• 166 syf.
    ·2 günde·10/10
    Seyahatnameler bu zamana kadar çok ilgimi çekmiş değildi açıkçası. Okumak istesem nereden başlayacağımı, okuduğum seyahatnamelerde neye dikkat edeceğimi bilmiyordum. Yani bu konu engin bir denizken ben kenarından bakan biri bile sayılmam. Ama sayın zafer saraç'ın
    "Seyahat Diyen Kitaplar" adlı inceleme kitabı sayesinde bir nebze fikir sahibiyim artık. Sayın Zafer Saraç sadece seyahatnameleri incelemekle kalmamış, "seyahatname okurken nelere dikkat etmeliyiz, neler aramalıyız" sorularına cevap vermiş adeta. Örneğin "seyahatnamede harita kullanılmış mı? Savunduğu tezleri kanıtlamış mı?" gibi bir çok püf noktaları aramış. Ve yirmi beş kitap incelemesi ortaya çıkmış. İncelemeleri okurken kendi milletim adına birazda hüzünlendim. Seyahatler genelde batıdan doğuya doğru bir akış izlemiş. Bizim topraklarımızı, bizim insanlarımızı hep batılılar anlatmış. Bu sebepten de asılsız, kulaktan dolma bilgiler yer almış seyahatnamelerde. "Keşke daha çok kendi insanımızın bakışıyla okuyabilseydik bizler için önemli olan beldeleri" diye düşünmeden geri alamadım kendimi. Sayın Zafer Saraç da benimde aynı duyguları sık sık hissetmiş anladığım kadarıyla. Bu incelemelerden bir kaç tanesine ayrıca değinmek istiyorum. Bunlardan biri "İbn Fadlan Seyahatnamesi" inceleme sonucunda kesinlikle okuyacağım dediğim ilk seyahatname oldu. Bir diğeriyse Emel Esin'in "Türkistan Seyahatnamesi". Türk tarihine duyduğum yoğun ilgi ve sayın Zafer Saraç'ın anlatımı beni böyle bir sonuca götürdü. Ufkumu genişlettiği için kendisine teşekkürü borç bilirim.
    Kütüphanemde böyle bir eser olduğu için şanslıyım. Sizin de seyahatnamelere biraz olsun ilginiz varsa yada bundan sonra olsun istiyorsanız (benim gibi) kesinlikle okumalısınız.
    Okurunuz bol olsun sayın Zafer Saraç.
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bizler toplum olarak ne kadar iyi kitap okuyucuları olsak da ön söz okuma alışkanlığımız pek yoktur. Ama sizden ricam bu kitabı okumaya karar verirseniz açıp ön sözünü okuyun. Orada okuma, okutma aşkıyla yanan bir eğitim neferinin samimi cümlelerini bulacaksınız. Öyle ki bu aşk sayın Oğuzhan Saygılı hocama kitap yazdırmış.
    Bazı cümleleri okurken "demek ki yalnız değilim, kitap okumak kadar okuduğunu paylaşabilmenin de önemli olduğunu düşünen eksikliğini hissedenler var" dedim.

    Hocam okuduğu kitaplara yaptığı incelemeleri 2008-2011 yılları arasında yerel gazetelerde yayınlamış. Sonra bu incelemeleri kitap haline getirmeye karar vermiş. İyi ki de bu kararı vermiş. Neden derseniz? 41 tane eseri incelemiş hocam ama bu kitabı sıradan bir inceleme kitabı olarak göremiyorum. Yazarların hayatları, edebî kişilikleri, bilinmesi gereken önemli noktalar gibi sıralayabileceğim herşey var kitabın içinde. Hiç başka bir kaynaktan araştırayım derdine düşmüyorsunuz. Hele ki yerinde yapılan alıntılar. İncelenen kitabın aynası niteliğinde.

    Bu açıklamalardan sonra gelelim içeriğine;
    Kitabımız dört bölümden oluşuyor.
    1. Bölüm- Başarı Hikâyeleri
    Tam yirmi iki tane eseri incelemiş hocam bu başlık altında. "Kişisel Gelişim kitabı okumam, bu kadar çok yayından nasıl seçeceğim" diyorsanız sizde benim gibi gönül rahatlığı ile bu kitabı rehber edinebilirsiniz ben öyle yapacağım.
    2. Bölüm- Batı'nın Gözüyle
    Burada da on dört eserin incelemesi yer alıyor. Yine birbirinden dikkat çekici, merak uyandırıcı eserleri incelemiş hocam.
    Hele biri var ki kesinlikle en kısa zamanda alıp inceleyeceğim. Hangisi derseniz " Avrupalı Karikatürlere Göre Abdülhamid ve Osmanlı Devleti". Okurken bile sinirlendiğimi hissettim.
    3. Bölüm- Osmanlı Çökerken
    Burada da on sekiz tane inceleme sizi bekliyor olacak. Öyle geniş bir başlık olmuş ki. Cemal Paşa'dan Puşkin'e... Ermeni sorunundan Sarı Kamış'a...Değindiği konular gereği tarihî incelemiş hocam desem abartı olmaz galiba.
    Bu başlık altında "Seferberlik Hikâyeleri" diye bir inceleme var ki okurken boğazımda taş, gözümde yaş oldu. Kitabın aslı ne hale getirir kim bilir beni diye düşündüm.
    4. Bölüm- Dost Acı Söyler
    Bölümün tamamı Fatih Kerimî'ye ayrılmış. Ve ne yalan söyleyeyim"Dost Acı Söylemiş".

    Kalemine, yüreğine sağlık kıymetli hocam.OĞUZHAN SAYGILI
    İyi okumalar.
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Maria TODOROVA Bulgaristan’da doğmuş, büyümüş ve Doktora derecesini Sofya Üniversitesinde almıştır. 19. Ve 20. yüzyılda Bulgaristan ve Balkanlar’da tarihyazımı, tarihsel demografi, sosyal ve kültürel tarih üzerine akademik çalışmalar yapmıştır. ABD’de Illinois Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapmaktadır. Kitabında İngilizce, Almanca, Fransızca, Yunanca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe kaynaklardan geniş bir şekilde yararlanmış olduğu onun bu konuda yeterli eğitimi, dil yeteneği ve entelektüel bilgiye sahip olduğunu gösteriyor ve bu sayede Balkanlar konusunda sistematik ve aydınlatıcı bir çalışma sunuyor.

