantıklı konuşur.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp oluyo valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay karşısında esas duruşta bekleyen erbaşlar gibi karşımda duran veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Yaylana yaylana, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacaz çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgadı bizi, mahalleyi özellikle de babamı. Ama alıştı tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aştık kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira içiyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anama elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anam öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocuklarım kapının önünde görüyor bunu yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne geziyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını eniştenin.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor inceden tırsarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Şen Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam amma velakin. Ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Emek Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor, yalnız peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neişr olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, başka da bir şey söyleyemiyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Dükkanda işleri iyi. Ben ayırmıyorum ama ikisini birbirinden. Bi Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, bi Nurettin abiden. Denge politikası izliyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi sızsın hanene, diyor.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine gelmiş hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, dedik.
    Atatürk Fenerli dedi.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağına basarken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyorum babama annem.
    Kesin ya kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kim ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse topraklı tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'tan uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda gelen Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narcossis'e de gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • 79 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Büyük Usta’dan yine bir tükeniş romanı
    “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanının sonunda “o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler.” Der.
    Binboğalar Efsanesi’nde yörüklerin tükenişini anlatır.
    İnce Memed’de sömürü ve aç gözlülüğün hükmünü ve karşı duruşu ancak bir zaman sonra karşı duruşun tükenişini anlatır.
    Kısaca anlatır anlatır… ve hep kaybolup giden değerleri, kültürleri, insanın insana yabancılaşmasını yani bizi anlatır.
    Yazarın, aydının da işi bu değilmidir zaten.
    İstanbul Boğazı; asırlardır belkide binlerce yıldır kışın Nil Vadisine, Afrika’aya, yazın Avrupa’ya ya da daha kuzeye giden kuşların göç yoludur. Bu döngü de kuşlar Ekimde güneye, Mart sonunda Kuzeye hep tekrarlanır göçleri.
    Turnalar, Leylekler kutsal topraklara gittikleri düşünüldüğünden dokunulmazlardır. Hatta Leyleklere kimi yörelerde” Hacı Leylek” denir.
    Kuş göçleri üzerinden oluşan bu kültür de insanlar kendilerine hep umut ararlar.
    Süleyman’ın, Semih’in Hayri’nin yaptıkları da Bu geleneği sürdürmektir. Göçteki kuşları yakalayıp geçici bir süre kafese koymak, Sonrasında bu kuşları camilerde, kiliselerde, sinagoglarda üç kuruşa satıp alıcıların kuşları özgür bırakmaları ile kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak.
    Kuşları kafeslerinden azat etmek.
    Aslında yaptıkları iş hayatın koşturmacasında ki insanların vicdanlarına dokunmak, insan olmalarını hatırlatmak.
    Basit gibi görünen ancak insan ruhunun derinliklerinde kaybolmaya yüz tutmuş insanlıklarımızı ve bunun yerini dolduran insanın çevresine ve kendine yabancılaşmasını anlatan bir roman.
    Kitabın yazıldığı dönemden bugüne geldiğimizde acaba insanın yabancılaşmasının derinliği ne kadar büyüdü. Artan kapitalizmin baskısının sonucu, insanın gündelik yaşamını sürekli koşturmaca ile geçirmek zorunda kaldığını ve hayatını ne kadar anlamlandırabildiğini sorgulatan bir kitap.

    "Yürümeğe başladık. Yüzünden bir sevinç çığlığı koptu, her bir yanı aydınlığa battıvBen ben oldum olalı böylesi ta yürekten, canevinden gülen, yanındakini de kendi sevincinin içine alıp yoğuran, sevinçten çılgına döndüren böyle tatlı bir insan görmedim.
    İçime aydınlık doldu, yüreğim pır pır etti. Şu İstanbul'un kirinden pasından, göz oyan kıskançlığından, kötülüğünden sıyrıldım, yeni başka bir güne doğdum.
    Sen sağolasın, var olasın, dünyalar durdukça şu alçakgönüllü, ta canevinden, tekmil damarlarından çekilip gelen gülüşünle durasın. Yaşşa be Mahmut arkadaşım."
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Judith Butler; feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik dallarına katkı sağlamış Amerikalı postyapısalcı filozof. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olmanın yanı sıra European Graduate School'da Hannah Arendt Felsefe Profesörü'dür.
     Etkilendiği kişiler ise Michel Foucault başta olmak üzere, Simone de Beauvoir, Sigmund Freud, Jacques Lacan'dır.

