• 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Küçük Prensi zaten bilmeyeniniz yoktur fakat hala bilmeyenlerin ve okumayanların olduğunu düşünerek kitabın okunması ve tam anlamıyla yetişkinler için yazıldığını söylemeden geçemeyeceğim. Bu kitabı ben annemden dinledim ilk kez ve bittikçe baştan bir daha okuttururdum ta ki o kaza gününe kadar o gün şehir dışı bi yolculuğa gidiyorduk ve sıradan bir gündü fakat çok büyük bir kaza geçirdik arabadan ben babam kurtuldu tabi babam bir yıl boyunca kendini suçladı ve kazadan tam bir sene geçtikten sonra kaza günü intihar etti. Neyse bu kitabı her okuduğumda annemin sesini duyarım ve bir türlü bitiremem incecik kitabı çünkü her seferinde ağlarım. Öyle güzel kitap hayatta en az bir kere okunmalı.
  • 77 syf.
    ·4 günde·8/10
    ~ ~ Spoiler İçerir ~ ~ ~ ~
    ~ ~ ~ Spoiler bitiş kısmındadır~ ~

    İpucları verirken, bunu en sona farklı bir alan açarak yapmak istiyorum. Bunun tek sebebi de spoiler vermeyi sevmediğimden kaynaklandığını bilmenizi isterim...

    Satranç!
    Tamamen bütün beğninizin farklı bir boyuta geçmesinden söz ediyoruz ki, bu oyunun adı Satranç!

    Savunmadan hücüma kadar en ufak bir hatada, koca bir orduyu silip süpürülmesinden bahsediyoruz ki, Kralların oynadığı diye tabir ettiğimiz zeka oyununun millattan öncesine bakılırsa... oradan Çin, Mezopotamya, Hindistan Avrupa... giderek dünyaya yayılması gayet normal olsa gerek (zeka geliştirici ve beceri oyunu).

    Tabii ki bir oyun değil sadece, bunun dahasını da Zweig, gelistirip önümüze kadar koymuş!

    Derken; Zweig'in size "satranç" öğretmeye niyetlenmiş olduğunu zannetmeyin... size santrançta psikodinamik bir yaklaşımla aklınız ile oynayabilecek yapıda bir yazıdızisi ile karşı karşıya birakacağından emin olabilirsiniz.

    Kimin nerede ne yapmak istediğini (karakterlerin nerede durduğundan söz ediyorum) kestiremediğiniz anlar oluyor saufa sayfa, hatta satırlarda, zekanızı ters duz edebiliyor, -ki ben kitabın sonuna gelene kadar, ne okuduğumu bile anlayamadım diyebilirim: tam anlatılana adapte olurken, olmadık yerden bir konuya dokunuyor, ve sonunda başladığınız noktaya geri dönüyorsunuz.

    Sıkılmadığım bu güzel esere, biraz daha çok zaman ayırıp, tamamen kitaba hakim olmak isterdim, lakin bazen her an istediğiniz zaman dilinlerine fırsatınız olmuyor...

    Şimdi biraz kitaba dönerek neler olup bittiğini de, "Stefan Zweig"in dilinden nasıl karmaşaya girdiğini, despont bir edayla sizi altüst edişine seyirci kalın, bende kendi acziyetimle size -yedinci sanat- 'ın "tanıtım filmi (fragman diyoruz çoğu zaman) baş başa bırakayım...

    New York'tan , Buenos Aires'e (Arjantin'in Başkenti) hareket edecek olan bir yük gemisinin seyrinde, olacaklardan habersiz olan Czentovic (cyzıntovic) diye okunuyor. Czentovic; Dünya satranç şampiyonudur. Doğudan batıya, ne kadar satranç şampiyonası var ise, birinden diğerine koşar ki, biz buna uçmak diyelim... ta ki; gemide Dr. B., karşısına çıkana kadar...


    Dr. B. kimdir öncelikle size bu bey'i tanıtmaktan onur duyacağım.
    Gercek mesleğinin, avukatlık olan Dr. B., büyük bir manastırın ve ... hanedanlığının üyelerinin malvarlıklarını yöneten, yönlendiren, haklarını savunan, gizli belgeleri gerek saklayan, gerekse yok edebilme lüksüne sahip, zeki bir avukattır.. Avusturya'nın naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, malvarlığına da el konulmak isteyen Gestapo (Nazi Almanyası ve Alman işgali altındaki Avrupa'nın gizli polis teşkilatı. 1933'te Hermann Göring tarafından Prusya'nın çeşitli güvenlik polisi kuruluşlarının tek bir organizasyonda birleştirilmesiyle kuruldu. -gizli polis-) tarafindan tutuklanır...

