• 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • 208 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10·
    "Sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz."

    Bir distopya okuyucusu olarak okuduğum kitaplar arasında haklı yeri tahsis edeceğim bir eser...

    Çok ciddi bir inceleme olmayacak bu. Yukarıda alıntıladığım cümle dışında da kitaptan alıntı yapmayacağım.

    Fahrenheit 451'in ne olduğunu kitabı açar açmaz öğreneceksiniz. Bunu burada söyleyip o anki atmosferi bozmanın manası yok sanırım.

    Ben, daha çok eserin alegorik tarafına değinmek istiyorum. Kendi kendime belirlediğim birkaç başlıkla belki de kitabı okuyanlar ya da okuyacaklar için bir bakış açısı sağlamış olurum.

    1-İtfaiye: Kitabı okumaya başladıktan sonra zıtlıklar üzerine kurulu bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Karı - koca eşleşmesinin iki yabancıdan öteye gidemediği gibi yangın söndürmesi gereken kamu organının yangın çıkartması şaşırtıcı gelecektir. Fakat burada yazarımızın da kitabın sonunda belirttiği gibi korkaklık baş göstermiş olsa da aslında korkak olduğunu sanan insanların bir yerlerde en cesur duyguları beslediğini gösterir.

    Toplum içinde organik görevini yerine getirmekle yükümlü kuruluşlar yahut kuruluş içindeki kişiler, tamamen o görevin zıddını ifa etmeye adanmış gibi. Yangın söndürmesi gereken itfaiye, aksi yönde yangın çıkarmaya evrilmiş. Fakat bu dünyada kavramlar daha gerçekçi. En azından yangın söndüreceklerini iddia etmeden yangın çıkarma organı olduklarını kabul ediyorlar.

    2-Kitaplar: Kitap nedir? Kitap, kapak arasına boca edilmiş mürekkebin oluşturduğu bir icat mıdır? Teoride öyledir belki. Nitekim tanımlar, muhtevayı tam olarak yansıtamaz. Bu yüzden insan, bir uzvu gibi kullandığı kelimelerin tanımı yapmakta hep zayıf kalmıştır.

    TDK'ye göre kitap: Ciltli ve ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü...

    Ama size göre kitap?..
    Kitap seyahatten başka bir şey olmayan yaşamda en iyi silahtır. (Montaigne) Ya buna ne demeli?
    Bir birikim, karanlık bir yolda fener, yaşanmamış fakat yaşanacak kadar uyarıcı... Birçok çeşidi varken aslında kötüsü yoktur kitabın. Herkesçe bir okuru vardır. Herkese hitap etmese de insana hitap eder.

    Burada neden insanları yakmayı düşünmedi yazar? Belki de kitapları yakmak, insanı yakmaktan daha adice idi. Nitekim insanları öldürmeyen fakat köylerine okul yaptırmayan zamane ağaların yöntemi çokça tutmuştur.

    3-Hız: 79'da bitmesine rağmen anlatılan hız, bir nevi bugünkü dünyayı tasvir eder. İnsanların ulaşmak istedikleri yere çok rahat bir şekilde ulaştığı, trene ihtiyaç duyulmadığı, TV'lerde komşu ziyaretleri yapıldığı bir dünya... 3 boyutlu fakat sanal bir dünya... İşte, bu dünya hakkında J.B'nin İmkansız Takas kitabını tavsiye ederim. (Felsefeye meraklı olanlar için.)

    4-Montag-Gerçek İnsan: Montag, başkahramandır. Gerçek insandır. Ot gibi yaşayan ve dayatmalara ses çıkarmayan insanlığın timsalidir. Aslında kitapları yakan tarafta, itfaiyede, bulunan Montag, bir süre sonra bunun yanlış olduğunu hisseder. Belki çok önceleri bunun yanlış olduğunu biliyordu. Çünkü tavan arasında sakladığı kitapları, eyleme geçmeden önceki zamandan kalmaydı. Ta ki o geceye kadar...

