1000Kitap'ın yeni sürümü
Merhaba sevgili okurlarımız. Uzun bir süredir üzerinde çalıştığımız 1000Kitap'ın web sitesinin yeni sürümü nihayet kullanımınıza hazır. Şu anda sadece kayıtlı okurlarımızın ulaşabileceği şekilde erişime açtık. Yakın bir zamanda tamamen yeni sürüme geçeceğiz.

Öncelikle açıklamanın devamını okumaya sabredemeyecek okurlarımız için yeni sürümün bağlantısını vermek istiyoruz: https://beta.1000kitap.com :)

Yeni sürümde en büyük değişikliğimiz tasarımımız. 1k'nın her noktasını baştan çizdik. Gözü daha az yoran, mobil cihazlara daha uyumlu ve sizin paylaşımlarınızın daha ön planda olduğu bir tasarım meydana geldi.

2017 yılında Android ve IOS uygulamamızı yayına aldıktan sonra köklü alt yapı geliştirmeleri yapmıştık. Mevcut sitemiz ise bu geliştirmelerin gerisinde kaldı. Yeni sürümde uygulama ve siteyi hem altyapı hem de tasarım bakımından birbirine yakınlaştırdık. Bu sayede yeni sürümümüz söz gelimi hız olarak eski sürümün en az 2 katı daha hızlı.

Bir kaç geliştirmeden ve geri bildirimizinizi aldıktan sonra yeni sürümümüzü tamamen etkinleştirip, uzun bir süredir ertelediğimiz, düşünürken bile heyecanlandığımız yeni özelliklerimizi yayına almaya başlayacağız.

Şu anda yeni sürümümüz geliştirilmeye devam ettiği için geri bildirimleriniz bizim için çok önemli. Geri bildirimlerinizi yeni sürümü inceledikten sonra bize buradan yollayabilirsiniz: https://goo.gl/forms/y1ojY1OH91a9lsPf1

Değerli katkılarınız ve geri bildirimleriniz için her birinize çok teşekkür eder, iyi okumalar dileriz.
1000Kitap ekibi

(Dipnot: Kitap türleri, çöp kutusu, gönderi şikayet etme özellikleri ile kütüphanecilik ve moderatörlük yetkileri şu anda yapım aşamasındadır.)

Devlet Ayıcı, Körler Ülkesi'ni inceledi.
 16 May 16:19 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık gibi görürler yada öyle görmeleri istenir garip bir tepkidir bu , tıpkı körler ülkesinde görmenin de anormal karşılandığı gibi .

Körler Ülkesinde görmek bir ayrıcalık mıdır yoksa farklılık mı, avantaj mıdır yoksa tam tersi mi?

Öncelikle hikayenin konusu üzerine şu soruları da içimden dökerek başlamak istiyorum;
Sahi, herkes gibi mi olmak normallik? Kendini ifade etmek farklılıklarımızı ortaya çıkarmak niye bu kadar güç? Normallik nedir kime yada kimlere göre belirlenir? Bizim kabul ettiğimiz mi yoksa çoğunluğun kabul etmesi mi? Normal yaşamak için kalabalığa göre mi şekil almalı onları mı kabul etmeli yoksa kendi görüşlerimize mi bağlı kalarak başka yol bulabilir miyiz ?

Evet bir düşünün:
Körlere ve görmeyi bilmeyenlere bu duyuyu nasıl anlatıp inandırabilirdiniz?
Sonuna kadar haklı ve emin olduğunuz bir gerçeği, bunu bilmeyen , inanmayan insanlara nasıl ispatlardınız hem de bildiklerinden başka bir bilgiye ihtimal bile vermeden kestirip atanlara ?

Gelin bu sorular doğrultusunda bu kitap üzerine incelememi ve yorumumu sizlere anlatmaya çalışayim ;

Sevdiğim kadın sanatçılardan olan ve muhteşem bir şarkının buluşmasıyla ortaya çıkan bu şarkıyı da dinlemek isteyenlere armağan ederim.
Ayrıca bu şarkının hikayesini de öğrenmenizi öneririm, üzüntülü ve acı dolu bir hikayesi bulunmakta.
https://www.youtube.com/watch?v=Bd4QO2NsdaM

UYARI:
(İpuçları olduğunu düşünmüyorum ama hikaye özetine değindiğim kısımlar vardır *BURADAN başlığı ile başlayıp *BURAYA KADAR başlığı arasında geçen kısımları isteyenler okumayabilir kendi kararlarına bırakırım.)

Wells’in bu kitabını elinize aldığınızda içindeki müthiş hikayeyi okumadan önce Elena fernandez’in resimli sayfalarını karıştırarak bir göz atıyorsunuz okuyacağınız bu distopik kurgu romanını. Ayrıca kitabın kapağında ki yürüyen siyah insanın beyaz gölgesi yada yansıması ile düşüncelerin içine çekerek kitabı okumaya hazırlıyor sizi yazarımız.

Kitabın hikayesi öncelikle olayın geçeceği mekanın tasvirleri ve betimlemeleriyle başlıyor.
Güney Amerika kıtasında bulunan oldukça uzun, birden fazla ülkeler boyunca uzanan And dağlarının vahşi ve ıssız topraklarında insanlardan yoksun bir bölge , vadide geçen bu olaya tanık olmaya başlıyorsunuz. Zorlu ve tehlikeli boğazlar, buzlu geçitler aşıldıktan sonra ancak ulaşılabilecek zorlu bir bölge de olan Körler ülkesi diye tabir edilmiş bir yer vardır. Zamanın bir döneminde İspanya zulmünden kaçarak buraya sığınan bir grup insanlar burada yaşamlarına devam etmeye başlamışlar. Fakat burada ilginç bir körlük hastalığı ile karşılaşıyorlar. Burada doğan, burada dünyaya gelen insanlar bu hastalıkla başlıyorlar hayatlarına. Sebebi bilinmeyen körlük belası hastalığı bölgenin durumundan mı kaynaklanıyor yada inançları yüzünden mi bu konuda ortada belirsiz düşünceler dolaşıyor. Bu hastalıkla uğraşan, sebeplerini ve çözümünü arayan insanlardan birisi bunun için bu ülkeden diğer ülkelere zorlu yolculuğa çıkar fakat geri dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Bu kişinin bu hastalığa çözüm ararken anlattığı bu ülke ve sorun, diğer ülkelerde dilden dile, kulaktan kulağa dolaşarak bir söylenti olarak masalsı hikaye haline geliyor.
Günün birinde bu vadide 17 gün gibi bir süre boyunca karanlığa yol açan bir yanardağ patlamasının ardından başka ülkelere gitme şansları kaybolur ve diğer ülkelerle de bağlantıları koparak etkileşimleri kaybolur, ülkenin geçit yerlerdeki toprak parçalarının yıkıntısı ve tahribi üzerine oldukça zorlu (körler için), bir dağ yamacı oluşur. Volkan patlamasının üzerine oluşan heyelanlar, seller ve yıkıntılar ile kaşiflerin de bu ülkeye gelme şansı kaybolarak ulaşım kapıları kapanır. Bunun üzerine adada kendi başlarına çaresizce kalan az sayılı insanlar körlük hastalığıyla hayatlarını idame ettirmeye devam ederler. Nesiller boyunca bu insanlar, soylarını aynı hastalıkla sürdürürler.

