• 1) Kitap Cahit Zarifoğlu tarafından yazılmış gazete ve düşünce yazılarından oluşuyor.
    2) Seksenli yıllarda yazılmasına rağmen günümüzde de devam eden sorunlarımız hakkında 2-3 sayfalık kısa yazılardan oluşmakta.
    Yaralı olduğumuz konular hakkında düşüncelerini bizlere anlatıyor.
    3) Yazarın, bir şair ve edebiyatçı olması etkisiyledir ki kitabın dili çok başarılı. Dil anlaşılır, sade ve akıcı. Yani Zarifoğlu şiirinin aksi bir durumu geçerli burada.
    4) Kitabın beğendiğim bir özelliği de içerikle alakalı olmamasına rağmen kitaba her baktığımda sanki Zarifoğlu ile bakışıyormuşum izlenimi ve tadı vermesi. Beyan Yayınları'nın Zarifoğlu külliyatında kullandığı kapak sade ve başarılı bence.
  • İlk olarak herkese iyi günler diliyorum yaklaşık 35 kadar kitap okusam da bir türlü kitap incelemesi yapamazdım kendim de tecrübesizlik hisseder ve kitap hakkımda düşüncelerimi kendime saklardım ama artık bir yerden başlamak gerektiğini düşünüyorum ve Dune incelememe başlıyorum.

    Sanırım başlamadan önce şunu da söylemem gerekiyor ki bence gayet önemli bir durum kitabı almadan önce diğer incelemeleri okurken bir arkadaşımız kitabı daha iyi anlamamız için "Ekler" bölümünü okursak daha iyi olur demişti ve ben de pek dikkatli olmadan o kısmı da okumuştum neyse ki aklımda pek bir şey kalmamış çünkü ekler in 4. kısmında(4. Ek) kitap hakkında spoilerlar içerdiğini düşünüyorum yani eğer kitabı alacaksanız ekleri okurken dikkatli olmanızı öneriyorum.

    "İthaki Bilim Kurgu Klasikleri" serisinde okuduğum 3. kitap olan Dune gerçekten de 20. yüzyılın en iyi bilim kurgu kitabı seçilmeyi hak ediyor, gerek büyükçe evreni, gerek karakterler arasındaki ilişki gerekse de Frank Herbet'in olayları mantık hatası olmadan bağlayabilmesi kitaba çok iyi diyebilmem de önemli etkenler oldular.(İthaki'nin müthiş çevirisini de unutmayalım.)

    Kitabın konusu ve hikayesi hakkında biraz özet geçebiliriz artık
    Bir gezegen var ki-Arrakis(Dune)- bütün evrenin elde etmek istediği bir uyuşturucuyu(Melanj) elinde tutuyor bu uyuşturucunun en önemli özelliklerinden birisi ise yaşlanmayı geciktirmesidir.
    Dune gezegeninin İmparatorluk'un emriyle Harkonnen hanedanlığından alınıp Atreides Hanedanlığına verilmesiyle Harkonnen Hanedanlığı oldukça sinirlenir ve Atreides'in Dükü olan Dük Letoyu sinsi planlarla öldürür, aslında burada spoiler verip vermediğimden emin olamadığım için başa spoiler ifadesi koymak istedim, asıl hikaye buradan sonra başlıyor diyebiliriz sanırım Leto'nun ölümüyle birlikte Atreides Hanedanlığı çöker ve yerine Harkonnen Baron'u Baron Vladimir tekrar Dune'u ele geçirir.
    Atreides çöktükten sonra Leto'nun oğlu Paul ve annesi Jessica
    çöle, Fremenler'e(Çölde yaşayan zor koşullara alışmış çöl insanları) sığınırlar.

