• 103 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Mesleğinin kendisiyle örtüşmediğini, boş bir çaba içerisinde olduğunu fark eden genç bir şair Kappus ve çözümü Rilke'ye şiir denemelerini göndermekte buluyor. Kendisini en iyi o anlar çünkü, aynı yollardan geçmişti ruhsal sorunlar yaşayıp okuldan ayrılmamış mıydı o da? Nitekim öyle oluyor da, kitapta genç şaire Rilke tarafından yazılmış on samimi mektup karşılıyor bizi, içindeki buhranları o kadar iyi anlıyor ki bir dost olarak yaklaşıyor genç şaire. Öyle ince bir ruha sahip ki Rilke, kırmadan incitmeden eleştiriyor genç adamın şiirlerini... "Kendimi de bir yabancı olarak, bir yabancıdan biraz daha değerli kılmaya çalıştım."

    80 sayfalık incecik bir kitap olduğuna bakmayın, sonsuz kelime var içerisinde. Nelerden bahsetmiyor ki, çaresizliği anlatıyor, yalnızlığını anlatıyor bize. En çok da şiirin ne olduğunu ve bir şair için ne anlama geldiğini görüyoruz. Seni asla anlamayacak insanlara kendini anlatmaya çalışmak... İnsan daha güç durumda olabilir mi? Yapmayın, diyor kendinize yazık edeceksiniz. Biliyor Rilke, yürüyen bir mezarlık değil miydi şair?
    "Söylediğim gibi, insanın yazmadan yaşayabileceğini hissetmesi yeterlidir: bu durumda insan yazmaya teşebbüs bile etmemelidir."

    Eseri Palto Yayınlarından okudum ve berbat bir çevirisi vardı. Bazı cümleleri anlamak için defalarca okumak zorunda kaldım. Neyseki kötü çeviri bile kitaba gölge düşüremedi, Rilke yazmış sonuçta. :) Seninle tanıştığıma mutluyum güzel adam, daha çok kişinin seni tanıması dileğiyle...
  • 64 syf.
    ·9/10
    Felsefeyle arama mesafe koymuştum kafamı daha çok derslerimle meşgul etmek için ama sınavıma az bir zaman kala bu kitabın beni dağıtmasına müsaade ettim ve başlamadan önce şunu söyleyeyim; puanım 9/10 çünkü bu tadına doyamadığım sohbetin bu kadar çabuk bitmesine sinirlendim. Güzel kitaplar bu kadar çabuk sonlanmamalı.

    Ben Michel Foucault’u, şu an ismini yazarken kitabın kapağından yardım alacak kadar az tanıyorum. Sadece ismi kulağımda olan biriydi, kendisini çok duydum. Peki bu cahilliğimle bu incelemeyi yazmaya nasıl cüret edebiliyorum? Hiç inceleme yazılmamış ve yazmak istedim. Ayrıca kitabın bende uyandırdıklarına, bana kattıklarına da değinmek isterim. Yazma nedenimi kimseye açıklama zorunluluğum yok ama hani olur da Foucault’la ilgilenen biri gelip bu kitaba yazılan incelemeyi okumak isterse baştan ne bekleyeceğini bilsin. Ya da beklemeyeceğini 🤦‍️ Anladığınız gibi elde çok malzeme yok yani. Neyse devam...