BAHSETTİĞİM KISIM BURADAN

Ve günün birinde And dağlarında gezi yapan bir gruptan olan normal özellikte ki dış dünyadan olan Nunez, gezi sırasında kazaya uğrayarak dağlardan oldukça alçak yamaçlara düşer. Uyandığında bulunduğu yeri gözlemlemek ve tanımak üzere gezmesi üzerine gördüğü üzerine garip hareketli insanların , farklı özellikteki bu bölgenin ‘’Körler ülkesi’’ adlı söylentinin burası olduğunu anlar ve onların dünyasına dahil olarak iletişime geçerek kendisine çıkış yolu aramaya koyulur. Gözlemleri üzerine bu insanların görmenin ne olduğunu dahi bilmediklerini hatta bu kavramı duymadıklarını anlar zamanla. Gözlerinin körleşmesi gibi zihinlerinin de köreldiğini düşünür. Onları tanımaya devam eder, bu kör insanlar kendi dünyalarında gerekli olmayan her şeyi unutmuşlar, çoğu kavramı kaybetmişler ve yeni bilgilere, kendilerine aykırı gelmesinden dolayı inanmıyorlardı! Kendi düzenlerine göre düşünce ve konuşma kavramları belirlemişlerdi, kendi dünyalarını benimsemiş ve alıştıkları düzende yaşam koşullarını şekillendirmişlerdi. İnançlar ve gelenekleri sorgulayarak kendi düzenlerine uygun, kendilerine mantık derecesinde mümkün olan tanımlar koymuşlardı, kendi felsefe ve yaşam amaçlarını değiştirmişlerdi.
Fakat Nunez körler ülkesinde tek farklı kişi, tek gören kişiydi. Ve körler ülkesinde gören tek insanın kral olabileceğini düşünüyor onlara bunu ispatlamayı düşünüyordu. Nunez bu özelliklerinden dolayı onlara üstten bakıyor ve kendisini üstün görüyor yapacaklarını, hayatlarını değiştireceğini düşünüyordu.
Nunez mi körlerin hayatını değiştirecekti , yoksa Körler mi hayatlarını kendisine kabul ettirecekti? Bunun üzerine gelişen olaylarla ve mücadelelerle hikaye devam ediyor.

BURAYA KADAR

Buradaki geçen mücadele de anlatılan mesajı okurken düşünüyor ve görüyoruz ki ; Topluma doğruları , gerçekleri anlatan kurtarıcıların başarısızlıklarla karşılaşması , hitap ettiği kişilerin bunu anlamamaları , hazmetmeye yeterli bir zihinleri olmamalarından kaynaklanıyor çünkü yeni kavramlara olan inanç ve düşüncelerden yoksun olmaları bunu oluşturuyor. Farklılıklarımız; üstünlük hatta bir başarı bile olsa toplumun ilkelerine görüşlerine uymuyorsa onların hoş karşılanmayacağı hatta bundan bizi bile vazgeçirmek için faaliyet gösterecekleri mesaj olarak verilmek istenmiş. Topluma karşı kendi fikirlerimizi açıklama ve onlara anlatma durumunun zorluğunu hikaye ile geliştirerek okurlarına aktarmış yazarımız. İnsanların algısının neye göre belirlenip neye göre şekillendiğini göstermek istemiş.

Anlatmak istediği mesajı ustalıkla 60 sayfalık kitabın yarısında anlatmayı başarmakla kalmayıp bu mesajı kafama yerleştirmeyi gerçekleştirip , canlılığını her zaman koruyacağını düşünüyorum.
Bu kitabın 30 sayfasını okuyor fakat 300 sayfa kadar düşüncelerle buluyorsunuz kendinizi bitirdikten sonra.
60 sayfalık kitabın yarısı hikaye yazılı yarısı da resim baskılı sayfalardan oluşmakta. Sanırım okuduğum en kısa kitaplardan biriydi, bu kadar kısa kitapların Zweig'e has bir tarz olduğunu düşünürdüm bu kitapla karşılaşana kadar.

Kesinlikle tavsiye ederim, bu distopik romanı bir nefeste 1 saatte ama düşüne düşüne 1 gün bile sürmeden okuyabileceğiniz ve uzun süreli etkisinde kalabileceğiniz bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ve eklemek isterim ki bu yazarın düşüncelerini keşfetmek, geleceği ve bugünü keşfetmek , anlamak olacağı için bundan mahrum kalmayın ve yazarla yeni tanışacak olanlara yada Wells’in henüz bu eserini okumamış olanlara mutlaka bu eserini okumalarını tavsiye ederim. Wells’in bilimkurgu alanında ki amacını da kısaca bahsedecek olursam gelecekte çılgın fikirler oluşturmak yerine toplumsal sorunların da mesajını vermeyi amaç ediniyor. Salt bilime değil aynı zamanda sosyal konuların üzerine de mesajlar vermek istiyor.

Şunu da eklemek isterim ki zaman makinesi eserinde ki gibi sonu biraz boşlukta, bağlanmamış durumda buldum fakat anlatılan hikaye o kadar başarılı ve etkileyici ki bunun sizi fazla üzmeyeceğini düşünüyorum.

Ayrıca ek olarak şunlara değinmek isterim;
Platonun mağara hikayesini bilenler yada duyanlar vardır ki ben de bir kısmını arkadaşımdan öğrendiğim kadarını açıklayacağım. Bir mağarada zincirlerle bağlanmış ve sabitlenmiş olan insanlar sırtları mağara girişine dönük bir bir haldeler iken dışarıdan yansıyan ışıkların mağara duvarında ki oluşturduğu gölgeleri gözlemleyip bunlarla birlikte hayatları üzerine fikir yürütürler. Bir süre sonra zincirlerden kurtulabilen bir kişi mağaranın kapısına kadar gelip , dünyanın farklı eylemlerinin somut , gerçek boyutlarını görerek fikirleri değişir bunun üzerine dönerek bunu zincirli haldeki arkadaşlarına anlatması üzerine onu kimisi deli kimisi ise yalancı olarak yaftalar ve şiddetle karşı çıkarak inanmazlar kendisine.

Ve birde Saramago'nun körlük kitabını okuyanlar da varsa bilirler ki, toplumda körlük hastalığına yakalanan herkesin aslında görmenin sadece gösterilen veya göz önünde bulunanın arkasında da farklı gerçekleri olduğunu , bunu düşünerek hissederek ve anlayarak görmenin önemine değinmiştir.

Körler ülkesi kitabının da bu hikayelere benzeyen noktaları olduğunu eklemek istedim. Verilmek istenen mesajın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum.

''İlerlemeyi, bizi şikayet edenler borçluyuz. Memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler.'' Wells

Kitabın içinden beğenerek paylaştığım alıntılar bir arada buraya ekliyorum:
#29462707 - #29686266 - #29659878 - #29504183

Ayrıca Farklı Türleri Keşfet etkinliğinin de tarihini geçirmiş olsam da yine de etkinlik okurlarına sunarım bu kitabı.
Etkinliğin mimarı olan Necip Gerboğa'ya bu zengin etkinlikte farklı türleri keşfettiren yolculuğa bizleri çıkardığı için kendisine teşekkürlerimi iletirim, yolculuğumuzdan memnuniyet duyduğumu belirtirim.
İyi ve keyifli okumalar …

Şems Rüzgar, Pis Moruğun Notları'ı inceledi.
 11 May 17:23 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Yıllardır adını duyup okumaktan korktuğum isimlerden biri Bukowski. Yazarken düşündüklerine erişmenin zor olduğu fakat zor olduğu kadar eğlenceli de olduğu garip düşündüren eğlenceli bir olay Bukowski’yi okumak. Okurken her noktasında keyif aldığım beni gündelik hayattan uzaklaştıran bir kitap oldu. Farklı türleri okumayı sevenlere tavsiyemdir.