    Peki, Montag'ı uyandıran ne oldu? Bir iğne mi yapıldı da uyandı bu adam? İnsan ne zaman uyanır? Ya da ateş ne zaman büyür ve kocaman bir alev topuna döner?
    Bir kıvılcım...
    Kıvılcım, var olan ateş potansiyelini ortaya çıkarmak adına sadece bir anahtar görevi üstlenir. Oradaki yanma potansiyeli mevcuttur aslında. Kuru otlar, gaz yağları, petrol... Sadece bir kıvılcımla hepten yanmaya başlar. İnsanın içinde korkuyla sakladığı ve daha çok bilinçaltı denen yörede barındırdığı duygular da yanma potansiyeli taşıyan nesneler gibidir. Sadece doğru bir kıvılcıma ihtiyaçları vardır. Ve doğru zamanda, doğru yerde en ufak bir kıvılcımla alev topuna dönerler.
    Uysal, yönlendirilen Montag'ın tutuşup kocaman bir alev topuna dönüşmesi gibi.

    Komiktir ki Montag, Faber'ın kulaklığını düşürüp ardından Beaty'nin de yokluğuna rağmen kendi zihninde kurguladığı düşünceleri bir başkasının yönlendirmesiymiş gibi tekrarlaması insanı anlatır bize.

    "Sağa dön, hadi!
    Şimdi kalk, nehirden çık!"

    Bu gibi cümlelerle sanki bir yönlendirmeye ihtiyaç duyar gibi kendine başkasının ağzından emirler vererek eylemde bulunuyor. İnsan bu değil midir? Haklılığını kanıtlamak adına sürekli toplumda onaylanma aşkıyla tutuşmaz mı? Bugün sosyal medyada hepimizin mümessil bellediğimiz profillerimiz mevcut. Fotoğraflarımız yahut gönderilerimiz ne kadar beğeni alıyorsa o kadar mutluyuzdur. Bir onaylanma, ait olma ihtiyacı...
    Montag(insan). ne kadar doğru bir şey yaptığına inanıyorsa da bir onay gereksinimi duymaktadır.

    Ve son olarak...
    5-Yazar: Son Söz'de kendini o kadar iyi tanımlıyor ki... "...ben aslında hepsiyim. Montag, benim; Beaty, benim; Faber, benim..." tarzında cümleleriyle kitabı yazma sürecini anlatıyor.

    Kitaptaki hikaye ile birlikte kitabın yazılış hikayesi de bir o kadar ilgi çekici. Birkaç sefer ad değiştirmesi, küçük bir rastlantı sonucu kitap yazmaya karar vermesi ve ardından yazdığı kitabı satın alan kişi...

    Okuyun, ilginizi çekecek ve ufkunuzu genişletecektir. Kitapları yakan bir kitabı okuyun ki bir daha kitaplar yanmasın diye dua edesiniz.
  • 296 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ulu Önder’imizin bize bıraktığı belkide en güzel miraslardan biri olan bu söylevi, ince ince idrak ederek ve içimdeki yogun vatan sevgisiyle harmanlayarak okudum. Dilimizi böylesine güzel kullanan başka kim vardır? O dönemin şartlarını birincil kaynaktan öğrenmemizi sağlayan bu eser bizlere Atamızdan yadigar.Her Türk gencinin kesinlikle ve kesinlikle okuması gereken bu kitap tarihimizi, yaşanan olayları tüm gerçekliğiyle yansıtmakta.Bize düşen, bu görevi layığıyla yerine getirmekk!
    Dipnot: 2 ciltlik olanı yani TDK yayınlarından olan Nutuğu okumanızı tavsiye ederim..
  • 304 syf.
    ·48 günde·7/10
    Unutulmaya yüz tutmuş kelimeler ve nadide yazarlardan bu hoş kelimelere misaller.Şahsen herkes okuyup benim gibi bir çok kelimeyi aralarından ayıklayıp kendine katmaya çalışılmalı.Engin, derya gibi bir dilimiz var ve biz ise sadece 500-600 kelimeyle yetiniyoruz kesinlikle yanlış bir davranış haddizatında davranış değil sistem dayatması ve TDK belası desek daha hakkaniyetli oluruz.Hulasa kitap cidden güzel hazırlanmış ve emek verilmiş bize uzak olan değilde aramızda havası olan lakin hatırlanmayan kelimeleri derlemişler, kitap başarılı ve katkılı herkese tavsiyemdir.
  • 552 syf.
    ·Puan vermedi
    Robert Musil, 1880-1942 yılları arasında yaşamış Avusturyalı bir yazardır. Musil askeri lisede okur, üniversite eğitimi mühendislik üstünedir, sonrasında ise psikoloji üstünde yüksek lisans yapar. 1921 yılında yayımlamaya başladığı Niteliksiz Adam romanına hayatını adamıştır.
    Eserin orijinalı 4 cilt ve 2159 sayfadır. Musil'in başyapıtı olan Niteliksiz Adam eseri yarım kalmasına rağmen James Joyce'nin ''Ulysses'', Marcel Proust'un ''Geçmiş Zaman Peşinde'' romanlarıyla birlikte 20.yy'ın modern romanın zirvesini oluşturur.
    Türkçeye ise Yapı Kredi Yayınları basımıyla Ahmet Cemal tarafından yaklaşık 900 sayfası çevrilmiştir. Ahmet Cemal çok yavaş bir şekilde bu romanı Türkçeye çeviriyor diyebiliriz. Fakat 2018 yılınnın muhtemelen ekim kasım aylarında [ben şuan (21.12.2018, 21:27) bunu farkettim] Aylak Adam yayınevinin basımıyla M. Sami Türk tarafından tamamıyla çevrildiğini görüyorum. Ama burada ben Ahmet Cemal'e yavaş çevirmesine hak veriyorum çünkü kitap baya ağır, öyle boş bir kitap değil ve benim incelemem de pek profesyoneldir diyemeyeceğim.