    Kitapta yazar "beden"i şöyle değerlendirmektedir; Beden statik bir fenomen değildir. Bir yönelmişlik hali, yöneltimiş bir güç ve bir arzu halidir. Beden tüm yaşamsal mücadelelerin çabaların yaşanılıp deneyimlendiği bağlamdır. Beauvoir 'kadın doğulmaz kadın olunur' derken, bu 'oluş' hali cisimsizleşmiş bir özgürlük durumundan kültürel bedensellik/cisimlilik haline bir geçiş olarak düşünülmemelidir der Butler. Bir kimse en başından beri bir kişinin bedenidir ve ancak bundan sonra birinin toplumsal cinsiyeti olabilir.Yaşantılanan ve deneyimlenen cinsiyetimiz de başından beri toplumsal cinsiyetlidir.
    Yani bilinç her zaman bedenli bir bilinçtir ve bu beden de en başından beri cinsiyetli bir bedendir. Ama başından beri cinsiyetli bir beden oluşumuz içsel veya 'doğal' addedilen bir özle dünyaya geldiğimiz anlamına gelmez. Bu 'öz'e sahip olduğumuz beklentisi dilsel ve tarihsel olarak kurulmuştur. Erkek ya da dişi olarak sınıflandırılırız ve toplum bu kategorilere göre bedenli varlığımızdan dolayı bizden bir takım beklentiler içerisine girer. Hangi kategoriye ait olduğumuza biz karar vermiyoruz belki ama toplumsal cinsiyet performansımızı bu beklentilere bağlı olarak oluşturmakta bedenli bilincimizin bir tercihi olacaktır. Fakat Butler'a göre sorgulanması gereken bu ikili 'cins' kategorisinin kendisi olmalıdır.

    Cinsiyet kategorilerinin üç farklı söylemsel bağlamda soykütüksel eleştirisini yapan Butler, bedensel kategorileri doğallıktan çıkarma ve yeniden imlemeye yönelik bir strateji olarak bir dizi parodik pratik betimliyor ve öneriyor; bu pratikleri, beden cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kategorilerini kesintiye uğratan ve bunların altüst edici bir biçimde yeniden imlenip ikili çerçevenin ötesinde çoğalmalarına vesile olan toplumsal cinsiyet edimlerine dair performatif bir kurama dayandırıyor.

    Butler diyor ki, çalışmasının bütününde, cinseliğin tek anlamlılığını, toplumsal cinsiyetin iç tutarlılığını ve hem cinsiyet hem toplumsal cinsiyet için geçerli olan ikili çerçeve, eril ve heteroseksist baskının çakışan iktidar rejimlerini, pekiştirip doğallaştıran düzenleyici kurgular olarak ele almıştır; bedeni ise imlenmeyi bekleyen hazır bir yüzey olarak değil, siyasi olarak imlenip sürdürülen bir dizi bireysel ve toplumsal sınır olarak değerlendirmektedir.

    Kitap üniversitelerde yüksek lisans ve doktora derslerinde okutulan bir kitap biçimsel olarak incelediğimizde ise dili ağır bunda çevirinin de etkisi yadsınamaz ve ihtiva ettiği alanla ilgili terimler çok fazla ve akademik dille yazılmış bir kitaptır okumaya başlamadan önce cinsiyetle ilgili yeterli okumanın yapılması, alanla ilgili terimlerin öğrenilmesi gerekmektedir. Bu alanla ilgili çalışma yapanların oldukça faydalanacağı bir kitap fakat akademik çalışma şeklinde olduğu icin roman okur gibi okunmuyor.Keyifli okumalar.
  • ...kendi kendisine düşünmesini öğrenmiş bir insanın, bizatihi konuşma tarzıyla, belirgin ciddiyeti ve samimiyeti ile, teklifsizliği ve özgünlüğü ile, bütün düşüncelerine damgasını vuran şahsi kanaati ve görüşleri ile kitap filozofundan kolayca ayırt edilebileceğini gördüğümüzde şaşırmayız. Diğer yandan kitap filozofunda her şey ikinci eldir; onun fikirleri nasıl ele geçirildiği belli olmayan bir eski paçavralar toplamasıdır; o keskinliği kaybolmuş küt bir kafa - bir suretin suretidir.
  • Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık, Serkan Duman