    Ben bilinçli olarak kitap okumaya başladığımdan, geçen sene Martin Eden’le başlayan süreçten beri okuduğum ve içlerinde hiç bilmediğim denizlerde yüzdüğüm kitapların beni alıp başka limanlara bırakmasına izin verdim. Yani Jack London kitabında Nietzsche’den dem vurduysa gittim Nietzsche’yi araştırdım, okudum ettim. Nietzsche de bana Schopenhauer’ı verdi. Schopenhauer ile bambaşka bir alemin içine daldım. Okurken çok başka şeyler hissettim, deneyimledim. Sadece London için değil, bu devam eden süreçte kimi okuduysam onun uğradığı yerlere ben de uğradım. Bazen bu konaklamam çok uzun sürdü (Schopenhauer’ın birden fazla kitabını okumam gibi) bazen de Cioran ile ilgili 5 dakikalık bir YouTube videosu izlemek kadar kısa. Bu gezintilerim hâlâ daha devam ediyor. Birkaç hafta önce Martin Eden’ı tekrar okumuştum. İlk okumamda da Spencer dikkatimi çekmişti ama o zaman İlk Prensipler kitabının Türkçe baskısının olduğundan haberim yoktu. Sadece D&R’da Devlete Karşı İnsan kitabını görüp tek kitabı o diye anında sipariş etmiştim. London’ı bu kadar çok etkileyen bu adamı tanımak için. İkinci okuyuşumda, Levent Cinemre sağolsun, dipnotlar sayesinde yıllar önce İlk Prensipler’in Türkçe’ye de çevrildiğini ama basımının çok uzun zaman önce durduğunu öğrendim. (Martin Eden’ı ilk okuduğun yayınevi İlya’ydı ve çok ama çok kötü bir çeviriydi. O berbat çeviriye rağmen J. London beni nasıl tesiri altına aldı, ne büyük bir adam siz hesap edin artık. 2. Kitap iş bankası, Levent Cinemre çevirisi ve şu an elimde beklettiğim, biraz zaman geçince okuyacağım Engin Yayıncılık baskısı vaaar. Koyu bir Londonkolik ya da Martin Eden fanıyız anlayacağınız vesselam) Kitap karaborsaya düşmüştü anlayacağınız. Yani ikinci eş kitap sitelerinde legal olarak satılıyor ama RESMEN KARA BORSA. 65 lira fiyat konur mu o kitaba el insaf ya. Kitabın değerine paha biçmiyorum zaten haddim de değil ama daha önce 15 liraya satılmış yakın zamanda. Neyse öğrenciyiz dedik yalvar yakar anca 53 liraya düşürebildik ve aldık. O da hâlâ beklemede, okumadım daha.

    Neyse konudan çok saptım ama mevzuyu Güzel Tehlike kitabıyla nasıl tanıştığıma bağlayacağım şimdi. (yani umarımm) Artık bu kitap seçim şeklime siz maymun iştahçılık mı dersiniz, tembellik, avamlık ve saçmalık mı dersiniz bilmiyorum. Ben London’a çok güvendiğim için hiç tereddüt etmedim onun referansında kitaplar almakta da okumakta da. Hani diğer kitaplar için belki araştırmadan etmeden atlamam yanlış olabilir. Okuyacaklar listemin kabarıklığı da bundandır. O an okuduğum kitapta adı geçen yazarla/şairle daha sonra tanışmak üzere sözleşiyorum onun kitaplarını okuma listeme ekleyerek. Ama bunlara ömrüm yeter mi ya da hevesim kalır mı ilerde bilmiyorum. İnsanın yapacak bir şeylerinin olduğunu bilmesi, daha çoook okunacak şey var düşüncesi hayatı biraz daha katlanılabilir kılıyor belki.

    5. paragraf ve hâlâ Foucault ile ilgili çıt yok -_- Neyse başlıyorum. Bu kitabı da bir başka kitapta görüp aldığımı düşünüyorsunuz muhtemelen ama hayır. Tamamem tesadüf eseri (ya da asla tesadüf değildir belki aslında) inceliğinden de aklım çelinerek aldım. Bir günde okur bitiririm diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu ama çok canlar yandı bitene kadar.

    Ne zaman böyle kitapları okuduğumda kendimi spastik ve yetersiz hissetmeyi bırakacağım bilmiyorum. Uzun uzun cümlelere ve bu felsefi jargona alışabilecek miyim, çabalarsam olacak mı yoksa zorlamanın manası yok mu bilmiyorum ama uğraşıyorum. Bu uğraştan da büyük zevk alıyorum ama hayatıma yansıtma noktasında noksan gösteriyorum. Felsefi sohbetlere dahil olsam konuşabilir miyim?? 404 NOT FOUND

    Anlamak için tekrar tekrar okuduğum onlarca cümle, yine anlamını google’dan arattığım, hiç bilmediğim birsürü kelime oldu. Buna rağmen bir kitabın her satırında mı huzur bulur insan. O bana ilk okuyuşta karmaşık gelen cümleyi, birkaç kelime arayışı ve 2-3 tekrar okuyuşundan sonra anlamanın verdiği hazzı nasıl tarif edebilirim ki. Basamak atlıyor gibi hissediyorum entelektüel anlamda ya da bu anladığıma sevindiğim şeyler bu kulvarda takılanlar için ilkokul seviyesinde sindirmesi çok kolay şeylerdir ve sevincim cahilliğimden gelmedir ama sonuçta bir aydınlanma yaşıyor muyum, yaşıyorum. Benim için bu anlık haz bile yeterlidir. Çok fazla bir şey söyleyemiyorum yine bu kitap hakkında birikimimin yetersizliğinden ötürü ama benim gibi beynini yakmayı, tamlamaları bol cümlelerin ve bilinmezlerin arasında kaybolmayı ve felsefeyi az biraz ilgisi olan herkesi kesinlikle tatmin edeceğini düşündüğüm bir kitap. Bu arada seninle de en kısa zamanda, başkasının söyleşisi aracılığıyla değil birebir tanışacağız Michel Foucault. Bu kez ismini yardım almadan yazdım.
  • 528 syf.
    ·1/10
    Uzun zamandır düşük puan vermemişim kitaplara -demiştim geçen gün..
    sonra yine bu kitaba başladım
    dedim ki madem adam 37 yaşında
    kızdan 4 yaş küçük değil... Okunur herhalde.