    Dr. B., işkence ve soğuk odaların dışında farklı bir işkence uygulaması yaşattırarak entellektüelliğin dışına vurulmuşluğu bir küçük odaya sığdırmıştır yazar. Psikodizayn doğrultusunda, pencerelerin ardında demirparmaklık ve oda içerisinde, bilincaltının onunla oynadığı oyunu dile getirirken, defalarca tekrar ettiği; masa, yatak, pencere, lavabo, duvar kağıdından başka hiç bir şeyin olmadığı bu otel odasında -Otelin ismi Hotel Metropole- yemeği getiren adamın dahi, bir tabagın gecebileceği bir aralığın altından aldığı yemeğin, kimin tarafindan getirildiğini bir kenara koyalım, sanki, bütün bir ömrünü o odada geçirmişçesine, - bir senelik bir odada yaşayarak hiç bir insan sesi duymaksızın- bir hapsoluşun öyküsü dile getiriliyor. Bunu yaparken, öyleki Zweig kendinden de bir şeyleri, ara ara hayatından fark ettirmeden de bırakmış, - dikkatli bakmak yeterli olacaktır.-

    Daha sonra, bu otel odasında ki zindanını, bir kitabı çalmak! Evet; bir kitabı çalarak kendini o teni sıcak, gölgesi soğuk olan odada ısıtabilmek için, bir kitaba, içeriğinin ne olduğunu bilmediği kitabı, bir paltonun cebinden, iki saat sorgu odasının kapısında beklemesinin vermiş olduğu, ödül olarak değerdirmiş ve, paltodan yanındaki görevliye sezdirmeden önce eline, ardından yaslandığı duvardan belli etmeden, pantolonunun arkaşında kaymaması için mücadelesini, otel odasına kadar bir atın üzerinde düşmemek için savaş veren aceme askerin mücadelesi ile odanasına vardığında rahat bir nefes alan adamdır Dr. B.. Elbette otel odasına kadar bir düşürme tehlikesinde geçirmeseydi olamazdı, bunu da oraya büyük bir ustalıkla yerleştirmeyi unutmamıştı "Stefan"...


    Kendisine masa örtüsünden şans o ki kare desenli olması büyük bir şans olsa gerek, arada böyle şanslar bizim de karşımıza çıkmıştır. Bu sefer de şans Dr. B.'yi bulmuştur. -Tabii şunu da unutmadan eklemeliyim ki, yüzünü göremediği Kitabın kapağını, ve ardında ki sayfalarının, bir santranç kitabı olduğunu görünce, bu şansın onun için ne kadar gerçekte şans olduğunu bir iki paragraf sonrasında ulaşacağımızı düşünüyorum...

    Kitabın bor yaprağını yırtarak, bir yapraktan; Şah, vezir, at, fil, piyon... yaparak kendisine, kitap üzerinde bir satranç hayranlığı hatta...

    Evet hatta artık bir hastalık haline gelecek derecede onunla zaman geçirmeye koyulmuştur.. sebebi ise, ilgilebileceği, ikinci bir ne bir nesne, ne bir insan, ne de bir hayal dünyadına dalabileceği, farklı bir olguya sahip olamaması...

    Bir otel odasının vermiş olduğu piskolojik baskıyı, şu satırlar daha iyi anlatabilir diye düşünüyorum
    《Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıları içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla beraber bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o ayrılık vardı, hep o değişmeyen aynılık vardı. 》

    Aynılık! Ne ağır bir hayat: defalarca dejawu, her gün aynı bir gün, yarın haftaya, bir ay sonra bu gün bu an.. insan yok, hayat yok, renk.. koku... kalem.. ne de bir ķağıt.. ta ki; o kitabı çalana kadar.. en masum hırsızlık... ne kadar masum olabilir ki bir hırsızlık demeye gelmez: hayat nelere kadir...

