• 288 syf.
    ·4/10
    Ilber hocayı okumaya çalışan seven biri olarak;bu kitabını okurken acikcası çoğunlukla beğenmediğimi hatta okurken çok sıkıldığımı söylemek isterim.Ben kişisel gelisim zirvaliklardan yorulan ve epey okuyan zaman harcayan bir okur olarak kendimi bu kitaba atmıştım ama yanıldım:(Herkesin tecrübesi kendinedir.Kitabın beğendiğim kısımları olmakla beraber eleştiri kısmi biraz daha fazla gerçeklerden hayat standartlarimizdan empatiden de uzak buldum.
    Kitapta tabiki hayata dair tavsiyeleri bilimden tutalım kültüre kadar önerileri beğendim bilhsa eğitim sistemiyle ilgili analizleri . Bizatihi biz gençler için yol gösterici nitelikte.
    Mesela kitapta Ortaylı'nın tanımına göre entelektüel kişi kendi alanı dışındaki şeylerle de ilgilenene denir. herkes kendi tarihihin mimarıdır gibi tespitlerini çok beğendim.Ayrica harakete teşvik ettirmesi de ayrı güzeldi" ben hep yerimde dursaydım, dünyamı değiştirecek insanları aramasaydım, bugün tanıdığım ben olmazdım. bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. insan konforundan vazgeçmeyi göze almalıdır"
    Şu alıntıda çok doğru bir tespit.Cocuk örnek alırsa iyi bir eğitim görürse sevgiyle ilgiyle ülkeye de mesleğine de yansır.
    "çocuğunuzu, sadece kendisi olduğu, çocuğunuz olduğun için sevin. bizdeki büyük yanılgılardan biri, insanlarımızın kendi başaramadıkları şeyleri çocuklarından beklemesidir. bunu yapmayın, çocuklarınıza kendi yükünüzü yüklemeyin."

    Onun dışında kitapta hafızaya değinip hayatımız temel olarak 4'e ayrılır kısmını da katılmakla beraber yapmaya çalışan bir gencim. Bu kısımlar da ilber hocayla sanki sohbet ediyor gibiydim karşımda hani tonton dedem var da güzel öğütlerini dinleyip kafa sallıyor haldeydim:)edebiyat, sinema ve müzik hakkındaki tavsiyeleri değerliydi

    Şimdi gelelim elestiri kismina..

    Kitapta hep gezme üzerine duruluyor kalkın gezin müzelere gidin yaşadığınız yeri keşfedin felan ıyide cebimde metelik yoksa nereye gidecem?Yani cinli atasözüyle bana kitabın çoğunlukla balık tutmayı öğretmesinden ziyade vermesini bu yoldaki mücadeleyi gercekleri anlatmasını da bekledim.Kitap sanki bu konuda biz ortadoğu insanına değil de daha çok orada yasayan zenginlere ve isvecte olanlara hitap ediyor gibiydi.Müzeye gidecem paralı,kitap alacam pahallı, tiyatroya gidecem dil öğrenecem parali ve pahallı öyle bizim gibi sıradan insanlar için _ülke ekonomisi_malesef vasat bir durumda olduğu için getirildiği için bu hayaller toz pembe oluyor ben bu kısmi okurken ciğerim daglandi diyebilirim.
    Ülkemiz torpil cehennemi gibi zaten okumaya öğrenmeye çalıştıkça da önüne hep daha vasat insanlar getiriliyor ben bunu değiştirmek istiyorum ilkin.
    "eğer yapmak veya öğrenmek istediğiniz şeyleri 15 yaşınıza kadar yapmadıysanız ya da ilgilenmediyseniz o yaştan sonra o şeyi öğrenemezsiniz "diyordu bir yerde açıkçası okurken çok üzüldüm bu konuda hayallerimize yönelmek çok zor maddi sıkıntılar olur manevi aile sıkıntıları vs hayatın gerçek olan kısımlarını da taşımasını bekledim bu cümlenin devamı olacak nitelikte.Ben 15 yaşımda kütüphaneye zor gidiyordum.
    Hayatın temel mottosu tembellik değil bizde ilber hoca belki böyle düşündü yazdı o satırları ama eğer etrafına dönüp bakarsa bizi daha iyi anlayacaktır tembellikten ziyade yaşam şartlarımız da kısıtlı ve kötü eğitimden hukuktan tarihe kadar hergun kötü haberlerle öldürülen kadınlarla hayvanlarla tecavüz olaylariyla bitik ekonomiyle uyanmaktan biktim .

    "dahası ispanya'nın, italya'nın sadece büyük bilindik şehirlerine değil; kırsalına, köylerine gitsinler. o yaşayışı görsünler. hayattan tat almayı bilen, bundan gocunmayan insanları tanısınlar" bu cümle yine ciğerimi yaktı para vardı biz mi gitmedik? diye dedim hatta konuşmak önermek bu acıdan kolay oluyor.Gereksiz bir gaz var ve sanki hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi ilber hoca çoğu şeyi eleştirip aslında alt sınıfı iyi göremediğini düşündürdü.

    Ben şu satırları ağlayarak okudum yemin ederim sanki Norveçte Pariste yaşıyorum tembellik ediyorum:( keşke yapabilsem deniyorum ama suçlu her zaman biz gençler değiliz vergilerimiz gömülürken biz izliyoruz.