    Kitap giriş ve sonuç bölümleri de dahil olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Yazar bize ‘Balkanizm ve oryantalizm: Farklı kategoriler mi?’ adını verdiği giriş bölümünde Balkanizm ve oryantalizmin belli başlı konularda karşılaştırılması yapılıyor. Bunun öncesinde Carnegie Vakfının 1993 yılında hazırlatmış olduğu raporun, 1993 yılında tekrardan yayınlanması ve raporun yeni basımında önsözü yazan Amerikalı diplomat ve tarihçi George Frost Kennan’ın (1904-2005) şu sözlerinden rahatsızlık duyuyor. Bunu nedeni Kennan’ın 1903 ve 1993 yılında da Balkanların sorunlarının köklü olduğu ve sorunların hale geçerliği koruduğunu, siyasi ortamda etkinliğini koruduğunu söylüyor.
    Balkanizm ile Oryantalizm zaman olarak farklı zamanlarda ortay çıktığını; Balkanizmin, Oryantalizmin bir alt türü olduğu görüşüne karşı çıktığını ve farklı amaçlarının olduğunu belirtiyor. Yazar Balkanizmin dışarıdan ve içeriden dayatıldığını, Oryantalizm ise İngiliz sömürgeciliğinin bir mirası olduğunu belirtiyor. Balkanların karşısına öteki olarak İslamı, Müslümanları ve genellikle beyaz olmayanları aldığını ve kapsam olarak ırkçı bir söylem içerdiğini, fakat; Balkanizmin ise tamamen beyaz ve Hıritiyan toplumlarla ilgili olduğunu ve oryantalizm kadar şiddet içermediğini savunuyor.

    Balkanlar:Nomen Birinci bölümde yazar ‘balkan’ kelimesinin ortay acıkışı ile bir takım bilgiler sunuyor. Balkan kelimesinin 1800’lü yılların sonlarında İngiliz kaynaklarda ilk defa görüldüğünü, Haimos olarak bilinen dağların çevrelediği yarımadanın Balkan dağları olarak adlandırılan sürece dikkat çekiyor. Çeşitli kaynaklardan bu dağa ve çevresine ne ad verildiği nasıl adlandırıldığı ortaya konuyor. Yazar bunu yaparken de Avrupalı gezginlerin seyahat notlarından bolca referans alıyor. Özellikle İngiliz gezginleri aristokrat ve burjuva olarak ayırdıktan sonra bu iki grubun balkanlara bakış açısını ortaya koyuyor. Osmanlı döneminde yarımadaya Rumeli dendiği hatta Türkiye Avrupası adının kullanıldığını görüyoruz. Daha sonra yazar, balkanlarda yaşayan halkların dilinde balkan kelimesinin anlamlarını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgiler veriyor. Balkan sözcüğünden türetilen ‘balkanlaşma’ kavramının neyi temsil ettiğini ve tarihte kimler ve hangi amaçla kullanıldığını kitabın ilerleyen kısmında görüyoruz. Balkanlaşma sözcüğüne 19. Yüzyılda git gide siyasal bir yananlam yükleniyor. Balkanlaşma kavramı, ülkenin dağılması ve ulusçu bir bölünmesi süreci olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa ortaya çıkıyor, daha sonra İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgeciliğin sona ermesi ile tekrardan gündeme geliyor. Yazar Amerikada yaşayanların Balkanların nerede olduğunu çoğunu bilmemesine rağmen toplumun Balkanlaştığı söylendiğinde az çok ne anlama geldiğini bileceklerini söylüyor. Balkanlaşmanın, çokkültürlülük, aşırı uzmanlaşma, toplumun bölünmesi gibi yananlamlarının oluşturulduğunu görüyoruz.

    İkinci bölümde yazarın amacının bugün bölgede ifade edilen imge ve duygular üzerinde bir fikir amaçladığını öğreniyoruz. Balkan kelimesinin küçültücü anlamı yanında bir öz-algısının olduğunu, yazar edebiyatta ‘Balkan’ adıyla en popüler imge olan ‘Bay Ganyo’ karakteri ile okuru tanıştırıyor. Karaktere hödüklük, kabalık ve görgüsüzlük gibi anlamların yüklenildiğini ve bu kavramın Balkanlar’da nasıl popüler hale geldiği kitapta geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu anlatımın içinde ‘Bay Ganyo’ile birlikte literatüre ‘Homo balkanicus’ nosyonun kazandırılmasını görüyoruz. Yazar bu anlatımlarda Balkanlar’a dışarıdan bir bakış değil de Balkanlar’ın kendi içinden bir eleştiri olduğunu, ‘Bulgar Avrupalı’ kavramıyla ortaya koyuyor. Bu bölümün kalan kısmında Balkanla’da yaşayan devletlerin kendini ne kadar Balkanlı görüp görmediklerini detaylı bir şekilde yazardan öğreniyoruz. Balkan devletleri arasında özellikle Bulgar’ların balkanlı olmak bir sorununun olmadığını altını çizerek söylüyor. Yazarın bu ara Bulgar kökenli olduğunu bilmek bu konuda ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmaya açık bıraktığını da söylemeden geçemeyiz. Diğer balkan devletlerinin kendilerini daha çok batılı gördüklerini, Türkiye’nin de tüm Balkan devletleri tarafından öteki ve doğu olduğunu savunmaları açıkça kitapta belirtiliyor. Balkanlar’ın özellikle Türk entelektüelleri arasında hal önemli bir yeri olduğunu belirtildiği ve Türklerin de Arapları aynı Balkan devletlerinin kendilerine karşı gösterdiği bakış açısını taşıdığı öne sürülüyor.

    Balkanlar’ın Keşfi olarak adlandırılan bölümde Avrupalı gezginlerin Balkanlar’ı ayrı bir coğrafi ve kültürel kendilik olarak gördüğünü görüyoruz. 18.yüzyıl sonları ile 19. Yüzyılı başlarında görülen siyasi değişimler sonucunda, önceleri transit olarak geçilen topraklar olarak görülen Balkanlar’ın yavaş yavaş tanındığına kitapta anlatılanların ışığında tanık oluyoruz. Avrupa giderek Balkanlar’a daha çok ilgi duymaya başlıyor. Avrupalı gezginlerin anlatımlarında Balkanlar’da yaşayan halkların yaşam tarzlarına ve karakterlerine ilişkin gözlemlerin zamanla değiştiğini görüyoruz. Balkanlar Avrupanın Volkmuseum’u [halklar müzesi] haline geliyor. Burada sunulan küçümseyici karakter genellemelerinde en altta Türkler’in gösterildiğine de şahit oluyoruz. Tabi bunda da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi arenada giderek zayıflamasının kuşkusuz önemi büyüktür.

