• 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bizler toplum olarak ne kadar iyi kitap okuyucuları olsak da ön söz okuma alışkanlığımız pek yoktur. Ama sizden ricam bu kitabı okumaya karar verirseniz açıp ön sözünü okuyun. Orada okuma, okutma aşkıyla yanan bir eğitim neferinin samimi cümlelerini bulacaksınız. Öyle ki bu aşk sayın Oğuzhan Saygılı hocama kitap yazdırmış.
    Bazı cümleleri okurken "demek ki yalnız değilim, kitap okumak kadar okuduğunu paylaşabilmenin de önemli olduğunu düşünen eksikliğini hissedenler var" dedim.

    Hocam okuduğu kitaplara yaptığı incelemeleri 2008-2011 yılları arasında yerel gazetelerde yayınlamış. Sonra bu incelemeleri kitap haline getirmeye karar vermiş. İyi ki de bu kararı vermiş. Neden derseniz? 41 tane eseri incelemiş hocam ama bu kitabı sıradan bir inceleme kitabı olarak göremiyorum. Yazarların hayatları, edebî kişilikleri, bilinmesi gereken önemli noktalar gibi sıralayabileceğim herşey var kitabın içinde. Hiç başka bir kaynaktan araştırayım derdine düşmüyorsunuz. Hele ki yerinde yapılan alıntılar. İncelenen kitabın aynası niteliğinde.

    Bu açıklamalardan sonra gelelim içeriğine;
    Kitabımız dört bölümden oluşuyor.
    1. Bölüm- Başarı Hikâyeleri
    Tam yirmi iki tane eseri incelemiş hocam bu başlık altında. "Kişisel Gelişim kitabı okumam, bu kadar çok yayından nasıl seçeceğim" diyorsanız sizde benim gibi gönül rahatlığı ile bu kitabı rehber edinebilirsiniz ben öyle yapacağım.
    2. Bölüm- Batı'nın Gözüyle
    Burada da on dört eserin incelemesi yer alıyor. Yine birbirinden dikkat çekici, merak uyandırıcı eserleri incelemiş hocam.
    Hele biri var ki kesinlikle en kısa zamanda alıp inceleyeceğim. Hangisi derseniz " Avrupalı Karikatürlere Göre Abdülhamid ve Osmanlı Devleti". Okurken bile sinirlendiğimi hissettim.
    3. Bölüm- Osmanlı Çökerken
    Burada da on sekiz tane inceleme sizi bekliyor olacak. Öyle geniş bir başlık olmuş ki. Cemal Paşa'dan Puşkin'e... Ermeni sorunundan Sarı Kamış'a...Değindiği konular gereği tarihî incelemiş hocam desem abartı olmaz galiba.
    Bu başlık altında "Seferberlik Hikâyeleri" diye bir inceleme var ki okurken boğazımda taş, gözümde yaş oldu. Kitabın aslı ne hale getirir kim bilir beni diye düşündüm.
    4. Bölüm- Dost Acı Söyler
    Bölümün tamamı Fatih Kerimî'ye ayrılmış. Ve ne yalan söyleyeyim"Dost Acı Söylemiş".

    Kalemine, yüreğine sağlık kıymetli hocam.OĞUZHAN SAYGILI
    İyi okumalar.
  • 352 syf.
    ·3 günde·10/10
    https://www.instagram.com/mimirtells/ (Kitap incelemeleri, önerileri, eleştirileri ve alıntılar için.)

    Ciltli ve kuşe kağıtta bir sürü resim basılmış olduğu için her zaman dikkatimi çeken ve sonunda aldığım bir kitap oldu. Seri olarak 24 kitaptan birisi. Benim en çok ilgimi çeken mitoloji olduğu için onunla başlamak istedim.

    Öncelikle kitabın çevirisini gerçekten çok başarılı buldum. Resimlerin ve çeşitli sembollerin yerleştirilmesi zaten çok güzel bir detay ve kitabı rahat bir şekilde okumanızı sağlıyor. İçerik olarak da beklediğimden daha ayrıntılıydı. Bütün dünya mitlerinden ne var ne yoksa her şey içine koyulmuş. Çok fazla bilinmeyen fakat benim bilinmesini düşündüğüm şeyler de koyulmuş.

    Biraz kitabın içeriğinden bahsetmek istiyorum. Kitap 7 ana bölüme ayrılmış, bunlar;
    1-Antik Yunan
    Adından da anlaşılacağı gibi Antik Yunanistan'da yaratılıştan başlayıp, Olymposlular, tanrılar, yarı tanrılar ve kahramanlar ile ilgili işinize yarayacak her şey var diyebilirim. Hikayeler oldukça sade ve anlaşılır dille anlatılmış.

    2-Antik Roma
    Yunan mitolojisindeki birçok tanrı ve tanrıçanın bulunduğu fakat ek olarak Roma'lı kahramanların ve önemli kişilerin hikayelerinin anlatıldığı bölüm.