    25 yaşına gelmeden birçok şeyi tamamlayın. gençliğin size verdiği fiziksel güç ve hafıza kuvvetini değerlendirin. bir dil değil birden fazla dil öğrenin. ve bunu erkenden yapın.

    tiyatroya gidin, iyi çalamasanız da bir müzik aleti öğrenin. böylece müzik dinlemeyi de iyice öğrenmiş olursunuz.

    dans etmeyi mutlaka öğrenin. bale de öğrenin. opera dinleyin.

    oturduğun şehrin tarihini iyi bilin. müzelerine gidin. kütüphanesine gidin.


    onun dışında şu yaştan sonra şu yapılmazmış, zormuş gibisinden şeyler de vardı. onlara kesinlikle katılmıyorum tolstoy bisikletine inananlardanım.

    kitapta "iran tarihini bilmek gerekir çünkü iran tarihini bilmeyen türk tarihini anlayamaz." diyordu ve fazlasıyla İrani övüyordu tercümeyle ama birkaç cümleyle sanatıyla tarihi mimarisiyle geciştirildiğini gördüm isterdim ki biraz daha olmalı guzellemeden ziyade nedenleri tarihi biraz daha detaylandirilabilirdi.

    korunmuş şehir görmek isteyen Arap şehirlerine gitsin, onlar miraslarını iyi koruyorlar” (s. 100) dediği yerde şaşırdım açıkçası bu çok zayıf şahit olan gören biri olarak kesinlikle bunu doğru bulmuyorum.Ki çoğu Arap ülkesi zaten savaş altında Bağdat’ın hali malum, Şam ve Kahire fukaralıktan tamamen yok olmaktan kurtulmuş ama perişan müzeler mahvolmuş durumda ilber hoca hala geçmişte yaşıyor o konuda... Yemen kuzey afrika o halde.Ulkemizi eş geçiyorum malum yapılar sünger boba dönüştürülüp üstüne beton dökülüyor (!)

    Okumuş her Türk insanının Petra’yı görmesi gerekiyor” (s. 100) Bu sözünü tebessüm ederek okudum "he biseyi başarmışız" diye kendimle övündüm ama petraya gitmek o kadar kolay değil. ilber hocam Arapların 50 dinarla içeriye aldığı bir yerdi 2 sene önce muhtemelen şuan 100 yapmışlardır yabancı turistleri paramatik olarak görüyorlar ayrıca çok iyi koruduklarını görmedim yerler de çöpler vardı hatta biz topladık.Iyiki gittiğim bir yer canım Petra ona da gidene kadar anam ağladı desem yeridir çok çalıştım.. Istek ve para gerekiyor fazlasıyla.

    Bir yerde şehir/ kasaba ve köy hayatını anlatıyordu.Kasabanin ortada kaldığını ne köylü gibi çalışkan nede şehirli gibi disiplinlidirler diyor ikisinin arasında kalmış fakat ikiside olmamışlardır diyordu kasabalının kurnazlığından ve vurdum duymazlığından bahsediyor bence Türkiye tam da böyle bir yer şuan kim ne derse desin.İlber hocanın kitaptaki şu güzel nasihati kulağımı tirmaladi bak şimdi;

    "memleketten soğuduğun an bırakacaksın. bir şekilde buradaki çevreyle, insanla, memleketle barışık değilsen, ki barışık olmak zorunda da değilsin, lütfen bırak; çünkü yapamazsın. bir kere bu kendi sağlığına zararlıdır"

    Ilber hoca daha çok kendi çevresindeki aristokrat burjuva entel sınıfından bahsedip bizim gibi ay sonunu getirmeye çalışan insanlara nasihat veriyor özellikle dil ve seyahat konusunda bu kadar kolay olsa bu yazıyı inanın burda yazmazdım kendi sağlığım için.

    "bilmem kim çok iyi italyanca bilir, üniversitede de fransızca öğrenmiştir."

    Hocanın kendiyle çeliştiğini düşünüyorum hem eğitim sisteminden yakınıyor son kısımda hem de yukardaki dil öğrenmemiz gerektiğini sürekli gözümüze sokuyor.

    "yabancı dil meselesini 25’inize gelmeden çözmeniz gerekir. bu temel bir konudur; gecikirseniz geçmiş olsun. elbette sonra da öğrenebilirsiniz ama aynı rahatlıkla bir kavrayışla değil”

    26 olanlar duvarı yumrukluyor :)Kitabı ondan bence 18 yaş ibaresi belki koyulabilir 18 yaş ve altı okuyabilir diye..o acıdan sevk karar pişmanlık hissettirebilir bu kesin yargılar.

    "Tarih o rengârenk hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz,tarihi filmler öyle çekilmez. konusuna hakim entelektüel filmler izlemek istiyorsanız evvelâ italyan sinemasına yönelin."

    Müzik ve sinemayla ilgili tavsiyeler listeler çok güzeldi ayrıca kitaptaki 26 film, 25 kitap, 32 albüm listelerini gerçekten çok beğendim özellikle bunu belirtmeliyim.

    Kitabi okuyabilecek olgunluktaki gençlere şiddetle tavsiye ederim ergenlikte olan saçma bunalımlara pusula olmasina birebir.Okumaktan asla pisman değilim

    Genc kardeşlere tavsiye eder Iyi okumalar dilerim.
  • 400 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Sadece iyilerin kazandığı ve mutlu olduğu değil kötülerin de kazanıp güzel bir sonsuza bırakıldığı bir kitap.Sanırım okuduğum en iyi sonlarda biriydi.Sadece iyileri ön planda tutmayan kötülerin de geçmişini ve psikolojisini vurgulayarak kitap sonunda çok güzel anlatan bir kitap.Daha doğrusu kitap serisi.

    Bence eleştirilecek yerleri var,benim soru işaretlerim var açıkçası ama kitap sonları daha ağır basıyor sanırsam benim için.