    Serkan Duman, Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık kitabında kerpiçten evlerin yaygınlaşmasını sağlamak ve kerpiç gibi geleneksel bir malzemeyi hayata yeniden geçirebilmenin yollarını arıyor. Duman, kerpicin maddi olarak çok uygun olduğuna dikkat çekiyor. Betonun ise ülkemize çok hızlı ve ölçüsüz girdiğini vurguluyor.

    Bu konuda birçok araştırma yapan Duman, Anadolu’nun ardından Asya ve Afrika’yı dolaşmış. Kerpicin en iyi yalıtım malzemesi olduğunu savunuyor. Günümüzde yaygın kullanımı söz konusu olan ve betonda kullanılan yalıtım maddelerinin ise kimyasal olduğuna dikkat çekiyor. Bu, hem doğaya hem de insana zarar veriyor: “Ancak en az zorunluluk kadar etkili bir durum daha vardır ki o da evlerin geçici olmasına verilen önemdir. Kur’an-ı Kerim’deki ‘Siz ebedi kalacağınızı sanarak malikâneler mi yapıyorsunuz?’ gibi ayetlerle ebedi binalar yapmaya çalışan ve bununla övünen kavimlerin eleştirildiği hatta cezaya uğratıldıkları anlatılır. Bunu bilen müminler de evlerini geçici malzemeler kullanarak inşa etmişlerdir. Bu yöntemi kullanmayanların ve evlerini şatafatlı ve geçicilik meselesini dikkate almadan inşa ettirenlerin ayıplandığını biliyoruz.”

    Yazar, Gölcük depreminin ardından bölgede yaptığı gözlemlere dayanarak betonla inşa edilen evlerin çoğunun yıkıldığını, geleneksel evlerin ise ayakta kaldığını belirtiyor. Kerpiç evlerin dayanıklılığı ile ilgili gözlemlerinin önemli bir kısmı Hindistan’a dayanıyor. Duman, Hindistan’da Fransızların inşa ettiği kerpiç evlerin Muson yağmurlarına dayandığını belirtiyor ve böylelikle geleneksel mimari yapının sürdürülebilirliğini ispatlıyor. Kerpiç evlerin varlığı köklü bir geçmişe dayanıyor ancak ne yazık ki günümüzde unutulduğunu belirtmek gerekiyor. Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık adlı eserinde yazar, tarihsel olarak Müslüman evlerinde yapı malzemesi olarak çamur, ahşap ve taşın kullanıldığını ancak çoğunluk olarak kerpiç, tuğla ve ahşabın yer kapladığını belirtiyor. Mimara göre tamamen taşın kullanıldığı İslâm şehirlerinin sayısı oldukça az. Sonuç olarak, günümüzde bir yapı inşa ederken kullanılan teknolojik ürünlerin önemli bir kısmının mimari gereklilikten değil de kapitalizmin ve pazarlama kültürünün varlığına hizmet ettiğini söylemek mümkündür. Bu durum gerçekleşirken çevre tahrip edilmektedir.

    Bu nedenle yazarın da belirttiği gibi mimaride doğal malzemeler kullanarak geleneksel yöntemleri ön plana çıkarmalıyız. Bu hem topraklarımızdaki tarihi büyünün devamını sağlar hem de doğal dünyamızın ömrünü uzatır.

    İşte Frank Lloyd Wright, Ian Volner

    Ian Volner’ın kaleme aldığı İşte Frank Lloyd Wright kitabında, modern mimarlık tarihinin en önemli isimleri arasında yer alan, “Organik Mimarlık”ın temellerini atan, New York Guggenheim Modern Sanat Müzesi’ni tasarlayan mimar Frank Lloyd Wright’in hayatı anlatılmaktadır. Eserde, sanat tarihçisi Ian Volner’ın bilgisi ile çizimlerinde insanlar ve mekânlar arasındaki ilişkilere yoğunlaşan Michael Kirkham’ın illüstrasyonları birleşiyor. Kitap, okuru tanınırlığına rağmen anlaşılmaz kalmayı başarmış bu sanatçının ayak izlerinin peşinden sürüklüyor.