    3-Kuzey Avrupa
    İskandinav mitolojisindeki yaratılıştan başlayıp, önemli hikayelerden ve karakterlerden bahsediliyor. Dünyanın sonu olan Ragnaroktan da bahsedilmiş. Ek olarak ünlü Fin destanı Kalavela, İrlanda mitleri ve son olarak Kral Arthur'dan da bahsediliyor. Bu kısımda Arthur ve onunla ilgili destanlardan daha fazla bahsedilebilir diye düşünüyorum.

    4-Asya
    Sümer ve Babil destanlarından başlıyor. Gılgamış Destanı'ndan da detaylı bir şekilde bahsedilmiş. Hint mitolojisindeki önemli kişilerden ve ünlü Hint destanı Ramayana'dan da bahsedilmiş. Japon mitolojisi ve son bölümlerde de Çin ve Kore ile ilgili şeyler de var. Bu kısımda da Çin ve Kore bir hayli kenara atılmış gibi geldi bana.

    5-Amerika Kıtaları
    Amerikan yerlileri ve onların mitolojik karakterlerinden bahsediliyor. Inka gibi toplulukların inançlarından da bahsedilmiş. Genel olarak başarılı bulduğum bir kısım.

    6-Antik Mısır ve Afrika
    Mısır ve Afrika mitlerine güzel bir giriş fakat pek yeterli değil. Benim favorim olan Anansi'den bahsedilmesi hoş.

    7-Okyanusya
    Avustralya başta olmak üzere çevresindeki adaların mitleri ve inançlarından bahsedilmiş. Ben özellikle Maui (Loki, Anansi ve İktomi gibi düzenbaz bir karakter) ile ilgili olan hikayelerin anlatıldığı kısmı sevdim. 6.bölüm gibi bu mitlere güzel bir giriş.

    Genel olarak ben gayet başarılı buldum kitabı. Bazı şeyleri hatırlamam gerektiğinden hemen elimin altında böyle bir kaynak olması güzel olacak. Yine de bazı mitler sadece giriş seviyesinde kalıyor özellikle Asya, Antik Mısır ve Afrika ve Okyanusya için. Okunması gerekiyor.
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Maria TODOROVA Bulgaristan’da doğmuş, büyümüş ve Doktora derecesini Sofya Üniversitesinde almıştır. 19. Ve 20. yüzyılda Bulgaristan ve Balkanlar’da tarihyazımı, tarihsel demografi, sosyal ve kültürel tarih üzerine akademik çalışmalar yapmıştır. ABD’de Illinois Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapmaktadır. Kitabında İngilizce, Almanca, Fransızca, Yunanca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe kaynaklardan geniş bir şekilde yararlanmış olduğu onun bu konuda yeterli eğitimi, dil yeteneği ve entelektüel bilgiye sahip olduğunu gösteriyor ve bu sayede Balkanlar konusunda sistematik ve aydınlatıcı bir çalışma sunuyor.

    Kitap giriş ve sonuç bölümleri de dahil olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Yazar bize ‘Balkanizm ve oryantalizm: Farklı kategoriler mi?’ adını verdiği giriş bölümünde Balkanizm ve oryantalizmin belli başlı konularda karşılaştırılması yapılıyor. Bunun öncesinde Carnegie Vakfının 1993 yılında hazırlatmış olduğu raporun, 1993 yılında tekrardan yayınlanması ve raporun yeni basımında önsözü yazan Amerikalı diplomat ve tarihçi George Frost Kennan’ın (1904-2005) şu sözlerinden rahatsızlık duyuyor. Bunu nedeni Kennan’ın 1903 ve 1993 yılında da Balkanların sorunlarının köklü olduğu ve sorunların hale geçerliği koruduğunu, siyasi ortamda etkinliğini koruduğunu söylüyor.
    Balkanizm ile Oryantalizm zaman olarak farklı zamanlarda ortay çıktığını; Balkanizmin, Oryantalizmin bir alt türü olduğu görüşüne karşı çıktığını ve farklı amaçlarının olduğunu belirtiyor. Yazar Balkanizmin dışarıdan ve içeriden dayatıldığını, Oryantalizm ise İngiliz sömürgeciliğinin bir mirası olduğunu belirtiyor. Balkanların karşısına öteki olarak İslamı, Müslümanları ve genellikle beyaz olmayanları aldığını ve kapsam olarak ırkçı bir söylem içerdiğini, fakat; Balkanizmin ise tamamen beyaz ve Hıritiyan toplumlarla ilgili olduğunu ve oryantalizm kadar şiddet içermediğini savunuyor.