    Eğer bilim kurguya meraklıysanız ve kitabın uzunluğundan korkuyorsanız size önerim hiç beklemeden gidin ve kitabı alın inanın başladığınız zaman ne kadar çabuk bittiğinin farkında bile olmayacaksınız.
  • Neden, diye soracak olursanız şöyle cevap vereyim :))
    Bir zamanlar İbrahim (Sisifos) abimin bu kitaba yazdığı incelemeyi okudum etkilendim ve tam 12 Mayıs günü okuyacağım demiştim hatta bir hafta sonra aldım kitabı ama biraz araştırınca fark ettim ki kitap Sisifos abinin incelemesi kadar kolay okunmuyor ve neredeyse her okuyan ağırlığından durgunluğundan şikayetçi  gerçi kendiside bunu söylemişti şaşırmayı bekleme diye :)) neyse mecbur sakin kafayla okuycaz dedik ve Haruni abi ile okumaya başladık az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Kitabın 200. Sayfasına falan geldim bıraktım başucuma ve uyudum çok geçmeden eşim beni uyandırdı "hayırdır ne oluyo, ne diyosun?" Dedi bende "sana ne oluyor" dedim. "E sayıklıyosun. Arkadio markadio bişiler diyosn, ne yedin ne içtin uyumadan önce?" Dedi  bende haa o mesele tamam yaa yok bir şey Maconda'ya kadar gitmişim uyu sen uyu" dedim  :))

    Gülmeyin öyle yaa G.G.M sağolsun ne akıl bıraktı ne mantık Allah için şu isimlere bakın yaa>>> jose arcadio buendia, jose arcadio
    arcadio, jose arcadio segundo, aureliano buendia,aureliano jose, aureliano segundo, aureliano, amaranta, amaranta ursula
    remedios moscote, remedios, reneta remedios>> yüzyıllık bir Buendia ailesinden bahsediyor ama zannedersin bir kısır döngüdür. Çevir çarkı gelsin Arcadio çevir gelsin Aureliano bu nedir bu nasıl iştir diye diye söylene söylene kitabı elimden bırakmadım :)) yeğenine aşık olanlar mı dersin, toprak yiyen kızı mı dersin canavarlar, büyüler, sihirler....

    Biraz ciddiyetle konuyu şöyle toparlayayım efenim, kitap uzun paragraflılığı, karaketer çokluğu ve belki bazılarımız için kalın olduğundan göz korkutuyor ama korkmayın "seni sevmiyorum, sensiz olamıyorum" bağlılığı yapıyor. İnsan kendini bir bulmaca içinde hissediyor ve kitabı bitirdiğiniz de gözünüzün önünden Bir kasabanın kuruluşu ve yok oluşu, bir ailenin dededen toruna gelişine dek her detay ile anlatılması, aile fertlerinden aynı isimlerdeki kişilerin aynı kaderi yaşamaları, her ne kadar durağan bir dil ile anlatılsada insanı yorup zaman zaman sıksada bitirince "vay be adam amma yazmış haa" diyeceksinizdir. Çünkü okuduğum bir çok kitaba göre farklı bir anlatımı var ve sanırsam ödülü bu yüzden aldı.

    Kitabın adı neden YÜZYILLIK YALNIZLIK diye sorduğumda kendi kendime, şöyle bir kitaba baktım ve gözümde canlandırdım karakterleri olayları ve genel olarak aileye bakınca devamlı bir hareketlilk var ama herkes kendi içinde yalnızdı. Etrafınızda ki insanların bir önemi yok sizi anlayan yoksa yalnızsınız.

    Şunu da bilmekte fayda var alıntılara bakacak olursanız bir çoğu aynı yerlerden ve sayfa sayısı yok çünkü yukarıda da belirttiğim gibi uzun parafraflar içinde geçen altı çizilecek cümleyi çıkarınca pek bir anlam ifade etmiyor ya tüm paragrafı paylaşıcan yada alıntıyı sadece okuyanlar anlayacak. Edebi değeri yüksek ve güzel bir eser ama pek alıntı paylaşamazsınız çünkü o cümle orada anlam kazanıyor çıkarınca pek bir şeye benzemiyor.