    Bu paragrafı da paylaşmaktan mutluluk duyacağım; bu da o psikolojik baskının en ner anlaşılabilecek ikinci bölümüdür. Eğer bu bölümü paylaşmazsam, bu inceleme eksik kalacaktır benim için.
    《İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.》

    Satranç oyununun artık kendi tabiri bu "satranç zehirlenmesi" olana kadar o oda da o ķağıt parçaları ile altı ay geçirdi... sonunda uykusuz kalmalardan, yere yığılıp kalacak ve bir hastane de gözlerini açana kadar..
    İşte "satranç"kitabından sonra ikinci şans, hastane de ki doktorun, aile dostu olarak çıkmasıyla kurtuldu hayatı. Hastane doktoru - -Bay-B.. diyelim buradan karışıklık olmasın- ("satranç" değil oynamak, yanında bile bulunmayı yasaklar) Ve öyle bir şey oldu ki, Dr B., hastaneden taburcu olduktan sonra


    Yük gemisinde seyahat ederken, sigara odasinda Dr. B.'nin dikkatini bir şey çeker, satranç düellosu, ve oralı olmadan kafasını çevirip, yoluna devam eder.. ama o şah, fil, vezir.. Dr B.'yi çeker.. derinden derine...


    ~ ~ ~ Bu bölümü Spoiler sevmeyen, ben gibiler okumaya bilirler ~ ~ ~



    Yalnızca bir parti olacaktı, Rakipler den birisi Czentovic ve Dr B... , satranç meraklıları büyük bir heyecan, ve gerginlik içerisinde, etrafta..

    Czentovic ile bir düelloya girişirler, Dr B.
    Hamleler ilerledikçe terleyen Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hamle sırası ona geldiginde, piskolojik baskı uygulamak içinmidir..! Hamlesinin süresini defalarca uzatmaktan geri durmadı.. at'ı vezirin önüne sürerek, aheste bir hal ve rahatlık ile Czentovic: "Evet... bu iş tamamdır!" sözcüğünü ağzından böbürlenerek çıkartmış, o bilmişliğin ve şampiyonluğun zafer sarhoşluğunu: Dr. B. nin son hamlesi, Czentovic'in yenilgiyi, hamlesi kalmadığı, mat olmamak içinde, bütün taşları, tahtanın dışına taşıdı...

    (Burada bir atasözünü dile getirmek gerekirse: "yenilen pehlivan güreşe doymaz"

    Czentovic:
    Peki ya "bir parti daha?"

    Rövanşın bu bölümünde Czentovic oyunu yine ağıra alır, ama anlaşmaya göre sadece on dakika bekletebilirdi.

    Eminim oyun devam etseydi: Czentovic, hayatı boyunca unutamayacağı bir kabusu, bir ömür boyu taşıuacaktı...

    Ne oldu ne bitti ise bu rövanşta, kitabın son bir kaç sayfasında sizi bekliyor...

    Keyfli okumalar dilerim.. ;)
  • 480 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu uzun bir inceleme yazısı olacak çünkü İlber Ortaylı'nın Atatürk hakkında bir kitap yazması beklenen bir durumdu ve ne derece başarilı olduğu üstüne söylenecek çok şey var.Öncelikle tarafını ifrat ya da tefritten yana seçip uç noktalarda yaşayanlar yani kendilerini Cumhuriyetçi ya da Osmanlıcı olarak etiketleyenler bu kitapta aradığı Atatürk'ü bulamayacak çünkü sağ olsun Ilber Ortyalı gerçek bir tarihçi gözüyle fundamentalist davranmayarak çok geniş bir Atatürk portresi çizmiş.Yine de bu kitabı biyografik bir roman olarak değerlendirmek bence zor çünkü daha çok dönemin tarihi bilgileri ışığında aydınlanan bir kitap okudum.Mesela Ortaylı Rus tarihine ve Balkanlara oldukça hakim olduğu ićin sık sık oraları da anlattı ki belki de bazen bu üstünde çok fazlaca durdu.