    Balkanlar:Nomen Birinci bölümde yazar ‘balkan’ kelimesinin ortay acıkışı ile bir takım bilgiler sunuyor. Balkan kelimesinin 1800’lü yılların sonlarında İngiliz kaynaklarda ilk defa görüldüğünü, Haimos olarak bilinen dağların çevrelediği yarımadanın Balkan dağları olarak adlandırılan sürece dikkat çekiyor. Çeşitli kaynaklardan bu dağa ve çevresine ne ad verildiği nasıl adlandırıldığı ortaya konuyor. Yazar bunu yaparken de Avrupalı gezginlerin seyahat notlarından bolca referans alıyor. Özellikle İngiliz gezginleri aristokrat ve burjuva olarak ayırdıktan sonra bu iki grubun balkanlara bakış açısını ortaya koyuyor. Osmanlı döneminde yarımadaya Rumeli dendiği hatta Türkiye Avrupası adının kullanıldığını görüyoruz. Daha sonra yazar, balkanlarda yaşayan halkların dilinde balkan kelimesinin anlamlarını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgiler veriyor. Balkan sözcüğünden türetilen ‘balkanlaşma’ kavramının neyi temsil ettiğini ve tarihte kimler ve hangi amaçla kullanıldığını kitabın ilerleyen kısmında görüyoruz. Balkanlaşma sözcüğüne 19. Yüzyılda git gide siyasal bir yananlam yükleniyor. Balkanlaşma kavramı, ülkenin dağılması ve ulusçu bir bölünmesi süreci olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa ortaya çıkıyor, daha sonra İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgeciliğin sona ermesi ile tekrardan gündeme geliyor. Yazar Amerikada yaşayanların Balkanların nerede olduğunu çoğunu bilmemesine rağmen toplumun Balkanlaştığı söylendiğinde az çok ne anlama geldiğini bileceklerini söylüyor. Balkanlaşmanın, çokkültürlülük, aşırı uzmanlaşma, toplumun bölünmesi gibi yananlamlarının oluşturulduğunu görüyoruz.

    İkinci bölümde yazarın amacının bugün bölgede ifade edilen imge ve duygular üzerinde bir fikir amaçladığını öğreniyoruz. Balkan kelimesinin küçültücü anlamı yanında bir öz-algısının olduğunu, yazar edebiyatta ‘Balkan’ adıyla en popüler imge olan ‘Bay Ganyo’ karakteri ile okuru tanıştırıyor. Karaktere hödüklük, kabalık ve görgüsüzlük gibi anlamların yüklenildiğini ve bu kavramın Balkanlar’da nasıl popüler hale geldiği kitapta geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu anlatımın içinde ‘Bay Ganyo’ile birlikte literatüre ‘Homo balkanicus’ nosyonun kazandırılmasını görüyoruz. Yazar bu anlatımlarda Balkanlar’a dışarıdan bir bakış değil de Balkanlar’ın kendi içinden bir eleştiri olduğunu, ‘Bulgar Avrupalı’ kavramıyla ortaya koyuyor. Bu bölümün kalan kısmında Balkanla’da yaşayan devletlerin kendini ne kadar Balkanlı görüp görmediklerini detaylı bir şekilde yazardan öğreniyoruz. Balkan devletleri arasında özellikle Bulgar’ların balkanlı olmak bir sorununun olmadığını altını çizerek söylüyor. Yazarın bu ara Bulgar kökenli olduğunu bilmek bu konuda ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmaya açık bıraktığını da söylemeden geçemeyiz. Diğer balkan devletlerinin kendilerini daha çok batılı gördüklerini, Türkiye’nin de tüm Balkan devletleri tarafından öteki ve doğu olduğunu savunmaları açıkça kitapta belirtiliyor. Balkanlar’ın özellikle Türk entelektüelleri arasında hal önemli bir yeri olduğunu belirtildiği ve Türklerin de Arapları aynı Balkan devletlerinin kendilerine karşı gösterdiği bakış açısını taşıdığı öne sürülüyor.

    Balkanlar’ın Keşfi olarak adlandırılan bölümde Avrupalı gezginlerin Balkanlar’ı ayrı bir coğrafi ve kültürel kendilik olarak gördüğünü görüyoruz. 18.yüzyıl sonları ile 19. Yüzyılı başlarında görülen siyasi değişimler sonucunda, önceleri transit olarak geçilen topraklar olarak görülen Balkanlar’ın yavaş yavaş tanındığına kitapta anlatılanların ışığında tanık oluyoruz. Avrupa giderek Balkanlar’a daha çok ilgi duymaya başlıyor. Avrupalı gezginlerin anlatımlarında Balkanlar’da yaşayan halkların yaşam tarzlarına ve karakterlerine ilişkin gözlemlerin zamanla değiştiğini görüyoruz. Balkanlar Avrupanın Volkmuseum’u [halklar müzesi] haline geliyor. Burada sunulan küçümseyici karakter genellemelerinde en altta Türkler’in gösterildiğine de şahit oluyoruz. Tabi bunda da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi arenada giderek zayıflamasının kuşkusuz önemi büyüktür.

