• 168 syf.
    Kitabın yazarı da aramızda; yeşim teke

    “Baştan söyleyeyim bu bir reklam ya da arkadaş kayırması değildir!”

    Aziz’in Arkadaşı..

    Yazarın bir edebiyat geçmişi olduğu tartışmasız çok belli. Gerek Instagram hesabından gerekse özelde yaptığımız sohbetler doğrultusunda resim ile ilgilendiğini de gördüm ve eminim kitabı yazarken bu onun için çok büyük bir artı olmuştur.

    Yeşim’in hayal gücü gerçekten sağlam. Kelimelerle öyle bir oynuyor ki, cümlelerini gidişata göre yönlendirmektense, satırları okuyana olabildiğince hissettirmeye çalışmış. Sizlere benim için bunu başardığını söyleyebilirim. Aralara bir de şiirler serpiştirmiş, onlar da benim için farklı ve güzeldi.

    Fakat söylemeden edemeyeceğim bir şey var ki bence bunun dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü bazen bir kelime üzerine o kadar fazla betimleme yapılması, okuyanı hem boğabiliyor hem de cümlelerin arasında kaybolmasını sağlıyor. Defalarca paragrafı okumaya baştan başladığımı hatırlıyorum.

    Kitabın konusu ise çoğunluğa oldukça uzak gelecektir. Neden böyle diyorum çünkü kalıplar arasında çok fazla sıkışıyoruz. Ne kadar aydın, kitap okuyan, açık fikirli bir insan olduğumuzu düşünsek de bu kadın-kadın veya erkek-erkek ilişkilerine şahit olunduğunda çoğu kişi bağnaz fikirlere bürünüyor. Bunun önüne geçebilmek de oldukça zor görünüyor.

    Yeşim ilk kitabı olmasına rağmen asla toplumdan çekinmemiş. Her insana hitap edebilecek, ticari kaygı güden bir kitap ortaya çıkartmamış. Ben gerçekten takdir ettim. İnsanlar dışardan baktığında bu kitabın bir kadının başka kadına aşık olduğu konusunu belki anlayamaz. Ama linç kültürümüz gereği daha sonrasında yazarımız çok değişik yorumlara da maruz kalmış olabilir.

    Aslında ortada gerçekten çok güzel bir aşk anlatılmış. Tabi okuyan arkadaşlardan rica ediyorum yazarın ilk kitabı olduğunu unutmadan okumalıyız. Kalkıp yazar üstünden başka bir yazar veya kitap ile kıyaslamak hiç doğru olmaz. Ben de bu bir yeni yazar ve ilk kitap diyerek okumaya başladım. Eğer çok bilgili, önyargılı ve eleştirel bir kafada okumaya otursaydım kitabı bitirebilir miydim bilmiyorum.

    Yeşim için bir sonraki kitabı açısından umarım bu yazdıklarım değerli oluyordur. Benim açımdan çok akıcı bir dil ile yazılmış, Türkçesi de gayet güzeldi. Noktalama işaretleri konusunda da hiç problem yaşamadım. Virgüllere boğmamış mesela beni...
    Tek sıkıntı çok estetik dursun istemiş. Çok fazla imgeler, betimlemeler... Ama bunun sebebinin de o yaşadığı aşkın tamamen hissedilmesini istediği için olabilir diye düşünüyorum.


    Melodi ve Mayda. Kahramanlarımız bunlar. İki kadın. Kitap Melodi ağzından yazılıyor.

    Mesela iki kadının ilk göz göze geldiği andan bir alıntı paylaşmak istiyorum;

    “İlk gördüğüm, açık kahverengi küçük gözleri. O kadar açık ki sanki bebeklerinden güneş doğacak ve birazdan tüm evren aynı aydınlıkta nefes alıp verecek. Avuç içine alınmayı bekleyen masum bir çenesi var. Çenesinden okşayarak yukarı çıkmak istediğim, hatta günlerce elimi oradan hiç almak istemeyeceğim yanakları, nasıl diğer tüm organlarına rağmen en güzeli olmayı başardı anlamaya çalışıyorum. Burnunun iki deliği kimsesiz çocuklar için yuva gibi kutsal. Dudakları, bir ressamın doğaçlama çizdiği en harika tablo gibi. Karşımda duran bu tabloyu izlerken bile onunla sevişebilirdim. Bana doğru uzattığı küçük eli, dokunsalar ağlayacak bir annenin yüreği kadar sıcaktı. Saliseler arasında onlarca ülkeyi gezdim gülüşünde...”