    Kitabın arka kapağında G.G Marquez şöyle diyor " Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."  Evet olay örgüsü ve belki sıradanın dışında olan şeyler olduğunu söylesem de yukarıda yazar bunların gerçwk olduğunu ifade ediyor.

    Kitap ile ilgili internette araştırma yaparken bir sitede nefis bir analiz gördüm ve kitabı anlama konusunda epey destek oldu bana ve karakterler hakkında ki şu alıntıyla bitireyim incelemeyi.

    "Romanda önde gelen ailenin karakterleri şematik olarak düzenlenmiş gibidir (José Arcadiolar ve Aurelianolar olarak). Bu roman, başlıca ilgi alanının belli başlı karakterlerin içsel dramlarından kaynaklanan o psikolojik romanlardan biri (mesela Virginia Woolf’un kitapları gibi) değildir. Biz burada çoğunlukla, belirli tematik noktalar oluşturmak üzere düzenlenmiş iki boyutlu mizahi icatları ele almaktayız. Erkekler, gördüğüm kadarıyla, kendi hayatlarını saplantılı bir şekilde tekrarlamalarıyla tanımlanmış. Hayret verici bir enerji ve zekâyla dolular, tutkulu projelerini ya da ateşli cinselliklerini harekete geçiren de bu, uzun soluklu bir başarıyı kavramaktan âcizler ve daha önceki projelerine yöneltilen aşırı öfke karşısında boyun eğmiş durumdalar ya da hayatları, zorla hayatlarına girmeye devam eden akıldışı bir şiddete uğramış durumda. Kadınlar da tiplere ayrılma eğiliminde. Ursulaların sağduyulu enerjisi ve azmi, kurucu kadının özellikle katı, ahenksiz anaerkil iradesi, aile dışından daima erotik kişilerle karşı karşıya gelmiş durumdadır: Pilar Ternera ve Petra Cotes. Remediolar denen bu kadınlar hiç olgunlaşmaz, ya genç ölürler ya da ortadan kaybolurlar. Kadınlar çoğunlukla gündelik gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı, erkekler kadar saplantılıdır, ama bu saplantı gündelik hayatın rutin işlerinedir. Ursula hayatı boyunca ensest tabusuna karşı savaşır ve Fernanda da hayatını, kural tanımaz bir eve yüce İspanyol Katolikliğinin katı emirlerini kabul ettirmeye adamıştır. Spekülatif şeylerle hiç ilgilenmezler. Hayatlarının merkezi ev ya da erotik ilişkilerdir. Açıkça ifade edersek, bu romanda erkeklerin gerçeklik ilkesinin yokluğundan mustarip, kadınlarınsa bu gerçekliğin içine gömülmüş olduğunu gözlemleyebiliriz."

    Kaynak:https://oggito.com/...ne-ian-johnston/5290

    Kitabı okumayı düşünenlerin veya okuyanların siteye bir göz atmasını tavsiye ederim.
  • Sizce 21. yüzyılda insanlığa yönelik başlıca tehdit nedir: kamusal/kişisel finansal erimeler, ülkeler arası nükleer savaşlar veya altından kalkılamayacak kadar etkileyici olan ekolojik felaketler? Yazar Yuval Noah Harari'ye göre cevap, yukarıdaki seçeneklerden hiçbirisi değil. Tüm bunların yerine, en büyük varoluşsal mücadelemize yönelik tehdit bugünkü adıyla “Dataizm” olarak bilinen (tekno-din) den gelecektir. Hala ikna olmadınız mı? O zaman hep birlikte incelemeyi okumaya devam edelim.

    Yola “önemsiz bir hayvan” olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor?

    İsrailli bir profesör olan Harari, dünyada en çok satan Homo Sapiens kitabıyla, biz insanların dünyayı fethetmek için 6 bin yıllık hikâyeler ile bilinçli bir şekilde, kolektif mitleri (tanrılar ve para gibi) kullandığımız konusunda dünyanın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Şimdi, Homo Deus kitabında, bu eski mitler, yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi yeni “tanrısal” teknolojiler ile birleştirildiğinde neler olabileceğini ihtimallini araştırıyor. Unutmayın; olasılıklar, onu hafifletmekten daha da ürkütücüdür.