Devlet Ayıcı, Zaman Makinesi'ni inceledi.
 05 May 12:20 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Kitabı bitireli epey zaman geçse de inceleme ve görüşlerimi yazmak için uygun bir fırsatı anca bulabildim . Okumam üzerine yorumsuz da bırakamamam sitenin bana verdiği bir özellik mi benim kafamda oluşan fikirlerimi yazarak dökme isteğim mi karar veremeden yine kitapla ilgili zihnimde birikenleri uzunca yazıya döktüm. İncelememin sonunda bir kehanette bir teoride benden yada H.G Wells’in kitabı okurken farkına varılmayan asıl kehanetini aydınlatma da olabilir şimdiden özellikle kitabı okuyanlara duyurumdur.
Yine bir şarkı bırakıyorum buraya okurken dinlemek isteyen olursa diye.
https://www.youtube.com/watch?v=hlZAc7Ij9V4
Bu şarkı hikayeye uyar mı bilmiyorum ama zaman yolculuğunda dinlerdim ben yada bunu seçim sizin.
https://www.youtube.com/watch?v=5IpYOF4Hi6Q
Dinleme kısmı tamam sıra okuma kısmında :

Hepimiz bu evrende zamanın yolcularıyız aslında; kimimiz anılarla geçmişe dönerken kimimiz hayallerle geleceğe intikal ediyor. Fakat yazarımızın hayal gücü ve bilgisinin gücü o kadar ileri boyutta ki yaşadığı dönemden 800 bin yıl ötesine zihninde yolculuk yapabilmeyi gerçekleştiriyor. Hepimiz zamanda yolculuğu normal haliyle 24 saat 1 ay 1 yıl gibi sürelerle yaparken yazarımız evrende zaman boyutunun sırrını çözerek kendi akışını kendi yönlendirdiği zaman makinesi icatı ile günleri yılları saniyelerle ,dakikalarla kat edebiliyor.
H.G Wellss’in bilimkurguya yön vererek gelecek fikrini ortaya çıkaran ilk olan bu başyapıt eserinde o zamanların yaşamında ne teknolojinin buna imkanının olduğunu ne de beyinlerin buna hazırlıklı bir durumda olduğunu söylersek kehanet olacağı üzerinde düşünebiliriz. Bu alandaki yani bilimkurgu üzerine eserlerinde ilk amacının eğlencelik bir edebiyat tamamiyle zevk üzerine hayal edebiyatı yerine, uygarlığımızın nereden nereye gittiğini bir tokat gibi yüzüne çarptırmaya çalışması da kurgunun üzerinden bir gerçek ihtimalli tahmin ve öngörü de bulunabileceğini bize düşündürüyor.


Hani bazen bizde merak ederiz geleceği; nelerin bizi bekleyip nelerin yok olacağını veya bununla birlikte başka soruları… Sizce gelecek yüzyıllar veya yüz bin yıllar merakımızı karşılamaya değecek mi yoksa merakımızın yerini hayal kırıklıklarımı karşılayacak bunu biz bilemeyiz fakat gelin bu kitapta ‘’zaman yolcumuzun’’ macerasını okuyarak bunu gözlemleyelim.
H.G Wells’in okumuş olduğum ve kendisiyle tanışmama vesile olan bu ilk kitabı özgün ve öncü fikrinin kurgusu ile başyapıtlarından biri olarak görülüyor.
Bu eseri başlığında da yansıttığı gibi zamanda yolculuk yaparken geleceği bir perspektif penceresinden gözlemlerini ve analizlerini aktarıyor okurlarına. İlk kısımlarında okurken zihnimin Cem Yılmaz’ın AROG filmine gittiğini inkar etmeliyim fakat sonradan tamamiyle farklı ve özgün hikayesinin içine kapılarak hikayenin içinde buldum kendimi.
Distopik olan bu roman eserinde pitoreski sanatından da (İnsanın aklında resim gibi hayal uyandıran yazı söz ya da yazı) yararlanarak baya ilginç ve ilgi çekici betimlemeler ve tasvirler okuyucuya sunmuş.
Şunu da belirtmeliyim ki kendimce dünyanın sonunun yaklaştığını hatta birkaç nesillik ömrü kaldığını ortada ki kehanetlerinde etkisiyle düşünürken H.G Wells’in bu denli uzun bir gelecek bir başka kehaneti bana pek mümkün gelmese de tarihin akışına bırakıp olayın sadece kurgu tarafıyla ilgilenip hikayeyi okumaya devam ettim.
Kitabın okurlarından izlenimlerime göre eseri kimisi beğenmekte kimisi pek fazla etkileyici bulamamakta. Açıkçası kendi tarafımı da ikinci kısma daha yakın buluyorum fakat burada sebebi kitaba değil çağımıza ve dönemimize yüklüyorum. Çünkü; Bu kitap 1900 yıllardan önce teknolojinin dahi gelişmediği, internetin dahi olmadığı evrede ortaya çıkarılmış bir öncü fikrin eseri. Dolayısıyla da kitap etkisini , dünyanın ve bilimin de 100 yıl dan fazla bir sürede hızlı gelişimi karşısında geride bırakmış. Kitabı zamanından baya geç okuduğum için tam olarak çılgın gelmediğini çünkü bu fikrin mümkün ve olağan geldiğini de göz önünde bulundurarak bu eseri ilham kaynağı olarak görüyorum. Öyküsüne rağmen yazarın gelecek ile ilgili vermek istediği mesajları daha başarılı buluyorum. Ve şunun da altını çizerek belirtmem gerek ki yazarımız bu yolculuğun bu fikrin kapısını ilk açan kişi olmuş ve ardından gelecek insanlığa bu kapıyı açık bırakarak kendisinin açtığı kapıdan içeri girmelerini sağlamış işte bu yüzden özet olarak diyorum ki biz bu kapı açıldıktan ve daha nice fikirler keşfedilip ortaya çıktıktan sonra bu kitabı okumaya erişiyoruz zamanlamanın önemi büyük. Ayrıca Wells’in fikri bir çok yazılı ve görsel kaynaklara da ilham olmuş bunlardan bazıları İnterstellar filmi ve 22.11.63 kitabı gibi bazı değerlerin fikir babası olarak görülüyor.

Evet hikayede ki konuya değinecek olursam;
Zamanda yolculuk düşüncesini ve deneyini gerçekleştirerek macera yapan yolcumuz 800 bin yıl sonrasını anlattığı macerasında tek amacı bir distopya yada ütopya ortaya çıkarmaktan yanı sıra gelecekte toplumsal sınıfların, hiyerarşinin ne durumda olacağı ile de ilgili bahsetmiş. Yazarın gelecekte ki dünyanın komünizm etkileriyle nasıl şekilleneceğini ve toplumun sosyalizmin etkisinde olacağını ortaya sürüyor. İnsanlığın sosyalizme yöneleceğini ve bunun olumlu, olumsuz sonuçlarını ortaya çıkaracağı etkilerini gözler önüne sunuyor. Bugünkü kapitalist sistemin geleceği son noktaya şahit oluşunun , yaptığı sosyolojik ve psikolojik tahlillerini bir arada okuyoruz.
Zamanın ilerlemesiyle birlikte insanlığın yaşam şartlarının ve sorumluluklarının nasıl değişim gösterdiğini çarpıcı bir dille aktarmış. İnsanlığın bu ilerleme sürecinde rollerinin ne doğrulta da değişkenlik gösterip nasıl bir yaşayışa sürükleneceğini aktarmış. Gelecek zamanda ki 800bininci yılın (tam tarihi 802.701di) teknoloji ve biliminden ziyade toplumsal yapıları odak edinerek his ve duyguların daha çok üstünde durmuş hikayede.
Oluşturduğu kurgu üzerinde hem gerçekçi ifadeleri ve hem hayalci ifadeler bir arada bulunduruyor. Burada hikayeyi anlatırken hikayeye gerek kuşkulu yaklaşması gerek kendini sorgulaması gösteriyor ki şüphelere açık bir anlatımla okurunu da bir karara zorlamadan, bir taraftan kahin gibi öngörülerini anlatırken bir taraftan da hayalci ve tahminci yanaşarak okuyucuyu hikayeye inanma kararını kendine bırakıyor.