    Ama nerede...
    Allahım çeviri o kadar berbattı ki.. Yani ben böyle bişey okumadım.. Bu kadar kötü çevirisi olan bir Geneva Lee'nin Tutku kitabı ve serisini gördüm.

    Ya kitap güzel olsa çeviriye de eyvallah derdim..
    Kitapta berbattı
    Jesse tam bir maldı
    kim seviyor onu ya
    sevilecek bir karakter mi o şimdi
    bi' bırakın lütfen.

    yani ben hayatımda böyle ya**şak bir erkek karakter görmedim, ana karakter bir de bu..
    Kızı ilk defa görüyorsun, bu ne samimiyet, bu ne yılışıklık
    Ay zaten, Ava hanımdan bahsetmek bile istemiyorum

    Aslında ben tam olarak kitaptan bahsetmek istemiyorum
    çok dengesizdi
    çok saçma ve anlamsızdı
    hiçbir anlamı yoktu

    Ya bir bırak, karakteri
    Ava'ya tam bir şey olacak HOP Jesse bey arkasında bitiyor
    Bir bırak yani belki kızın kolu kırılacak, adamın biri gelip dövecek falan
    yazar bırakmadı resmen kızı kavanozun içinde gezdirdi bütün kitap
    berbattı yani
    sanki bütün derdimiz Jesse'in seks kulübüymüş gibi bide onu öğrenince çekti gitti

    ne kadar hassassın Ava!

    bilsen ne olacak bilmesen ne olacak yani..
    bi'de şu -ona aşığım, seviyorum olayları var
    500 küsür sayfa
    Allahtan o seni seviyorum saçmalıkları eklenmemişti, bir de onu hiç kaldıramazdım
    zaten bence bu kitap hasta etti beni
    bunu okudum diye beynim iflas edecekti

    Jesse kadar saçma bir karakter yok..

    çeviri berbat..

    kitabın kendi de berbat..

    bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi son kısımda Jesse beyin ağzından bir kere okuduğumuz yetmezmiş gibi aynı sahneyi tekrar okuyoruz..

    bölüm öyle bir başlıyor ki gidip lavaboya kusuyorsunuz:

    ^Bana daha fazla yalakalık
    yapmasına gerek yok ki. Aldım işte kodumun dairesini.
    Komisyonunu da yatırdım hesabına. Siktir git beni yalnız
    bırak lan!^

    bu ne rezalettir.

    Berbattı. Berbat.
  • 94 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Talat Sait Halman'ın bu kitabı tamamen kendi çevirileri ve Faulkner'la ilgili kendi okuma deneyimleri ve yorumlarından oluşuyor.

    Kitapta öncelikle yazarın ayrıntılı biyografisi yer alıyor. "Faulkner'ın Yaşadığı "adlı bu bölümde yazarın hayatı anlatılıyor. Halman'ın kitabın ikinci bölümü "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde yazarla ilgili tespitlerini ve yorumlarını bu hayat hikâyesine sağlam bir şekilde bağladığını söyleyebiliriz. Jean Paul Sarte'ın Faulkner için söylediği "kozmik kötümserlik" sözünün temelleri sanki yazarın yaşadığı hayatın trajedilerinde gizli gibidir. Her ne kadar Halman biyografi kısmında sözünü ayrıntılı olarak etmemişse de Faulkner'ın alkolikliğinin uçlarda geziniyor olması ve bu yüzden hastanelere düşmesi de bu kötümserliğin altını kalın kalın çizmektedir sanki. Ama daha ötede, kardeşi Dean'in özel uçakla tehlikeli gösteriler yaparken gözünün önünde ölmesi ve Faulkner'ın kardeşinin kanlı vücut parçalarını evinin banyosunda bir araya koyması gibi ürkütücü trajediler de yer alıyor.