    Yazarın sonsözünde dediği gibi:"Her şeyden öte onlar bize sıfatlara bağlı kalmadan bir insanı nasıl sevebileceğimizi öğrettiler." Sıfatlara ve dış görünüşe bağlı kalmamalıyız arkadaşlar.İnsanları sevmeliyiz,var olan her şeyi sevmeliyiz;çıkarsız,içten,sevmek için bir bahane bulmamalıyız,bir insanı "o" olduğu için sevmeliyiz...Sevin,değer verin.

    Ve son olarak yazarın dediği gibi:"Her şeyden,herkesten önce kendinizi seveceğinize dair bir söz.Çünkü güzel olan her şey kendinizi sevmekten geçiyor.Bu satırı okuyan,sevilmek senin en büyük hakkın ve sen bunu hak ediyorsun.
    Seni seviyorum."

    Kitapla ve sevgiyle kalın her daim..!
  • 300 syf.
    İlk incelemem bu kitabın olsun istedim...
    Çünkü ilkler özel ve bu kitap da yeterince özel benim için. :)

    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum.
    Yazarların, şairlerin, sanatçıların siyasi kişiliği ile onlara bakarsanız onların yaptığı sanata saygısızlık etmiş olursunuz fikrimce.
    Siyaseti bir tarafa bırakıp elinize ön yargısız bir şekilde alın kitabı.
    Okuyun çünkü buna ihtiyacımız var.
    Yıkın beyninizdeki ön yargı duvarını!
    Sevin diyordu şair. Sevin çünkü hayat sevgisizliğe yer vermeyecek kadar kısa.
    İnsanları ayırmadan onları sevin.
    Gökyüzü bir çatı ve onun altında tek bir aile var. Sadece o aileyi meydana getiren kişiler farklı.
    Başımıza ne geldiyse bu ayrımcılıktan gelmedi mi?
    Aptallara göre insanlar ırk, cinsiyet, milliyet.... gibi birçok kategoriye ayrılır diyordu Albert.
    Halbuki insanlar sadece ikiye ayrılır:
    İyi insanlar ve kötü insanlar!
    Tanımadığınız kişilere bi kalkanla yaklaşmanız onları ne kadar incitir bilebilir misiniz?
    Henüz beni tanımıyor ne bu duvar diye düşünmenin acısını tattınız mı?
    Yapmayın artık.. Bilmediğiniz insanlara onların ne olduğunu çok iyi biliyormuşçasına (!) yaklaşmayın.

    Kitap okurken bari yapmayın yahu!
    Kitap okuyanın bunların bilincinde olduğunu düşünürdüm.
    Hiç Dostoyevski kitabı alırken kendi zamanındaki siyasi görüşlerini göz önünde bulundurdunuz mu?
    Kitap okuyan insan kitabın yazarına o kitabı okuduğu sürece sadece "yazar" sıfatı ile bakar.
    *sanırdım.
    Bu kitabı okuyun çünkü öğrenin o bilmediğiniz tarafların insanlarını..
    Şu hiç gitmediğiniz ama hep bir kelime ile bağdaştırdığınız o yörenin insanlarını hani..
    Belki bir nebze tanımış olursunuz...

    Tamam uzattığımın farkındayım, özür dilerim içimde birikmişti :)
    Kitaptan fazla bahsetmeyeceğim çünkü kitabı kendiniz hissedin ve okurken anlayın istedim.
    Kitabı okurken o ilkokul günlerim ve yaşanan o zorluklar geldi gözlerimin önüne..
    Yazar o kadar iyi anlatmış ki bilmediğimiz bir dilde eğitim görürken yaşadıklarımızı...
    Aşktan bahsediyordu kitap.
    Hani şu yerini üç günlük heveslere bırakan ve gerçeğinin unutulduğu "aşk" tan.
    Ne kadar güzel seviyordu değil mi Kudret?..

    Kitaptan aldığım alıntıyla bitiriyorum incelememi:

    Aşkın Kürtçesi evîn dir. Ve senin evin dünyadaki en güvenli yerindir.

    (Biraz amatörce olabilir, affedin) :)
  • 223 syf.
    ·9 günde·8/10
    Baştan sona, her bir kelimesinde, kitaba dair her bilginin, her sonucun, her nedenin olduğu bir inceleme yazısıdır. Kitabı okumayanlar, eğer olayların sonucu ne merakıyla okuyacaklarsa, bu incelemeyi okumamaları daha iyi olur. Benim gibi her şeyi bilmesine rağmen, nedenlerini ve işlenişini merak ederek okuyacaklarsa buyursunlar.

    BÖLÜM 1

    1900'lü yılların başında, kültürel yozlaşmanın ve edepsizliğin içindeki Fransa'nın, paçalarınızı pisliğe bulaşmasın diye kıvırmanız gereken yaşayışı içinde, paylaşımın yüce gönüllülükle, cömertlikle ve titreten bir nezaketle nasıl gerçekleştiğini okuyacağınız, bana göre çok fazla ders içeren, çok iyi bir roman okudum. Beğenip beğenmemekte bir tereddüdüm var ki, bu da aramızda eşrefi mahluklar olduğumuza inandığım için, ''karısını ya da kocasını paylaşmak çok olağan gelmeyecektir'' düşüncesinden kaynaklıyor. Kitaptaki her karakter size sevgiyi, nezaketi, fedakarlığı, vurdumduymazlığı, güzelliği, vefayı, ümit etmeyi, kötü olmayı, nankörlüğü, pis nefisliliği, evliliği, şefkati, sevgili olmayı ve daha nicesini sorgulatıyor.

    Kitapta geçen birkaç ifadeyi Fransız kültürü içindeki anlamıyla birlikte açıklamam gerek:

    *Metres; evlisiniz, karınızın da toplumun da haberi olduğu, aynı evde yaşadığınız, gönüllerin hoşluğu içinde meşk ettiğiniz kadın.