    Doğal biçimlerini koruyarak iç ve dış mekânların birleşmesini temel alan Wright, hayatını radikal değişiklikler ve talihsizlikler arasında geçiren usta bir öğretmen olmakla birlikte yaptığı evlerin içini sanat eserine dönüştüren muhteşem bir mimar. Kimi zaman bir idealist kimi zaman bir kaçık olarak bilinse de peşini bırakmayan yangınlara inat bugün bile insanların hayranlıkla baktığı eserler bırakmış bir sanatçıdır.

    Müthiş bir öğretmen olan Wright, stüdyosuna girip çıkan pek çok öğrencide kalıcı ve olumlu izler bırakmıştır. Bununla birlikte onu zorba ve demagog olarak tanımlayan pek çok kişi de olmuştur. Wright’ın tasarıma katkıları tartışma konusu olmuş, ancak yine de yaptığı dört yüzden fazla bina çok sevilmiş ve bugün bile başka tek bir mimar dahi tanımayan milyonlarca kişi onun ismine aşina olmuştur.

    Wright’ın kendinden sonra gelen pek çok Amerikalı mimar üzerinde çok büyük etkisi olmuştur. Ayrıntılara verdiği önemi daha sade Avrupai bir yaklaşımla birleştiren öğrencisi, Rudolph Schindler, yeni bir üslup olan modernizmin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Wright’ın eski dostu Bruce Goff ise Wright’ın doğal dünya algısını daha da çılgın ve tuhaf sınırlara çekerek, hemen hemen rastlantı sonucu, mimaride “Çevreci Akımı” başlatan evler yaptı. Wright’ın Uluslararası Üslubun kısır ve aşırı temiz olduğuna yönelik görüşü yıllar sonra rağbet görmeye başladığında, Wright’ınki kadar orijinal ve Amerika’ya özgü bir vizyonu olan bir başka Frank ortaya çıktı: “Doğanın genç Wright üzerindeki etkisi olağanüstüydü, ailesinin inançları ve transandantal felsefeyle harmanlanan bu etki, ömrü boyunca bir tür doğa dinine bağlanmasına neden oldu.”

    Yazar, çok büyük bir etki yaratmış olsa da bugün Wright’ın, mimari söylemin merkezinde yer almadığından ve üsluba yönelik kendine öz niteliklerin hiçbirini diriltilememiş olduğundan bahseder. Ancak Wright’ın çağdaş mimarideki konumu, yıllar boyunca eleştirmenler ve biyografi yazarlarını şaşırtan yaşamındaki ve kişiliğindeki çözümsüz çelişkilerden biri olarak görülmektedir. Wright’ın hem inatçı bir maneviyatçı hem de metaryalist bir yenilikçi olduğundan bahseden kitap, evrensel gerçeklerin peşinde bir tasarımcı ve aynı zamanda müthiş bir rekabetçi olduğunu söylüyor. Kitapta, Wright’ın uyum sağlama gücünün de inanılmaz olduğu vurgulanıyor.

    Kitaba göre Frank Lloyd Wright’ı anlatmanın en iyi yolu; onun açıklanmış fikirlerinden, aleyhinde konuşulanlardan ya da destekçilerinden değil de yalnızca yaptığı binalardan geçmektedir. Onun binalarında abidevi bir mütevazılık olduğundan söz eden yazar, ölçekleri, hatalı olabilmeleri ve yapabilirlikleri kalıcı bir insanilik taşır, der.

    Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği, Prof. Dr. Enis Kortan

    Dünya mimarlık tarihinin seçkin ismi Le Corbusier’nin eğitimi, mimarlık geçmişi, eskizleri, Türk mimarisi ve şehirciliği hakkındaki görüşleri bu kitapla okuruna ulaşıyor. İsviçre doğumlu, Fransız vatandaşı olan Le Corbusier’nin çağdaş mimari dünyasındaki önemi, mimarlık ile ilgili herkes tarafından bilinir. Le Corbusier, 20. yüzyıl sanat ve mimarlığına evrensel anlamda etkili olan katkılar gerçekleştirmiştir. Bu kitap, Le Corbusier’nin gözünden mimarlık ve şehirciliği incelemesinin yanı sıra, Türk mimarlık ve şehirciliğine de ışık tutuyor. Türkçe, İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç farklı dilde hazırlanan kitap, bu özelliğiyle uluslararası bir değer de kazanmış oluyor. Bu kitap, dünya mimarları arasında gösterilen Mimar Sinan’dan bu yana gelişen ve değişen Türk mimarisini Le Corbusier’nin gözünden anlatırken okuruna farklı bir bakış açısı kazandıracak nitelikte. Le Corbusier, tarihe bakış şekli ile birtakım evrensel ilkelerin saptanmasında Türk mimari yapıtlarının analizinden de yararlanmıştır.

    “Mimarlık ve uygarlık tarihi zengin olan insanlar, güven duygusu içinde tarihlerinden söz edip, ileriye dönük atılımlarını cesaretle yaparlar. Çünkü dayanamayıp, hız aldıkları başarıları saptanmış tarihi yapıtları ve daha önemlisi onları meydana getiren ilkeleri mevcuttur.” Le Corbusier, Modern Mimarlık hareketinin bir mimarı olduğu gibi bir kuramcı ve sanatçıydı. Aynı zamanda Modern Mimarlığın öncülerinden biriydi.

    Sanatsal hareketlerinin sırasıyla anlatıldığı eserin içerisinde dönemler şu şekilde sıralanır:

    • Arkaik devir,

    • Klasik devir,

    • Akademizm - Maniyerizm devri,

    • Barok devri.

    O, “L’Esprit Nouveau”, “Purism”, “Vers Une Architecture”, “Urbanisme” ve buna benzer eserleriyle “Arkaik Devrin” temellerini döşedi. Sonrasında ise “Klasik Devrin” başyapıtlarını oluşturdu. Tüm bunların ardından kendi koyduğu kuralları bizzat yıkarak “Maniyerizm” aşamasında örnek oldu: “Pürizm” ve “Rasyonalizm” gibi prensipleri bir tarafa atarak yeni ufuklar açtı. Duygusal ve kişisel olduğu gibi ifadeci ve eşsiz mimarlık yaparak Ronchamp tapınağı eseriyle aynı zamanda Barok mimarlığın da yolunu açmıştır. Bu nedenle Michelangelo ile kıyaslanır.

    Mahi Çelik, “Çağdaş Mimarinin Dâhileri”, Kitabın Ortası dergisi, Nisan 2019, sayı 25.
  • 272 syf.
    ·4 günde
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu yazı bazı kişileri rahatsız edebilecek içeriktedir, rahatsız olucağınızı düşünüyorsanız okumadan geçiniz.


    Kitabın ilk sayfası Mehmet Âkif Ersoy’a ait, “Eski divanımız dopdolu oğlanla şarab
    Biradan, fahişeden başka nedir şiir ü şebab.” şiir ile başlayıp “Okuyun! Büyük Atatürk’ün Osmanlı sisteminden neden nefret ettiğini daha iyi anlayacaksınız.” cümlesi ile bitiyor. Kitabı okurken cidden midem bulandı. Ancak midemin bulanmasının sebebi eşcinsellik falan değil, zira kitap temel olarak bunu anlatmıyor, Osmanlı’da aristokrat kesimden başlayarak küçük oğlanları nasıl sömürdüklerini, onları nasıl birer cinsel eşya olarak kullandıklarını ve bunun halk arasında yaygınlaşmasını anlatıyor.

    Şunu da söylemeliyim ki yazar eşcinselliği ahlaksızlık olarak tanımlıyor. Bu yüzden de kitaba önsözünden sonra kutsal kitapların eşcinsellik hakkında neler dediklerini alıntılayarak yazmış.
    Ayrıca oğlancılığın halk şiirinde olmadığını, divan şiiri ile başladığını söylüyor. Ona göre Osmanlı’dan önce Türklerde eşcinsellik diye bir şey yokmuş ve Osmanlı ile birlikte gelen Araplaşmayla birlikte bu da hayatımıza girmiş. Ve Osmanlı’da oğlancılık yapanların kendilerini zaten Türk oalrak tanımlamadıklarını söylüyor kendisi. Ancak ben buna katılmıyorum. Çünkü hayatta eşcinsellik diye bir gerçek var sonuç olarak ve bu cinsel yönelim her millete, her dönemde görülmüştür.