    Kitabın ikinci kısmı olan "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde Halman, Faulkner okumalarından çıkardığı tespitler ve yorumlarla kitabının niteliğini daha yukarı çıkarıyor. Ancak sağlam Faulkner okumaları yapan bir okurun yapabileceği gözlemler bunlar ve bence oldukça faydalı olabilecek, yol gösterici, düşündürücü yorumlar içeriyorlar. Bunu özetlemek gerekirse;

    "Yirminci yüzyıla "lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet hâkimdir"; yeni çağ, "dünyanın köhne ve felaketli rahmi"nden doğmuş bir canavar gibidir. Faulkner'ın eserleri incelenirse, bir bütün olarak bakılırsa "o zaman Dante'nin Cehenneminden çok daha ürkütücü bir panorama ortaya çıkar".

    "Faulkner'da "kör tragedya" evrenseldir. Tek tek kişiler, alınyazısından kaçmak şöyle dursun, ona başkaldıramazlar bile. İnsanın kaderi, kendi umut ve seçimlerinin dışında kalır. Kader karşısında insanın hiç bir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama tragedya yalnız kişisel değildir. Yirminci yüzyılda, dünya tarihinde ilk kez tragedya bütün insanlığı kapsamaktadır ve Sartre'ın sözünü ettiği kozmik kötümserlik de budur."

    "Yoknapatawpha- Faulkner'ın yarattığı bu ismi var cismi yok yer; bütün şamatası ve vahşilikleriyle, bütün hile ve kötülükleriyle çağımızı talan eden beşeri cehennemin timsalidir. Yirminci yüzyılda her kıtadaki topluluklar ve kültürler kökten sarsılmıştır. Bu sarsıntı, bir bakıma insanın dışında olan bir lanetten, bir bakıma Faulkner'ın söylediği gibi insanın " kendi icad ettiği ve icat etmek için ısrar ettiği azap ve ızdıraplardan" doğmuştur. Kendisi lanetlenmiş olan insanın yüreğindeki karanlıktır bu. İçteki karanlıktan kurtuluş yoktur, çünkü insanın kalbinin dışında hiç bir gerçek yoktur.İşte bu yüzden Faulkner karakterleri, ahlâken, aklen, ruhsal anlamda karman çorman insanlardır. Bu kargaşa onların alınyazısı olmuştur. Bu yüzden eleştirmen Edith Hamilton Faulkner karakterlerini "kaderin iradesiz köleleri" olarak tanımlamıştır. İradesiz köleler günahlarından kurtulmak için kendi çektikleri ve başkalarına verdikleri azabı ölünceye dek yaşamaya mahkumdur."

    Halman bu ikinci kısmın sonunda yazarın ilk başlarda büyük eleştiri de alan ama nihayetinde yazarın kimliğini belirleyen üslubundan da söz ediyor. Örneğin eleştirmen V.S. Pritchett, yazarın üslubu için "yazılacak yerde tütün gibi çiğnenip arasıra dışarı tükürülen azap verici bir düzyazı" şeklinde bir yorum yapmış. Clifton Fadiman yazından üslubundan "anlatmaya aykırı" şeklinde söz ediyor ve "hikâye ya da konu anlatılmasın diye bir takım karmakarışık usuller" diyor. Conrad Aiken ise örneğin "düpedüz berbat" yorumu yapmış. Ama elbette bu yorumlar Halman'ın kitabının basıldığı 1963 yılına dek yapılmış olan eleştirilerden oluşuyor, bugün buna benzer yorumlara rastlamak imkânsız olsa gerek.

    Kitapta Faulkner'ın bu eleştirilere verdiği yanıt, onu benzersiz kılan anlatım tarzının neye dayandığını görmek açısından önemli: "Hiç kimse kendisinden ibaret değildir. Geçmişinin toplamıdır insan. Geçmiş, her erkeğin ve her kadının, her ânın bir parçasıdır. Her erkeğin ve her kadının ailesi, görüp geçirdiği şeyler, her vakit kendisinin başlıca unsurlarıdır. Bir hikâyenin bir kişisi, herhangi bir hareket ânında sadece kendisi değildir, onu meydana getiren bütün unsurların birleşimidir. İşte uzun cümle, kişinin bir şey yaptığı o ânın içine onun geçmişini ve belki geleceğini koyma çabasıdır." O halde insan işte bu kamaşma, karmaşa ve iç içe geçmiş anların, anıların, geçmişte bugüne dek gelen bütün birikimlerin bir bileşkesidir ve bu yüzden karmaşıktır, ve onu anlatmaya çalışan dil de onu olduğu gibi yansıtabilmek gayretiyle sözü uzatır, eğip büker, döndürür, tekler, akar gider, hani Çılgın Palmiyeler'de önüne her şeyi katıp da ağır ağır zamana kendini bırakan, susan o koca nehir gibi.