Hikayenin asıl bölümü şu şekilde başlıyor: ‘Zaman Yolcumuz’ icat ettiği zaman makinesini deneyerek zamanda kuşbakışı olarak yolculuğa çıkıyor ve birden sadece makinesi içinden gözlemle yetinmeyip herhangi bir zamanın içinde dahil olma fikri aklına geliyor. Bunun üzerine ‘Zaman Yolcumuz’ kendini 800 bininci yıllara misafir ederken orada mahsul kalacağını hesaba katmıyor. Karşılaştığı dünya ve toplum karsısında şaşkınlık içinde kalan yolcumuz, zaman makinesinin kaybolmasıyla misafir değil esir oluyor. Kendi çağından uzaklarda bu garip ve gizemli dünyada çaresizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyor ve geri dönüş için makinesini arayışa geçiyor. Farklı mimari ve beşeri özelliklerini gözlemleyerek aktarıyor.Bu arada toplumla kaynaşan yolcumuz toplumun farklılığı karşısında sıkıntısı daha da çözülmez hale geliyor. Kendisine sabır ve umut ile bekleyişe bırakan yolcumuz bu arada o zamanın dünyasından bir kişi ile de yakınlık kurarak onunla dostluk kuruyor. Bir taraftan makinesini ararken diğer taraftan yaşadığı dünyayı tanımaya çalışırken ilginçlikler ve gizemlerle de karşılaşıyor. Birden fazla yerde karşılaştığı kuyularda yer altında saklanan bir takım cisimler ve canlılar görüyor fakat onları bir türlü yakından gözlemleyemiyor, ne oldukları hakkında somut bir bilgiye dayanamıyor ve onlarla ilgili yukarıda yaşadığı bölgede de kimseden bir bilgi alamıyor öğrenmeye çalıştığında adeta herkesin ağzına kilit vuruluyor.
Yukarıda insanların hiçbir sorumluluk bilincinde olmadan yaşarlarken neşe ve oyun içerisinde, yaşamlarını nasıl çalışmadan sürdürdüklerini düzeni nasıl işlettiklerini çözmeye çalışıyor. Bu arada sosyal toplum sınıfın iki tabaka haline bölündüğünü; kuyuların içinde yer altında yaşayan ve kendisinin de birlikte yaşadığı üst bölgedeki insanların olduğu bir manzarayı keşfediyor. Yukarıda yaşayan insan toplumunun Eloiler ismi ile bilinen ; lüks ve refah içerisinde yaşayan insanları olarak görüyoruz, bu şartlarla sıkıntıdan ve ihtiyaçtan uzak olduklarından zeka ve güç gibi fonksiyonlarını kullanmamalarıyla birlikte körelmiş, beslenmelerinin de etkisiyle narin , zayıf ve kısa boylu bir canlı haline gelmişlerdir. Aşağıda yaşayan insan topluluğu ise, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirebiliriz. Bu insanlar kuyuların içerisinden ulaştıkları yer altı dünyasında karanlıkta yaşamlarını devam ettiren ve güçlerini koruyan canlılardır. Bu yönüyle iki ırkı yönetici ve hizmet eden taraf olarak yönetici ve hizmet eden taraf olarak birbirlerinden etkileşim ve iletişim olarak tamamiyle kopuk şekilde düzeni şekillendirmiş olarak buluyor.
Üst sınıfta yaşayan insanların ihtiyaçtan ve sorumluluktan uzak olmalarının tek bir cevabı var ki bunu aşağı sınıfta yer altında yaşayan insanların emekleri ve güçleri ile karşılamaları.
Ve bu iki sınıfın farklı isimleri olduğu gibi farklı özelliklerini de öğreniyor. Yer altındakiler Morlocklar ve üsttekiler Eloiler. Eloiler vetejeryan meyve ve sebze ile beslenirken morlocklar ise etçil olarak beslenirken dolayısıyla fiziksel yapıları da buna göre farklılık oluşturuyordu.İki grupta birbirlerinden kopmuş etkileşimden uzak bir biçimde belirlemiş oldukları düzene uyum sağlıyorlardı. Eloiler gün aydınlığında hayatlarını sürdürürken morlocklar ise tıpkı yeraltında karanlıkta yaşadıkları gibi, görevlerini icra etmek içinde yukarıya karanlıkta akşamdan sonra çıkıyorlar ve iki toplumda birbirlerini görmeden ve etkileşimde bulunmadan kopuk yaşıyorlardı. Zaman yolcumuz makinesini bulamaması üzerine bu aşağı sınıf insanları olan morlockların elinde olduğunu düşünüyor ve çaresizlik ve korkuyla çözümünü arıyor bu çağdan kurtulmak için. Karanlıkta yaşayan morlocklara karşı etkili bir koz elde eden yolcumuz bunun aracılığıyla onlarla mücadele içerisine giriyor.
Yazar hikayeyi gayet yalın akıcı ve özgünlüğünü ortaya koyan bir anlatım olarak sunmuş.
Eserin iki adette sinemaya uyarlanış filmleri mevcut. İlki 1960 yıllarda diğeri ise 2000 li yılların başında. İzlemeyi düşünürseniz yorumlar üzerine ilkini başarılı bulanların daha çok olduğunu gördüm.
Evet incelememin üzerine iki başlıkta daha devam edeceğim ilki kitapla ilgili tavsiyem olacak okuyanlar da bilmem bana katılırlar mı ama ben böyle daha güzel olacağı fikrindeyim o da şu şekilde:
Kitap başlangıcında 15-20 sayfadan fazla diye hatırladığım sayfa sayısınca önsözü bulunmakta. Bu önsözde kitabın içeriğinden ve fikrinden bahsetmeye yönelik olsa da, gerek hikayeye yönelik ipucu uyandırmasından gerek okumaya başlarken hazmınızı alarak biraz hevesinizi kaçırmasından uzun olmasından dolayı 30 sayfaya yaklaşık okumak üstelik tam anlaşılacak konular olmadığından hikayeyi okumadan olumsuz buldum kendimce. Onun için ben yapamadım ama yeni okurlara tavsiyem olarak hikayeyi okuyup bitirmeleri üzerine önsözü okumalarının daha isabetli ve faydalı olacağını daha iyi anlaşılabilir olacağını belirtiyorum. Önsözde bilimsel terimler ve kuramları hikayeyle edindiğiniz tecrübe ile daha kolay kafanıza oturabileceğini düşünüyorum.

İkinci başlığım olan fikrime de değinecek olursam : Aşağı ve yukarı toplum insanlarının aslında sadece grup ve sınıflandırmanın çok ötesinde bir fikir olacağını düşünüyorum ve aklımda ki bu fikri H.G Wells’e sormanın mümkün olmasını dilerdim fakat ne yazik ki yolcumuz şimdi daha farklı bir yolculukta.
Ben bu aşağı ve yukarı toplumun insanlarının aslında dünyadakiler ve uzaydakiler olabileceğini düşünüyorum. Başka okuyanlarında bitirdikten sonra böyle tahminleri olmuş mudur bilmem ama okuduğum incelemelerde de rastlamadım fakat bana bir o kadar çılgınca gelse de ihtimal verdiğim sebeplerde var. Bunlardan bazıları aşağıdaki insanlar olan vahşi ve kaba güce sahip olan, karanlıkta hizmet eden sınıfın insanlarla ortak benzerliği olması ve yukarıda ki insanlar olan Eloilerin ise narin, kısa boylu ve sıska zayıf ve korkak olmaları uzaylılara dair duyduğumuz bilgilere benziyor olması . Gün gelecek ki o gün yaklaşmakta dünyadaki bir çok sorundan dolayı aşağıda bulunduğumuz şuan ki dünyamızda tüketecek bir şey kalmayınca karanlık bir dünyada şartları yetmeyen insanlar esir ve köle duruma gelecek ve farklı dünyada aydınlık ve meyve sebzelerle beslenebilecekleri alan olan uzayda yaşamın başlaması sizce çok mu olağandışı bir fikir olur? Bu arada zengin ve refahlı insanlarında göç ederek aşağıdan yukarıya uzay dünyasına dahil olabilecekleri mümkün gözüküyor tabi tıpkı şimdiden uzayda arayış ve yaşam cevabı arayanlar gibi. Arabalarla gitmeler bile başladı bunu yakın tarihten hatırlarsınız. Cidden bu düşünce benim aklıma düştüğünde beni merak içinde bıraktı ve sanıyorum ki sonsuz merak içinde de kalacağım.

Sonuç olarak bu kitap’tan sonra bu adamın zihninin kurgusunun dayandığı temeller ve bilgilerin geleceğe yön vererek belki de ilerdeki gerçekleri bize sunması, adeta bir mucit veya kaşif derecesinde olan zihnini kendi adıma da argo bir tabirle kafasını keşfetmek üzere bundan sonra 'Körler Ülkesi' eserini ondan sonra diğer eserlerini de okumak üzere merakımın oluştuğunu ve okumaya değeceğini düşünüyorum. Bir tavsiyede burada vermek istiyorum eğer H.G Wells ile tanışmak onun kitaplarını ilk kez okumak isteyen olursa, Zaman makinesi eserinin ilk sıranızda olmamasını öneririm. Buraya kadar okuyanlara teşekkürümü de ederek iyi okumalar diliyorum.