    19. yüzyılda gezi edebiyatı bütün Avrupa’da ilgi gören bir tür haline geldiğini söyleyen yazar, bu yüzyılda gezi edebiyatı alanında eser yazmamış bir İngiliz bulunmadığını da sözlerine eklemeyi unutmaz. Bu yüzyılda artık gezi eserleri daha çok siyasallaşır ama daha önemlisi artık küresel sömürgeci ülkenin elindeydi. Bu dönemde İngilizlerde bir Osmanlı ilgisi göze çarpıyor. Ama bu görüşler 10 yıl içinde daha çok Balkanlı topraklarında yaşayan halklara çevrildi. 19 yüzyılda ezilen Hıristiyan uluslarının keşfi ile Victoria dönemi yoksullarının keşfi İngilizler için aynı döneme denk gelir. Ama doğuda Rusların güçlenmesi yüzünden Osmanlıya olan ilgi hemen dağılmamıştır. Bu yüzyılda yazara göre küçümsenen ve dışlanan Bulgarlar olmuştur. Bunu Bulgarların aristokrasiden yoksun olması ve bundan dolayı da edebiyattan ve tarihten yoksun olmasına neden olmasıdır. Bu devirde artık yeni bir gezi edebiyatı oluşmaktadır: Amerikan gezi edebiyatı. Bu konunun öncülerinden olan Amerikalı Nicholas Biddle Püriten geçmişinden dolayı Balkanlar’a yukarıdan bakmış ama Türkler’e daha çok hoşgörü ile yaklaştığını kitapta anlıyoruz. Amerikalı misyonerlerin etkinlikleri bu yüzyıl başlarından itibaren giderek artması önceleri İncil’i yaymak amacıyla daha sonra ise Osmanlıda Müslüman olmayan nüfusa yönelik bir etki dönüşümü olarak büyük bir etki yaratmıştır. Bu ideale Öyle ki 20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de sayı olarak 426 misyoner okuluna ulaşmıştır. Eski Başbakanlarda Bülent Ecevit’in de mezun olduğu Robert Koleji bu Amerikan misyonunun en büyük başarılarından biridir.

    Beşinci bölümde yazar şundan bahseder: Avrupa literatüründe bir Balkanlar imgesi çoktan şekillenmişti. Bu imge birçok ortak özellik taşımaktadır. Coğrafi keşifler ve bölgenin eşzamanlı icadıyla birlikte ilerler. Yunanistan’da İngiliz turistleri yönelik saldırılar çoktan Filhelenizm dalgasını sona erdirmişti. Buna ek olarak Makedonyada yaşanan gelişmeler yarımadanın bir kargaşa bölgesi olarak algılanmasına neden olmuştur. Diğer yandan Amerikalı bir misyonerin de kaçırılma olayı bu algıyı daha da somutlaştırdı. 1903’te yaşana Kral Alesksandar ve eşinin pencereden atılmak suretiyle öldürülmesi ile batı basınında bölgenin adına bir de terörist damgası yapıştırılmasına neden oldu. Bu kadar arka arkaya gelen olaylar sonrasında birinci, ikinci Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya savaşının yaşanmasıyla ‘Balkanlaşma’ terimi Balkanlar’a adeta onun ayrılmaz bir parçası gibi bir değer yüklemiş oldu. Irkçılık olgusunun gerçekleşmesi ise iki dünya savaşı arasında olmuştur. Gerçi ırkçılık ilk olarak 16. Yüzyıl İspanya’sında ortaya çıkmıştı. Bu modern ırkçılığın özellikle Balkan devletlerine karşı çeşitli şekillerde vücut buldu. Batı Balkan halklarını gözlem ve siyasi amaçları doğrultusunda kategorilendirmeye başladı. Samuel Huntington’ın yazdığı Medeniyetler Çatışması’ kitabında savunduğu tezler yazar tarafından çok eleştirilse de Batı medeniyetlerinde Balkanlar’a karşı olan tavrı daha d güçlendirmiş durumdaydı. Soğuk Savaş dönemi balkanları kargaşa ve bölünme içinde olan bir bölge haline getirmişti. Sovyetlerin bölgede etkinliği Batı dünyasında Balkanlar’ın kaybedildiği görüşünü somutlaştırdı. İki kutuplu düzende bir tarafta Doğu (Avrupa’nın doğusu) ve komünizm; diğer tarafta Batı ve demokrasi vardı. Bu durum en çok Yunanistan’a ve Türkiye’ye yaramıştır. Türkiye Doğulu olmaktan kesin olarak kurtulmuş oldu. ‘Balkanlı’ ve ‘Balkanlaşma’nın aşağılama terimleri olarak Soğuk Savaşın bitimiyle tekrar ortaya çıkmıştır.

    Soğuk Savaş sonrası dönemle ilgili olan bölümde 1989 sonrası iki kutuplu dünyanın yıkılması ile birlikte Amerikan akademik dünyasında Balkanları Rusya incelemeleri vesayetinden kurtarmak için ayrı bir arayış vardır. Güneydoğu Avrupa adlandırması bu arayış sonunda bulunur. Böylece Balkanlar ayrı bir kendilik olarak ve daha tarafsız olduğu kabul edilen bir isimle ortaya çıkmaya başlar. Burada amaçlanan Balkanlar’ın Rus etkinliğinden biraz olsun uzaklaşmasıdır. Fakat yazar bu gelişmenin de Balkanlar’a atfedilen küçümseyici şekilde damgalanmasının sona ermeyeceğini ve Batının bu hatasını devam ettirdiğine dikkat çeker. Bu bölümde dikkat çekici olan Balkanlar’a Güneydoğu Avrupa denmesine karşılık Doğu-Orta Avrupa kavramının öne sürülmesidir. Bu bölgede yer alan Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Ukrayna, Belarus ve Baltık ükeleridir. Bu ayrım ayrıca Roma Katolikliği ve Doğu Hıristiyanlığı arasındadır. Yazar bu kavramların soyut kalacağını Balkanlar’la karşılaştırılamayacağını savunur.