    *Sevgili; evlisiniz ya da bekarsınız, seviyor ya da sevmiyorsunuz, daha çok ilgi ve hoşlanma seviyesinde meşk ettiğiniz kadın ya da erkek. Siz evli o bekar olabilir. İkiniz de bekar olabilir. Siz bekar o evli olabilir. Bir de bunun 2'li ilişki olduğunu düşünmeyin, çoklu da olabilir. Kadının da birkaç sevgilisi olabilir, adamın da birkaç sevgilisi olabilir ama bu bir sorun olamaz. Olağan şeyler. İnsanlar sıklıkla sıkıldığı için, herkes birbirini zamanla en az bir kere, şefkatle bağrına basabilir. Sevgili önemli, sevgili yapın. Gönül dediğin parasız takıldığınız yerdir.

    *Eş; eğer kitapta eş ne demek çözebilen varsa, bana da anlatsın, çünkü ben anlamadım. Herhalde bu da meşru çocuk yapılabilen varlık. Emin değilim. Çünkü eş, kendi iradesiyle evlenen insanların, aşık olmadıkları, genelde birkaç ay ilgi gösterdikleri, elinin altında hazır bulunan, maddi bazı çıkarların da olabildiği ama çoğunlukla maddi olmayan sebeplerle yanınızda ya da başka bir ülke ya da şehirde olan resmi arkadaş. Devletten imzalı tanımlı.

    *Yosma; erkekleri kendisine aşık etmeyi bilen, fakat ülkede namus kavramı olmadığı için kötü görülmeyen, herkesin kendisine aşık olduğu ama kendisinin farklı farklı kişilere farklı zamanlarda farklı ölçülerde ilgi duyduğu, birine biraz daha fazla ilgi duyan, diğerlerini de elinin altında tutmayı bilen, aşk kırıntısıyla besleyen, öldürmeyecek kadar yaşatan kadın.

    ***
    BÖLÜM 2

    Tanımlardan sonra, kelimelere Türksel bir etkiyle derin anlamlar yüklemememiz gerektiğini anladık, yazıyı buna göre okuyabiliriz.

    Philip Marcenat, zengin bir ailenin çocuğu. Delikanlı, bu; zengin, görgü kurallarını hayati önemseyen, ahlaki değerlerini yüksek tutmayı başarmış, aile olmayı ve çocuk yetiştirmeyi belli kurallar içerisinde gören, geleneksel bir ailede büyüyor. Fakat bu, bu ailede nefessiz, hareketsiz kaldığı anlamına gelmemeli. İstediğini birazcık karşı koymakla elde edebiliyor. Erkek olduğunu fark ettiğinde, kendisine bir imge belirliyor: Amazon. Bu; onun, ulaştığında hayallerine kavuşacağı kadın figürü. O kadın ki, bu erkek gibi erkeğin, heyt ne erkek yani, anlıyor musunuz, ruhunu sonuna kadar doyuracak, mutluluğun gizini taşıyan, kutsal kadın. Fakat hesaba katmadığı bir şey var ki o da Amazon'un hayalinin ne olduğu. Sanat alevimiz İsmail YK'nın bir sözü vardır: ''Beni beğeneni ben, ben beğenmem./ Benim beğendiğim ise beni beğenmez.'' Yani beğenir de ''esip geçti bir rüzgar gibi.'' Çünkü beğenmelerin sonu yoktur. Kitaptaki aşık olunan karakterlerin hepsinde mevsim hep bahar, aylardansa...

    Gözünüz kime düşerse, aşk odur.

    Kitap 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm Philippe'in Amazon kadını ile karşılaşıp, bu evliliği gerçekleştirdiği kısım. Kızımız ak giysiler içinde salınan, güzelliği ile herkesi kendisine hayran bırakan, kitaplar okuyan, çiçekleri çok iyi bilen, sade zevkleri (çokça kocası ya da sevgilisi ne bileyim erkeği falan işte) olan, tüm gününü tiyatro, hoşbeş, konserler ve kalp benzinine adayan, ömrünüzü uğruna feda edip havayı alacağınız kadın. Kalbin benzini aşk, çırası da insandır.

    Aşk bir ekmekse Phillippe onu olmadık yerlerde yiyip bir takım çarpılmalara uğrayan biridir. O kadar çok kadının ekmeğini yemiştir ki, Amazon’una denk geldiğinde, hayat ona ‘’Gel buraya cici kuş, bunlar da kırıntılar, ye de doy hadi bakalım’’ demiştir. Ekmekleri bütün bütün götüren Philippe için bu inanılması öyle güç bir şeydir ki, ekmek onda bir saplantı halini alır. İlle de doyacak ille de doyacaktır. Fakat fırıncı Odile, odun alevinde pişirdiği ekmeklerin ancak kokusunu verebilir Philippe’e. Çünkü şüphesiz ki onun da bir kalbi, ümitleri, beklentileri, hayal kırıklıkları vardır. Üstelik masum güzelimiz, çiçeklerinin kokusunu göğsünde taşırken, edasını elden bırakmaz ve Philippe’e gözlerini verir. Birkaç bakış yetmez mi aşk için? Yani kendi iradesiyle devletten imzalı tanımlı, resmi arkadaşı diye, ona eş olmak zorunda mıdır? Masa, terlik, kavanoz der gibi ‘’sevgilim’’ demek yetmez mi?