Bu siteden gördüğüm bir okurdan beğenerek esinlendiğim kitapla ilgili yaptığım alıntıları da bir arada burada paylaşmak istiyorum: #28886502 - #28886576 - #28980238 - #28981285 - #29066598
Bu konuda bulduğum karikatürleri de burada paylaşıyorum..
https://dev.ofpof.com/...0x746-nq8bicn8j4.jpg Bu işin trajedi bir tablosu
https://dev.ofpof.com/...x1141-hnb4eemrxy.jpg Bu da komedi tarafı

Aynı zamanda Necip Gerboğa'nın düzenlemiş olduğu #28549333 Farklı etkinlikleri keşfet etkinliğinde hem türleri keşfederken bir yandan da farklı yazarları keşfedip, kendisinin de bunda payı olduğu için hem tebrik ediyor hem teşekkürümü bildiriyorum. Bolca ve farklı farklı türlerin okunduğu bu etkinliğe son olarak yine bilimkurgu türünden H.G Wells'in Körler Ülkesi eseriyle yetişip sonlandırmayı da temenni ediyorum.

nneslihann, Ben Robot'u inceledi.
04 May 19:53 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

Jüpiter aşkına bu kitap harika!
Farklı türleri keşfet etkinliği ile bilim kurgu dünyasına bir adım attım ve burada kaybolmak istiyorum :)
Öncelikle robotlar kitabın en başında belirtilen üç robot kanununa uygun üretiliyor:
1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.
Asimov'un da dediği gibi bu kanunlar kusursuz değil. Hem kanunlardaki boşluklardan hem de kurulan diyaloglardaki anlam bulanıklığı robotlarda bir takım sıkıntılar oluşturuyor. Her bir öyküde bu sıkıntıların önce sonuçlarını sonrasında da nedenini okuyoruz. Abd Robot ve Mekanik A.Ş'de robopsikolog olarak çalışan Susan Calvin ile onunla röportaj yapan muhabir arasında geçen konuşmalar oluşturuyor bu öyküleri, yani bir nevi robopsikoloğumuzun anıları.
Ben Robot bir öykü kitabı, ama öyküler birbirlerinden bağımsız değiller, kronolojik olarak ilerliyor. Her öyküde mekan değişiyor; birinde Merkür'de maden istasyonundasın, diğerinde uzayda, bir başkasında yıldızlararası seyahat yapıyorsun ya da bir asteroittesin.. Dadılık yapan Robbie'den, zihin okuyan Herbie'ye, hatta insan yapımı olduğunu reddedip kendini peygamber ilan eden Cutie'ye kadar çeşitleniyor robotlar. Konuşma özelliği bile olmayan robotun zamanla nasıl insanlığın en büyük koruyucusu haline geldiğini görüyoruz.
Asimov sen nasıl bir adamsın, bu nasıl bir zeka diye diye okudum. Çok çok keyifliydi.

Pol Gara, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
 29 Nis 00:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Gazap Üzümleri'ni ikinci okuyuşum. İlk okumam 13-14 yaşlarında idi, kitap çok kasvetli gelmişti ve çok sıkılmıştım. O kadar ki bir daha yıllarca Steinbeck okumadım. Ebru Ince ve Mehmet A.'nın birlikte yaptıkları etkinlik vesilesiyle ikinci kez okumak nasip oldu :))

Mehmet A.'nın 'Duyduk duymadık demeyin' tarzında yaptığı davullu tanıtım harika ve çok ilgi çekiciydi :))
Ebru Ince'nin ise varlığı bile yetiyor ortalığı hareketlendirmeye :))

Etkinliğin ilanının altına yorum olarak; 'Karamsar şeyler okumak için hayat çok kısa ve bahar geldi...' yazmama rağmen arkadaşlar uslup olarak o kadar zarif davrandılar ki, okumamaya utandım kitabı. Ve iyi de oldu, yıllar sonra aynı kitabı okuduğumda çok farklı geldi bana. Kitap elime dün akşama doğru geldi ve bugün de okuyup bitirdim. Biraz ağır gidiyor ama, azmedince okunuyor, güzeldi.

Dünya'da neler, ne acılar yaşandığına dair bir fikir verdi bir kere daha. Amerikanın kurucuları oranın gerçek sahiplerini kırana geçirerek kurdu o ülkeyi. Sonra zencilere, sonra da kendi vatandaşlarına, şu anda da Dünyâ'nın çoğuna yapılan daimi bir zulüm mevcut yaşanılan hâdiselerde, tarihinde... Kitapta yerinden yurdundan edilen insanlar, göçmenler anlatılıyor. Şimdi de yok mu bu göçmenler yeryüzünde , adı mültecî olarak söylense de bu günlerde. Mesela Sûriye'liler. Dünyâ'da nasıl karşılanıyorlar, adamlar kendi dinlerinden, dillerinden olana nasıl zulmetmişler, ezmişler, aşağılamışlar, onlara neler yapmazlar?.. Allah kimseyi vatansız Bırakmasın! İnsanlar ne kadar farklı görüşlere de sahip olsalar, vatan o vatanı vatan bilen, hainlik etmeyen herkesin vatanı ve kimsenin kendi vatanından, toprağından başka gidecek yeri yok! Bunu her hal ve durumda hatırlamalıyız!.. Kitabın verdiği mesajı anlatabilmek adına bu incelemeye biraz alıntı ekliyorum, bir fikir verecektir sizlere.

shf: 424, 425, 426, 427, 428
"Kaliforniya'da ilkbahar çok güzel olur. Vadilerdeki meyve ağaçlarının kokulu tomurcukları, pembeli beyazlı sığ bir denize benzer. ...

Derken ağaçlar yaprağa durur, meyve ağaçlarından tüm taç yapraklar dökülür, yerleri pembeli beyazlı bir halı kaplar. ... Kirazlar, elmalar, şeftaliler, armutlar, incirler... Ürünler çabucak olgunlaşırken Kaliforniya'nın tümünde yaşam hızlanır. Metveler ağırlaşır, dallar onların ağırlığıyla aşağıya sarkar, kırılmasınlar diye altlarına destek konur.

Bu bolluğun arkasında, anlayışı, bilgisi, tecrübesi zengin insanlar vardır. Onlar tohumlarla sonu gelmez deneyler yapar, toprağın milyonlarca düşmanına karşı dayanıklı türler geliştirmeye çalışırlar. Küflere, böceklere, paslara ve mantar hastalıklarına karşı dayanıklı. Bu insanlar dikkatle ve sabırla uğraşır, tohumu olsun kökleri olsun, tümünü kusursuz hale getirmeye çabalarlar. Sonra kimyadan anlayan adamlar çıkagelir, ağaçları haşere ve zararlılara karşı ilaçlarlar. Üzümlere kükürt püskürtür, hastalıkları, çürümeleri, küfleri önlemeye uğraşırlar. Koruyucu hekimlik dalının uzmanları bahçe sınırlarını kontrol altına alır, meyve sineklerini, Japon böceklerini kollarlar. Kimisi hasta ağaçları karantinaya alır, kökünden söküp çıkarır, yakar... Bunların hepsi bilgili adamlardır. Genç ağaçlarla asma filizlerini aşılayanlar ise bunların içinde en zeki olanlarıdır, çünkü bunların işi bir cerrahınki kadar ince ve nazik bir iştir. Elleri cerrah eli gibi, yürekleri cerrah yüreği gibi olmalıdır o ağaç kabuğunu yarabilmek, aşıyı yerleştirebilmek, yarayı kapayabilmek, havaya karşı koyabilecek biçimde sarabilmek için. Büyük adamlardır bunlar.

Dizilerin arasında bahçıvanlar gezinir, ilkbaharda biten yaban otlarını yolar, sonra toprağı altüst edip ot kesiklerini dibe alarak humus sağlamaya çalışır, suyu tutabilsin diye toprağı kabartır, sular birikebilsin diye çukurcuklar oluşturur, suyu büsbütün emip bitirmesin diye de yabâni ot köklerini imha ederler.