    Kitabın yedinci bölümde yazar, Balkanlar’da Osmanlı mirası olarak kabul edilebileceğini kabul eder. Kitapta Osmanlı mirasının iki temel yorumu olduğundan bahseder. İlk yorumda Osmanlı mirasının Bizans, Bulgar, Sırp vb. otokton Hıristiyan Ortacağ toplumlarına dinsel, toplumsal, kurumsal ve ırksal olarak dayatıldığını öne sürer. Bunu nedeninin Osmanlıda yeni fethettiği yerlere Anadolu’dan gelen göçerleri yerleştirilmesi ve İslam-Hıristiyanlık çatışması oldu öne sürülür. Osmanlı İmparatorluğu gayri müslim ve Hıristiyan unsurlara gayet toleranslı davranmıştı, fakat aynı zamanda bu grupların arka plana itildiği katı bir dinsel hiyerarşiye dayanan bir İslam devletiydi. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar güçlü Ortaçağ unsurları taşıyan ulusüstü bir imparatorluktu; bu imparatorlukta bütün nüfusu birbirine bağlayan tek kurumdu. Balkan ulusları kimliklerini kazanmaya yönelik girişimlere başlayınca bu bürokrasi ile bu uluslar arasındaki mesafe açılmaya başladı; bu konuda tekrar bütünleşmeye yönelik girişim olmasına rağmen geç kalındığı için bu mesafe tamamen açılmıştır. Balkanlar’da kopuş dil ve din sınırlarıyla gerçekleşmiştir. Bu durumu M.Kemal Atatürk’te siyasal zekasıyla geleneklerin aktarımında ve yeniden üretiminde kullanmıştır. İkinci yorum ise Osmanlı mirasını Türk, İslam Bizans/Balkan geleneklerinin karmaşık bir sembiyoz (ortakyaşam) olarak ele alır. Bu yorumun mantıksal açıklaması şudur: Yüzyıllarca beraber yaşamanın kaçınılmaz olarak ortak bir miras üreteceği görüşüdür. Bu iki yorumun birbirine karşıt görünmesine rağmen Osmanlı mirasının bir parçasıdır.

    Yazar kitabın sonuç bölümünde şu sonuca varıyor: Balkanizm zaman içinde, oryantalizmin sağladığı duygusal boşalımın yerini tutacak uygun bir alan haline gelmiştir ve bu sayede Batı, ırkçılık, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik ve Hıristiyanların İslam karşısındaki hoşgörüsüzlüğü suçlamalarıyla karşılaşmamaktadır. (s.373)
  • 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeden önce şunu belirtmek isterim ki yaklaşık dört buçuk senedir kitap incelemeleri yapıyorum elimden geldiğince ve fark ettiğim kadarıyla bu dört buçuk sene içerisinde yazdığım ilk incelemelere bakılacak olursa ciddi bir değişim söz konusu. Hatta bazen eski yazdıklarıma bakıp kendimle alay ettiğim de olmuştur. Kendi kendimi yadırgamam da aslında küçük de olsa bir bakış açısı kazandığımın göstergesidir. Bunu belirtmek istememdeki sebep aslında sizlerin de inceleme yapmanız hususunda bir nebze de olsa cesaretlendirmek. İnsan kitap okurken gelişir yazarken de bu gelişimi kalıcı hale getirir. Bizler evet kitap okuyoruz fakat yüzlerce kitap okuyan insanların kitaplar hakkındaki düşüncelerinden, hayata karşı bakış açısı kazanmalarından, entelektüel edinimlerinden bizleri mahrum etmeleri açıkçası ciddi bir kayıptır. Hem kendi gelişimleri açısından hem de yazı dili ile kendilerini ifade etmeleri yazarlar ile aralarında özdeşim ya da empati kurmalarına neden olacak ki bu da ileride belkide aramızdan daha fazla yazar, şair, eleştirmen çıkması demektir. (Siteden bu zamana kadar 3 yazar çıktı benim bildiğim kadarıyla. 2 tanesi yazarlıklarını 1K'da inceleme yapmalarına borçlu olduklarını biliyorum)

    Gelelim incelememize...

    Öncelikle tarih kitaplarını yorumlamak, incelemek ciddi bir kazanım gerektirir. Maalesef ki bu kazanıma bir akademisyen kadar yüzde yüz sahip değilim. Dolayısıyla İlber Hoca' nın da belirttiği gibi "Tarihi ele alıyorsanız nesnel bakış açısına sahip olamazsınız" dan yola çıkarak kitaba olan yaklaşımım nesnel olamamakla birlikte Atatürk hayranı biri olarak da fazlaca öznel olabilir veya yetersiz kalabilir.