    Öncelikle şuna cevap vereyim.Kitap okunmalı mı?Muhakkak okunmalı diyorum çünkü Atatürk'ü anlamak için Atatürk'ün kurmay olarak üstünlüğünü kavramak ve dönem şartlarında yaptıklarına hayal edebilmek için bu kitaba ihtiyacımız var.Fakat Yılmaz Özdil'in Atatürk ile ilgili kitabına da başladığım için biyografik roman arayanlara öncelikle o kitabı tavsiye ederim.Bu kitabın genel olarak bakarsak olumlu yönü olaylara tarihçi nesnelliğiyle bakılması ve dönemin şartlarını oldukça iyi aktarmasıdır ki bunu sık sık karşilaştırmalarla yapıyor.Eleştireceğim tek yönüyse bütün Ortaylı kitaplarında aşırı bilgiden doğan daldan dala atlama sorunu.Adam o kadar çok şey biliyor ki bu onun dağınık bir anlatim yapmasına sebep oluyor.


    Kitabı okuyamayacak olanlar için bundan sonra yazdıklarım *spoiler olacaktır o yüzden okumayabilirler fakat okumayacaklar için bazı önemli anekdotları yazmak istiyorum.Birincisi 1881'de doğan Atatürk'ün ömrünün ilk 28 yılı 2.Abdülhamid döneminde geçmiştir ki hakan-ı sabık hakkında Atatürkün söylediği menfi şeyler yoktur.Ikincisi Türk kurmayları yetişme tarzları ve eğitimleri açısından gercekten o dönem için ileri seviyededir,aralarında dil bilenleri çoktur ve Kurtuluş Savaşı'ndan önce Arap çöllerinde Trablus'ta ve Balkanlarda yogun savaş tecrübesi kazanmıslardır.Yani Milli Mücadele bir tesadüfün değil böyle ileri komutanların eseridir.

    Bir diğer önemli husus Latin harflerinin kabulüdür.Bu konuda 2.Abdülhamit'in dahi harflerin okumayı zorlaştırdığına dair değerlendirmesini görmek bemi mutlu etti.Kısacası harf devrimi bazı cahil kafaların dediği gibi bir gecede olmuş olay değildir.19.yy'ın basından itibaren mütala edilen bu konuyu Mustafa Kemal daha Selanikteyken Türkologlarla tartısmaya başlamıştı.Harflerin değişmesi bir gereklilikti,sekiz ünlü harfe sahip bir dil üç ünlüye sahip Osmanlıcayla ifade zorluğu ve karışıklıgı yaşıyordu.Şunu da kitaptan hareketle belirtmem lazım ki Arap harflerinin bırakılmasının kültürun kaybedilmesiyle ilgisi yoktur kaldı ki Latin harflerinin sahibi olan Roma da tarihten yok olalı çok oldu.

    Yine fundamentalist kişiler tarafından son zamanlarda deniyor ki Mustafa Kemal Çanakkale'de yoktu.Bu Türkiye'nin ölümsüz liderini yok etme çabasının ürunüdür zira Kurtuluş Savası'nın önderi olurken Anafartalar kumandanı olarak biliniyordu.1.Dünya Savaşı'nda istese Sofya'da kalabileceği halde özellikle yazısarak "Arkadaslarim ates hattındayken burada kalmam doğru değil." kendini cepheye tayin ettiiştir.Bugün bedelli çıktı diye sevinenlerin Atatürk'ü olumsuz anmaya hakkı yoktur.

    Mustafa Kemal kendi anılarında ve Nutukta Sultan Vahideddin'i uyuşuk,iradesiz olduğu kadar da daima yarı kapalı gözleriyle hilekar entrikalar çevirmeyi seven bir kişi olarak tasvir ediyor.Bazıları çıkıp diyor ki "Vahideddin Atatürk'ü kurtulus Savası'nın lideri yaptı."
    bu da cehaletin bir ürünüdür ki ben öğrencilerimin böyle mesnetsiz düşünmesini istemem.Yahu her şeyden önce Atatürk hakkında idam kararı çıkaran biri nasıl Atatürk'ü destekliyor anlamıs değilim.