    Yalnız şu asla atlanmamalı, Odile en başında ne idiyse en sonunda da oydu. Zerre değişmedi. Bir insanı beğendiniz diyelim: Zihninizde bir görüntü ve tahmini bir kişilik beliriyor. O insanı kendi aklınızdaki haliyle severseniz, yargılama yahut eleştirme hakkınız yoktur. Yahut, o insan süregelen bir davranış ve düşünüş içindeyse, ona şaşırmanız ondan başka türlüsünü beklemeniz de yine sizin hatanız olacaktır. Bir insanı ya olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz ya da ondan uzak durmalıyız. Ayrıca, üstüne düşmekle üstüne gelmek arasındaki o farkı da iyi bilmemiz gerek. Philippe, Odile’i onun taktikleriyle elinde tutabilirdi. Ama o üstüne gelmeyi, kendisinden uzaklaştırmayı seçti.

    Her heyecan gibi bu da türlü hayallerin içine doldurulduğu fakat dış katmanın balon olması sebebiyle, o hayallerin patladığı bir sonuçla biten, dış gözlerin ‘’olmayacak’’ bakışlarıyla süzeceği, mantıkdışı bir birliktelikti.

    Philippe de Odile de ahlaki olarak yerlerde gezen karakterler oldukları için evlilik insanı değillerdi. Çünkü zaten kültürlerinde metres olmak, sevgili olmak, aynı anda birçok kimseyle oynaşmak, fingirdemek, ayıplanan yahut yadırganan eylemler değiller. Bu, Fransız kültüründe o kadar olağan ki, bu insanların evlenmekle neyi amaçladıklarını gerçekten çözemedim. Şöyle bir ülküleri de yok, ‘’evleneyim bir adama ya da kadına hayat arkadaşı olayım, çoluğa çocuğa karışayım, düzenli bir hayatım olsun’’. Hayat arkadaşı demek bana göre bir insanın yâri, sırdaşı, en yakın arkadaşı, en çok da dostu olmak demek. İki insan birbirinin dostu olmazsa, ilgileri güzelliğe ve içgüdüye dayalı kalırsa, ömrün biten bir şey olduğunu göz ardı ederlerse, sadece heveslerle bu hayatın yaşanmayacağını anlamazlarsa, ne olur?

    Kitabın size sorduracağı onlarca sorudan bazılarını aklıma geldikçe yazacağım:
    1) İnsanlar neden evlenir?
    2) Aşkın, hayatımızdaki yeri ve kalıcılığı nedir?
    3) Aşk; bitebilen ve yerini sevgi, alışkanlık ve güvene bırakan bir dönüşüm geçirebilen bir duyguysa, aşkı mı dönüştüğü hali mi seçersiniz? Her aşkın dönüşmediğinde ölüme mahkum olduğunu biliriz.
    4) Defter aynı defter, kalemi tutan aynı el olduktan sonra, sürekli yeni bir sayfa açmanın bizlere faydası nedir? Beklentimiz nedir? Hayat yarım kalmışlıklarla dolduracağımız değersiz bir emanet midir?
    5) Neden yaşarız? Neden severiz? Neden sevilmek isteriz?
    6) İnsan, şehvet duygusunu mart ayındaki kedilerden farklı yaşamalı mıdır? Her çiçekten bal almak bir yerden sonra insan olduğumuz için tiksindirmez mi?
    7) Neden birilerine bağlanmak isteriz? Yanında en çok güven duymak istediğimiz kişiler ailemizken, neden en çok onları eleştiririz ve karşılıklı bir memnuniyetsizlik yaşarız?
    8) Kusurlu olsa da (mükemmel aile yoktur) aile kurmak isteğimizin sebebi nedir? Kişilerin birbirine verdiği değer, acının ve sorumluluğun adaletsizce dağılımı göz önüne alındığında, kendinizi ailenizin gözüyle nasıl görüyorsunuz? Nasıl biri olmak isterdiniz? Nasıl birisiniz?
    9) İnsanda vefa olmalı mıdır? Neden köpekleri severiz? Sadece itaat ettikleri için mi?
    10) İnsan kibirli ve vurdumduymaz mı olmalıdır? Neden kedileri severiz, eyvallahları olmadığı için mi? Ama bir o kadar sevimli, güzel ve çekici olmaları da bunda bir etken midir?

    ***

    BÖLÜM 3

    Odile ve Philippe’in evliliğinde ikisini de yargılamak kaçınılmaz gelecektir belki. Fakat Odile, ailesinden ne gördüyse onu uygulayan, ne görmediyse de onu vermeyen bir kadındı. Burada ortalığı tek karıştıran karakter, kendisini de çevresindeki insanları da olduğu gibi kabul etmeyen, herkesi kendi kafasındaki şekle zorlayan, kibarlığının altında bir despot yatan, özüyle barışması gereken, soruları başkalarının kişilik ve yaşayışlarına yöneltirken, kendisine de ‘’Ben nasıl bir insanım ve nasıl davranıyorum, bu hayattan beklentim ne?’’ diye sormayan Philippe karakteridir. Bu kadar tutarsız, bu kadar çapkın, bu kadar hedefsiz, şuursuz, beş para etmez bir insanın, haddini hudunu bu kadar aşarak evlilik yapması, hele ki her türlü rahatlığın olağan olduğu bir kültürde, o kadar tuhaftı ki, hâlâ anlamdırmak çok güç benim için. Ye, iç, gez, toz, nerede akşam orada sabah istediğin yerde mum söndür, bütün kadınlar kollarına atılıyor, sen de hiçbir fırsatı kaçırmıyorsun. (Özellikle bir cümlesi vardı ki acaba bu cümle gerçek olabilir mi dedim, bunu evlerine çağıran kadınların davranışlarını fazla serbest buluyordu. Yalnız bu cümleyi evlerine giderken kuruyor.) Kadınlara değer vermiyorsun. Tek bir derdin var o da aşkın hazzı. Kadınlar onun için, aşk hazzını yaşadığı bir tür araç. Hayatla ilgili ayağı yere basmayan düşüncelerinden ve tutarsız hareket tarzından başka bir şey yok. Neden? Neden evleniyorsun? Philippe karakteriyle ilgili o kadar çok soru sizi saracak ki.