    Yağmur altında ıslanan kadını bizlere tasvir etmesi;

    “Islak elbisesi, saten beyaz bir çarşaf gibi gerilmişti yatak gibi duran bedenine. Göbek deliğini görebiliyordum. Hayatımda ilk defa bir göbek deliğinin içine düşmek istedim Aziz. Kafamı bir soksam, gerisi kolaydı sanki. Süzüle süzüle, sanki bir balıkmışım gibi içeriye doğru yüzerdim. Acaba göbek deliğinin içinde ne vardı? Çıktığım yol nereye varırdı? Belki de dosdoğru karnına, oradan da midesine gidiyordu yol. Önemli olan yol değil, yolda başıma geleceklerdi. Karnında bir müddet mola verebilirdim. İçeriden hafif hafif karnını okşar, onun bebeği bile olurdum. Fakat Azizim ben Mayda’yı nasıl tekmeleyebilirim ki? Ben onun uslu ve üşengeç bebeği olurdum hiç şüphesiz. Beni doğurmak isterse, içeriden ayrılmanın korkusu ile mola yerinden hızlı bir sıçrayış yapar, midesine kadar ulaşırdım. Midesinde bir kurt gibi dolaşırken, Mayda’da acıkma hissi yaratırdım. Isırdığı elma, içtiği şarap, çikolatası bana ulaştığında mutluluktan delirir, onun damağının, yemek borusunun ve dayanılmaz gözüken ağzının değdiği her lezzetten gururlanır onları bir de ben tadardım. Tabi bir süre sonra Mayda’nın iştahlı bir kadına dönüşmesi büyük ihtimal olurdu.”

    Yeşim kitabı sanki olmayan biriyle konuşuyormuş gibi yazmış. Bir nevi günlük. Aziz oradan geliyor. Fakat tabi işleyen bir kurgu var. Kitabın sonunda yaratmak istediği hikayenin aslında nasıl olduğunu da göstermiş.

    (Söylemeden geçemeyeceğim Toprak karakteri bana gereksiz geldi.)

    Şu kısım da çok hoşuma gitti.

    Ölümü sembolize ediyor bizlere; (içlerinden seçtim)

    “Ölüm; çarmıha gerilen İsa’nın bilinmez sonrası.
    Ölüm; ateşli bir kadının olgun avokadosu.
    Ölüm; burun deliklerimin is karası.
    Ölüm; kızlık zarı yırtılmış Kardelen.
    Ölüm; faşist ile komünistin içtiği rakı.”

    Kısacası ne istiyorsa ne düşünüyorsa onu yazmış. Orospu demek istemiş ve demiş, çekinmemiş. Kimisi bundan rahatsız oluyor. Bunun sebebi de hayatımızda öyle şeyler yapıyoruz ki, birileri bunu kağıda döktüğü zaman başkasından gerçekliğimizi okumak rahatsız ediyor.
    Argo kelime ya 2 ya 3 kere görmüşümdür, hakkını yiyemem. Ama oraya uygun görse 50 kere de yazardı. Yeşim’in böyle şeyleri dert ettiğini düşünmüyorum.

    Aşkın içinde cinselliği de es geçmiyor. Çünkü yazar biliyor ki hepimiz bunları hayal ediyoruz, arzuluyoruz. Bu tasvir edilen tüm sahneleri kafamızda yaşıyoruz. Bunun utanılacak bir şey olmadığını biliyorum en azından rol de yapmıyorum. Yazar da yapmamış. Hem de bunu iki kadın üzerinden anlatmış. Ama beni hiç rahatsız etmedi. Hatta bir kadının bir kadına olan aşkını hayal etmedim de değil.

    Tabi sadece aşk yok. Tanrı ile olan hesaplaşmalarına, toplumun üzerinde yaratacağı etkilere, sonuçlarına hepsine değinmiş Yeşim.
    Bir insanın kendisiyle hesaplaşmasını yazmış. Melodi olmuş Mayda, Mayda olmuş Melodi.

    İki kişilermiş, bir olmuşlar.