    Oğlancılık, 15. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’da öyle bir yayılmış ki şair Gazalî Osmanlı’yı Lût Kavmine benzetmiş. Devlet ise buna dur dememiş olacak ki bunu Kâbusnâme ile devlet protokolüne sokmuşlar. Zaten zaman zaman padişahlar arasında da bu cinsel yönelime sahip olanlar olmuş. Padişahları eğiten öğretmenler, onların şairleri ve çevrelerindeki diğer kişilerden de bu eğilime sahip olanlar olmuş.

    “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır Anı Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” (Keykavus, Kâbusnâme, çev. Mercimek Ahmet, der. Orhan Şaik Gökyay, 3.basım, Devlet Kitapları, İstanbul, 1974, s.113)

    Bu kitap ll. Murat ve sonraki padişahlar tarafından okunmuş ve örnek alınmıştır.”

    “Osmanlı’da oğlanlar söyle sınıflandırılmıştır: Acemi oğlanı, içoğlanı, şehir oğlanı, hamam oğlanı, şamar oğlanı, tavşan oğlanı, ateş oğlanı.

    Bunlardan ilk ikisi, esir alma veya devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Diğer dört grup ise doğrudan doğruya şehirlerdeki cinsel ticaret üzerinden ortaya çıkmıştır.” diyor yazar.
    Hatta devlet bu oğlanların kullanım ücretini bile belirlemiş. Bu da oğlancılığı devletin resmi sisteminin bir parçası olduğunu göstermekte.

    Bu oğlancılar esir pazarlarından aldıkları erkek çocuklarını seks kölesi olarak kullanmışlar bildiğiniz. Dönem şairlerinden de anladığımız kadarıyla hepsi “kılsız, tüysüz ve beyaz” çocuklar istediğinden genellikle Hıristiyan çocuklarına sarmışlar. Yine bu şiirlerden bu çocukları nasıl kandırdıklarını da görüyoruz. Çocuklara oyuncaklarla yaklaşıyorlarmış, toplu sünnet düğünlerine koşa koşa gidiyorlarmış.

    Gelibolulu Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları adlı eserinin “Bıyığı terlememiş ve Sakalı Çıkmamış Olanları Beyan Eder” bölümünde şöyle demiş: “İmdi, tüysüzler soyundan (oğlanlardan) namert lokması olanların çoğu Arabistan p.çleri ve Anadolu Türklerinin veled-i zinalarıdır. Gerçi Rumeli vilayetinin gerçek köçekleri yumuşak başlı olır, ama Bosna ve Hersek memleketinin cılasun oğlanları kişinin dediğine uymakta, istediğini yapmakta hep uysal olurlar. Lakin bunların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez. Nicesi otuz yaşına barıncaya kadar güzel yüzünde gönlüne üzüntü olacak kıl görmez. İmdi Türk çocukları, Arabistan’daki ele avuca sığmaz, civelek çocuklar güzellik yönünde hepsinden kısa ömürlü olurlar...” diyerek kullanmak için Hıristiyan çocuklarını tavsiye etmiştir.

    Bu kullanılan oğlanlar tabii ki işi isteyerek yapmıyorlarmış. Yani kitapta anlatılanlar daha çok tecavüz vakaları.
    “Bu oğlanların kullanılabilmeleri için onların bu işe alıştırılmaları gerekiyordu. Bunun için de sarayda görevliler bulunuyordu. Çok daha önemlisi, bu oğlanları köle olarak pazarlayanlar, onları bu işe zorla alıştırıyorlardı.