    Philippe, Odile’i çok sevdi. Yani ilk akla gelecek şey bu, sevgi. Fakat Odile’i tam da Odile olduğu için sevdi, ona adeta saplandı. Ele avuca sığmayan, baş döndürücü güzellikte, hoş kokulu, çabuk sıkılan, sadakat sevmeyen, tek bir kimseye bağlanamayan, havai, uçarı, gezeyim tozayım diyen, bir eş olmanın çok uzağında olan, kendisine neyin yakıştığını çok iyi bilen, bir erkeği avcuna almayı, onun dikkatini sesiyle, sözleriyle, bakışlarıyla üstüne çekmeyi çok iyi bilen, ahlaki bir sınırlaması olmayan, evli-bekar, genç-yaşlı, it kopuk fark etmeyecek şekilde kendi hoşuna giden her kim olursa onu elde edecek biri olan Odile’i, işte tam bu yüzden sevdi. Çünkü Odile, ona sadık değildi. Kaşı gözü ayrı oynuyordu. Philippe’in aşık olacağı kadın ancak onu üzen biri olmalıydı. Hiçbir şekilde kendisine bağlanan kadınları sevmiyordu. Bir erkek düşünün aşkı, sevgisi, ilgisi sadece şüphelerle var olan. Ondan başka bir erkeğin, onun sevdiği kadını güldürmesi, ona dokunması, o kadınınsa buna arada aşk kırıntısı vermesiyle Philippe deli divane tutkun olan bir erkek. Sizce bu, aşk mı? Nice kadın onu sevdi. Hepsi kitaptaki ifade ile sadece yosmalıktan ilgi göstermedi ona. Eğer isteseydi, tertemiz ve kaşı gözü ayrı oynamayan nice kadınla eşref-i mahluk olmaya uygun bir hayat sürebilirdi. Ama o bazı hayvan türleri gibi, her mevsim kendisine yeni bir eşlikçi (kitaptaki ifadeyle sevgili) aradı. Aşk diye nitelediği ise ızdırap verecek herhangi bir yosmaydı. Odile ona bağlansaydı, kaderi sevilmemek olacaktı, diğer kadınlar gibi.

    Odile… Aklı zaten erkek tavlamaktan ve onlarla takılmaktan öteye gitmeyen kadınımız, en sonunda Philippe kadar aç gözlü değilmiş ki kendine bir başka erkeğin evinde, bir son çizdi. Bence bu da garipti.

    Her ne yaparsa yapsın, onu hep iyilikle anan Philippe, bu aşkın ızdırabının müptelası olduğu için, bundan sonra Amazon imgesi onun için Odile ve türevleri olarak şekillendi. Artık onun için Amazon, vur-kaç teknikli, her bülbülün gülü olan yosmalardı.

    ***
    BÖLÜM 4

    Şimdi bir makine düşleyin. Yalnız bu hayallerinizdeki bir makine. Elinizde de parçalarının ne olduğunu, kullanımının nasıl olduğunu anlatan bir kitapcık var. Ayrıca ona ihtiyacınız var ve onu kullanmak zorundasınız. Şimdi soru şu: Kullanma kılavuzunu okuyup, ‘’Hmm bu makine böyle işliyormuş o zaman ben onu saksı olarak kullanayım’’ der misiniz, ya da ‘’Duvara tablo gibi asayım’’. Belki de ‘’Ayakkabılıkta dursun en sevdiğim terlik gibi ama giymeyim, misafir gelirse o giysin.’’ İşte üçüncü karakterimiz Isabell’in kocasına yaklaşımı bu.

    İlk önce kendisinden biraz bahsedelim ki, zihnimizde daha net bir tablo oluşsun: Bu kadın karakterimiz geleneksel ama oldukça sinir bozucu özellikte bir aileye sahip, annesi tarafından çirkin olduğuna inandırılan ama aslında güzel olan, baskı, sözde disiplin adı altında çocuğu sindirme üzerine kurulu bir düzen içinde, özgüvensiz, pısırık yetiştirilen, halbuki düzgün bir ailede pırlanta gibi olacak, iyi bir insandır. Ailesi o kadar yanlış bir anlayışa sahiptir ki, Isabell hayatı boyunca, her konuda ‘’yetinmeyi’’ bilmiştir. Elinde fırsatlar olsa da az ile yetinmiş, olmasa da zaten kanaat ettiği için rahatsız olmamıştır. Az öz elbise, eski eşyalar, az sevgi, çirkin bulunma, sindirilme.. Hani bizim toplumumuzda kaderi yanlış yorumlama hastalığı vardır ya, işte o hastalık Isabell kızımızda da var. Ne mi? ‘’Kısmet… Hayırlısı… Demek ki benim de kaderim buymuş…’’ Isabell iyi niyetli, sadık, temiz bir kalbe sahip, düzgün bir insan olabilir fakat bunlar bazı özelliklerle desteklenmedikçe bir çekiciliğiniz kalmaz. Peki, çekicilik neden önemlidir? Yaşıyoruz da ondan. İnsan, birini sevince ister ki o da onu sevsin. Bu en basit ilişkilerde dahi böyledir. Bir cazibeniz olmak zorunda. İlgi çeken bir şeyleriniz olmak zorunda. Çünkü insan toplumsal bir varlık. Bizler birbirimize muhtacız fakat aynı zamanda hür ve başı dik, mağrur ve güçlü olmayı da bilmeliyiz. İşte Isabell ailesi yüzünden güçlü kadın olmaktan oldukça uzak bir karakterdir.