    İlber Ortaylı' nın kullandığı üslup ve akıcılık:

    İnstagram' da bir caps görmüştüm. İlber Hoca' nın konuşmalarında "biliyorsunuz" diye bitirdiği hiç bir şeyi bilmiyorum, diye. Çok gülmüştüm. Tabi ki hoca TV programlarında çok ağır bir dil kullanır. Söylediklerini bir akademisyen ya da tarih tutkusu olan bir lisans öğrencisi çok net anlayabilir. Çünkü konular biraz da giriş gelişme ve sonuç şeklinde değildir. Konuyu üniversitede 1. sınıflara ders anlatır gibi anlatması programın yayın standartlarına da uymazdı zaten. Fakat hocanın halka arz ettiği kitapları akıcıdır. Bunun altını kırmızı kalemle çiziyorum. Bir kaç kişiden mesaj aldım bununla ilgili. Anladığım kadarıyla İlber Hocanın kitaplarını okumaktan daha doğrusu anlayamamaktan çekiniyorlar. Zaten kendi kitaplarından bahsederken de "filan kitap size uymaz, bu daha çok akademik camiaya hitap eder" diye uyarır.

    Yer yer eski Türkçe'yi kullanır fakat kitabın bütünlüğüne bakılacak olursa bu istisnanın kaideyi bozmadığını göreceksiniz. Her gece İlber Ortaylı ve Celal hocamızın videoları ile uyuyan biri olarak söylüyorum ki kendilerine has konuşmalarını, üsluplarını, göndermelerini, sinirlenmelerini kitabı okurken de hissedeceksiniz. Bu açıdan yer yer kahkaha atmanız da kaçınılmazdır. :)

    Kitap sekiz bölümden oluşuyor.

    1. İmparatorluğu dirilten nesil (başlık çok anlamlıdır. Burda Türkiye Cumhuriyeti' nin Osmanlı' nın devamı olduğuna, bunu kabul etmeyen güruha gönderme yapıyor)
    2. Her zaman asker olmak istemişti
    3. Birinci Dünya Savaşı yılları
    4. Milli Mücadele' nin Önderi
    5. Cumhuriyet 'e Giden Yol
    6. İnkılaplar Dönemi
    7. Reis- i Cumhur
    8. Büyük Adam Atatürk

    Burda belirtilen bölümlerin bütünlük açısından kendi içerisinde kronolojik bir düzeni olmakla birlikte başlıkların hangi kıstasa göre belirlendiği muammadır. Pek beğenmediğimi belirtmek isterim.

    Hoca, Atatürk' le ilgili nadir olan fotoğrafları da kitabın içerisine dağıtmış. Fotoğraf olayı kesinlikle çok yerli yerinde kullanılmış.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal' in aile kökeni ile başlıyor.

    Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Faşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor.

    Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü' l Amâre, Mondros, son padişah Vahideddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr...

    Tüm detaylarıyla Milli Mücadele Dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet' e giden yol...

    Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

    Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle Reis-i Cumhur Atatürk...

    Hoca, tüm bunları irdelerken "dünya tarihinde hiç bir devletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız" diyerek Türkçülüğe güzellemeler yaparken, ki bu tarihi bir gerçektir, aynı zamanda da hatalarımızı da dile getirmekten kaçınmaz kitabında. Sadece Atatürk hakkında değil yol arkadaşları hakkında da belki de hiç bir yerde duymadığınız şeyleri okuyacaksınız. Bir nevi tarihin tozlu sayfalarına yolculuğa çıkacaksınız. Örneğin Atatürk' ün eşi Latife Hanım ' dan neden ayrıldığı bilgisi uzun zamandan beri hep aklımı kurcalamıştır. Kişisel bir uyum problemi mi yoksa First Lady' nin konumunu taşıyamaması mı dilemmasında kaybolup gitmiştim. Diğer bir örnek: Atatürk Milli Mücadele Dönemi' nde Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi? gibi birçok köşe bilgiyi vermiş ve tarihi dedikodulara da yer yer açıklık getirmiş. Kitabın bazı bölümlerinde bu tarz soru işaretlerinizi giderecek türden çok fazla bilgi var.

    Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermek istemedim. Zira yazının tam da burasında fark ettim ki içeriğe de girersem oldukça uzun bir inceleme olacak. Zaten kitaba genel bir bakış yapmış olduk. Siz okurlara kitabı okumak ya da es geçmek kararına ziyadesiyle yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama yine de belki de haddimi de aşarak okumanızı rica ediyorum. Her ne inançta ya da ideolojide olursak olalım karşı tezi de okumanın bizlere sentez yaratmada yardımcı olacağını düşünüyorum. Zenginliğimiz farklılığımızdan gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünya emin olun çekilmez olurdu. Yalnız, bu zenginliğe ulaşmada bizlere rehber olacak bir şey varsa o da saygıdır.

    Herkese selamlar, yazıda imlai hata olduysa affoluna :)

    ~~Keyifli okumalar, kitapla kalın ~~
  • 412 syf.
    ·109 günde·10/10
    İnsanlık tarihi nerede basladı nereye gidecek?
    Kültür nedir?
    Din nedir?
    Irk nedir?