    Çok uzadı ama Lozan konusu çok tartışıldığı için Ortaylı'nın kitaptaki görüsünü aktarayım "Lozan ne hezimettir ne de bir zafer şartların elverisliliği ölçüsünde bir uzlaşmadır."
    Kısa kısa
    #Hilafet ruhani değil siyasi bir kurumdur.
    #Cumhur kelimesinin bir rejim anlamında kullanımı Türklerin icadıdır.
    #Cumhuriyet ve Osmanlı bir bütündür sadece devletin adı değişmiştir.
    #Menderes gelmiş Türkçe ezanı kaldırmıs deniliyor oysaki Türkçe ezanın kaldırılması Halk Partisinin teklifidir.Kaldı ki Türkçe ezan da kaldırilmadı sadece cezai takibattan kurtuldu.
    #Atatürk 1.68 boyundadır.Kızdıgında asla küfretmez "inatçi katır"derdi.Çevresindekilere "namazı da kılın resim de yapin"derdi.Kendisi de kur'an okur iyi okunmasını isterdi.
  • Sessiz Protesto

    Knut Hamsun

    1930’larda ülkesindeki faşist partiye katıldı.
    II. Dünya Savaşı’nda Norveç’in işgali sırasında faşist Almanlar’ı destekledi.
    Norveç hükümetinin Naziler'e teslim olması için kampanya yaptı.
    Hitler'i öven yazılar yazdı.
    Kazandığı nobel ödülünü Hitler'e armağan etti.
    Halkını sattı.
    Norveçliler onu hayal kırıklığıyla izledi.
    Yıllar sonra savaş bitip Almanlar Norveç'ten çekilince tutuklandı.
    Yaşı ileri olduğu için para cezasıyla kurtuldu.
    Ama Norveç halkından kurtulamadı
    Norveçliler, kendilerine ihanet eden bu yazara hiç bir şey söylemedi.
    Tek kelime etmediler.
    Ne bir protesto.
    Ne bir yazı.
    Ne saldırı.

    Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip onun kitaplarını bıraktı..
    Biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı.
    Derken insanlar ellerindeki kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar.
    O bütün bunları penceresinden izliyordu.
    Oslolular çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki vermeden sakince kitapları bırakıyordu.
    Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık.
    Ertesi gün aynı durum devam etti.
    Kitap yığını büyüdükçe,Norveç'e ihanet etmiş olan yazar küçüldükçe, küçüldü.
    66 yıl önce böylesine bir Şubat gününde banyosunda ölü bulundu.
    Halkına ihanetin bedeli ağır olmuştu.
    Tarih unutmuyor.

    Tarih halkı için savaşanı da, halkına ihanet edeni de unutmuyor

    Alıntıdır.
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı ile ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır:

    Kendisi, hizmetçisiyle beraber yaptığı bir seyahatte bir eve misafir olur. Ev sahibinin özelliklerini şöyle bir süzdükten sonra, usulca hizmetçisine demiş “Hadi bakalım hayırlısı, çok cimri bir ev sahibine misafir olduk”

    Ancak ev sahibi kendilerine hizmette hiç de kusur etmemiş, yedirmiş, içirmiş, çokça ikramlarda bulunmuş. Yatma vakti gelip de hizmetçisiyle yalnız kaldığında, hizmetçisine demiş: “Adamın bütün özellikleri cimri biri olduğunu gösterirken bu kadar ikramda bulunması doğrusu beni çok şaşırttı. Bur durumda yazdığım kitabı neşretmenin de bir anlamı kalmadı. Eve döndüğümde kitabı yakacağım.”

    Diğer gün ev sahibine veda edip giderlerken, hizmetçi İbrahim Hakkı'ya seslenmiş: “Ev sahibimiz bana ‘bu kadar yediniz, içtiniz. Ücret ödemeden mi gideceksiniz’ diyor ve yüksek bir ücret talep ediyor. Ne yapayım efendim?”