    Eserin ismi ile kitap doğru orantılıdır. Nitelik TDK imla kılavuzunda:
    1.Nitelik yönünden kusuru olan, herhangi bir üstün yönü olmayan, özelliği olmayan, degersiz
    2.Ayırt edici bir özelliği olmayan
    anlamlarına gelir.
    Başkişi olan Ulrich ise bize Niteliksiz Adam olarak verilir.

    Musil bu romanı ile bize İmpkralya ülkesinin çöküş nedenlerini anlatır. Başkişisi Ulrich öncelikli olmak üzere karakterler üzerinden çöküş bize anlatılır. Kitabın en başında bize bunun sinyaleri verilir. 2 kişi bir trafik kazasını görür, 2'sinin de önce içleri parçalanır bu duruma ve üzülürler. Fakat yaşlı adam, yaşlı teyzeye istatistikler aracılığıyla bunun çokça meydana geldiğini belirtir ve içleri direkt olarak rahatlar. Bu olayla birlikte olayların içine daha girilir.
    Romanda tek nitelikli kişi Ulrich'in babasıdır. Ulrich'in babası fakir bir hayat sürmesine rağmen eldeki eğitimden en iyi şekilde yararlanarak en üst zümrenin içine kadar girer ve saygı görür. Yazar İlahi bakış açışı ile bize tüm bunları verir.
    Ulrich'e baktığımızda aslında çok yetenekli, bilgili, yürüyen bir deha olduğunu görüyoruz. Askerlikle ilgilenmiş, matematik alanında ise ileri derece bilgisi vardır tüm bu bilgilerine rağmen yozlaşmış kişi olarak verilir bize. Ulrich'in bize böyle gösterilmesinin nedeni Musil'in kendi fikrini benimsetmesidir diyebiliriz. Böyle nitelikli gibi görünen insanlar bile aslında işe yaramaz, bir işte tutunamayan, ahlaksızlıklar içinde boğulan birer kişilerdir vurgusunu yapar ve bunu bize diğer tüm karakterler üstünden gösterir.

    Ulrich'in sevgililerine baktığımız zaman Leona bir fahişedir, Ulrichle sevgili olmasına rağmen başkalarıyla ilişkiye giren. açgözlü ve bu açgözlülüğü pekiştirmek için fiziksel özelliği şişman olarak bize verilir.
    Bonadea'ya bakıldığı zaman evli olmasına rağmen Ulrich'le ilişikisi vardır. Duygusal boşluğunu Ulrich ile doldurmaya çalışır.