    Sizler ne düşünürsünüz bilmem ama ben aşka inanırım ve hayatta birkaç kez aşık olmak mümkündür derim. Lakin illa ki içlerinde biri, şu an için gözünüzde aynı değerde olmasa, gördüğünüzde çok uzak hissettirse ve size ‘’Bu kişiyi mi sevmiştim ben’’ dedirtse de, o biri kalbinize en derin izi bırakmıştır. Bunun onun şahsıyla ilgisi yoktur. Aşk duygusu, aslında bazen biriyle bir vücut bulur ama insanın sevme kabiliyeti ile ilgilidir, o anki sizle ilgilidir. Yani aşk, artık muhatabından tamamen farklı, sizin kalbinizdeki oluşumun; sizin karakteriniz, kültürünüz ve hayallerinizle şekillendirilmesidir. Bu yüzden her aşk biriciktir. Çünkü hepimiz benzer yönlerimiz olsa da, bu yönleri ve özellikleri farklı şiddetlerde taşıyoruz. Yaş aldıkça, yaşadıkça değişiyoruz. Bu yüzden gönül ilk gençlik çağlarındaki aşkıyla daha sonraki yıllardaki aşkını aynı şekilde yaşayamaz. Philippe takıntılısı dışında tabi.

    ***
    BÖLÜM 5

    Philippe bir aşkla sevilmedi. Odile’inki sadece yüksek bir ilgiydi. Neden evlendiklerini çok düşündüm, bir yanıt bulamadım. İkisinin de aile merakı olmadığını yaşam ve zevk anlayışlarından görüyorsunuz. Fakat Isabell’in neden evlendiği çok açık. Kadın zaten bağlılıkla büyütülmüş, dünya zevklerine yahut içgüdülerine düşkün olmayan, hayvani yanlarından ziyade insani yanlarını besleyen biri. Kadının kitabında, kalp kırmak yok. Diğerleri zaten kitapsızdı. Buradaki sıkıntı şuydu, Philippe ona öyle bir geldi ki, hiç gitmeyecekmiş gibi. Öyle bir ilgi gösterdi ki, hiç bitmeyecekmiş gibi. Ona, öyle bir vakit ayırdı ki, bir daha bekarkenki Philippe olmaz ve de bir daha daldan dala konmazmış gibi. Bu kendini de insafı da bilmeyen Philippe, Isabell'i kendisine inandırıp, aşık etti. Ama o kadar doymaz iştahlı biri ki, onu bir tek açlık dizginlerdi. İşte bu yüzden o, onun gönlünü aç bırakan kadınlara düşkündü. Kim ki onu sever, ona bağlanır Philippe oradan uzaklaşır ve doyuranı da suçlardı. Isabelle, kendi için, Philippe için kocasına bu kadar açılmamalı, gizemli davranmalı, kocasının yaptığı gibi farklı insanlarla sohbet etmeli ama asla başka türlü münasebetler kurmamalıydı. %100 güvenilir olun ama bunu karşınızdakinin bilmesine gerek yok. Çünkü sen eşref-i mahluksun Isabell, aksi türlü zaten hareket edemezdin. Phillippe ne istediğini bu kadar bilmezken, o daha fazla kadına zarar vermesin diye de yapmalıydı bunu, kendi kalbi daha fazla yorulmasın diye de. Adam aklına karpuz kabuğu kaçmasını seviyorsa, ortada sevgi pıtırcığı gibi dolanman seni daha değerli kılmazdı, kılmadı. Hayat bir stratejidir. Temiz bir niyetle bazı şeyleri gizlemekten zarar çıkmaz.

    Philippe’in günlük tarzı bir defteri vardı. Oraya Odile’le ilgili ve diğer düşünceleriyle ilgili her şeyi not almış ve bunu Isabell’e okuması için vermişti. Sevdiğiniz adamın neyi kıskandığını, ne tür zevkleri olduğunu biliyorsunuz, aklından geçeni, onu neyin harekete geçirdiğini biliyorsunuz. Üstelik siz bir yosma değilsiniz. Derdiniz onu avlamak, birkaç zaman takılıp ayrılmak değil, onunla düşlediğiniz bir hayat var. Ne yapardınız? Isabell sevilmeyi arzulayıp, kendini sevilmeye terk etmeyen bir kadın olmayı seçti. Odile’e olan saplantılı ve kuruntulu aşktan sonra, adam onu unutturacak denli güçlü bir aşka düşmeliydi ki, bu aşk uzun sürsün. Isabell bu aşkta bir kartal olması gerekirken; sakin, sessiz, minik bir serçe olmayı seçti. Bir kanadıyla adamı neye uğradığını şaşırtması gerekirken, cik cik serçe olmak!

    Kartal karnını kendisi doyurur, serçe de başkalarının verdiği kırıntılara muhtaç yaşar.

    Philippe’in ciğerinde Odile’den kalma büyük bir iz vardı. Philippe, Odile’den sonra başka kadınlara ilgi, arzu, sevgi duysa da artık Odile’den sonraki Philippe’ti. Onun Amazon kadını, ona kök söktüren, şuh, çapkın, asla kendisinden emin olunmayacak kadındı. Isabell bu özelliklerde olamazdı belki ama en azından Philippe’in onu kıskandığı o biricik zamanları, akıllı bir kadın olarak koruyabilseydi, inanın her şey o kadar elindeydi ki, yapabilirdi, biz Philippe ve Isabell aşkını konuşuyor olurduk. Ama Isabell bana göre asil olmayı değil, aptal olmayı seçti. Kaçınız, kocanızı başka kadınlara gitmesi için teşvik edersiniz? Bu zavallı, pasif kadın bunu yaptı. Bu kader değil ahmaklık.