    İbrahim Hakkı sevinçle hizmetçisine demiş: “Ver evladım ver, ne istiyorsa ver. Kitap kurtuldu! Kitap kurtuldu...!”
    Şadi Eren
    Sayfa 19 - Selsebil Yayınları
  • Herkese merhaba .
    Şu an katiller çetesi fırtınası yaşanıyor ülkemizde.
    Baya yoğun bir şekilde başladık bu seriye.
    Beğenen ve beğenmeyenler olarak da ikiye ayrıldık.
    Bazılarımız birinci kitabı okudu ve bıraktı.
    Bazılarımız ise seriye büyük bir coşku ile devam ediyor.
    Bende seriye büyük bir coşku ile devam edenlerdenim.
    Kitabın adı üstünde katiller çetesi kitapta katiller, uyuşturucular, silahlar, kanlar dolu :).
    Bu tarz seviyorsanız eğer mutlaka bakın derim.
    Çünkü kitap çok hızlı ilerliyor, sizi sıkmadan bunaltmadan da bitiyor.
    Kitabın seriye konuya dalış kitabı bu kitap.
    Sarai’nin çektiği acıları yaşadığı zorlukları ve mücadelesinin sonuçlarını görüyoruz bu kitapta.
    Sarai tutsak hemde 14 yaşından beri.
    Javier’ ın elinden kaçmak için her şeyi yapmaya hazır.
    Ve Victor’u gördüğü zaman kararını vermişti.
    Ya kaçacaktı , ya da kaçacaktı başka yolu yoktu.
    Victor’un arabasına saklandı ve o yerden kurtuldu.
    Sonra neler oldu derseniz sizi Sarai kitabına davet ediyorum.
    Kitapta aksiyon hiç hız kesmedi.
    Sizde bu hıza katılın.‍️.
    Keyifli okumalar ‍️.
  • Merhabalar, kısa keseyim, başlık yeterince çok şey anlatıyor zaten. Kayıprıhtım'a, çeviri için de M. İhsan Tatari'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Çayınızı kahvenizi hazırlayın, buyrunuz efendim;

    Stephen King: Başlamadan önce sana bir şey söylemem gerek. 6 yıl öncesine kadar Game Of Thrones’un hiçbir kitabını okumamıştım. Daha önce Robert Jordan’ın (Zaman Çarkı) kitaplarını okumaya çalışmış ama başaramamıştım. O yüzden, “Muhtemelen bunlar da berbattır,” diye düşündüm. (Gülüşmeler) Eşim tüm seriye sahip, ama onunla kitaplar hakkında konuşmayız. […] Sonra bir gün bacağım ağrımaya başladı. […] Doktora gittiğimde bana artık yaşlanmaya başladığımı ve siyatik olduğumu söyledi. […] Yatmak bile canımı acıtıyordu ve uyuyamıyordum. Böyle gecelerden birinde kendi kendime dedim ki, “Şu kahrolasıca George Martin kitaplarından birini deneyeceğim. Bakalım bir şeye benziyor muymuş.” (Gülüşmeler) Ve kitap beni alıp götürdü. Bir kitabın yapması gerekeni yaptı ve hiç beklemediğim kadar sürükleyici çıktı.

    GRRM: Steven ve ben birbirimizi daha önceden tanıyoruz. 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarından. O zamanlar bilimkurgu ve fantastik edebiyat kongrelerine giderdi. Birlikte poker oynamıştık. O zaman önemli bir ders aldım: Steve’e blöf yapamazsınız. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Bizim tıpkı şu anda yaptığımız şeyi George bir ay önce oğlum Joe Hill’le yaptı. Aslında gerçek adı Joseph Hillstrom King. Ama başarısını benim ünüme borçlu olmak istemediğinden mahlas kullanıyor. Ve şu anda New York Times Çok Satanlar listesinde Fireman adlı bir kitapla yer alıyor. Harika bir kitap. […] Mutlaka almalısınız, ama önce benim kitaplarımı alın, çünkü ben daha yaşlıyım ve daha erken öleceğim. (Gülüşmeler)

    […]

    GRRM: Babanın dergilere hikâye satmaya çalışan ama başaramayan bir yazar olması ilginç. Başarısız olmasına rağmen seni yazar olmaya cesaretlendirdi mi? Çünkü benim babam bir liman işçisiydi ve tamamen tersini yaptı. “Oğlum, limanda çalışmak ve gemi boşaltmak istemezsin. Başka bir şey yap, ama sakın liman işçisi olma,” derdi.

    Stephen King: Babam beni hiçbir konuda cesaretlendirmedi, çünkü ben henüz iki, ağabeyim David ise dört yaşındayken bizi terk etti. Sigara almaya gidiyorum demiş. Oldukça ender bir marka olmalı, çünkü hâlâ arıyor. (Gülüşmeler) Bizi annem büyüttü ve o bir okur yazardı. Eve çizgi roman getirdiğimizde bize onları okurdu. Bundan hoşlanmadığını görürdüm, ama yine de yapardı. Ben 7 yaşındayken evimizin sundurmasında bize Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuduğunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. […] Bir gün annem evde yokken David yanıma geldi ve, “Tavan arasına gelmen lazım. Babamın bir sürü eşyasını buldum,” dedi. Böylece yukarı çıktık. […] Kitaplarla dolu bir kutu vardı. En üstte de H.P. Lovecraft’tan The Thing From The Tomb duruyordu. Onu gördüğümde, “Bu sahiden de korkutucu. İşte yapmak istediğim şey bu,” dedim. (Gülüşmeler)

    GRRM: Eh, sanırım başardın. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Peki sen nasıl başladın? Ne zaman ve neden? (Sesini değiştirerek) NEDEN GEORGE, NEDEN? ANLAT BİZE!