Bu arada meyveler durmadan büyür, asmalarda çiçekler göze çarpmaya başlar. Yıl ilerledikçe sıcak da artar, yapraklar koyu yeşil olur. Erikler küçük birer kuş yumurtası boyuna gelir, ağırlıklarından dallar iyice sarkar, altlarına dayanmış desteklere yüklenirler. Kaskatı küçük armutlar biçim alır, şeftalilerin yüzünü ince bir tüy tabakası kaplar önce. Üzüm tomurcukları minik taç yapraklarını döker, katı, ufacık boncuklar bu sefer yeşil düğmelere dönüşür, düğmeler ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda çalışan adamlar, meyve bahçelerinin sahipleri, bakıp, kafalarından hesaplar yaparlar. Ürün iyidir o yıl. Adamlar gururludur. Ürünü iyi yapan onların bilgisidir çünkü. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir onlar. Kısacık, incecik buğday, kocaman ve verimli hâle getirilmiştir. Küçük, ekşi elmalar, büyük ve tatlı olmuştur. Ağaçlar arasında biten, koruğuyla kuşları beslemekten başka işe yaramayan asma çeşit çeşit üzümler vermiştir. Siyahı, kırmızısı, yeşili, açık pembesi, moru, sarısıyla. Her çeşidin de kendine özgü bir tadı vardır. Deneme çiftliklerinde çalışan adamlar yeni yeni meyve türleri oluşturmuşlardır. Nektarinler, kırk çeşit erik, kağıt kabuklu cevizler. Ve hâlâ hep çalışmaktadırlar. Seçerler, aşılarlar, değiştirirler, kendilerini zorlarlar, toprağı zorlarlar durmadan.

İlk önce kirazlar olur. Yarım kilosu birbuçuk sente. Allah kahretsin, toplatamayız ki o fiyata! Siyah kirazlar, kırmızı kirazlar, dolgun ve tatlı... Her kirazın yarısını kuşlar yer, bitirir, kuşların açtığı deliklere eşekarıları dadanır, çekirdekler yerlere dökülür, üzerlerinden kara şerit gibi artık parçalar sallanır kuru kuru.

Mor erikler yumuşar tatlanır. Çabuk bunları toplat, kurut, kükürtlet... Dünyâ'da yapamayız. İşçinin ücretini ödeyemeyiz bir kere... Ücret ne kadar düşük olursa olsun, yine de ödeyemeyiz. Bu sefer mor erikler halı gibi serilir yerlere. İlk önce derileri buruşur, sonra ordu ordu sinekler dadanır, sonunda vadinin içi baştanbaşa o baygın çürük kokusuyla dolar.

(Halbuki; "İşçinin alnının teri kurumadan ücretini veriniz!" diyen bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir bu Dünyâ'ya... 'İncelemeyi yapanın notu')

Sonra armutlar sararır yumuşar. Tonu beş dolar. Yani beş dolara kırk tane elli librelik kutu. Ağaçlar budanır, ilaçlanır, meyveliklerin bakımı yapılır... Topla meyveleri, kutulara yerleştir, kamyonlara yükle, konserve tesisine teslim et... Elli librelik kutulardan kırk tanesi beş dolara. Yapamayız. Böylece sarı meyveler de patır patır yerlere dökülür, çatlar, yarılır. Eşekarıları meyvenin yumuşak etine saldırır, bir fermentasyon kokusu yayılır ortalığa.

Ondan sonra üzümler... İyi şarap yapamayız. Kimse satın almaz ki iyi şarabı! Topla üzümleri asmalardan. İyisini, çürüğünü, arı sokmuşunu. Saplarıyla, pisliğiyle birlikte bas, çürümeye bırak.

Ama fıçılarda küf var, formik asit var.

Eh, o zaman da kükürt ile tanik asit ekle.

Fermantasyonun kokusu hiç de şarabın o zengin kokusuna benzemiyor. Çürüme kokusuyla kimyasal madde kokusunun karışımı bal gibi.

Eh, ne yapalım! Alkol var ya yine de içinde! İçen sarhoş olur nasılsa.

Küçük çiftçiler çevrelerinde sular gibi yükselip biriken borçları seyrediyorlar. Hem ağaçları ilaçlamışlar, hem de ürünleri satamıyorlar. Hem budatmış, aşılatmışlar, hem malı toplayamamışlar. Bilgili adamlar çalışmış, düşünmüş, taşınmış... Ama meyveler yerlerde yatıyor. Bağlarda çürüyen bulamaç havayı zehirliyor. Hele o şarabı bir tatsanız! Hiç üzüm tadı yok! Kükürt, tanik asit ve alkol karışımı sanki.

Bu küçük meyve bahçesi gelecek yıla koskoca bir holdingin malları arasına katılacak. Borçlar boğacak çünkü sahibini.

Bu bağ da bankanın malı olacak. Ancak büyük toprak sahipleri kurtarabilir yakasını. Çünkü onların kendi konserve tesisleri de var. Dört armudu soyup ikiye böler, haşlar, konservelerseniz, yine onbeş sente satarsınız. Hem koservelenmiş armutlar çürümez de. Yıllarca dayanır.

Çürüme tüm eyâlete yayılıyor, o baygın koku toprağın mâtemi oluyor. Ağaçları aşılamayı, tohumu verimli hale getirmeyi bilen o bilge kişiler, aç insanları beslemenin bir yolunu bulamıyorlar. Dünyâ'ya yepyeni meyve çeşitleri sunmuş olan adamlar, meyvelerin yenmesini sağlayacak bir sistem yaratamıyor. Bu başarısızlık tüm eyâletin(Ülkenin!) üzerine bir yas gibi çöküyor.

Asmaların, ağaçların sunduğu ürünler, fiyatı yüksek tutabilmek uğruna imha edilmek zorunda. İşte en acı olanı da o. Kamyonlar dolusu portakal yerlere dökülüyor. Millet kilometrelerce uzaktan kalkıp üşüşmüş oraya... Dökülen meyvelerden toplayabilmek için. Ama olmaz ki! Bedavadan toplayabilecek olduktan sonra, kim verir bir düzine portakala yirmi sent parayı? Ellerinde hortumlar taşıyan adamlar gelip yığılı portakalların üzerine gaz sıkıyorlar. Bir yandan da işlenmek istenen suça kızıp köpürüyorlar. Meyve almak için oraya gelen halka kızıyorlar. Bir milyon insan aç... Meyveye ihtiyaçları var. Gazlar sıkılıyor, sıklıyor altın dağların üzerine.

Ve çürüme kokusu tüm ülkeyi dolduruyor.

Gemilerde yakıt diye kahveleri yakalım. Isınmak için mısırları yakalım... Ne güzeldir ateş! Patatesleri nehirlere dökelim, aç insanlar toplayamasın diye kıyıya gözcüler dizelim. Domuzları kesip kesip gömelim, leş kokusu toprağın içine karışsın gitsin.

Suçun ötesinde bir günah var bu işte. Ağlamanın simgeleyemeyeceği bir hüzün var. Tüm başarılarımızı yıkıp deviren bir yenilgi var. O verimli toprak, o dizi dizi ağaçlar, o sapasağlam ağaç gövdeleri, o olgun meyveler... Oysa beri yanda çocuklar pellagra'dan ölüyor. Ölecek de. Çünkü portakaldan kâr edilemiyor. Adli tabipler gelip formları dolduracak... Kötü beslenmeden öldü diye... Çünkü yiyecekler çürümek zorunda. Zorla çürütülecek.

İnsanlar ellerinde ağlarla geliyor, nehirlerden patates avlamaya uğraşıyorlar, nöbetçiler de onları oradan uzak tutmaya uğraşıyor. Millet tangırdayan arabalarla portakal toplamaya geliyor, portakalları üzerine gaz sıkılmış halde buluyor.. Kazık gibi dikilip patateslerin önlerinden akıp geçişini seyrediyorlar, kesilmekte olan domuzların ciyaklamasını dinliyorlar. Hayvanlar hendeğin içinde kesiliyor, üzerleri hemen sönmemiş kireçle örtülüveriyor. Portakal dağlarının vıcık vıcık, çürük bir sıvı halde akışını seyrediyorlar. Aç insanların gözlerinde giderek büyüyen bir gazap oluşuyor. Ruhlarında yumru yumru gazap üzümleri oluşuyor, büyüyor, ağırlaşıyor, bağbozumuna hazırlanıyor.