    O zaman önce iyi haber ile başlamaya ne dersiniz? Biz insanlar binlerce yıldır esas olarak kıtlık, veba ve savaş hakkında endişelere sahiptik. Bu yazdıklarımın üçü günümüzde hala var, ama o zaman ile bu zaman arasında olan değişim (evrim) süreci sayesinde, bu az önce yazdıklarım biz insanlar için artık “yönetilebilir/çözülebilir” birer problem oldular. Benim için kitabı mükemmel bir şekilde ifade eden, etkileyici pasajlardan birisi: “Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor”. Eğer gerçekten hayatımızda böylesi endişelerimiz olmasaydı, bu temel konulara olan dikkatimizi, becerilerimizi ve sağduyumuzu nasıl keşfedecektik? Ve bunlardan daha da önemlisi, biyoteknoloji ve bilgi teknolojisinin bize vermiş olduğu bu muazzam güçleri nasıl ele acaktık?

    Harari, binlerce yıldır biz insanlar için otoritenin tanrılardan geldiğini düşündüğünü; daha sonra, modern çağda, bu otoritenin, insanlık olarak bilinen felsefeyle (insan deneyiminin tüm anlayışların anahtarı olduğuna dair inanç) giderek tanrılardan insanlara kaydığını ifade etmektedir. Şimdi, günümüzde yüksek teknolojili yeni değişimler yaşanmakta ve Silikon Vadisi peygamberleri olarak bilinen tüm bu uzmanlar, algoritmaların ve büyük verilerin otoritesini meşrulaştıran yeni bir evrensel anlatı yaratmayı amaçlıyorlar. İşte bu yeni akımın adı: Dataizm’dir.

    “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27)

    Ya da Harari'nin ifade ettiği gibi: “21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo Sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor.” (s.286). Eğer bunu başarabilirseniz, “yaratılışın ve yıkımın ilahi yeteneklerinden” daha az bir şey elde edemezsiniz (dolayısıyla kitabın başlığı), geride kalanlar “yok olmaya gerçeği ile yüzleşecek”. İşte tam bu noktada aklıma Elysium filmi gelmedi değil. Hollywood aslında burada biz insanlara geleceğe dair bilgileri ve olacakları önden paylaşan bir messenger (haberci) gibi görünüyor. Çoğumuz belki bunu kabullenmek istemesek de, yıllar öncesinde izlediğimiz tüm bilim-kurgu ve buna yakın tarz filmlerde gördüğümüz o teknolojiler ya da senaryolar bir bir gerçek olmadı mı???

    “Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

    Tüm bunlar biz insanlara biraz hayalperest bir düşünce gibi geliyorsa da, Harari ürpertici senaryolarını zor gerçekler ve en son bilim örnekleri ile destekliyor ve biz okurlarına sunuyor. Beynimizin ve bedenlerimizin çalışması ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, duygularımızın manevi bir niteliğinin olmadığını, aksine, binlerce yıllık evrimin programladığı biyokimyasal algoritmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, biyolojik anlamda hayatımızın akışını değiştiren önemli kararları vermek için “özgür irade”’mizin olmadığını ifade ederler. Bu nedenle, bilimsel araştırmacılar ve veri sahipleri, gelecekte her şeyi kapsayan bir veri işleme sistemi oluşturmamız gerektiğine, “her türlü bilgi ve kaynağa internet üzerinden erişerek” ve insanlığı bu şekilde birleştireceğine inanırlar. Türkiye’de yaşıyor olsak da, son zamanlarda sıklıkla neyi duyuyoruz: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet İçin Evet”. Böylesi bir sloganın ileride düşünülen ve istenilen yeni bir dünya düzeni için biz insanların önüne tercih olarak gelmeyeceği ne mümkün?!