    Umarım diğer kitaplarını da okuma şansım olur. Yazdıkça büyüyeceksiniz.
  • 182 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın-Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

    “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

    > José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

    “Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

    > Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

    “Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

    > Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

    “Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

    > Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

    “Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

    > Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

    “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

    > Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

    “Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

    "Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız." s.157

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • bana kitap önerebilermisiniz
    ama çabuk olursanız sevinirim hemen başlamalıyım :)
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Doğuştan beyin felçli İrlandalı yazar Christy Brown'ın Sol Ayağım adlı bu otobiyografik kitabını merakla ve yoğun tavsiyeler üzerine okudum. Bizim eğitimden sorumlu bakanlığın listesine aldığı kitapta güzel ve önemli şeyler olduğunu düşünerek okumaya başladım. Gördüm ki eleştirdiğimiz kurumlar bazen doğru ata oynayabiliyor. Hiç okula gitmemiş bir insanın yazdığı bir kitap öğrencilere örnek teşkil edebiliyor işte. Kitabın dili oldukça sade ve anlaşılır düzeyde. Biraz uzun cümleler olsa da okumak zor değil öyle fazla sıkmıyor. Ancak bazen kendini tekrar eden kısımların olduğunu söylemeliyim. Yazar bu kitabı başlıkta belirttiği üzere sol ayağıyla yazmış. Bu oldukça önemli ve takdir edilesi bir olay bana göre. Kendisi Charles Dickens hayranı olduğundan yer yer ağdalı cümlelerin olduğunu söyleyebiliriz. Hikayede yazar bebekliğinden yetişkinliğe adım attığı kadar olan süreci anlatıyor. Beyin felçli olarak doğan Christy Brown kendi başına hiçbir ihtiyacını göremeyen bir çocuktur. Doktorların bundan bir şey olmaz dediği Christy ailesinin desteğiyle yaşamla mücadele etmeye başlar. Tek düzgün çalışan uzvu sol ayağıdır, zaten yazmayı ve resim yapmayı sol ayağıyla öğrenmiştir. Yardıma muhtaç bir şekilde yaşayan yazar dünyevi zevklerden tamamen mahrum olmaz aslında. Kardeşleri onu özel bir arabayla gezintiye bile çıkarırlar. Kendisinin en çok sevdiği şeylerden biri resim yapmaktır. Özellikle annesinin ona büyük yardımları dokunmuştur. Aile 13 çocukludur ve Christy pek yalnız değildir aslında. Ekonomik durumları şahane olmasa da Christy'nin ihtiyaçları ve tedavisi için bir şekilde para bulunur. 18 yaşına gelince fizik tedaviye başlar ve doktorlarca büyük yardım görür. Çünkü o zamana dek tıp ilerlemiş ve yeni tedavi yöntemleri bulunmuştur. Son bölümlerde yazar olma hayaline kapılır ve kitabı yazma aşamasında bitiyor kitabımız. Özellikle yazma teknikleri konusunda ders aldığı belli oluyor kendisinin. Oldukça genç yaşta ölmüş olan Christy Brown'ın sadece sol ayağıyla alışveriş listesi yazması bile başarıdır bence. Yeri geliyor kendisi, yeri geliyor kardeşlerine yazdırıyor kitabını. Babası pek değil ama annesinin önemli yardımları olduğunu unutmamak gerek, bu açıdan şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Tek bir uzuvla böyle bir kitap yazmak önemli bana göre. Belki edebi anlamda çok tatmin edici, süper bir eser değil ancak kitabın ne kadar zor şartlar altında yazıldığını unutmamak gerek. Okuyunca unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz ve önemsemediğimiz imkanların farkına varmak mümkün. Önemli olan engelleri aşıp istediğini yapma çabası göstermek. Millet boğulurum diye sudan korkarken bu arkadaş felçli haliyle derede yüzüyordu ne desem bilemedim. Ayrıca ülkemizde engelliler için doğru düzgün bir şey yapılmadığını itiraf etmek gerekiyor. Kaldırımlarda rampa yok ayıptır yani onlar da insan. Sağ kolun ne kadar önemli olduğunu kavramak için kopmasını beklemeye gerek yok.
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • 502 syf.
    ·19 günde·10/10
    Empresyonizmin manzaradan kağıda dökülen en saf ve yalın hali, hayallerin içgüdüselliği, insanlara verilen imge, şehirlerin insanlara yüklediği dönüşüm, doğanın ihtişamı, suretin ruhta uyandırdığı mutlak etki, hayatın anlamı olan genç kızlar, Proust ve bu toplamın harmonisi olan kötülük çiçekleri.