Ferdi Bişkin, Ben Böyle Düşünüyorum! Demekle Olmuyor'u inceledi.
 25 Nis 01:05 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitapta yapılan tanımıyla, "Akıl yürütme yetisinin hatalı kullanımı anlamına gelir, bir yöntem sorunundan ibarettir, safsata."
Bir zaman önce, 2001 yılında Boyut Yayınları'ndan çıkan "Safsata Kılavuzu" kitabının bir nüshası internette ücretsiz olarak okuyuculara sunulmuştu. Kitabı bulamadığım için bu ücretsiz nüshadan okumuştum. İlgili kitapta yer alan bilgilerin yer aldığı site hâlâ çalışır durumda ve şu adresten ulaşılabilir: http://www.safsatakilavuzu.com
"Ben Böyle Düşünüyorum!" Demekle Olmuyor kitabı da "Safsata Kılavuzu"nun geliştirilmiş hali oluyor. Eser yedi bölümden oluşuyor. Önce, mantık, düşünmek, dil, şuur, a priori, a posteriori gibi kavramlar ve bunlarla ilgili açıklamalar var. Bu kısımlarda, bilim ve düşünce tarihinden pek çok örnek okuyorsunuz. Önceki kitabın da alt başlığı olan "Laf Ola, Beri Gele" başlıklı dördüncü bölümde safsata türleri 10 başlıkta örnekleriyle açıklanıyor. Altıncı bölüm mantığın üç türünden; klasik mantık, diyalektik mantık ve çok değişkenli mantıktan bahsediyor. Kitabın büyük kısmı, bu çok değişkenli mantıkla ilgili aslında. Son bölüm ise Bart Kosko'nun "Tanrıyı Savunmak" makalesinin bir uyarlamasıyla son buluyor. Bu bölümde Kosko'nun, Harari'nin Homo Deus'undakine benzer gelecek öngörüleri yer alıyor.
Alt başlıklara verilen isimler de ilginç: "pencere". Yazar bunun gerekçesi olarak, Windows işletim sisteminden esinlendiğini söylüyor. Bir de "Necefli Maşrapa" başlıkları var. Bunlar da tek televizyon zamanıyla ilgili; anametni açıklayan bilgiler bu başlıkla verilmiş.
Son zamanlarda okuduğum en akıcı kitaptı. Safsataların hepsini (50'den fazlalar) akılda tutmak kolay olmasa da bunlarla her gün her yerde (sosyal medya, TV, gazete, kitap vd.) karşılaştığımızı düşünürsek, farkındalığı arttıran bir kitap olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Mantıkla kurulmuş gibi görünen bir cümlenin aslında ne kadar çok safsata içerebileceğine şahit oldum. İncelemesini yaptığım bu satırlarda bile o safsatalardan bulunabilir :) Kitabın dizgisinde tuhaf bir durum vardı. Sıklıkla, noktalama işaretleri ile sonraki kelime arasında boşluk yoktu. Bazı kelimeler yineleme olmadıkları halde iki kez yazılmıştı. Bazı kelimelerin ise hecelerinden biri eksikti.
Bilimsel yöntem, bilim tarihi, mantık, bulanık (saçaklı-fuzzy) mantık konularına ilgi duyanların kaçırmaması gereken bir kitap.

Derya (Bahir) DENİZ, Fütuhu'l Gayb'ı inceledi.
 23 Nis 21:22 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Necip Gerboğa abinin başlattığı ‘’Farklı Türleri Keşfet’’ (#28549333) etkinliği için kendime tür olarak tasavvufu seçmiştim ve bu türde iki kitap okudum ( #28585231 /#28646404 ) baktım daha vakit var bir kitap daha ekledim :))

‘’Ey hevasına tabi olan kişi! Allah dostlarının hallerine sahipmişsin gibi hareket etmeyi bırak. Sen arzularına taparken, onlar Allah’a kulluk etmekteler.’’

Kitap hakkında yazar yani Abdülkadir Geylani Hazretlerini şöyle diyor: Bu kitap, ilahi bir ihsandır. Bütün kelimeleri kalbime Hak tarafından gelmiştir. Sözlerde benim hiçbir hakkım yoktur. Hepsi hikmettir; Kur'an ve Hadis-i Şeriflerin kaynağından akmıştır.... Bu sohbetler, konuşmalar yalnız hak ve hakikatı arayanlar içindir. Bunlardan gereken faydayı ancak Hak yolcuları alabilir.

Bu eser Mutasavvuf olan Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sohbetlerinden derlenen 78 makaleden oluşmakta, bu sohbetler hem zahiri hem batıni ilimleri, insanı Allaha yaklaştıran ibadetleri, kişiyi cehenneme götürecek fiilleri güçlü bir hitabetle anlatmakta. Okurken özellikle şu çok önemli ki genel bir hitaptan ziyade kişinin şahsına konuşması insanı gerçek mana da etkiliyor örnek olarak şu alıntıyı vereyim:

>>>Belki duanda bir eksiklik, O’na itaatinde bir edepsizlik yapmışsındır. Hamlık edip kendi güç ve kuvvetine dayanmış, ilminle böbürlenip, nefsini ve O’nun mahlukatını ona ortak koşmuşsundur. Ve bütün bunlar seni O’nun kapısından geri çevirmiş, O’na hizmetten ve itaatten uzaklaştırılıp, O’nun sana başarman için vereceği tevfikini senden almasına sebep olmuştur. <<<

Bazı şeyler öyle yerinde tesbitler oluyor ki insan kendini acaba ben bu yüzden mi ibadet edemiyorum yada acaba bu yüzden mi dualarım kabul olmuyor die düşünmekten alıkoyamıyor. Kendi iç aleminiz de yaşadığınız veya hissettiğiniz yerlere dokunup size ne yapmanız gerektiğini anlatıyor.

Nerden baksanız 20, 30 sayfa not aldım ve kitabın altını üstünü çizmediğim yer, yazı yazmadığım boş alan kalmadı diye bilirim neyse ki kitaptan bende iki tane varda biri sağlam duruyo :)

Şahı Geylan diyor ki; iman sahibi herkeste 3 şeye dikkat edilmeli
1-Uyması gereken emirler 2-Kaçınması gereken yasaklar 3-Razı olması gereken kader
Kişi bu üç şeyi korursa mümindir inşallah ve bunlar kulluğumuzun vazifesidir. Bir de bunların yanında şüpheli olan şeylerden bile kaçınıp kendini tamamen Rabbine adayıp karşılığın da ne verilecek cenneti nede diğer nimetlerinde gözü olmayıp tek emelinin Rıza-i Hak olmasını isteyen kullar vardır ki bunların izlediği yola içinde bulundukları duruma Tasavvuf denir.

Ve tasavvuf yazılarak anlatılacak bir şey değil sanırım bazı kitaplar bir rehber niteliğinde yapılması gerekenleri olacakları anlatır bazıları da tasavvuf ile tanışınca hissettiklerini yaşadıklarını aktarmaya çalışır ki bu tıpkı bana göre doğuştan SAĞIR BİRİNE KUŞLARIN CIVILTISI, YAĞMURUN SESİ YADA HOŞ BİR MELODİYİ ANLATMAK GİBİ VEYA KÖR BİRİNE BAHARI ANLATMAK… ne kadar mümkünse bunları anlatmak bu ilmi yaşamayan birine anlatmakta bence o denli zordur.

Kitabın özün de ise Tevhid vardır, her makalenin sonunda gelinen sonuç yüce ve tek yaratıcı olan Allah birdir tektir ve her halimizden haberdardır. Okuyan herkes bence en az bir kez de olsa bir sayfada işte benim durumum diyecektir...