    Paralel Eylemi başlatan Kont Leinsdorf'ta tüm karakterler gibi yozlaşmış bir kişidir. Bu eylemi başlatır fakat içerikten yoksun ve nelere sebep olacağını dahi düşünmez. Musil bu karakter ile de bize ''Kont gibi bir rütbede, belli bir kapasiteye sahip olsa bile bir işe yaramadığını bize gösterir.''
    Paralel Eylem'de büyük ve önemli görevleri varmış gibi görünen Dr. Arnheim ve General Stumm ise çıkarcı kişilerdir. Dr. Arnheim sanayisi için petrol alabilmek uğruna bu paralel eyleme katılır, General Stumm'un amacı ise orduya destek cıkabilecek para almaktır. Avusturya için önemli görünen sanat ve bilim hareketi olan Paralel Eylem'de bulunuş amaçları sadece budur.
    Diotima ise Ulrich'in kuzinidir. Evli olmasına rağmen Dr.Arnheim'e karşı duygular besler. Tuzzi ile evlenmesinin nedeni saygıdeğer bir rütbeye ulaşmaktı ve evlerini bu eyleme açma nedeni tarihe adını yazdırmaktır. Böyle huyları olmasına rağmen devlet işlerinde yetkili kişilerin ondan akıl olduğu görülür.

    Kitapta pek çok karakter vardır fakat hepsinden söz edemeyeceğim fakat bu romanda iyi gösterilen tek karakter Ulrich'in Babasıdır. Onun dışında olan herkes yozlaşmış birer kişidir ve İmpkralya'nın çöküşü onlar yüzündendir. ''Bir insanın rütbesi veya bilgisi olsa bile bunu kullanmadıklarında ya da kullanamadıklarında birer niteliksiz kişi olur, bu bilgili ama niteliksiz olan kişiler kendisini geliştiremezse ise bir devlet bile sona ulaşır'' fikrini bize aşılar.

    Musil kısaca bize bu romandaki karakterler gibi olmayın der.
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.
  • 55 syf.
    Ne Lübnanlı ne Amerikalı ne Müslüman ne Hristiyan yalnızca ama yalnızca bir DÜNYA VATANDAŞI, bir İNSAN;
    CİBRAN HALİL CİBRAN

    Sevgili okur dostlarım, bugün sizlerden hemen kısacık sorgulamanızı istediğim bir terim var; görünürde bir tamlayan bir de tamamlanandan oluşan minicik bir ad tamlaması bu terim ama dediğim gibi yalnızca görünürde öyle. Yükte hafif pahada ağır diye bir deyimimiz vardır ya, terimimiz de tam olarak bu nitelikte ve ben bu terimin manâsının derinine indiğimden beridir yer yüzünde bu niteliğe sahip insan arar oldum… Sözü fazla uzatmadan, sizi de daha incelemenin en başından usandırmadan söyleyeyim.

    Terimimiz: başlıkta da kullanmış olduğum “Dünya Vatandaşı"

    Nedir dünya vatandaşı? Kime denir? Neden anlamı beni bu kadar etkiledi? Neden öyle insanlara bu denli hasret çekiyorum? Dünya vatandaşı nasıl olunur?

    Cevaplayacağım efendim, hepsini tek tek cevaplayacağım. Ancak bir TDK olmadığım için “Dünya Vatandaşı” yazıp iki nokta üstü üste koyup tanım yapıştırmak da elbette ki benim üstüme vazife değil. Ben tüm bu soruların cevabını bir Dünya Vatandaşının üzerinden açıklayarak ilerleyeceğim, incelemenin sonuna geldiğinizde tüm bu soruların cevaplarına da ulaşmış olduğunuzu göreceksiniz.

    Dünya Vatandaşının yer yüzündeki karşılıklarından biri de CİBRAN HALİL CİBRAN’dır. 1983 yılının başında soğuk bir kış gününde adeta insanların yüreklerine sıcaklık versin diye gönderilmiştir bu dünyada. Belki şansından belki şansımızdan ilk nefesini Lübnan’da aldı -hayatının ilerleyen aşamalarında bir çok toplumun atar damarı haline gelen yazarımız. Şans mı dedim? Ne doğru demişim! Ne de güzel oturmuş kelime cümle içindeki yerine. Hem de ne büyük şans…

    Bir adamın Lübnanda ya da Amerikada ya da ekvatorda doğmasının ne gibi bir önemi olabilir ki? Bunun şansla ilgisi nedir? Normal şartlarda olmaz, olamaz, olmamalı da ancak söz konusu şahsımız Halil Cibran olunca işler bir hayli değişiyor. Devam edelim bakalım neden ve nasıl değişiyor.