    1919 yılında Fransa’da Goncourt ödülünü alan eser, aynı zamanda Proust’un adının duyulmasını sağlayan kitap olmuştur. Serinin ilk kitabına göre yoğunluk dozunun fazlasıyla yüksek oluşu, aniden beliren karakterler ve onları tanımlamaya çalışırken 8 kitap okumuş kadar olan okur, “Proust okumak 9’dan 5’e kadar mesai yapmayı gerektirir.” sözünün bilincinde olarak cümlelerle savaşım verir. Sonunda çevresindeki ayrıntılara, insanların çehrelerinde yatan ifadeye, şehrin ruhta meydana getirdiği coşkunluğa ve tüm gözlemlenebilir nesnelere yeni bir bakış açısı kazandırır ya da sonunda delirebilir.


    “Geleceği kurmama yardım eden, şimdiki anın neşesi değil, geçmişin ciddi düşünceleridir.” sf. - 393


    İnsanların duyguları gibi düzenli değişen bir ışık yansıtılır; zamanın insan üzerindeki, insanın nesneler üzerindeki etkisidir bu. Zamanın, ‘gerçek’ten hayale geçişi öylesine canlıdır ki, zihne gelen herhangi bir anı, yeni bir biçim alarak yaşanmışçasına yeni bir zamana dönüşür. Çaya batırılan madlenin, çocukluğu ve o eski ‘ben’liği hatırlatarak geçmişin yolculuğuna sürüklemesi, bir kadın çehresine tutkuyla duyulan özlem ve kentlerin manevi etkisi... Gözlem ve ayrıntı bombardımanına birer davetiye.


    İlk kitabın devamı niteliğinde olan “Madame Swann’ın Çevresinde” bölümüyle, roman için önemli bir karakter olan Odette’nin salon ortamında başlıyor olaylar. Odette’nin burjuva ortamına ayak uydurmaya çalışan anlatıcı, aynı zamanda soylu ve bilgin olarak nitelendirilen aristokrasiye daha yakından bakmış oluyor. -Körleşme kitabında Prof. Kien’in soyluluğu ve servetinden faydalanan yosma bir karakter olan Therese’in benzer versiyonu.- Swann’ın katlanması şevk veren duyarsızlığıyla aşka olan yaklaşımı, yine Kien’in elinde olmasına rağmen duyarsızlaşan tutumuyla bir hayli benzer. Burjuva ailesinden dünyaya gelen Proust’un satırlarda yaşamının izleri bulunduğu açık bir şey. Üstün nitelikli olarak görülen bu insanlar gerçekten yaşamın anlamı mıydı? Ve gerçekten öyle miydiler? Dünyada seçilmiş bir azınlığın olabileceğini -Yahudilerin üstün ırk savı ve alt mesajlarla bunun dile getirilişi- düşünen anlatıcı, bu boşluğu anlamlandırmak istenciyle dük, düşes ve yüksek sosyetede kendini türlü sorgulamaların içinde buldu. Ve verdiği mesaj şöyleydi: ‘Deha ve bilgi, aristokrasi ve üstün olduğunu iddia eden sınıflarda muhakkak bulunan değerler değildir. Öyle olduğunu belleyenler ise yeterince bağlantıya sahip olmadığından cahilliğin içinde kendini bulanlardır.’


    Rilke’nin hüzün bulduğu Paris, aynı zamanda yazılarının ürünü olan buhran ve sıkıntılarıdır. Görüntünün buhranı yazıya dönüşünce hayal gücünü süsleyen bir rüzgar estirilir, anlatıcının Combray gezilerinde kendisini içinde bulduğu sanat, onlarca kez bahsedilen Champs Elysées Caddesi’ndeki hoşbeşli vakitler, Büyükanne ile gidilen Balbec ve çiçek motifi haline gelen genç kızlar hayatın anlamı ve parçalarıdır. İhtiyar Goethe’nin, tutkuyla yaşamanın formülünü genç bir kıza duyduğu sevgide bulması, dünya üzerindeki her şeyin çekirdek halini alan özünü açıklıyor: Sevmek, tatmak ve yaşama ‘anlam’lar kazandırmak...