    Halman'ın kitabının üçüncü bölümünde yazarın bibliyografisi ve Türkiye'deki çeviri serüvenini de görüyoruz. İlk Faulkner öyküsü 1951'de çevrilmiş. Önemli edebiyatçılarımız Bilge Karasu, Hamdi Koç, Talât Sait Halman, Ülkü Tamer (ne kadar da güzel bir çeviri ve toplama bir öykü kitabıdır "Kırmızı Yapraklar, mutlaka okunmalı) öyküler ve toplama kitaplar çevirmişlerdir. Ancak Türkçeye çevrilen ilk Faulkner kitabı bir öykü eksiğiyle Halman çevirisi olan ve Yaşar Kemal gibi bir yazarın İnce Memed'i yazmasına bir vesile ve bir ilham da olan "Duman " adlı kitaptır, ancak en azından dilimizde okuyabildiğimiz eserlerini düşünürsek "Duman" aslında en az etkileyici eserlerinden birisidir yazarın, kötü asla değildir, iyidir, ama diğer eserleri yanında ister istemez sönük kalır, ve yine buna rağmen Türkiye edebiyatına etkisi olmuştur, kıymetlidir. Duman'dan sonra çevrilen ilk gerçek kitabı ise "Kutsal Sığınak" olmuştur, sene 1962.

    Kitabın son kısmında Halman bu sefer çevirmen olarak karşımıza geçiyor ve Türkiye'de "Ses ve Öfke" Rasih Güran tarafından 1960larda çevrilmeden önce Halman'ın çevirdiği ("Ses ve Gazap" olarak geçiyor eserin adı) Quentin bölümünden uzun bir parçayı da kitaba ekliyor. Sonuç: muazzam. "Ses ve Öfke"yi bu kadar bilgiden sonra bir kere daha muhakkak okumalıyım.

    Kitabın son bölümünde ayrıca Faulkner'ın bir şiiri," Ağustos Işığı"ndan bir bölüm (kitapta "Ağustos Aydınlığı" olarak geçiyor adı) var. Kitap, Faulkner'ın ilk kez okuduğum "Mağara " adlı öyküsüyle sona eriyor. "Mağara" okuduğum en iyi Faulkner öykülerinden birisi olup Halman'ın çevirideki yetkinliğini tekrar tekrar gösteren çok etkileyici, nitelik kokan, müthiş bir öykü.

    William Faulkner'ın dilimize çevrilmeyen çok eseri var ve gecikmeden dilimize kazandırılmaları gerekiyor. Daha fazla Faulkner, daha fazla edebiyat ve daha fazla iyi edebiyat demek. Yazarla tanışmak isteyenler için bence Ülkü Tamer'in "Kırmızı Yapraklar" adlı çok iyi seçimlerden oluşan toplama öykü kitabıyla beraber bu kitap da çok iyi bir başlangıç seçeneği olabilir. Bunu yapmayı düşünen okurlara şimdiden iyi okumalar dilerim.
  • 248 syf.
    ·10/10
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki uzun yazacağım ve bol bol spoiler içerebilir yazacaklarım.
    Kitapla tanışmam film sayesinde oldu. Bir yerde filmden bir fotoğraf gördüm ve ben bunu izlemeliyim dedim. Öncelikle kitabı okumamı önerdiler, fakat yurtdışında olduğum için sipariş gecikebilirdi dolayısıyla film için sabırsızlandım ve önce filmi izledim. Bir kitap uygulaması olduğu için burada film hakkında uzunca yazılar yazmayacağım, fakat yazının sonuna geldiğimde bir kaç bir şey söyleyeceğim kıyaslama tarzında. Sonuç olarak filmden oldukça etkilendim ve kitabı okumaya karar verdim ancak bu kararımda Berke Can Turan 'ın da büyük payı var, çünkü onun incelemesini okudum, sonrasında da kendisinden fikir aldım.
    Kitabın konusu ve içeriği hakkında konuşmadan önce bir kaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle kitabın çevirisi biraz yorucu olmuş, tabii bu da cümlelerin oldukça karmaşık ve uzun olmasından kaynaklı. Hatta bazen cümleler o kadar uzun oluyor ki cümlenin başını ve sonunu okuyup sonra aradaki fikre dönüp sonra bir kez daha baştan sona okurken buluyoruz kendimizi :) Aynı zamanda diyaloglar da bazen karışıyor dolayısıyla hangi cümleyi kimin söylediğini anlamanız için bir kaç kez okumanız gerekiyor.