    19. yüzyılda gezi edebiyatı bütün Avrupa’da ilgi gören bir tür haline geldiğini söyleyen yazar, bu yüzyılda gezi edebiyatı alanında eser yazmamış bir İngiliz bulunmadığını da sözlerine eklemeyi unutmaz. Bu yüzyılda artık gezi eserleri daha çok siyasallaşır ama daha önemlisi artık küresel sömürgeci ülkenin elindeydi. Bu dönemde İngilizlerde bir Osmanlı ilgisi göze çarpıyor. Ama bu görüşler 10 yıl içinde daha çok Balkanlı topraklarında yaşayan halklara çevrildi. 19 yüzyılda ezilen Hıristiyan uluslarının keşfi ile Victoria dönemi yoksullarının keşfi İngilizler için aynı döneme denk gelir. Ama doğuda Rusların güçlenmesi yüzünden Osmanlıya olan ilgi hemen dağılmamıştır. Bu yüzyılda yazara göre küçümsenen ve dışlanan Bulgarlar olmuştur. Bunu Bulgarların aristokrasiden yoksun olması ve bundan dolayı da edebiyattan ve tarihten yoksun olmasına neden olmasıdır. Bu devirde artık yeni bir gezi edebiyatı oluşmaktadır: Amerikan gezi edebiyatı. Bu konunun öncülerinden olan Amerikalı Nicholas Biddle Püriten geçmişinden dolayı Balkanlar’a yukarıdan bakmış ama Türkler’e daha çok hoşgörü ile yaklaştığını kitapta anlıyoruz. Amerikalı misyonerlerin etkinlikleri bu yüzyıl başlarından itibaren giderek artması önceleri İncil’i yaymak amacıyla daha sonra ise Osmanlıda Müslüman olmayan nüfusa yönelik bir etki dönüşümü olarak büyük bir etki yaratmıştır. Bu ideale Öyle ki 20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de sayı olarak 426 misyoner okuluna ulaşmıştır. Eski Başbakanlarda Bülent Ecevit’in de mezun olduğu Robert Koleji bu Amerikan misyonunun en büyük başarılarından biridir.

    Beşinci bölümde yazar şundan bahseder: Avrupa literatüründe bir Balkanlar imgesi çoktan şekillenmişti. Bu imge birçok ortak özellik taşımaktadır. Coğrafi keşifler ve bölgenin eşzamanlı icadıyla birlikte ilerler. Yunanistan’da İngiliz turistleri yönelik saldırılar çoktan Filhelenizm dalgasını sona erdirmişti. Buna ek olarak Makedonyada yaşanan gelişmeler yarımadanın bir kargaşa bölgesi olarak algılanmasına neden olmuştur. Diğer yandan Amerikalı bir misyonerin de kaçırılma olayı bu algıyı daha da somutlaştırdı. 1903’te yaşana Kral Alesksandar ve eşinin pencereden atılmak suretiyle öldürülmesi ile batı basınında bölgenin adına bir de terörist damgası yapıştırılmasına neden oldu. Bu kadar arka arkaya gelen olaylar sonrasında birinci, ikinci Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya savaşının yaşanmasıyla ‘Balkanlaşma’ terimi Balkanlar’a adeta onun ayrılmaz bir parçası gibi bir değer yüklemiş oldu. Irkçılık olgusunun gerçekleşmesi ise iki dünya savaşı arasında olmuştur. Gerçi ırkçılık ilk olarak 16. Yüzyıl İspanya’sında ortaya çıkmıştı. Bu modern ırkçılığın özellikle Balkan devletlerine karşı çeşitli şekillerde vücut buldu. Batı Balkan halklarını gözlem ve siyasi amaçları doğrultusunda kategorilendirmeye başladı. Samuel Huntington’ın yazdığı Medeniyetler Çatışması’ kitabında savunduğu tezler yazar tarafından çok eleştirilse de Batı medeniyetlerinde Balkanlar’a karşı olan tavrı daha d güçlendirmiş durumdaydı. Soğuk Savaş dönemi balkanları kargaşa ve bölünme içinde olan bir bölge haline getirmişti. Sovyetlerin bölgede etkinliği Batı dünyasında Balkanlar’ın kaybedildiği görüşünü somutlaştırdı. İki kutuplu düzende bir tarafta Doğu (Avrupa’nın doğusu) ve komünizm; diğer tarafta Batı ve demokrasi vardı. Bu durum en çok Yunanistan’a ve Türkiye’ye yaramıştır. Türkiye Doğulu olmaktan kesin olarak kurtulmuş oldu. ‘Balkanlı’ ve ‘Balkanlaşma’nın aşağılama terimleri olarak Soğuk Savaşın bitimiyle tekrar ortaya çıkmıştır.

    Soğuk Savaş sonrası dönemle ilgili olan bölümde 1989 sonrası iki kutuplu dünyanın yıkılması ile birlikte Amerikan akademik dünyasında Balkanları Rusya incelemeleri vesayetinden kurtarmak için ayrı bir arayış vardır. Güneydoğu Avrupa adlandırması bu arayış sonunda bulunur. Böylece Balkanlar ayrı bir kendilik olarak ve daha tarafsız olduğu kabul edilen bir isimle ortaya çıkmaya başlar. Burada amaçlanan Balkanlar’ın Rus etkinliğinden biraz olsun uzaklaşmasıdır. Fakat yazar bu gelişmenin de Balkanlar’a atfedilen küçümseyici şekilde damgalanmasının sona ermeyeceğini ve Batının bu hatasını devam ettirdiğine dikkat çeker. Bu bölümde dikkat çekici olan Balkanlar’a Güneydoğu Avrupa denmesine karşılık Doğu-Orta Avrupa kavramının öne sürülmesidir. Bu bölgede yer alan Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Ukrayna, Belarus ve Baltık ükeleridir. Bu ayrım ayrıca Roma Katolikliği ve Doğu Hıristiyanlığı arasındadır. Yazar bu kavramların soyut kalacağını Balkanlar’la karşılaştırılamayacağını savunur.

