• Konfüçyüs Tanrıya şöyle yakarmış: “Tanrım! Bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver!”

    O yaşımda çiçek dolu bir bahçeye gereksinmiyordum. Ama kitap dolu bir ev, hayır bir ev değil, kitap dolu bir oda, bir odacık için yanıp tutuşuyordum. İçi kitap dolu bir küçümencik oda yeterdi bana.

    Eski Istanbul evlerinin boyutları büyüktü şimdikilere göre. Odalar, sefalar genişti, merdiven basamakları da yatık ve genişti, tavanlar yüksekti. Sonraları ev mimarisinin boyutları küçülünce, eski İstanbullular bu yeni evlerle “Bakla sofa, nohut oda” diye alay etmişlerdir. Boyutları büyük tutulmuş eski Istanbul evlerinin helaları bile, şimdiki evlerin yatak odaları denli geniş olurdu; hela tavanları da şimdiki ev tavanlarının yarı katı daha yüksek olurdu. Tuzruhuyla ovulmuş apak mermerden hela taşı olan bu büyük helalara girdiğimde, “İşte bunun kadar bir odam olsun, bana yeter. İçine kitap doldururdum!” diye düşünürdüm. Konfüçyüs’ün yukarıya aldığım sözünden habersiz olarak, “Tanrım! Bana kitap dolu bu hela kadarlık bir oda ver!” diye yakarırdım. Konuk olduğum evlerin helalarına girince o helanın benim olduğunu, tavana dek kitaplarla doldurduğumu düşlerdim. Daha da küçük helalara girdiğimde, “Bu kadarı da olsa yine bana yeter!” diye yetinirdim. Vapurların küçük helaları kadar bir odaya bile razıydım, yeter ki üstten yağmur akmasın, alttan rüzgâr uçurmasın...

    Hafta sonu tatil günü cumaları (sonradan pazar gününe çevrildi) Beyazıt’taki genel kitaplığa gider orda kitap okurdum. Öğle yemeği saatlerinde kitaplık kapatılırdı. Evden yanıma aldığım gazete kâğıdına sarılı yiyeceğimi üniversite bahçesinde yer, öğleden sonra yine kitaplığa gidip kitap okurdum.

    O günlerde kitaplıktan aldığım bir kitapta okuduğum bir hikâye beni çok etkilemiştir Ya Çehov’un ya Gogol’un

    hikâyesiydi. Kırkyedi yıl önce okuduğum o hikâyenin aklımda kalan özeti şudur: Rus soylularından iki zengin delikanlı bahse tutuşurlar. Bunlardan biri yirmi yıl bir kapalı yerde tek başına kalabilirse, bahsi kaybeden arkadaşı ona büyük para verecektir. Yirmi yıl tek başına kalmaya dayanamaz da çıkarsa, o arkadaşına bu büyük parayı ödeyecektir. Kapalıda kalacak olanın her istediği kendisine verilecek. Kapısında da nöbetçi bulunacak.

    Soylu delikanlılardan biri, tek penceresi, tek kapısı olan biyere kapatılıyor. Kapıda nöbetçi var. Kapalıda olan delikanlı, bikaç gün sonra kitap istiyor. Gün geçtikçe kitap isteğini artırıyor. İstediği kitaplar kendisine veriliyor. Yıllar geçiyor. Bu arada öbür delikanlı kumarcılığı ve uçarı yaşantısı yüzünden zenginliğini yitirmiştir. Bütün umudu, kapalıdaki arkadaşının tek başına yaşamaya dayanamayıp kapalı olduğu yerden çıkması sonucu bahsi kaybederek kendisine o büyük parayı vermesidir. Kapalıdaki arkadaşını kaçmaya kışkırtmak için herşeyi yapıyor, nöbetçiye görmezden gelmesini söylüyor, kapıyı bıraktırıyor, ama ne yaptıysa boşuna...

    Yirminci yılın son gecesi arkadaşını öldürecek, sanki arkadaşı intihar etmiş olacak. Böylece bahsi kazanıp parayı alacak. Bu niyetle sabahleyin gün doğmadan önce arkadaşının kapalı olduğu yere giriyor. Ama içerde arkadaşı yok... Pencere de açık! Demek kaçmış. Parayı alacak öyleyse... Masanın üstünde arkadaşının kendisine yazdığı mektubu buluyor: “Tek başıma burda yirmi yılı tamamlamama bir saat kala burdan kaçarak seni bana para ödemekten kurtarıyorum. Çünkü yirmi yıldanberi okuduğum kitaplarla öyle zenginleştim ki, bana vereceğin büyük paranın bile gözümde hiçbir değeri kalmadı. Beni bu sonsuz zenginliğe kavuşturduğun için sana teşekkür ederim.”
    Aziz Nesin
    Sayfa 223 - Nesin Yayınevi 17.Baskı