    Toplumsal degisimler , hareketler, devrimler neden sebep sonuc iliskisini çözümleyebilmek icin farklı bir perspektif verecek , size ilham verecek bir kitap,

    Yasanmis olaylardan yola cikarak , sizi bir düşünce dünyasında yolculuğa cikartiyor, yolda gördüklerinizi yorumlamanızla daha önceki tecrübeleriniz(beyninizde olan bilgi,kulturunuz,dininiz) de muhakkak bir sekilde etkiliyordur.

    Birde size verilen herseyin kesinlik, mutlaklıktan ziyade , kendi terazinizde tartıp sonra elekten geçirip ona göre yorumlamak gerekir. Bu durum sunu benzer , yüzmek icin denize girdiginizi düsünun, kimi sadece kiyilarda yüzer, kimi biraz daha ileri gider, kimi de bir dalgic gibi denizin dibine girip orda diger yüzücülerin göremediği şeylere vakıf olur.
    ”Bildiklerimiz, sadece bir damla,bilmediklerimiz ise, bir okyanustur ” biri demiş ama tam olarak kim olduğunu hatırlatmıyorum,



    Eksik taraflarından bir tanesi, insanoğlunun tarihi o kadar eskidir ki, Harari`nin sadece son ikiyüz yıla agirlik vermiş,buda belki bütün insanligin tarihini anlamada eksik kalıyor.

    Birde uzmanlık alani sadece tarih olan(tarih profesörü) bir bilim adaminin antropoloji , psikoloji/psikanaliz,din,felsefe alanına giren konularda kendi perspektifinden degerlendiriyor. Yani bu kadar geniş ve farklı alanlarda kalem çalmak fazla mübalağa bana göra.

    Tabi bügun ki modern dünyada sürekli bir algıya/beynin hacklenmesi/ günde binlerce kez farklı mesaja maruz kalan bireyler , ister istemez düşünce dünyasi, hissettikleri bir sekilde etkilenmektedir. Harari`nin bu banyodan gecmis olması etkilenmiş olması kacinilmazdir. Her ne kadar tarih profesörü olsada, bulunduğu ülkenin, yetistigi iklimin,kültürün , çevrenin üzerinde yaptıği intiba bir sekilde kitabına yansitmis..
    Bilim adami rasyonel düşünen ve irrasyonel hareket etmeyen, somut verileri olması gerekir. Ama bir sosyal bilim olan tarih /antropoloji, daha cok yorumlama üzerine giden, cünku elinizde sinirli bir belge yada hicbirsey yoktur.Tamamen hayal gücünüze dayanan sonuçlama yaparsiniz.




    Bilişsel devrime, tarım ve sanayi devrimine, ekonomiden mutluluk arayışına insan

    sosyolojik ekolojik ya da tarihsel kavramların birbirini nasıl etkilediğinin farkında olmadığımız şeylere ışık tutuyor. Özellikle bu neden sonuç ilişkileriyle zihin açan kısımlara guzel.


    Bunların hepsinin birbiri ile ne gibi etkileşimi vardır? Veya Tarihte nasil bir etkilisim icinde olmuşlardi ,ve gelecekte nerelere gidebilir?


    Diger incelemeleri okurken bu kitap ile ilgili, karsilastigim , yazarın özellikle kapitalizmi öne cikarip, övdüğü ile ilgili…Tabi eger sizin backgroundunuz, heybeniz sadece olaylari aciklamak yada yorumlamak icin liberalizm, kapitalizm yada sosyalizm üzerine ise o zaman yanılıyorsunuz dur. Büyük resmi göremezsiniz.

    Yazar tarihte yasanmis sömürge olaylarinin , ekonomik ve sosyal bir perspektiften ele almis, eksik kaldigi yerler olabilir ama bu demek değildir ki;
    Yazar sömürü düzenini savunuyor!,sadece size kendi perspektifinden gördüklerini aktiriyor. Ve sizin orda anlatilanlari yorumlaniz da tamamen sizin bildikleriniz ile ilgilidir.
    Bir bölümde gecen su paragraf nasil yorumlarsanız artik;

    ”Eğer bu imparatorlukların, dünyanın dört bir yanında ölüm, baskı ve adaletsizlik dağıtan kötü niyetli canavarlar olduğunu düşünüyorsanız, işlenen cinayetleri anlatan ansiklopediler doldurabilirsiniz. İmparatorlukların tebaa olan halklarının hayatını yeni ilaçlar, daha iyi ekonomik koşullar ve güvenlik sağlayarak iyileştirdiğini düşünüyorsanız bunlarla ilgili de bir ansiklopedi doldurabilirsiniz. Bilimle yakın işbirliği yapmaları sayesinde, bu imparatorluklar o kadar büyük güç toplamış ve dünyayı o kadar büyük ölçüde değiştirmiştir ki, basitçe iyi veya kötü olarak adlandırılamazlar. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, o imparatorlukları yargılamak için yararlandığımız ideolojiler de dahil, bu imparatorluklar yaratmıştır”...