    Kitabın yedinci bölümde yazar, Balkanlar’da Osmanlı mirası olarak kabul edilebileceğini kabul eder. Kitapta Osmanlı mirasının iki temel yorumu olduğundan bahseder. İlk yorumda Osmanlı mirasının Bizans, Bulgar, Sırp vb. otokton Hıristiyan Ortacağ toplumlarına dinsel, toplumsal, kurumsal ve ırksal olarak dayatıldığını öne sürer. Bunu nedeninin Osmanlıda yeni fethettiği yerlere Anadolu’dan gelen göçerleri yerleştirilmesi ve İslam-Hıristiyanlık çatışması oldu öne sürülür. Osmanlı İmparatorluğu gayri müslim ve Hıristiyan unsurlara gayet toleranslı davranmıştı, fakat aynı zamanda bu grupların arka plana itildiği katı bir dinsel hiyerarşiye dayanan bir İslam devletiydi. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar güçlü Ortaçağ unsurları taşıyan ulusüstü bir imparatorluktu; bu imparatorlukta bütün nüfusu birbirine bağlayan tek kurumdu. Balkan ulusları kimliklerini kazanmaya yönelik girişimlere başlayınca bu bürokrasi ile bu uluslar arasındaki mesafe açılmaya başladı; bu konuda tekrar bütünleşmeye yönelik girişim olmasına rağmen geç kalındığı için bu mesafe tamamen açılmıştır. Balkanlar’da kopuş dil ve din sınırlarıyla gerçekleşmiştir. Bu durumu M.Kemal Atatürk’te siyasal zekasıyla geleneklerin aktarımında ve yeniden üretiminde kullanmıştır. İkinci yorum ise Osmanlı mirasını Türk, İslam Bizans/Balkan geleneklerinin karmaşık bir sembiyoz (ortakyaşam) olarak ele alır. Bu yorumun mantıksal açıklaması şudur: Yüzyıllarca beraber yaşamanın kaçınılmaz olarak ortak bir miras üreteceği görüşüdür. Bu iki yorumun birbirine karşıt görünmesine rağmen Osmanlı mirasının bir parçasıdır.

    Yazar kitabın sonuç bölümünde şu sonuca varıyor: Balkanizm zaman içinde, oryantalizmin sağladığı duygusal boşalımın yerini tutacak uygun bir alan haline gelmiştir ve bu sayede Batı, ırkçılık, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik ve Hıristiyanların İslam karşısındaki hoşgörüsüzlüğü suçlamalarıyla karşılaşmamaktadır. (s.373)
  • SELEN DOĞAN, ZEYNEP ÜNAL SÖYLEŞİSİ

    “İllüzyona Kapılanlara Bir Kova Su Döküyorum”

    "Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda."

    Onu radyo oyunlarıyla tanıdık. Sonra okuma koltuklarımıza öyküleriyle kuruluverdi. Ayizi Kitap’tan çıkan “Ölüler ve Periler” bir öykü treni. Şaşırtan, iz süren, güldüren, arayan öyküler yazıyor Zeynep Ünal. Ona “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” diyorlar. Arayış onun dilinde hiç bitmiyor. Ünal “Ölüler ve Periler” için “en yumuşak kitabım” diyor. Yazarı bundan sonra takip edecek okurlara müjde: Sert anlatılar sizi bekliyor.

    “Okumayacağım bir metni yazmam”

    ✔“Ölüler ve Periler” bizi kiminle tanıştırdı? Nasıl bir hikaye seninki?

    Beni çoğunluk anneannem büyüttü. Benden yaşlı insanların yanında büyüdüm. Onların konuşmalarını, hatıralarını, âdetlerini, şakalarını, mimiklerini aklıma yazmışım, sonradan işe yaradı! Çalıştığım yerlerde tanıştığım insanların da epey katkısı olmuştur. Oyun yazmaya 90’ların ortasında başladım, bugün de devam ediyorum. Bir de sitcom yazdım. Oyunlarımı bir yana bıraktıktan sonra kendimi denemek istedim ve bir atölyeye gittim. Atölye sonunda kolaylaştırıcı "Tamam senden bir şey olacak gibi, devam" dedi.

    Yaptığım işi o andan itibaren çok ciddiye almaya başladım. İlk öykü denemem 2010 altkitap seçkisine girince o heyecanla oyunlarımı bir yayınevine gönderdim, kabul gördü. Ardından yüksek lisansa başladım ve yazdıklarımı edebiyat dergilerine gönderdim. Bir Ankara dergisi kabul edince kendime inanmaya ve roman yazmaya başladım. Annem benden iyi yazar ama daha çok konuşur herhalde o nedenle o yazar olmadı ben oldum. Yazar olmasaydım sanatla uğraşır mıydım? Sanmıyorum, her zaman otomobil yarışçısı olmak istedim.

    ✔ Jerome Lawrence ve Robert A. Lee’nin oyunu Maymun Davası’nda “Gazetecinin görevi yaralanmış olanı rahatlatmak, rahat olanı ise yaralamaktır” der. Bunu edebiyat için de düşünürüm: Yazar bizi ters köşeye yatırabilmeli, tepemizin tasını attırabilmeli, korkutmalı ama içimize su da serpebilmeli, başımızı da okşamalı. Çok şey mi istiyoruz?

    Bence az bile istiyorsunuz. Okurun yazardan bundan öte talepleri olmalı ve bunları da ağız dolusu söyleyebilmeli. Hani bir söz vardır “bana bildiğim bir şeyi bilmediğim gibi anlat!” Buna da katılmıyorum. Detaycılığım yazıma elbet geçiyor. Semih Gümüş “hemen ilkin akla gelmeyen ayrıntılar, yazılanın niteliğini yükseltir” diyor, katılıyorum. Çünkü dikkat çekiyor, okuru rahatlatıyor. Okurun kafasına taktığı bir şeyin/takıntının aslında başkalarında da olduğunu, onun da bundan rahatsızlık duyduğunu görerek rahatlıyor. Beri yandan hiç akıl etmediği bir noktada kendine şaşıp, bundan rahatsız oluyor ve bu onda bir bocalama yaşatabiliyor. Ben bu duyguyu bir okur olarak çok severim, benim de yaptığımı söyleyenler var. Karikatürcü Metin Fidan’ın "Ayrıntılar Albümü" çıkar çıkmaz başucu kitaplarımın arasına girmişti. Ayrıca okumayacağım bir metni –gerek deneme, gerek inceleme gerekse edebiyatta- şimdiye dek yazmadım, umarım bundan sonra da yazmam. Siyaset, genel temayül, moda, satış endişesi, dönem insanı olmayı seçecek olsaydım şirketlerde ufalanmaya devam ederdim.