    Bakın, zaman zaman farkında olmadan neler yapıyoruz. Çevrimiçi olarak olağanüstü miktarlarda önemli kişisel verilerimizi, resimlerimizi isteyerek ve kendi rızamız ile ikinci, üçüncü şahıslara ve hatta genel kitlenin kullanımına açıyoruz. Hayatımız ile ilgili aldığımız en önemli tıbbi kararları, giderek artan hastalıklara ait bilgileri doktorlarımızın bilinçli tahminlerine bırakmıyor, ama hiç bilmediğimiz bir bilgisayar yazılımına danışarak, sonuca varmaya çalışıyoruz ve o sanal yazılıma daha çok güveniyoruz. Neler yediğimize kadar paylaşıyor, yer bildirimlerinde bulunuyoruz. Amazon ve benzeri siteler hangi kitapları sevdiğimizi bazit bir kodlama ile daha iyi biliyor. Sosyal davranış, düşüncelerimiz ve cinsel ilgilerimizden dolayı Google ve Facebook ne tür aktivitelerden hoşlandığımızı, hangi partiye oy vereceğimizi ve hatta evlilik partnerimizin nasıl birisi olabileceğini bile tahmin edebiliyor, bizlere buna göre tekliflerde bile bulunuyor. Tüm bu yaptıklarımızın farkında olmadan, sosyal olarak bir nevi sanal profil oluşturuyor ve gelecekte bize karşı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kişisel veri tabanı izleri bırakıyoruz !!! Bu resimlerin, görüşlerin, düşüncelerin, davranışların ileride bir iş başvurusu esnasında ya da emin adımlar ile tırmandığımız kariyer basamaklarında önümüze olumsuz bir şekilde servis edildiğini düşünsenize… Korkunç değil mi?! Gerçekten korkunç! Homo Sapiens üzerinde total kontrol…

    “Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

    Bir tarihçi olan Harari aslında, insanlığın nereye gittiği konusunda parlak, özgün, düşündürücü ve önemli bir çalışma yapmak için birçok disiplini -felsefe, teoloji, bilgisayar bilimi ve biyoloji dâhil- teorileri ve verileri bir araya getiren entelektüel bir yazardır. Geleceği tahmin edemeyeceğimiz konusunda biraz olsun ısrarcı davranıyor ve senaryoları tahminlerden ziyade, olasılıklar olarak bizlere aktarıyor. Ayrıca, kısa ve orta vadede mülteci krizi ve küresel ısınma gibi konulara odaklanmamız gerektiğini biz okurlara işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, yakın coğrafyamızda olanlara da ufak dokunuşlar yapmaktan kaçınmıyor.

    “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233)

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kitap incelemelerini sevmem ben pek. Bu, incelemesi yapılan kitaplara veya benim kitap sevgime halel getirir mi bilmem ama sevmem işte. Benim okuyacağım bir kitabı ilk ben tanıtmak isterim kendime. İlk fikre ben sahip olmak isterim kendimce. Dünyanın en güzel kitabı olsun ya da olmasın ilk sözünü ben söyleyeyim o kitap hakkında kendime. O yüzden pek okumam incelemeleri. Yazmam da. Bir takım istisnalar olacak. Bu Cibran'a olsun.
    Rüzgar Gülü, Halil Cibran'ın ikinci kitabı. Maviçatı Yayınları'ndan okudum. Elimdeki kitap 115 sayfa. 'O rüzgar' elli üçüncü sayfada esmeye başlıyor. Tarlakuşundan özgürlük, kurbağalardan filozof yaratan adamın hikayeleri kitap sonuna kadar sarıyor sizi. ('BİLGİ VE YAZI-BİLGİ' ve 'BİLGE VE OZAN' hikayeleri kalp kalp kalp...) (yüz kere okudum o ikisini.) Kitabın başında da Halil Cibran'ın hayatına dair bilgiler var ve güzel detaylar. Doğumu... ABD'ye göçü... Aşkları... 13 yaşındaki fotoğrafları... Mesela bir de Mary ile mektupları... On yedi buçuk yıl süren konuşmaları... Mesela Cibran'ın Mary için kitaplarını İngilizce yazması ve Mary'nin onun için Arapça öğrenmeye kalkışması...
    Böyle güzel detaylar işte...
    Bir şey söyleyerek büyüyü bozmak istemiyorum.
    Şiddetle değil sevgiyle tavsiye ederim.
    Çok keyifli okumalar dilerim.
  • Uzun bir süredir 1000kitap’ta kitap incelemesi yapmıyordum. Bu durumun nedeni belki yaz mevsiminin ve dolayısıyla sıcak havanın getirdiği rehavet, belki de okuduğum bazı kitapların incelenmesinin bir miktar zor olmasıdır. Fakat bugün incelemesiz geçen birkaç hafta veya aylık döneme nokta koyma kararı aldım ve Dionysios Byzantios’un "Boğaziçi’nde Bir Gezinti" adlı eserinin incelemesini siteye yüklüyorum.