    ”2013’teki ekonomik pasta 1500’dekinden çok daha büyük ama o kadar eşitsiz dağılıyor ki, pek çok Afrikalı köylü ve Endonezyalı işçi, bütün gün süren yorucu bir çalışmanın ardından eve atalarının beş yüz yıl önce getirdiğinden daha az gıdayla dönüyor. Tıpkı Tarım Devrimi gibi, modern ekonominin büyümesi de dev bir aldatmaca olabilir. İnsan türü ve küresel ekonomi büyümeye devam edecektir ama giderek daha fazla sayıda insan açlık ve yoksulluk içinde yaşayacaktır.”..



    Ve baska bir yerde sebep sonuc ilişkisini bize anlatmaya calisiyor, doğru veya yanlis o bizim yorumumuza kalmis, mutlak doğru veya mutlak yanlis yoktur,Yani kime göre, neye göre?

    ”Örneğin 16. yüzyılda krallar ve bankerler dünyanın etrafını dolaşacak seyahatlere muazzam finansal kaynaklar aktarmışken, çocuk psikolojisiyle ilgili araştırmalar için bir kuruş bile ayırmamıştır. Bunun nedeni de kralların ve bankerlerin dünyanın yeni bölgelerin keşfedilmesi durumunda kendilerinin de yeni topraklar fethedeceği ve yeni ticaret imparatorlukları kuracağı beklentisidir, öte yandan çocuk psikolojisini daha iyi anlamanın kendilerine bir kâr getirmeyeceğinin farkındadırlar”..

    İnsanlık tarihi bir kitabi sagamiyacak kadar uzun ve geniştir, yüzlerce ansiklopedik bilgi yada milyonlarda İnternet sayfası yapsanız bile yetmez. Ama genel anlamda bazi yasanmis olaylari anlamak icin Hariri bize bir fener tutmaya calisiyor. Bana göre de cok basarili olmuş. Tabi bunun yapan baska yüzlerce kitap, yazar da olabilir ama benim okuduğum bu kitap bana bu bakis acisini vermiştir. Kotu bir kitap veya yazar diyemem o zaman.

    Yada mesela tarih ile ilgili dusuncelerini bize aktarırken, savunduğu bir teori sudur, yani dediğim gibi mutlak bir doğruluktan ziyade bakis zaviyesi önemli;

    “Öyleyse neden tarih okuyoruz? Fizik veya ekonominin aksine, tarih doğru ve tutarlı tahminlerde bulunmak için uygun araç değildir. Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek olasılıklar bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz. Örneğin Avrupalıların nasıl olup da Afrikalıları boyundurukları altına aldıklarını anlamak, bize ırk hiyerarşisinin kesinlikle doğal veya kaçınılmaz olmadığını ve dünyanın farklı bir şekilde de düzenlenmiş olabileceğini fark etmemizi sağlar”



    Özellikle bugünkü modern dünyada genel gecer olan, din, dil ve irk ayrimi olmamaksızın hepsinin ortak noktalarından bir tanesi;
    ”Dini inançlar konusunda anlaşamayan Hristiyanlar ve Müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu, çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister”...

    Mesela sosyalist ve komünist bir düzen oldugunu iddaa eden Cin Halk Cumhuriyeti veya Kapitalist sistemin en byuklerinden olan Amerika arasinda fark kaldimi?

    ”Bugün tüm insanlar, itiraf etmek istemeseler bile, giyim kuşamda, düşüncede ve zevkte Avrupalıdır. Söylemde çok katı Avrupa karşıtı olabilirler ama gezegendeki neredeyse herkes siyaset, tıp, savaş ve ekonomiyi Avrupa'nın gözlerinden görüyor, Avrupa melodileriyle yazılmış ve Avrupa dillerinde söylenen müzikleri dinliyor. Yakın bir gelecekte küresel boyutta üstünlüğü kurmaya aday günümüzün gelişen Çin ekonomisi bile, Avrupa tipi bir üretim ve finans modeli üzerine kuruludur”...



    Tarihin akisi icin, farkli kültürler, medeniyetler ortaya cikmislardir ve bunlarin kendi kulturleri dilleri, dinleri, yasam bicimleri, gelenekleri olmuştur ve bunlara göre adalet, esitlik, gibi kavramlari kendi perspektifinden yorumlamislardir, mesela tarihte yasamis olan kadim bir medeniyet ve kültür olan Babiller ile günümüz modern dünyanın en buyuk hakim kültürü kabul edilen Amerikalilari karsilastirirken Hariri,söyle yorumlamis;

    ” Amerikalılara göre insanlar eşitken, Babillilere göreyse kesin olarak eşit değildir. Amerikalılar doğal olarak kendilerinin haklı, Hammurabi’nin haksız olduğunu öne süreceklerdir. Hammurabi de doğal olarak kendisinin haklı, Amerikalıların ise haksız olduğunu öne sürecektir. Aslında iki taraf da haksızdır. Hem Hammurabi hem de ABD’nin kurucuları, eşitlik veya hiyerarşi gibi evrensel ve değiştirilemez adalet ilkeleriyle yönetilen bir gerçeklik hayal etmişlerdir. Bunlar sadece Sapiens’in derin hayal gücü ve icat ederek birbirlerine anlattığı hikayelerde var olabilir. Bu ilkelerin nesnel bir geçerliliği yoktur.”