    “Realizm şimdi başlıyor”

    ✔ Bazı yazarlar hayata yazdıklarıyla çimdik atar, bazıları da çentik atar. Yani bazıları yaşananların altını eşeleyip durur, bazıları da önlerine geleni evirip çevirip yazar. Bence Zeynep Ünal ilk gruptadır ama yine de sormak istiyorum. Senin derdin ne?

    Yazmak annemden geçme. Onu yazarken görerek, yazdıklarını bilgisayara geçirerek bir çıraklık dönemi geçti. Meğer ne çok yazasım varmış. Doğruyu söylemek gerekirse, beni dertlerim, takıntılarım yazmaya itmedi ama yazdıktan sonra gördüm ki neler varmış neler. Söylemem lazım ki bunca zaman sinir olduğum, sevdiğim, kızdığım şeylerin ete kemiğe bürünmesi beni korkuttu. Onlar oraya nasıl sızdı? Sızmış işte. Derdim varmış; hayatın illüzyonuna kapılanlara bir kova su döküyorum. Ama kaynar değil! O kadar da acıtmak istemem. Çevremizde hiçbir şey göründüğü kadar iyi veya kötü değil. Realizm şimdi başlıyor. Herkes gerçeğin peşinde. “Böylesi doğrudur” ifadesini kabul etmek istemeyenler çoğalıyor. Onları nereye kadar yok sayarız? Okuru çok önemsiyorum ve müthiş bir saygım var. Okura tepeden bakan yazarlardan hem hoşlanmıyorum hem de onların soylarının tükeneceğini, ikinci grubun ise kendi kendini yok edeceğini düşünüyorum

    ✔ Yola öyküyle çıkmak had bilmek mi, yoksa önce kendini bir tartmak mı? Yani, hedefin öyküde pişip romana düşmek mi, ömür boyu öyküye sadakat mı?

    Radyo oyunlarını bir yana bırakırsak düz yazıda yola öyküyle çıktım, evet. Bunun belli bir sebebi yok. Öyküde pişmek değil, öyküye pişmek daha doğru bana göre. Ben, hem bu hayatta hem hayalde topu tadında çevirenlere, gerginlikten beslenenlere, dedikoduyu sevenlere, eyleme geçenlere, detayı görenlere yazmak istiyorum. Aslında yazdıklarıma öykü demek doğru mu ondan da emin değilim. Gözüne ve kalemine çok güvendiğim bir yazar, “Sen roman parçası yazıyorsun” demişti; olabilir çünkü bunu birkaç kişiden daha duydum. Yani mini-roman yazdığımı söylüyorlar. Bu durumu en iyi editörüm Can Cankoçak cevaplayabilir belki.

    Bana kalırsa son yirmi yılda nesrin ve nazmın sınırı iyice kaypaklaştı. Şiir formunda öykü okuyacağım hiç aklıma gelmezdi ama oldu. Had bilmek lafı çok güzel. “Lisede şiir yazarak başladım” sözlerini ne çok duyarız. Edebiyatın en üst katından başlıyor, bir de bunu “sonra öykü ardından roman” diyerek iyice batırıyorsun. Neyse ki artık böyle denmiyor. Ömür boyu sadakati önce tercih ardından risk almama temayülü olarak görüyorum zira öykü de roman da düz yazıdır. Birini beceren diğerini de yapmak isterse biçim olarak pekala yazabilir, yazmalıdır. Ustalarımız bunu ala bir şekilde yapmışlar zaten, yapıyorlar da. Aslında öykü kitabım ikinci romanımın hazırlığı esnasında ortaya çıktı.

    Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda. Benim gibilere çok zor. O sırada cinnet geçirdiğin, içindeki başka şeyleri dökmek istediğin oluyor. Gerçi daha birinci basılmadan ikinciyi neden yazıyordum bilmiyorum (gülüyor) ama yazıyordum işte. Netice; ben birini diğerinden ayrı düşünemiyorum. Sıradaki galiba roman olacak, novella da olabilir.

    “Polisiye okurunun klişe alerjisi var”


    ✔ Polisiye sevdiğini biliyorum. Türkiye’de polisiye yazan kadın pek yok, hepi topu iki-üç kişidir. Bazı anlatılardan kadınların bu zamana kadar uzak durmuş olması, kadın yazarlardan hep aşk-meşk, trajedi vb. yazmaları beklendiği için mi?

    Yaşadığımız ülkede öne çıkan polisiyeci kadın olmadığına katılıyorum. Yazan kadın var ama ön plana çıkan erkekler. Bunu yadırgamıyorum. Bir polisiye metni “hisli duygular” tadında yazarsanız elbette okuyan olur ama bunlar polisiye okuru olmaz. Polisiye eylem anlatır, duyguların ön planda olduğu metin polisiye değildir. Duygular elbette katılmalı ama dozu önemli. Polisiye okurunun klişe alerjisi, bilmece çözmek isteyen bir kafası var. Cümleleri net istiyor. En ufak kaçağı yakalıyor. Nasıl anlattığınla değil neyi anlattığınla ilgileniyor. Bunu es geçmek “bak bir de böylesi var” demek oluyor ki… Bence yok.

    ✔Kadınlar cinayeti, soykırımı, suçlu takibini, savaşı yazmaktan kaçınıyorsa ‘şiddetsizliği’ özlediğimiz ve arzu ettiğimiz içindir, bence.

    Polisiye yazarken “erkekleşmek” gerekmiyor, yaptığımız işi bol bol araştırır, okur ve ona saygı duyarsak bence yeterli. Örneğin dilini sadeleştirme çabasına girmek “edebiyatlı” yazından düşüyor zannedilebiliyor. Hayır, ben kendimce yazılanların yeterince öne çıkılamayışını polisiyenin hala edebiyat sayılıp sayılmadığı tartışmasının bitmemesine, kadının suç yazmayı kendine yakıştırmamasına (bunun kökeni toplum beklentisi olabilir), çevrelerindeki erkekler tarafından yeterince duyulmadıkları için iç döküş ve benzeri formlarda ısrar edilmesine bağlıyorum. Kadınlar şiddetsizliği tabii arzuluyor ama ben yazmama sebebini şiddeti bilmemelerine bağlıyorum. Bir yetişkini dövmeyi, tehdit etmeyi, işkence etmeyi, çeteleşmeyi kaç kadın biliyor ya da istiyor ki yazsın?