    SIKILANLAR DİREKT BURADAN BAŞLAYABİLİR. (SPOİLER İÇERİR)
    Geçelim kitap hakkındaki yorumuma:
    Kitabın 1-ci bölümü şöyle başlıyor: "Daha sonra değilse, ne zaman?" İlk cümlesi ise şöyle: "Daha sonra! Sözcükler konuşma yaklaşım işte bu."
    Bu cümleyle direkt olarak sizi içine alıyor, merak uyandırıyor.

    Baş karakterimiz Elio, 17 yaşında, kültürlü bir ailenin tek çocuğu. Kitap Elio'nun dilinden yazılmış, onun hatıralarla dolu bir günlüğü gibi, geçmişe dönüyor ve her şeyi birer birer anlatıyor. Elio! Ne kadar da aşık olduğum bir karaktersin sen! Zaman zaman deli gibi aşık olduğum, zaman zaman deli gibi kızdığım, nefret ettiğim bir karakter, tıpkı Elio'nun Oliver'a karşı hissettikleri gibi... Hayır, hayır kesinlikle hiçbirimiz o kadar mükemmel bir aşık değiliz!

    Elio ilk başlarda "Ulaşılmaz türden biri" diyor, Oliver'dan bahsederken.. Çünkü Oliver 24 yaşında, çünkü Elio'nun gözünde o kendinden emin, hiçbir şeyden rahatsız olmayan, belki tüm insanları "Daha sonra!" diyerek arkasında bırakıp bundan hiç rahatsızlık duymayacak türden biri. Oliver'a 6 hafta boyunca nasıl tahammül edeceğini düşünüyor, bir kaç hafta içinde ondan nefret etmeyi öğreniyor.. Ama ilk başlarda bile diyor ki: "Ondan hoşlanabilirdim gerçi. Yuvarlak yanaklarından yuvarlak topuklarına dek." Gerçekten de "tırnaklarına dek" aşık olmayı öğretecektir zaman ona. "Belki de gelişinden hemen sonra başlamıştır her şey" Elio'nun da dediği gibi.
    Evet çok ayrıntıya girmek istemiyorum ama her sayfayı hatta her cümleyi yazıp da kalbimden geçenleri dökmek istiyorum.. Ama evet, yazmayacağım, kısa kısa konular hakkında yorum yapmaya çalışacağım. Bu yüzden de önümde açık duran kitabı kapattım şu an :)

    Kitapta Elio'nun "aşkına" dair (tutkusuna değil!) en çok sevdiğim şey Oliver ona neler yaptığını sorarken aslında en çok sevdiği şey kitap okumak olmasına rağmen onu listenin sonuna koyuyor, çünkü Oliver'ın ilgi alanında kitap okumanın en sonda geleceğini düşünüyor. Sonrasında sahilde yürürken ayaklarının uygun adım basması ve aynı anda yere vurması kadar küçücük detayların onu mutlu etmesi hoşuma gitmişti. Sonra onun için piyano çaldıktan sonra içinden "senin için parmaklarımın derisi kat kat soyuluncaya kadar çalarım, çünkü senin için bir şey yapmak hoşuma gidiyor, senin için her şeyi yaparım" demesini sevdim. Hatta bu cümlede ilk kez sevgisinin gücünü görüyoruz aşktan, hoşlantıdan, tutkudan öte.

    Daha sonra, tenis oynarken Oliver onun omzuna dokunduğunda "baygınlık" geçirmesi ve sonrasında deli gibi pişman olup vicdan azabı çekmesi ve şu cümlesi: "İstemediğim tek şey onun cesaretini kırmaktı." Elio balık tutmaktan, koşu yapmaktan, Ahtapottan, Herakleitos'tan, Tristan'dan hoşlanmayı öğrenmişti, çünkü Oliver hoşlanıyordu... Tam olarak en sevdiğim sevme şekli de "sevdiklerinin sevdiği şeyleri de severek sevmek".
    Ve Elio bir aşıktı; Oliver'in dizlerinden bileklerine kadar, parmak uçlarından kemiklerine kadar, "elinin bütün parmaklarına, her parmağındaki kemirdiğin her tırnağına tapacak" kadar her bir zerresine aşıktı. Hem de o kadar tutkulu bir aşık ki bazen "hepsi tutkudan ibaret, aşk falan yok!" dedirtecek kadar. Her an kendini teslim etmeye hazır olacak kadar. Defalarca içinden "Oliver, Al beni, ne istiyorsan yap bana, hiç ses çıkarmam, kimseye bir şey söylemem" diyecek kadar. Daha fazla derinlere gitmeden konuyu değişmek istiyorum, zira devam edersem tüm kitabı buraya yazmak zorunda kalacağım :) Oliver da iyi bir aşıktı fakat bence yeterince değil, en azından Elio kadar değil. Çünkü yıllar sonra Elio onu adıyla çağırdığı zaman Oliver anlamamıştı, çünkü onu seneler sonra gördüğünde tanıyamamıştı ve dahası...