    İkinci bölüme girdiğimizde Fransa’da bir deniz kasabasında tatile giden anlatıcının tanıştığı yeni yüzlerle karşılaşıyoruz. Sayfalar boyu kaç kere bahsedildiğini sayamadağım Albertine ve onun yol açtığı hayalleri buluyoruz satırlarda. “Sanat nedir?”, “Hayatımızda nasıl bir yeri olmalıdır?” sorularıyla sanat ve tiyatro eleştirisi yanıt bulurken, anlatıcımızın tanıştığı birçok kişiye de bu bölümde şahit oluyoruz. Tiyatro oyuncusu Berma, Resimde Elstir, Edebiyatta Bergotte karakterleri, anlatıcının bir tablodaki incelikleri görmesine, getirdiği analizlere ve mitolojik öğeleri yaşamın içine yerleştirmesine birer anlam kazandırıyorlar. İnsan ve mekan tasvirleri zirveye çıkıyor burada; yüzdeki mimiklerden yere düşen yaprak parçasına kadar hiçbir şey gözden kaçmıyor, bir ayrıntı ve tasvir yağmuruna tutuluyor her şey. Karıştırılan herhangi bir on sayfadan sonra gözlemci edasına bürünmemek olanaksız olmalı, çünkü Proust bunu vaat ediyor.


    Proust dilinden konuşan biri karşısında cevabınız nasıl olurdu? Romandan gerçeğe giydirilmiş olsaydı, o cümleleri tanımlamak için anlamadığımızı söyleyerek zaman kazanma numarasına yatar mıydık? Direkt anlamadığımızı veya anlıyormuş gibi görünmemizi veya ‘sadede gel’mesini istemek Proustvari cümleleri işiten bir kulak için ihtimaller dahilindedir. Proust’u gerçeğin kendisinden ayıran şey bu sanırım: İmkansızı ve zihnin olabildiğince hayal sınırlarını, konuşurken nefesin kesileceğini hissettiğimiz cümleleri, ona fazla yabancı olan “sınırlı” çevremizden kısa süreliğine soyutlanmayı gerektirmesidir. Bir kitabın verdiği olağanüstü tesirle o cümleleri kendimize geçiririz ve hatta bunu kendimize mal ettiğimizin farkında bile olmayız, kendimizin dışında öğretici olan yegane şey zamanın kendisi olsa gerektir.


    En hakiki yazar tercümanlığa soyunan yazardır, diye düşünürüm çoğu kez. Yüzeye çıkmamış düşünceler anlamlanmak üzere çıkarılmayı bekler. Proust roman boyunca gözümüzü tasvirlerle boyar, anlatıcı araya girdiğinde ise izlenim ve tespitlerini yapıştırır ve sadece romanın gidişatına göre konuyu değerlendirir, hiçbir karakter hakkında bilgi vermez. Anlatıcının bu devreye girişleri gidişatı etkileyip nefes aldıracaktır kuşkusuz. Böylesine derin gözlemlerin cümlelere dokunuşu ortaya muazzam tespitler çıkaracaktı tabii ki.