    Lübnanda doğan Arap asıllı Hristiyanlık dinine mensup yazarımız, babasının hapse atılması ve ardından da ailesinin elinden varının yoğunun alınması üzerinde Amerika’nın Boston eyaletine göç ederler. Orada geçirdiği ve yaşamında büyük etkiler bırakan yokluk ve sefalet yıllarının ardından babasının isteği üzerine Cibran tekrardan dünyaya gözlerini açtığı yere, ana yurdu Lübnan’a döner ve Mehadül Hikme adında ki okula Arap Dilini geliştirmek ve tahsilini tamamlamak üzere yazılır. Arapçaya ve Arapça İncil’e olan ilgisi dışında kanı deli akan biraz haylaz bir gençtir Cibran.

    Ayrıca resme karşı büyük ilgisi ve yeteneği olan Cibran, genç yaşlarında keşfedilmiş ve kitap tasarım işiyle de ressamlık hayatına giriş yapmıştır. Kendi kitap kapak tasarımlarını kendisi tasarladığı gibi ERMİŞ kitabının kapak resmindeki kadının da annesi olduğu söylenir. Bir süre kazancını bu yolla elde etmesinin ardından edebiyat dünyasının ona kapılarını sonuna kadar açması ile dünya çapında büyük bir yankı uyandıracak olan MEHCER EDEBİYATINA öncülük yapmış ve Arap edebiyatına yeni bir soluk kazandırmıştır.

    Mehcer edebiyatı mı? O da ne??? Diyorsanız eğer buyrun şuraya minnacık bir tanım ekliyorum sizler için:

    // Mehcer edebiyatı 19. Yüzyılın yarısından itibaren başta Lübnan olmak üzere Suriye, Filistin ve Ürdün gibi ülkelerden Kuzey ve Güney Amerikaya göç eden Arapların gittikleri yerlerde başlattıkları ve temsil ettikleri edebiyat akımıdır. //

    MEHCER kelimesi kök harfleri itibariyle bir çoğunuza tanıdık gelmiş, bir aşinalık uyandırmıştır. HİCRET kelimesi ile aynı köktendir, en kısa tabiriyle hicret eden edebiyatçıların oluşturduğu edebi akımdır da diyebiliriz.

    Bu akımın başta gelen isimleri Cibran Halil Cibran, Mihâîl Nuayme ve Emin er-Reyhâni’dir. 1920 yılında Cibran’ın önderliğinde bazı Lübnanlı ve Suriyeli edebiyatçıların gayreti ile Kuzey Amerika’da er-Râbıtatü’l-kalemiyye adlı bir dernek kurulmuştur. Bu derneğin başlıca amaçları için; Arap dili ve edebiyatına canlılık kazandırmak, edebi ürünlerini bir araya getirmek, klasik edebiyatla bağları koparmak ve toplumsal özgürlük için çalışmaktı diyebiliriz. Ve bu amaç doğrultusunda yaptığı çalışmalar Amerika kıtasından Arap dünyasına bir bir yankı uyandırmış, birçok yazar ve şairi de etkisi altına almıştır.

    İngiliz edebiyatının romantik akımından etkilenen Cibran, bu eserimizde de sıkça ve hatta neredeyse her cümlesinde karşılaştığımız gibi şiirlerinde ve düz yazılarında imgelemeye fazlaca önem vermiş, özen göstermiş ve yaşadığı coğrafyayı yani Batı’yı Doğululaştırma gayretiyle akıllarda yer etmiştir.

    Ancak ne var ki genç yaşta Lübnan’dan ve diğer Arap ülkelerinden savaş, yokluk vb. durumlar dolayısıyla göçe mecbur edilen bu Mehcer edebiyatı yazar ve şairlerimiz Arap diline tam manâsıyla vakıf olamadıkları için eserlerinde çeşitli dil hataları yapmışlar ve bu sebeptendir ki çok sert eleştirilere maruz kalmışlardır. Başta Halil Cibran olmak üzere bunu kabul etmek istemeyen diğer Mehcer edebiyatı edipleri bir dergi yayınlamışlar ve yaptıkları yanlışları savunma hatası içine düşmüşlerdir. Bir yanda yaşadıkları coğrafyaya ayak uydurma çabası, diğer bir yanda kökenlerini sürdürme arzusu. Ve sonuç kocaman bir kimlik karmaşası!