    ✔Öykülerinde genellikle bir ‘merak’ var. Sonunu merak ettiğimiz filmler gibi. ‘Şimdi ne olacak’ duygusu var. Polisiyeye göz kırpmışsın diyebilir miyiz?

    Yayınevim de acilen bir polisiye yazmam gerektiği konusunda hemfikir. Radyo oyunlarımdan "Hayvan Sevgisi" ve "Hoş Bir Tesadüf" zaten polisiye. Öykü kitabımda da polisiye tadı var, doğru. Gerilimden kaynaklı olabilir. Merak uyandırmayı, meraklanmak kadar seviyorum. Sokak polisiyesini kastetmiyorum, unutmayalım "Benim Adım Kırmızı" da bir polisiye metin olarak okunabilir.

    ✔Karakterlerin sıradan gibi görünen ama pek de normal ve sıradan olmayan insanlar. Hepsini bir mahalleye toplasak hayat ne enteresan olurdu. Asya Mandası’nın Hamra’sı Ivır Zıvır’ın İnci Hanım’ıyla komşu olsa, Devon Misafiri’nin gizemli yolcusu Kabusname’nin medyumuna fal baktırsa… Hepimiz aynı gemide miyiz?

    Üzgünüm ama aynı gemideyiz (gülüyor). Üstüne üstlük bahsettiklerin zaten aynı mahalledeler ama kendilerine öylesi gömülmüşler ki kimse diğerinin farkında değil. Öykülerin öznelerinden bahsediyorum elbet. İnsana yakıştıramadığım bir özellik duyumsamamak. Bakıp görmemek, dinleyip duymamak, karışmamak. Bunun sınırı çok geniş. Yandaki arabaya çarpıp kaçan arabanın plakasını nasıl almazsın? Üstüme kalır diye ihtiyacı olanlara nasıl yol göstermezsin? Fikrin sorulduğunda nasıl sessiz kalırsın? Yazmak isteyip nasıl okumak istemezsin? Karşındaki dizlerinden bir yıldır tedavi gördüğü halde onu asansörü olmayan apartmandaki dördüncü kattaki evine utanmadan nasıl davet edersin? Ayağına çağıracağına sen gitmelisin. Kocana “asılan” kadına nasıl düşman olup kocanı koynuna alır yatarsın? Karşı apartmandaki kadın çocuğuna köle diye nasıl “asil” sınıfına alırsın (Hamra’dan bahsediyor). İnsan yuvarlak cümleleri alçak sesle söyleyerek “iyi ve kolay”, net ifadeler kullandığında “zor” olmuyor.

    Patavatsızlık ve düşüncesizliği “açık sözlülük” olarak ifade edenlere de gelsin bu öyküler, çok isterim. Her kuşağın kendine has olumlu olumsuz yanları var, insanız elbet olacak.

    Yeni kuşağı tembellikle suçluyorsak o kuşağı yetiştiren biziz. Bir zamanlar “hocam çocuk çalışmıyorsa sınıfta kalsın” diyen bir kuşak vardı. Anne babamızın öğretmenin tarafında olduğunu bilmek hem ürkütüyor hem de kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyordu. Şimdi çocuğunun yanında öğretmeni için “benim paramla orada hocalık yapıyor sonra bilmem ne yapıyor” demek öğretmeni yerle bir etmek demek.

    Uçlardayız. Zamanı gelince sesimizi yükseltelim, ama bu kavga etmek değil. Üniversiteli gençlerin içindeyim malum. Bu bende yeni bir ufuk açtı, yüksek lisansıma bir de bu açıdan müteşekkirim. Çocuklarımıza haklarını aramaları için açık çeki verirken düşünmüyoruz ki sivrilttiğimiz kazık bize de girecek. Hem çeki açık veriyor sonra da terbiyesiz damgası yiyen çocuğumuzu nereye saklayacağımızı şaşırıyoruz. O sınırı sen çizip eline vermezsen o nereden bilecek? Pişmanlıklarını ve hatalarını kabul etmemek, onlarla yüzleşmemek için “ben yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, yaşanması gerekiyormuş ve yaşanmış” deyip bu yüzsüzlükle yaşayan insanlar var. Peki, karşı taraf ne olacak? Onu aldattıktan sonra utanmadan “hak etmişti, anlamalıydı zira üç defa cümlenin içinde ayrılık sözü geçirdim” diyen var. İnanmam diyen herkes ilk fırsatta fincanı kapatıyor. Görev gibi doğurup sonrasını unutanlara, önüne gelene gurur yapanlara, hayattan kaçanlara, kendi evliliğinde boğulduğu halde kızı evlenemiyor diye ayılıp bayılanlar... Genelde üzücü, yazmak da bu üzüntümü hafifletmiyor ne yazık ki. Belki çatlamamı engelliyordur ama… Gemide daha kimler var kimler.

    Ömründe kimsenin ölmesini -bana göre yol olmasını- istemedim diyen birine şaşarım. Doğal olarak biyolojik ölüm ruhani ölümden daha şiddetli geliyor. Ama bir de o acıyı yaşayana sor. Evladını toprağa verene, inancını yitirene, kalp ağrısı çekene… Onlar yaşıyor mu? Onların katilleri ne olacak? Bunların çoğunu gemiden atmak istiyorum (gülüyor) bu da beni entelektüel katında zorba yapıyorsa yapsın.

    ✔"Canımın Cananı Artık Bir Hiçsin"in diğerlerinden apayrı bir duruşu var. Bana Shakespeare’yen tiradları hatırlatıyor. Kitabın arka kapağına da bir alıntı konulmuş. “Çocuğumdan ne istedin!” diyen bir anneyi duyuyoruz. Bunun başkalığı nasıl oldu?