    Yazarımız Dionysios Byzantios muhtemelen İS 1. veya 2. yüzyılda yaşamış ve hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız bir Romalı’dır. Kendisi eserinde, günümüzde İstanbul olarak bildiğimiz ve birçoğumuzun da içinde yaşadığı şehrin kıyı kesimlerini incelemektedir. Boğaz’ın Avrupa ve Anadolu yakalarını ve Haliç’in kıyılarını koy koy incelemiştir. Bu kitabı okumak, okurun şu tarz sorularınıza cevap verebilir: “Hangi bölgede ne kadar kuvvetli bir akıntı var?”, “Semtin/Bölgenin isminin kökeni nedir?”, “İlgili bölgede/semtte hangi tarihi olaylar vuku bulmuştur?”, “Hangi sahil balık tutmak için daha elverişlidir?”, “Denizde seyahat edilirken hangi kıyı şeritleri daha güvenli, hangileri daha risklidir?”, “İstanbul Boğazı’nın en geniş ve en dar yerleri nerelerdir?”, “Günümüzde Sarayburnu, Üsküdar, Kadıköy veya Haliç ismi ile bildiğimiz bölgelerin Antik Çağ’daki isimleri nelerdir?”

    Bu eseri herkese önermiyorum. Sadece İstanbul’un tarihi ve coğrafyası, mitoloji gibi alanlarla ilgilenen, Antik Çağ ile ilgili bilgi almak isteyen okurlara öneriyorum. Çünkü bu saydığım alanlar ile ilgilenmeyen okurlar için bu eseri okumak çok güç ve sıkıcı olabilir. Bu alanlar ile ilgiliyseniz çok kısa bir sürede, büyük bir keyifle okuyabileceğiniz bir kitap “Boğaziçi’nde Bir Gezinti”. Çevirmen Mehmet Fatih Yavuz’un ve Yapı Kredi Yayınları’nın da hakkını birkaç cümleyle vermek istiyorum. Çevirmenin kaynakçası ve dipnot kullanımı gerçekten çok profesyonel. Bu eserdeki kaynakçadan yola çıkarak, okuma listeme birkaç tane daha kitap ekledim. İncelememin sonuna gelirken, Yapı Kredi Yayınları’na da bu denli önemli bir eseri yayımladıkları için teşekkür ediyorum. İyi okumalar dilerim.
  • Bu Stefan Zweig'ın okuduğum ilk kitabıydı ve açıkcası stefan zweig okumakta biraz endişeliydim ama bu endişemi yenerek okumaya başladım. Ve kitabı çok ama çok heyecanla ve severek okudum. Tek beğenmediğim ve 2 puan kırmama sebep olan şey, Stefan 'ın 21. Sayfada peygamverimiz hakkında saçmaladığı satırlar !