    Cibran hayatının ilerleyen yıllarında artık yalnızca İngilizce eserler vermeye başlamıştır. 8i Arapça 8i İngilizce olmak üzere 16 eser bırakmıştır bu dünyaya. Ve özgürlükçü düşüncelerini tüm dünyaya yayma çabası ile dolup taşmaktadır. Ve bu düşüncelerinden dolayı da bir çok cefa çekmiş, olmadık sıkıntılara düşmüştür. Hatta bu bahsettiğim hâlini izah etmek adına şöyle bir söz söylemiştir. “Cezaya çarpıtılıp sürgüne gönderildim ve kilise tarafında aforoz edildim. Gerçirdiğim yıllarda hiçbir pişmanlığa kapılmış değilim. Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.”

    Yaşamda, düşüncede, inançta ve daha bir çok hususta özgürlüğe bu denli önem gösteren birine şimdi ne Lübnanlı demeye dilim varıyor, ne Arap demeye, ne Hristiyan demeye ne de Müslüman. Zaten bir Dünya Vatandaşını bu kalıplara öyle kolay sığdırabileceğinizi zannediyorsanız eğer, tüm çabalarınızı bir köşeye bırakın derim. Zira kendisi yine dini görüşünü şu şekilde dile getirmiştir: “ “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.” Kimilerine göre her kesime yaranmaya çalışan, kimlerine göre kendini bulamayan Cibran bana göre ise çok sık kullandığımız ama genelde hep içi boş kalan bir tabirin tam olarak içini dolduran insandır yani, DİN, DİL, IRK, MEZHEP, GÖRÜŞ FARKETMEKSİZİN TÜM DÜNYAYI KUCAKLAYAN BİR DÜNYA VATANDAŞIDIR. Ve ben işte böylelerinin hasretini duymaktayım…

    Ayrıca şunu da eklemek isterim ki Nietzsche’nin eserleriyle tanışmasının ardından ona duyduğu yakınlığı şu cümle ile ifade etmektedir: “Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış.”

    Gerek kendi düşünceleri gerek etkilendiği isimlerden dolayı olsun şu dünya üzerinde karşılıklı konuşmak istediğim ve hatta şöyle düzelteyim karşılıklı oturup saatlerce onun konuşmasını dinlemek istediğim ve konuşurken kelimelerinden çalmamak için çıtımı bile çıkarmadan yalnızca sessizce dinleyebileceğim nadir insanlardandır.

    Mehcer edebiyatında ve bütün dünyada en çok yaygınlaşan ve en çok tutulan eseri olan ERMİŞ’i kendisine “Benim küçük Ermiş’im” diye hitap eden Joseph’e ithaf etmiştir. Kitabın beni en çok etkileyen noktası Aşk, Evlilik, Çocukluk, İyilik, kötülük, güzellik, kendini bilme vs. türden bir çok konuya getirdiği açıklamanın ardından kendisine “Din Nedir?” diye sorulmasına cevaben verdiği “Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki?” yanıtıdır. Kitabın özü bence bu cümlede saklı. İnsana yakışır bir şekilde yaşamanın yollarını gösterdikten sonra "Din budur" diyebilen bir insan hayata objektif bakabilme yetisine, insana insanca yaklaşabilme yetisine de sahiptir bana göre. Ve gerçekten hasretim buna da. Din, dil, görüş ayrılıkları olmasın demiyorum, olacak elbette ki ancak bu bir çatışmaya sebep olmasın.

    Dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar da ayrı parmak izi var, el dediğimiz herkeste var ancak o elin parmaklarının izi bile tutuşmuyorken her insan bu denli biricikliğe sahipken görüşlerin tutuşmasını beklemek başlı başına bir mantık hatasıdır. Ancak CİBRAN gibi bazı isimler vardır ki geniş ufkuyla tüm dünyayı kucaklayabiliyorlar. Hasretim, buna gerçekten hasretim..

    Öyle olabilmek ve öyle olanlarla karşılaşabilmek dileklerimle
    Keyifli okumalar dilerim.
    Sevgiyle …