    Kitaptaki ince detayları, karakterlerin dünyasını çok sevdim. Mesela ilk başlarda Elio yaklaşıyor, sonra Oliver soğuk bir bakış atıyor ona ve hemen Elio "Uzak dur ondan" diyor ya kendi kendine, ya da sadece onu dinliyor diye "o da benden hoşlanıyor, işte zor değilmiş" deyip sonra Oliver'in "Daha sonra, belki" demesiyle nefret ediyor ya Oliver'dan.. İşte bunlar çok güzel detaylardı, çünkü aslında hepimiz böyleyiz, aşıkken ya da değilken kimsenin içinde yaşadığı dünyayı, hissettiklerini bilmeden ani bir hareketine, sözüne bakarak onun hakkında hüküm veriyoruz. Ve bu çok tehlikeli. O kadar tehlikeli ki durumun farkına vardığımızda belki de o insanlarla geçireceğimiz çok kısıtlı bir zaman kalmış oluyor...

    Tutku mu, şehvet mi, delilik mi, hoşlantı mı, aşk mı, sevgi mi olduğunu anlayamadığım kısımlar da vardı.. Bunlardan bazıları Elio'nun Oliver'ın mayosunu koklaması, daha doğrusu tamamen içine çekmesi, Oliver'ın yarasını yalaması, ayak parmaklarını emmesi vesaire...

    Sevmediğim kısımlar ise Elio'nun neredeyse gördüğü her şeyden etkilenmesiydi.. Marzia ile birlikte oluyor, sonra Oliver, sonra şeftali, sonra yine Marzia... Sonra Oliver'ı başka kızlarla görürken tahrik oluyor ve ne için tahrik olduğunu anlamıyor; Oliver yüzünden mi, yanındaki kız yüzünden mi, yoksa onların birlikle oluşlarını düşündüğü için mi.. Böyle kısımlarda işte kızıyordum ve "aşk falan değil yahu olsa olsa tutku" diyordum, sonra böyle düşündüğüm için kendime kızıyordum. Ah ama Elio... Kitapçıdayken de iki katı yaştaki bir kadın yaklaşıp iki kelime konuşuyor ve Elio hemen oracıkta onunla sevişmeyi hayal ediyor. Bir heteroseksüel kız olarak yazıyorum bunları ve ergenlik döneminden geçen bir erkek olmadığım için belki de onun yaşadığı o duygu karmaşasını, istekli hallerini, çılgın hallerini anlamıyorumdur. Bu yüzden bu durumdan dolayı empati yapmaya çalışarak affediyorum Elio'yu :) Ama başka bir şeye de kızdım. Yazara! :) Andre Aciman, sen müthiş bir yazarsın, mükemmel bir dünyan ve kendine has mükemmel bir kalemin var ama gel gör ki burada sıradan bir okucu bile sana kızıyor ;)) Evet, nerde kızdım? Elio ile Oliver'ın ilk birlikte oldukları gece. Olay şu ki Elio bunu deliler gibi istemişti, belki de hiçbirimizin hiçbir şeyi istemeyeceği şekilde. Hatta yalnızca bunu istiyordu, hislerinden tamamen emin olabilmek adına, istediği şey gerçekten bu mu, yoksa değil mi anlamak adına. Ve ben de Elio kadar güzel, mükemmel olacağını hayal etmiştim. Ama kesinlikle olduğunda ikimiz de hoşlanmadık :)) Tamam, güzel olmasaydı, Elio sevmemiş olsaydı anlardım ama Elio için tamamen berbat geçmiş olması ve Oliver'dan, ona ait her şeyden iğrenmiş olması -hem de ona ait her şeye bu kadar aşıkken- ona ait her şeyden çabucak kurtulmak istemesi beni gerdi, üzdü, hikayenin büyüsünden uzaklaştırdı hatta bir daha yaklaştıramayacak kadar... Bir vicdan azabı, kendinden tiksinme, yaşadıklarından kaçma isteği çok doğal dururdu ama en azından o gece onun için mükemmel geçmiş olsaydı da ( acısıyla, tatlısıyla ) sabah kalktığında üzülseydi keşke sadece. Hani Oliver için teslim olmaya, sesini çıkarmayacağına dair söz vermeye, ne olursa olsun direnmemeye haftalar öncesinden hazır olan Elio'dan bahsediyoruz... Bu geceden sonra Elio o kadar pişman oldu ki hani bi ara kitabı kapatıp "amaan keşke Oliver gelmeseydi de bu da Marzia ile musmutlu yaşasaydı" falan diye triplere girdim :)) Ve bir de Oliver'la bir kez birlikte olduktan sonra artık kimseyle beraber olmamasını dilerdim ki ara sıra yine Marzia ile de birlikte olarak bu konuda da beni üzmeyi başardı. Neyseee :))