    Kendi “ben”inin, geride kalan, eski “ben” olduğunu ve geçmişte birçok “ben” bırakmış olmanın bilincinde olan zihin, geçmişin panoramasını geriye sararak bu eski “ben”liklerine ulaşmaya çalışır. Paragrafların ucu bucağını göremeyişimizin sebebi bu olmalıdır. Eski ben’lerin, yani var olmayan kişiliklerin sürekli devreye girişi, benlikle hesaplaşmanın uzantı halini almasıdır. Hepimizin geçmişte yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğu bir takım şeyler vardır. Zihnimiz o anı tekrar gözümüzün önüne getirdiğinde küçümsemeyle karışık utanma hissi içinde buluruz kendimizi. Proust’a göre bilgeliğe giden yolun olmazsa olmazı, geçmişteki yanılgı ve hatalarla yüklü devreden geçmiş olmamızdır. İnsanı olgunlaştıran, yanılgıların verdiği derstir, kendisini doğruların ve rahatlığın kucağında bulan bir kişinin gerçeği bulması, hayatında birçok kez yanlış yapmış bir zihnin gerçeği bulma ihtimalinden daha kuvvetli değildir. Proust’un roman boyu konuşturduğu anlatıcı kendisini böyle sorgulamaların içinde bulur; “Ben ona nasıl aşık olmuştum?”, “Şimdi yine olsa sever miydim?” gibi, söze dökülmeyen içten içe dolaylı olarak sorular cümbüşüne büründürür zihnini. Güzel bir kız belirdiğinde ona ulaşmak her şeyden önemlidir, el üstünde tutulan bu arzu için her şey geride bırakılır. Ulaşamamak ise hüzün vericidir, anlatıcımız öylesine bir ruh hali içerisinde olur ki, suretin kendisinde oluşturduğu deprem karşısında tamamen savunmasız kalır, içe kapanmaya yönelik eğilimi adeta bir saplantı halini alarak hastalıklı bir ruh oluşturur. Anlatıcının Albertine’ye olan tutku ve saplantısı, bir öpücük istediğinde veya beraber olmak istediğinde ortaya çıkmaz, hatta çoğunlukla ondan uzakta olmasıyla kasvetli ruh haline bürünür. Çünkü hüzün ve telafi edilememezlik duygusunu yoğunlaştırdığımızda, bu iç daralmaların yüzeye çıkması için imkansızlık ihtimali, uzaklığın doğurduğu kıskançlık duygusunun olması gereklidir. Bu duygular buhranına zemin hazırlayan karşısındaki duyarsızlıktır da bir nevi. Bir kadının sadakatsizliği kıskanması için yeterli sebebidir. Joyce’un Sürgünler’i ve yarattığı karakterler olan Bertha’nın benzer umursamazlığı ve bunun yanında Robert’in ‘sahip olma’ tutkusu, veya edebiyat tarihinde “kıskançlığın timsali” olarak bilinen Othello’nun kıskançlığı, çoğunlukla aynı psikolojinin içinde dolaşırlar: Mutlak sahip olma dürtüsü. Erkek aslanın tanıştığı dişiyle çiftleşebilmek için yavrularını öldürmesi gibi. Sevmek, sahip olmanın gerisinde kaldığında “gerçek”ten uzaklaştırır, arzulanan, zihnimiz tarafından yeni biçimler alır. “Şüphesiz, aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır.” sf. - 42
    Ya da Shakespeare’nin dediği gibi, “Beğenilen bedene hayalin fırça vurmasını aşk zannederiz.” Hayatı paylaştığımız-paylaşacağımız-kişi, bizi sonuna kadar dinleyen bir arkadaş canlısı, evladını kendinden sakınan bir anne, aynı kanı taşıdığımız bir kardeş yakınlığının bütünü olamıyorsa da buna aşk denilmesinden, yaşamın gerekliliğinin bir parçasını oluşturmasından veya bir eşyanın da aynı işlevi görmesinden en küçük bir anormallik görülmez. “Bir insanı iç zorunluluk, derin kişisel arzular ve zevk olmaksızın sadece görevleri yerine getiren bir otomat olarak çalışmak, düşünmek ve hissetmekten daha hızlı ne yok edebilir?” der Nietzsche, ve yok oluşların en güzel tanımını yapar.


    Düşüncelerimiz bir parazit gibi komşu düşüncenin görüşlerine yapışarak o gücün parçalarını hanemize kazandırır. Düşüncelerimizin gözlemlenebilir en küçük görüntüsü bile başkalarından aldığımız yapbozun parçalarından ibarettir. Etrafımızdaki insanlar kendi yarattığımız imgelerdir, onları hiçbir zaman kesin olarak tanımlayamayız, bu, her zaman bizim yargımız ve yaşadığımızla değişebilen bir durumun neticesidir. Üzüm üzüme bakarak kararır, soluklaşan bakışlarımızın altında, bizi savunmasız bırakan bilgisizliğimiz vardır. İnsanoğlu daima daha fazlasını ister. Tutkuyla arzulanan şey elde edildiğinde, daha yakından görülmüş olduğundan silikleşerek sıradan hale gelir ve hafızanın ‘fotoğraf dükkanı’na eklenen koleksiyonun bir parçası olur. #39262966 #39461273 #39089884


    “Varoluş sorununu çözmenin birçok yolundan biri de, bize uzaktan güzel ve esrarengiz görünmüş olan kişilere yeterince yaklaşıp hiçbir sırları, hiçbir güzellikleri olmadığını anlamaktır; sağlığı korumanın seçilebilecek çeşitli yollarından biri budur; pek tavsiye edilen bir yol olmayabilir ama yine de hayatımızı sürdürmenizi ve –en iyisine ulaştığımıza ve en iyisinin pek matah olmadığına bizi ikna etmek suretiyle, hiçbir özlem duymamamıza imkan tanıdığından, ölüme boyun eğmemizi sağlayan bir dinginlik verir bize.” sf. - 457