    Köle oğlanların bu tür kullanımı yaygınlaşıp çok ilgi çekince, bu kez özellikle Ege adalarındaki bazı noktalarda, örneğin Sakız Adası’nda Rum oğlan çocukları ailelerinden alınıp bu iş için hazırlanıyorlardı. Bu hazırlık sürecinde oğlanlar kullanılmaya alıştırılmaktaydı. Bu eğitim sürecinde zıbık (yapay erkeklik organı) türü aletler de kullanılıyordu... Oğlan artık kullanılmaya hazır hale getirilince ise, onu İstanbul’a getirip piyasaya sürüyorlardı.” diyor yazar. Başlangıçta zorla yapılan bu işler, oğlanlar büyüyünce adları sanları duyulunca bu işi sürekli haline getirmek zorunda kalıyorlarmış. Oğlancılığın halk arasında normalleşmesinden sonra ortaya “karı p.zevenkliği ve oğlan p.ezevenkliği” işleri çıkmış. Ancak “oğlan p.zevenkliği” daha yaygınmış. Bu işleri yürütenler dindar görünerek toplum arasında saklanıyorlarmış. “Evliya Çelebi, İstanbul’un dört bölgesinde (Merkez, Galata, Eyüp ve Üsküdar) 1060 meyhane bulunduğunu buralarda altı bin kadar insanın çalıştığı bildirilmektedir. Bu meyhaneler Boğaziçi’nin iki yakasından Kadıköyü’ne kadar uzanmaktadır. Kentin değişik noktalarında 800 kadar da “ayaklı meyhane” denilen gezici rakı satıcıları bulunmaktadır.” Bu meyhanelerde erkek ve kadın fahişeler de çalışırmış. Şair Gazalî’nin aktardığına göre cuma sabahları kadınlarla, akşamları ise erkeklerle birlikte olmak artık nerdeyse bir gelenek haline gelmiş.

    Osmanlı’da kadınların bu kadar aşağılanıp, dinsel sebeplerden ötürü sokağa bile çıkamadığını varsayarsak bu durumun bu kadar yozlaşması tabii normaldir. İslam dini sebebiyle kadın ve erkeğin birbirinden tamamen ayrılması Osmanlı’da kadınların sokağa çıkamaması ile sonuçlanmıştır. Mesudî’nin eserinde cennette vaad edilen oğlanların, ulema sınıfı tarafından makatlarının olup olmayacağı bile tartılışmış. Tûr Suresi’nin 24.ayetinde vaad edilen parlak oğlanalar nedeniyle dönemin hocaları oğlancılığı meşrulaştıran fetvalar vermiş. Oğlancılık yapan şeyhler ortaya çıkmış. Bu durumda ise erkeklerle cinsel ilişkiye girmek yüceltilmiştir. 16. yüzyıl âlimi Sinaneddin Yusuf el-Amasî’nin şunları yazmış:
    “Durum öyle bir noktaya geldi ki artık bununla övünüyorlar ve sakalsız bir gence sahip olmayanları (şöyle diyerek) ayıplıyorlar: ‘Livata yapmıyorsun ve şarap içmiyorsun, öyleyse sen galiz bir mustafasın. Sen görgüsüzsün, bizim de seninle işimiz yok.’ Dönemin şairlerine baktığımızda “Mert erkeklerin erkeklerle, naif erkeklerin ise kadınlarla birlilte olacağı” söylenmiş, kadınlar şiirlerde “kahpe” denilerek aşağılanmış. Tabii bu durum kadınlar içerisinde de eşcinsel ilişkiye sebep olmuş. Bu özellikle haremler içinde başgöstermiş. “Ayrıca kadın kadına sevişme oldukça yaygındır. Saray yaşamını çok iyi bilen Ali Ufki Bey (Albert Bobovius) anlatıyor:

    “Doğu halklarındaki ahlak bozulması sadece erkeklere bulaşmamış, kadınlarda sık sık birbirlerine âşık olmuşlardır. Saraydaki ve haremdeki gedikli kadınlar, genç ve güzel cariyelerin hoşuna gidebilmek için ellerinden geleni yaparlar; onların yüzüne düzgün çekmekten, üstlerine giysilerini düzeltmekten çok hoşlanırlar ve sık sık armağan verirler. Hatta bu cadolozlar kendilerini tatmin etmek için fırsat kollar ve kadın dostlarıyla yatabilmek için akla hayele gelebilecek her yolu denerler...” (Topkapı Sarayı’nda yaşam/ Albert Bobovius ya da Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları)”, “Yüzlerce genç kadının erkeksiz biçimde iç içe ve koyun koyuna yattıkları haremde elbette ki cinsel arzular kaçak yollardan karşılanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden de Harem’deki cariyeler ve öbür hizmetçi kadınlar (kalfalar) zıbık denilen yapay erkek organı da kullanmak dahil her yolu denemişlerdir. Bunlar arasında ortaya çıkan seviciliğin şiddetle cezalandırıldığı biliniyor. Ayaklarına taş bağlanıp denize atılarak boğulan binlerce adsız cariyeden rahatlıkla söz edilebilir.” diyor yazar. Hatta yine Şair Gazalî’nin aktardığına göre, o dönemlerde kadınlar için zıbık dükkânları açılmış. Kadınlar istediği gibi gidip sipariş verebiliyorlarmış/verdirebiliyorlarmış. Aynı zamanda, dönem şairleri evlilik öncesi cinsel ilişkinin de görüldüğünü yazmışlar eserlerinde(çok edepsizce ve küfürlü yazdıkları için alıntı yapmıyorum).

    Bu tecavüz kültürünün halka yansımasıyla birlikte erkek tecavüzleri yaygınlaşmış. Sokakta gezen yüzü parlak, sakalsız ve yakışıklı erkekler kollarının altında, tecavüz tehlikesine karşın bir tane hançer barındırırlarmış mutlaka. Şair Ahmed Gazalî, Kitab-ı Dâfi-ü’l Gumûm adlı eserinde şöyle anlatmış: “Bir mahbub (güzel) oğlan şarap içer, kendinden geçer. Onun sohbet arkadaşları bu durumu anlayınca orada donunu çözerler, oğlanı istedikleri gibi düzerler. Oğlan sabah olup da uyanınca g.tünün acısını şarabdan zanneder ve ‘Şu şarab iyi nesne, ama artesi gün insanın g.tünü acıtmasa’der.” Bu tecavüze uğrayanlar ise adının “pasif eşcinsel”e çıkmaması için kimseye bir şey demezlermiş. Hatta sırf “adını yayarız” diyip tehtidle tecavüz edenler de yaygınmış. Yani durum böyleymiş..

    son olarak da cumhuriyete geçişle birlikte oğlancılığın toplum arasında son bulduğunu, çünkü ceza kanununa erkeklere tecavüzle ilgili yasalar koyulduğunu yazmış yazar. Bununla birlikte de Cumhuriyet Dönemi’nde bu tür tecavüz vakaları cezasız kalmamış.

    Bugün Osmanlı’yı sanki şeriatı, Türk’ü temsil eden bir devlet gibi göstermeye çalışanlar Osmanlı’yı hiç araştırmamış kişilerdir. Eğer Osmanlı’da “gerçek şeriat” uygulansaydı 600 yıllık tarihinde nasıl bu kadar az kayda geçmiş tecavüz raporu olsundu, nasıl Osmanlı’da alkol ve uyuşturucu kullanımı bu kadar yaygın olsundu, nasıl genelevler olsundu..

    Yazar kitapta oğlancılıktan hariç Osmanlı’da eşcinselliğe, Osmanlı’daki oğlancı şarilere ve padişahlara, Osmanlı’daki Türk düşmanlığına, içki kültürüne, esir pazarlarına ve uyuşturucu kullanımına ve şu an “Osmanlı torunuyum” diyen kişilerde ve hükümette cereyan eden oğlancılığa (erkek çocuklarına tecavüze) dikkat çekmiş, sayfa ayırmış. Bazen bazı yerlerde tekrara düşmüş, bir sayfada verdiği bilgiyi on sayfa sonunda tekrar edip üstüne bilgi eklemiş. Ancak bu benim gözüme çok çarpmadı. Akıcı bir şekilde okunuyordu.

    Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap bu. Özellikle de Osmanlı konusunda okuma yapıyorsanız. Yazar, Osmanlı’da oğlancılığın olmadığını söyleyen akademislenleri kitabında zaten eleştiriyor, isimlerini ve yazdıklarını veriyor. Yazar, kitabı kaynak bombardımanına tuttuğu için gayet ikna ediyor insanı zaten. Yani, çöp bir kitap değil bunu demek istiyorum.