    GRRM: Hikâye yazmaya gerçekten de çok küçük yaşta başladım. […] Uzay ansiklopedisiyle dolu şu benekli, siyah-beyaz okul defterlerinden biri vardı. Bir gezegen çizer, kargacık burgacık yazımla onun özelliklerini yazardım. Henüz yazmayı öğrenmemiştim çünkü, beş ya da altı yaşlarındaydım herhâlde. Gezegenler daire şeklindeydi ve Mars kırmızıyla, Venüs yeşille renklendirilmişti falan. Ama ben Mars’la Venüs’ü Mongo’yla karıştırıp tamamen icat ettiğim gezegenlerle–

    Stephen King: (Gülüyor) İyi de bu insanlar Mongo’yu hatırlamıyorlar.

    GRRM: Hatırlamıyorlar mı? İmparator Ming!

    Stephen King: Merhametsiz Ming! Flash Gordon!

    GRRM: Flash Gordon! […] On beş sente satılan şu küçük, plastik oyuncak uzaylılardan aldığımı hatırlıyorum. Tüm sete sahiptim. Onlarla oynar, her birine birer kişilik uydururdum. Uzay korsanları olduklarını hayal ederdim–

    Stephen King: Yani kısaca bize delinin teki olduğunu söylüyorsun. (Gülüşmeler)

    GRRM: Kısaca evet. […]

    Stephen King: Sanırım aynı şey benim için de geçerli. Bir noktadan sonra hayal kurmaya, sonra da onları yazmaya başladım. Bu harika bir iş, ama aynı zamanda tuhaf da. Yazdığım şeyler arasında Survivor Type adlı bir hikâye vardı. Amerika’ya eroin kaçıran bir doktor hakkındaydı. Gemisi batıyor, sadece o hayatta kalıyor ve kendini kayalık bir adada buluyordu. […] Bir martıyı yakalayıp çiğ çiğ yiyordu, ama başka bir tane kovalarken bileği burkuluyordu. O yüzden başka kuş yakalayamıyordu. Ama o doktordu ve eroini vardı. O zamanlar Maine’de yaşıyorduk ve komşumuz emekli bir doktordu. Ona gidip dedim ki, “Dr. Drews… bir adam kendi parçalarını kesip yiyerek ne kadar süre hayatta kalabilir?” (Gülüşmeler) Bana… eh, bana kafayı yemişim gibi baktı. Ama ısrar ettim ve sonunda anlattı. […] Demek istediğim şey hastalıklı fikirleriniz oluyor ve George payına düşeni yazdı, inanın bana… (Gülüşmeler) Psikoloğa gidip ona para ödemek yerine bu hastalıklı fikirleri kâğıda döküyoruz ve (onları okumak için) siz bize para ödüyorsunuz… (Gülüşmeler) Oldukça iyi bir anlaşma, değil mi?

    GRRM: Hep bir yazar olmayı mı hayal etmiştin? Sattığın ilk hikâye hangisiydi? Kabul edilene dek ne kadar hikâye yollaman ve kaç kere reddedilmen gerekti?

    Stephen King: Ah, evet. Bir yazar olmak istiyordum. İstediğim, önem verdiğim bir şeydi, çünkü yaparken keyif alıyorum. […] Hikâyeler yazıp onları göndermeye galiba 12 yaşlarımda falan başladım. İlk hikâyemi Forrest J. Ackerman’a gönderdim. Famous Monsters of Filmland dergisini ve başka dergileri de çıkarıyordu. Ölmeden önce onu görmem gerekiyordu ve o ilk başvurularımdan bazılarını saklamıştı. Yatak odamın duvarına bir çivi çaktım ve ne zaman ret kâğıdı alsam ona taktım. 16 ya da 17 yaşıma geldiğimde çivi duvardan kurtuldu. Ben de daha büyük bir çivi çaktım! (Gülüşmeler) İlk hikâyemi 19 yaşında sattım, adı Glass Floor idi ve bana 35 papel kazandırmıştı. […]

    Stephen King: George, birazdan bu söyleşiyi sonlandırmamız gerekecek. Hep bana sormak istediğin bir şey var mı? Çünkü ben soracağım George. (Gülüşmeler)

    GRRM: Evet, evet. Sormak istediğim bir şey var. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kitabı nasıl yazıyorsun lan? (Gülüşmeler ve alkışlar) Sanırım altı ayda üç bölüm yazdım. Sense bu sürede üç kitap bitirdin.