    Doğru, o öykünün ya da ağıtın -ki ağıtın kenarından dönüyor- diğerlerinden ayrı bir dökülüşü var. Can (Cankoçak) da bunu fark ettiği için onu arka kapağa almayı uygun gördü, iyi ki de yapmış. Okuyamayanlar oldu, hepsini anlıyorum, Sezen Aksu’nun dediği gibi “Mezarıma anlamaktan gitti desinler” (gülüyor). Yazması okuması kadar zordu. Bitirdiğimde haftalarca okuyamadım. Shakespeare benzetmesini ikinci defa duyuyorum. Böylesi sıkı aile ilişkilerini korumuş bir coğrafyada çok anlaşılır bir tirad bu, fark etmeden anaların yüreğini hedef almışım.

    ✔Kitabın adı Ölüler ve Periler. Niçin?

    Kitabın adı "Kabusname" olacaktı, ama baskıya yaklaştığımız sırada bu ismin fazla Poe’vari kaçtığını düşündüm. Supernaturel denilen doğaüstü olaylar veya fazla şiddet içerdiği düşünülebilirdi. Öyküler yer yer şiddetli evet, ama genele mal etmek okuru yanlış yönlendirebilirdi. Neticede isim "Ölüler ve Periler" oldu çünkü ölüler ve periler kitabın her öyküsünde var. Kabusname ise bir öykünün adı olarak yerini korudu. Ölüm bana göre fiziki yok oluş, insan formundan çıkış. Bu bir ayrılık olabilir, cinayet de. Öldükten sonra o kişinin sizi rahatsız eden tarafları kaybolur hayatınız normale döner ya, öyle bir şey. İşte o zaman o kişi aslında ölüyor. Periyi anlatmaksa daha zor. Zaten böylesi anlatabilsem yazamazdım ki.

    ✔ Son yıllarda kitapçıların çoksatan raflarında yer alan tarihsel romanlar, kişisel gelişim kitapları, öğüt veren sağlık kitapları… Bütün bunların arasında, edebiyatla akademik düzeyde ilgilenen biri olarak, şu soruya yanıt istiyorum: Yaşadığımız ülkede edebiyat nerede? Sait Faikler, Tanpınar’lar, Füruzan’lar, Latife Tekin’ler, Hasan Ali Toptaş’lar nerede?

    Yazın nasıl değiştiyse eskinin edebiyat tanımı da değişti, dönüştü, genişledi ve bugün sanatın her dalıyla ilişkisi sorgulanan bir hale geldi. Edebiyat ve tarih, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna dayandı. Mitoloji yoktur, edebiyat vardır tartışması yapıyoruz. Örneğin yayınevlerinin dünya ve Türk klasiklerini yeni çevirmenler ve yazar editörlerin elinden geçirip basması (buna Osmanlıca eserler dahildir) buna güzel bir örnek.

    Klasiklerimize olan ilgi bence hâlâ var. Çünkü onlarda bir sağlamlık bir güven bir aidiyet hissi alıyoruz, almak istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları, kursları, vs. kent insanının gamını, tasasını seyreltmeye odaklı, ihtiyaç var. Birey kafesinden çıkamıyor, on iki saat çalışıyor çünkü kredi borcu var, o olmazsa çocuğun okul parası. “Yapamıyor, edemiyor” tarafı tartışılır ama doğru olan bir şey var ki Avrupa’da ve dünyada aydınlanma ve savaş sonrası yaşanan tekinsizlik hissi yavaştan geldi, artık içimizde. Her an savaş çıkabilir, her şeyimiz bir anda “yalan” olabilir. Bunun bilincindeyiz. Aşmak istiyoruz.

    Tarihsel kitaplar ise gene aynı hesap, bize zaferlerimizi, olumlu yanlarımızı hatırlatıyor. “Yalnız değilsiniz, bu entrikalar insanlık tarihince vardı” diyor. Bunu tüm dünya diyor. Bizimse gerçekten, herkese nasip olmayacak zenginlikte ve enginlikte bir tarihimiz var. Yine de bu haliyle de bugüne yetmiyor, çağdaş edebiyatımıza yeniler lazım. 1940 ve 50’lerde müthiş bir dönem geçiren öykümüz yeniden kıpırdanıyor, kendine has kalemler çıkıyor. Beri yandan aynı ses tonuyla yazan, aynı kelimelere saplanmış ileriye bakmayan ellerden çıkma onlarca, yüzlerce basılan kitap var, çoğu “kitap mezarlığında” yatıyor. Burada eleştirmenlere de yayınevlerine de okura olduğundan daha fazla sorumluluk düşüyor. Kötümser bir profil çiziyor gibi görünsem de çizmiyorum inanın. Ayrıca hangi çağda olduğumuzu bilmiyorum artık. Son tahlilde her dönem kendi içinde değerlendirilmeli. Bakalım bizim dönemimiz kaç yıl sonra, ne şekilde değerlendirilecek?

    ✔ Kitapla ilgili ilk eleştiriler nasıldı?

    Çok farklı tepkiler alıyorum. Okuldaki hocam yazımı epey sert buldu, halbuki bu benim en yumuşak kitaplarımdan biri olarak kalacak. Bu kitabımda irkiltme güdümü biraz bastırdım. Yine de kitabımın çıktığı üçüncü haftada benim için “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” denmesi sevindirdi.

    ✔Sütlü gotik!
    Birine benzetilmekten hoşlanmayacak birisin. Ama edebi yakıştırmalarda ikimiz de aynı fikirdeyiz sanırım!

    O anlamda doğru ama ben yazımın alacakaranlık ve sütlü gotik tadının alınması anlamında söyledim. Benzerlik olabilir. Bu bende ilk işittiğimde bir baskı yaratmadı değil ama sonradan üstümden attım. Fiziki olarak güçsüzü yok etmek benim dünyamda yok. Bir çocuğun öldürülmesi, hayvana işkenceden vs. kaçınırım. Çocuk ve yaşlıların çıktığı sömürü kokan reklamlardan ne kadar hoşlanmıyorsam, zayıf üstünden yürümeyi de istemem. Bahsettiğim karakter anlamında değil elbet. Sinemada da aynı prensibi güden bir izleyiciyim. Gördüklerimden değil görmediklerimden çekinirim. Hocamın beni sert bulduğundan bahsetmiştim, öte yandan yazdığımı olduğunun çok ötesinde didikleyenler veya yüzeysel okumayla bırakanlar ama herhalde çok sevenler var. Ortalamaya baktığımda memnunum.