    İşbu romanın tek cümleyle özeti yukarıdaki gibidir. Bütün sayfalar bu prelüdlerle olan savaşımın mücadelesidir. İlk bakışların, ilk sevinçlerin, ilk kaygıların ve genel olarak ilk adımların coşkusu onlara büyüteçle bakmamızı gerektiriyor olmalıdır.
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Alman yazar Erich Scheurmann'ın en bilinen eseri Göğü Delen Adam kendisinden okuduğum ilk kitap oldu. Daha önce adını duymayıp bir tanıdık önerisiyle okuduğum kitap beni oldukça memnun etti. Farklı bir bakış açısı ve sıradışı görüşlerin yer aldığı Göğü Delen Adam bize bazı unsurları hatırlatır nitelikte. Oldukça sade bir dille yazılan kitabı anlaması basit. Iki kere çevrilmiş olmasına karşın anlamda kayma meydana gelmemiş. Bu yayınevinin ne kadar özenli ve titiz olduğunu gösterir nitelikte. Bazı olaylar farklı cümlelerle tekrar ediyor gibi ancak okurken sıkmadığını belirtmem gerekiyor. Güzel illüstrasyonlar var ve Samoa dilinden birkaç sözcük kapmak da ayrıntı kısmı. Elbette yazarın önsözü de kitabın daha iyi anlaşılması için önemli bir yer tutuyor. Hikayeye baktığımızda, Tuiavii adında Samoalı bir kabile reisinin Avrupa'da edindiği izlenimleri ve hakkındaki fikirleri okuyoruz. İlkel bir insanın modern insana meydan okuması da diyebiliriz, keza bu arkadaş hayata çok başka bakmakta ve bizlere oldukça ters görüşleri bulunuyor. Adasına gelen bir misyoner aracılığıyla Avrupa'ya giden Tuiavii gördüğü birçok şeye anlam veremiyor. Insanların para düşkünlüğü, bedeni görmek istediği halde kıyafet giyerek güneşten mahrum bırakması, her gün gazete ve kitaplara gömülerek vakit öldürmesi, hayatını tek bir mesleğe adayıp diğer işlerle ilgilenmemesi vb. Beyaz insana kısaca Papalagi der, aynı zamanda göğü delen anlamına da gelmekte. Kendisinin analizleri oldukça ilginç. Okurken ideal insan biz miyiz yoksa onlar mı sorunsalı yaşamak mümkün. Gerçekten hiç tahmin edemeyeceğiniz çerçevelerden bakıyor kabile reisi ve neden daha önce aklıma gelmedi demeniz olası. Bana göre haksız olduğu ve kendisinin kapasitesi yetmediği için anlayamadığı mevzuyu var. Görüşlerine katılın ya da katılmayın hayata bakışı gerçekten okumaya değer. Gördüğü şeyleri kısıtlı sözcüklerle anlatıyor, mesela kendi dilinde bina olmadığı için büyük kutu diyor ya da ayakkabı olmadığından ayak kılıfı diyor. Bu gerçekten yaşanmış bir olay aslında, yazar bir Samoa yerlisinin rica minnet ele geçirdiği notlarından derlediği notlar topluluğu gibi. Okudukça onu anlıyorsunuz ve bazen onlar gibi yaşasak nasıl olur dediğiniz oluyor. Benim katılmadığım kısımlar oldu, elbette herkes kendini normal olarak gördüğü için farklı olanı eleştirmesi normaldir. Biz tımarhaneye yatanlara deli diyoruz ama onlara göre biz deliyiz. Ancak ilkel bir insandan modern insan yorumu okumak güzeldi. Ben açıkçası tavsiye ediyorum kitabı zaten ince bir şey. Çok sürükleyici değil ancak merakınızı körükleyen güzel bir eser bana göre. Millet Avrupa'yı görmek orada yaşamak ister bu baldırı çıplak ve makatı ipli arkadaş boyuna eleştiriyor nasıl iş bu. Herkesin doğup büyüdüğü yer en güzeli belki de ama günümüzde herkes en gelişmiş yerde yaşamak ister. Hep para bunlar işte gözümüz kamaştı bir kere.