    Yeni bir yosmayla, Odile’in bir türevi ile karşılaşan Philippe çok sürmedi, bu kez de Solange’a tutuldu, tabi sadece Solange değil, ne isimler geldi geçti. Her defasında kocasını onlara yönlendiren Isabell’in şu cümleleri bana tüfeği alıp bu serçeyi indirme hakkı doğuruyor: ‘’Sevgilim, ben sizin çok değerli kadınlara yakıştığınızı düşünüyorum, sonra da güzel, ama sıradan kadıncıklara bağlandığınızı görüyorum.’’

    Phillipe uzun bir yolculuğa çıkar ve karısına ilgisi son derece tazedir. Çünkü karısının özgüven kazandığını, çeşitli ahbaplar edindiğini, hür hareket edebildiğini görür. Fakat Isabell’in arkadaşlığı gerçek manadadır. Yani av-avcı ilişkisi değil. Kitap için alışık olmadığımız bir şey, olağan sohbet. İşte o an Philippe kıskanır. Meraklanır. Hep karısıyla olmak, onunla gezmek, sohbet etmek ister. Açık açık falanca filanca kişiyle görüşme der. Kıskanır, gözü döner. Bizimki napar? Bu nice zamandır beklediği ilgi kucağına düşmüşken, huzuru kendisinden alır, kocasına verir. O da gider başka yosma bulur. Bu arada hamile ve kocasının sevgilisinden merhamet bekliyor serçe. ''Bari'', diyor ''şu dönemde kocamı bana bıraksaydı, ne olurdu?'' Üstelik kocasına ''Git, onu göresin geldi sevgilim, burada yanımda durup ne yapacaksın, hem havan değişir. Seviyorsun onu.'' diyen de kendisi. Zaten kültürleri de bir tuhaf olduğu için, burada Philippe’in yediği boynuzlardan başım ağrıdığı yetmezmiş gibi bir de Isabell yüzünden havale geçirdik.

    ***
    BÖLÜM 6

    EVLİLİK…
    İnsan birbirini hayat arkadaşı görmeli. Bunların imzalı olarak takıldıkları kişiler birbirleri için sirk maymunu gibiydi. Yani onları eğlendirdiğiniz kadar varsınız.

    İlk bakış açısı Odile perspektifinden: Kitap, evliliğin sadece aşk ile yapılmayacağını onun iki evliliği üzerinden net bir şekilde anlatmış. Bunu herkes okuyarak görmeli.

    İkinci bakış açısı birincisiyle paralel gelişiyor: Evlilik, sadece eğlence değil; dostluk, sevgi, anlayış ve vefa üzerine kurulmalıdır. Gönlü okşayan her eli öpmememiz gerektiği Philippe’in evlilikleri üzerinden çok detaylı bir şekilde anlatılmış.

    İnsan hayattan beklentilerini şekillendirirken, kimi zaman gerçeklerden fazla uzaklaşıyor. Fakat gerçekler kalbimize kazık gibi girmeden, insanlara taşıyamayacakları bir anlam yüklememeyi öğrenmek zorundayız. Yoksa kalbimiz bir kurşun gibi ağırlaşır. Her çiçekten bal alıp, iğnesiyle yola devam edenleri görünce, onlardan merhamet dilenmemeli, kendimizi onların merhametine bırakmamalıyız. Hissettiğimiz duyguların bir kısmını kendimize saklamayı bilmeliyiz. Eğer bir çiçek, size gülümsesin, ışığıyla yüzünüzü gönlünüzü aydınlatsın istiyorsanız, ona gereğinden fazla su vermemelisiniz. Bunun adı cömertlik ya da saf sevgi değildir. Bu, Philippe’te olduğu gibi bir kalbi çürütmektir.

    Bir kadının Isabell kadar zavallı olmasını da, Odile ya da Solange gibi yosma olmasını da kabul etmiyorum. Bir erkeğin bu kadar pis nefisli ve kendini bilmez olmasını, bu kadar kadın düşkünü olmasını da kabul etmiyorum. İnsanı hayvanlardan ayıran özellikler varken, her mevsimi bahar görmeyi kabul etmiyorum. Biz eşref-i mahluk olmayı seçmeliyiz. Çünkü haz odaklı yaşamak, bedbahtlığı getirir. İnsan adaletli ve insan olursa, hayat herkes için daha huzurlu olur. Çoğumuz hayatı kendi bireysel dünyamız zannediyoruz. Oysa ki hepimiz birbirimize görünmez zincirlerle bağlıyız. O yüzden lütfen kelebek etkisini göz ardı etmeyin.

    Evren çok ilginçtir. Neyi yansıtırsak (topal karıncanın getirdiği adalet misali) eninde sonunda bize yansıttığımızın karşılığını verir. Ya yaşadıklarınızla daha kötü biri olur, kalbiniz soğusun diye başkalarına acı çektirirsiniz ya da eşref-i mahluka uygun bir şekilde empati yapar, aynı acılara başka insanların düşmesine engel olursunuz. İnsan sevdiğine aşk cilvesi aşk oyunları yapar ama seveni oyuncak etmez.

    Sevin, sevilin, sevginin en yücesine layık olun. Aile olmayı başarabilenler bu dünyanın en güçlü insanlarıdır ve onları ne top ne tüfek yıkar. Eğer bizler birbirimize sırtımızı yaslayabilirsek korkusuzca, kalbimiz huzur bulacaktır. Huzur için sevgiler, selamlar.
  • Sevecekseniz illa birilerini, iyi, kitap okuyan, yüreği olan insanları sevin. Öyle ki, onlar yıpranmış bir kağıt görse, yürekleri yanar
  • Kitap okuyan insanları sevin ...

    Naiftirler onlar...
    ~~~