    ✔Görme Özürlüler Kütüphanesi külliyatında adına rastladım. Sosyal Sorumluluk projelerinde de yer alıyorsun, değil mi?

    Elbette. Kadıköy Belediyesi’nin Görme Özürlüler Kütüphanesi için her iki kitabımı da seslendirdim. Radyo oyunlarını seslendirmek epey güç oldu, farklı karakterleri seslendirirken tonlamaya çok dikkat etmek gerekiyor. Ama çok zevkliydi, bilmediğim şeyleri öğrendim. Bundan sonrakileri umarım okurum. Uçan Süpürge için Çocuk Gelinler sorununu konu alan bir tiyatro oyunu yazdım, henüz sahnelenmedi ama zamanı gelince o da olacak. Aklımın, kalemimin yettiğince destek olacağım.

    ✔İki yıl gibi bir sürede iki kitap yayımlandı. Şimdi roman yazıyorsun. Nasıl bir çalışma disiplinin var?

    Edebiyat dergileri, tez hazırlığı, bir de hayatımı kazandığım metin yazarlığı işim var. İlham perisini beklemek isterdim ama zaman yok. O nedenle yeni bir şey yazamasam da kahvaltıdan sonra öğlene kadar bilgisayar başında yazıların arasındayım. Genelde gündüz yazıyorum. Kültürel okuma haricinde tez aşamasına haftada1 bin sayfalık bir okuma yaparsanız eh, bir şeyler yapabilirsiniz. Yazmaya ayırdığım zaman kadar okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Yazarlığın (yaratıcılık kısmı hariç ki bu da çalışarak parlatılan bir özellik) zeytinyağı üretmekten çok farkı olmadığını düşünüyorum. Piyasa çıktığınız andan itibaren diğer ürünleri/eserleri bilmek ve takip etmek zorundasınız, bu sevmediğiniz bir yazar dahi olsa. Eleştiriye açık olmak, editör ve eleştirmenleri duymak zorundasınız. Bir okurun sorusunu yanıtlamamak veya geçiştirmek bana çok ayıp geliyor.

    ✔ Zeynep Ünal kimdir?

    Resim, felsefe ve yazıyı bir arada götüren bir annesi, animasyon yönetmeni bir abisi, jeolog bir babası var. Liseden sonra İngiltere'ye gidip turizm öğrenimi gördü.

    Çokuluslu iki büyük firmada toplam on yıl çalıştıktan sonra en son Hollanda Konsolosluğu Ticaret Ataşeliği'nde görev yaptı ve o sıralarda artık yalnızca yazmak istediğimi anladı (2008). Türk edebiyatına hakimiyetinin az olduğunu düşündüğü için işletme lisansının yanına karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansını eklemek istedi. Halen tez aşamasında.

    Yer yer çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanıyor. Ankara'da yayınlanan Lacivert ve Amargi dergilerinde deneme ve incelemeleri yayınlanıyor. (SD/HK)
  • AHMET İNAM hocamın denk geldiğim bir yazısından esinle;

    NE OKUDUĞUNUZA DİKKAT EDİN!!!

    KİTAPÇILARDA EN ÇOK SATAN BÖLÜMLERİNİN SİZİ KİTAP ALIRKEN YÖNLENDİRMESİNE İZİN VERMEYİN.. İYİNİN ÇOKLUK İÇİNDE YER ALACAĞI MESAJININ BERBAT BİR MESAJ OLDUĞUNU UNUTMAYIN..

    İNTERNET SİTELERİNDE BOLCA REKLAMI YAPILAN KİTAPLARIN, NEDEN BU DENLİ REKLAMA İHTİYAÇ DUYDUĞUNU DÜŞÜNÜN...

    OKUDUĞUNUZ KİTAPLARDAN YAPTIĞINIZ KİTAP ALINTILARI, İNCELEMELERİ, (BİR SÜRE SONRA TEKRAR GÖZ ATTIĞINIZDA HAFIZANIZI DİRİ TUTARAK ) BİRİKİM SAHİBİ OLMANIZI SAĞLAYACAK... BU NEDENLE HER OKUDUĞUNUZ KİTAPTAN ETKİLENDİĞİNİZ BİR KAÇ CÜMLEYİ PAYLAŞMAYI İHMAL ETMEYİN...

    SİZİ GERÇEKTEN ETKİLEYEN CÜMLELERİN İÇİNE YÜKLEDİĞİNİZ ANLAM SİZLE İLGİLİ, SİZE ÖZEL... TIPKI SİZ GİBİ..
    BUNUN İÇİN BEĞENİLMEYE İHTİYACINIZ OLMADIĞINI HEP HATIRLAYIN ...

    ÖNEMLİ OLAN ÇOK KİTAP OKUMAK DEĞİL, İYİ BİR KİTAP OKUMAK VE OKUDUKLARINIZLA GELİŞMEKSE, HEDEFİNİZ BİR RAKAM DEĞİL, O KİTAPTAN ALDIKLARINIZ VE ÖĞRENDİKLERİNİZLE YAŞAMA VERDİKLERİNİZ OLSUN...

    VE SON OLARAK, BENCE SAÇMA SAPAN İNTERNET SİTELERİNDEKİ SIĞLIKLARDAN UZAK, AMACI KİTAP OKUMAK VE ÖĞRENMEK OLAN İNSANLARIN BULUNDUĞU 1000KİTAP İŞTE BU NEDENLE ŞAHANE BİR YER, ÖYLEYSE BİZ DE ANLAM YAŞAMA GÜCÜMÜZÜ HEPBİRLİKTE GELİŞTİRELİM..

    AHMET HOCAMIN YAZISINDAN ALINTI:
    Tecimsel kaygı, satışın anlamını, yapıtın taşıdığı anlamdan daha baskın kılıyor. Yapıtın içinde barındırdığı anlam, değer yitmeye başlıyor. Anlam verme, anlam alımlama gücünü yitirmiş yazar ve okurlar, dağıtıcı ve pazarlamacılar tarafından noetik (anlamla ilgili) şiddete maruz bırakılıyorlar. Anlamlama gücümüz(anlam yaşama gücümüz!), vakti olmayan, eğlenmek dinlenmek, rahatlamak isteyen insanlar olarak direncimiz azaldığı için, edebiyat tezgahtarlarınca zayıflatılıyor, yok ediliyor!