    En sevdiğim kısımlardan biri Elio ile babasının arasında geçen konuşmaydı. Tam anlamıyla mükemmeldi: "Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir!"

    Amaan ne uzattım ama :) Sonuna kadar okuyana helal olsun vallahi :) ( olursa tabi)

    Filmi 3 kez izledim, kitabı 1 kez okudum. Ve bir kaç kez de sıkılmadan okuyabilirim. 3 günde okumamın sebebi de oldukça yoğun günler geçirmemdi... Yoksa 1 güne okunacak kadar akıcı. Geçelim filme. Film hakkında az bir şey söylemek istiyorum. Zaten Oscar adayı idi kendisi, "En iyi film" dalında kazanmasa da, başka dallarda kazandı. Canı sağ olsun gönlümüzün galibi o. Filmin kadrosu, yönetmeni, senaristi, tüm ekip mükemmeldi. Timotheé Chalamet, Armie Hammer, Luca Guadagnino aşık olduğum insanlara dönüştüler. Timotheé zaten mükemmel ötesi oyunculuğuyla, her şeyiyle tam bir Elio. Filmi önce izlemiş olduğum için kitabı okurken gözümün önünde Armie ve Timotheé her cümleyi canlandırıyorlardı. Aralarındaki kimya zaten müthiş ötesi. Dizide "Durursan öldürürsün beni" repliğinin olmaması bence en büyük eksiklerden biriydi... En büyük artısı da Elio'nun cinsel açlığını biraz hafif göstermiş olmasıydı. Ayrıca burun kanaması sahnesinden sonra Oliver Elio'nun ayağını öpüyordu ya hani bu filme özel bir sahneydi ve bence oldukça mükemmeldi. Oyunculuklar, bakışmalar, ince detaylar, atmosfer, uyum, İtalya, her şey tam anlamıyla müthişti bence. 2020'de gelecek olan devam filmine de güveniyorum ve sabırsızlıkla bekliyorum.

    Genel olarak kitap da, film de benim için bir dünya oldu, defalarca sıkılmadan okuyabilirim/ izleyebilirim. Kendimi İtalya'da, o ailenin içinde hissettim. Mükemmel bir aile, mükemmel bir aşk hikayesi. Tüylerinizi diken diken edecek, gözlerinizde yaşlar bırakacak bir kitap. Bitirdiğinde ağladım, hem de hüngür hüngür ağladım.
    "Yirmi yıl öncesi dündü, ve dün sadece bu sabahtan daha öncesiydi, ve yarın sabah bir ışık yılı kadar uzak geliyordu."
  • 200 syf.
    ·6/10
    İlk başlarda güzel olan kitap sonradan kendisini tekrarlamaya başladı. Berbat bir çevirisi var kitabın. Okuduktan sonra ulan bende kitap yazabilirmişim hissi veriyor.
  • 242 syf.
    ·5 günde·5/10
    Mükemmel konu, berbat çeviri... Keşke başka bir çevirisi olsaydı piyasada da onu alıp okusaydım, bu kitap boşa gitmiş olmasaydı dedim. Kurgu çok güzel, dikkat çekici ama aldığı bunca övgüye değer mi diye sorguladım ben . Çok daha iyi distopya romanları olduğunu söyleyebilirim. Mesela ilk aklıma gelenlerden "Seçilmiş Kişi" çok daha fazla etkileyici kanımca...