    Stephen King: İşin özü şu. Kitaplar vardır, bir de kitaplar vardır. Çalışırken her gün altı sayfa yazmaya çalışırım. End Of Watch gibi bir kitabı yazarken günde 3-4 saat çalışır ve o altı sayfayı oldukça temiz bir şekilde çıkarmayı denerim. Yani el yazması üç yüz altmış sayfa uzunluğundaysa bu iki aylık çalışma demek.

    GRRM: Peki her gün altı sayfa yazabiliyor musun?

    Stephen King: Genellikle evet.

    GRRM: Hiç yerinde öylece oturduğun, sanki kabızlık çekiyormuş gibi hissettiğin, bir cümle yazdığın, sonra da o cümleden nefret ettiğin, hadi bir e-mailime bakayım dediğin, yeteneğin olup olmadığını merak ettiğin, belki de bir musluk tamircisi olmalıydım dediğin günlerin olmuyor mu?

    Stephen King: Evet, bu hayat. Bazen işten uzaklaşmam, yerimden kalkmam, doktora gitmem, birilerine bakmam, postaneye gitmem falan gerekebiliyor. Her neyse… Yine de entropi araya girmeye çalışsa da çoğunlukla o altı sayfayı yazmaya çalışırım.

    Biliyor musun, bir keresinde Radio City Music Hall’da John Irving ve JK Rowling ile bir hayır programına çıkmıştım. Yedinci Harry Potter kitabını bitirmeye yaklaştığı zamanlardı. Bir yazar olarak çok şanslı olduğumu biliyorum, sen de korkunç derecede şanslısın. Uzun zamandır çalışıyorsun, pek çok harika kitap yazdın, bir sürü ödül aldın. Derken birdenbire bu çılgın şey oluverdi ve tüm bu kitaplar bir anda New York Times Çok Satanlar listesine girdi. Hak edip etmediklerini Tanrı bilir, ama çok ani bir şekilde oldu ve şimdi de insanlar sana bağırıyorlar. “Bir sonraki kitabı istiyoruz! Bir sonraki kitabı istiyoruz!” Bebek gibiler. “Bir sonraki kitabı hemen istiyoruz!” Demek istediğim bu istenilecek harika bir şey, ama şu anda benim ve senin hissettiğin baskıyı son Harry Potter kitabıyla kıyaslıyorum. Herkes ama herkes o kitabı istiyordu. Joe (Rowling) kitabı neredeyse bitirmişti ama şu bağış kampanyası için New York’a gelmişti. Aynı anda üç şeyi birden yapmaya çalışıyordu. Çocuklarıyla tatildeydi, kitabın son beş-altı bölümünü bitirecekti ve bu programa çıkacaktı. […] Bir ara ukala basın mensupları onu kenara çekip sorular sordu. Joe çok kibardı. Ama geri gelip benimle konuştuğunda çok çok öfkeliydi. “Ne yaptığımızı anlamıyorlar,” dedi. Ben de, “Biz bile anlamıyorken onlar nasıl anlasın ki?” dedim.

    GRRM: Çok doğru, evet. Ama anladığım kadarıyla süremiz doldu. 8 saat daha devam edebiliriz. Umarım buraya tekrar gelebilirsin.

    Stephen King: Harikaydınız. George da harikaydı. Çok teşekkürler. DAHA ÇOK KİTAP OKUYUN!

    Bay Mercedes’in nasıl ortaya çıktığına, farelere, silahlara, King’in bazı hikâyeleriyle ilgili anılarına ve birkaç ilginç ayrıntıya daha değinilen söyleşinin videosunu hemen aşağıdan izleyebilirsiniz.

    https://youtu.be/v_PBqSPNTfg

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true