Sevgi ve saygılarımla keyifli okumalar :))

Murat Ç, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens'i inceledi.
 22 Nis 21:51 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 9/10 puan

İnsanlık tarihine, insanlığa ve insana dair…

"İnsanlar özgür doğdular ama her yerde zincirler içine alındılar."
~Jean Jacques Rousseau

İlk insandan günümüze kadar birçok şey değişti. En basiti insan değişti… Yaşamak için avlanan insandan, keyfi için avlanan insana güncelleme yapıldı. Bunu tek başına, insan yaptı.. Şempanze yapacak değildi ya. Ya da bu güncellemeyi Microsoft’un sahibi Bill Gates vermedi….. Bizzat insan yazıp, güncellemeyi yayınladı ve her insan kendi güncellemesini indirdi…daha sonra kullanmaya başladı...

Kitaba dönecek olursak; ilk olarak kalıplaşmış zihinlerin, o kalıplardan uzaklaşıp okuması gereken bir kitap. Kafanızda belirli bir yapı taşı var ise uzak durun. Sizin kalıplaşmış ilkelerinize ters gelecektir. O yüzden her şeyden arınmış, nü bir yek beyinle okumaya başlayın.. Okumaya başlamaya karar mı verdiniz.. Gelin o halde başımızdan neler geçmiş, başınızdan neler geçecek bir ufak tur atalım.. Spoiler içermez ama insan vahşeti içereceği kesindir… İnsanlık namına yapabileceğim en iyi eleştirilerin olacağı inceleme olacaktır. Haydi başlayalım…!

Öncelikle bu kitap ile ilgili altmış iki alıntı paylaştığımı söyleyeyim. Sonra baktım bu işin sonu yok azalttım, sonrada bıraktım. Kitabı yazdığımı düşündüm çünkü. Altı çizilecek o kadar nokta var ki, hepsi tek bir kitapta toplanmış gibiydi. Bazı alıntıları şu an yeniden paylaşıyorum, inceleme öncesine hazırlık olması açısından. Kitabı okuyalı üç ay oldu sanırım. İncelemeyi yazarken Burzum’dan güzel bir liste yaptım..

Hayvanlardan Tanrılara: İNSAN! İnsan aslına bakarsanız dünyanın Tanrısı gibidir. Hatta ve hatta kendini İnsan Tanrı ilan etmiştir. Bir düşünün etrafınızda olanları, devletlerin kararlarını, toplumsal olayları.. Bunların hiçbirini doğa tek başına yapıyor mu? Aynı görüşte birleşen insanların, diğer görüşlere saygısı kalıyor mu? Her şeyi en ucunda yaşamaya çalışıyoruz. Sınırları zorladığımız şey İNSAN olmak için değil ne yazık ki, insanlıktan çıkmak için.

Voltaire, "Tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni öldürür," demiştir. Biz şuan bunu tartışacak değiliz. Sadece konunun ironisine dikkat kesilmeniz için paylaştım. İnsanlar görmedikleri ya da maddesel olarak dokunmadıkları hayali şeylere bir yere kadar inanır. Ondan sonrası sadece kandırmak için kullandıkları kelimelerden ibarettir. İşte bu yüzden diyoruz ki; İnsanlar, kendi Tanrısal Dünyasını yaratmıştır. Bu Dünya’nın tek hakimi de onlardır. Dolar uğruna ağaç kesilecekse kesilir, dolar uğruna bir fil katledilip dişi birkaç züppenin boynuna kolye olacaksa olur, bir kadın eğlence uğruna satılabilir, bir çocuk açlığa terkedilip ölüme mahkum edilebilir. Bunlar en doğal eylemlerdir. Okuyunca garip, işleyiş olarak normaldir.

İlk insana dönelim? Teknoloji’nin olmadığı, dilin olmadığı insana… Doğa ile baş başa kalmış insan… Ne yapardı bu insan? Homo Erectus’tan………Homo Sapiens’e, yani bize.. Biz şuan Dünyada tek canlı insan türüyüz . Ne oldu geçmişimize. Neden o eski insanlardan bir canlı örnek yok … Cevabı basit aslında, her bir yeni insan türü, bir diğerini yok etti.. Beyaz’ın Siyah’ı yok etmeye çalıştığı gibi… Günümüzü düşünün şimdi, Beyaz insan ile Siyah insan arasında hala ayrım var. 22. değil 33. Yüzyılda da olsak bunun değişeceği imkansıza yakın bir şey. Beyaz insan, siyah insanı hakir görerek; onun üzerinde güce sahip olduğunu iddia etmektedir. Yani Beyaz insan üstün ırk, siyah insan ise işe yaramaz, çürük ırk olarak görülmektedir. Ve bunu yapanların çoğu, Tanrıya inanan insanlardır. Eee hani onu da Tanrı yaratmadı mı? Kendilerince saçma sapan cevaplar buldukları bir çok teoriyle gelirler. Evet ne demiştik, neden tek insan türüyüz.. Çünkü yok etmek bizim doğamızda var. İnsanın doğasında olan en nadide parça yok etme ve sahip olma dürtüsüdür. Kitabın içeriğinde karşınıza çıkacak olan durumlardan biri de Kadın, Erkek ve aile ile ilgilidir. Eski insanlar da ve belki de şuan yerli kabilelerin bir çoğunda evlilik vb. bir şey yoktur. İsteyen istediği ile birlikte olur, doğa çocuklar zaten kabilenin çocuğudur. Bir ayrım olmaz. Böyle bir ayrım olmayacağı içinde kıskançlık yoktur. Bu satırı okuduğunuzda bu ne saçma şey dediğinizi duyuyorum ama bunu şuan ki yüzyılda söylüyorsunuz. Binlerce yıl geriye gittiğinizde bu durum fazlasıyla normaldi. İlk insan ve ondan sonra gelen insan türleri her birini yok ederek yoluna devam etti. Bir çok toplu mezar bulunmasına karşında, bunların bilerek ve istenerek bir başka insan türünün sonunu hazırlayan katliamlar mı, yoksa doğal bir ölüm mü olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Bugün yapılan keşifler çok olmamakla beraber, bulunanlardan da çok fazla şey elde edilememektedir. Tek bildiğimiz, dünün ilkel insanı, bugünün teknolojik ve bilgili insanından farklı değildir. Bilgisel beyinlerin yaptığı katliamları unutacak kadar saf değilizdir. Şimdi ilk insandan çıkıp, yüzyıllarımızın insanına bir bakalım..

Avrupa diyelim.. İlk olarak İngiltere’yi konuya bahis edelim. Talleyrand Prensi şöyle demiştir; "Süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz, ama üstüne oturmak pek rahat değildir." Bazen yüzlerce askerin yapamadığını, tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. Dünya sömürge ile haritalanmıştır. Ne demiştik, insanlar yok ederek hakim olmayı sever. Bir yere hakim olmak istiyor ise, derhal oranın yerli halkını katliam yolu ile yok eder ya da kendine köle yapar ya da kanının son damlasına kadar kurutur. Bakınız; İngiltere.. Fransa, İspanya…

Coğrafi keşifler başladıktan sonra, her bir ülke kendince bir yerleri keşfetmeye, keşfederken de sömürmeye ant içmiş bir TERMİNATÖR gibi her adım attığı yeri kuruttu. Yerli halkı katletti, onların ritüellerine, inançlarına ve topraklarına saygı göstermedi. Coğrafi keşiflerin hiçbirisi Tarih derslerinde anlatıldığı gibi masum değildir. Zaten birçoğunun da gerçek olmadığı daha sonra anlaşılacaktır. Keşiflerin her birinde kan vardır. İnsan kanıdır. Doğa’nın kanıdır. İnsan adım attığı her yeri katletmiştir. 1450’lerden sonra artık dünya sömürmek için keşfetmeye hazırdır…!! Savulun İnsan ırkı, Avrupalı ırklarınız gelip sizi katletmeye, çocuğunuzu öldürmeye, soyunuzu kurutmaya geliyor…! O eski kabilelerden, yerli halktan bir şey kalmadı… Belki kalsaydı, bizden önceki insan türüne dair daha somut deliller elde edilebilirdi.
"Bir imparatorluk kurmak ve sürdürmek genellikle büyük nüfusların katledilmesini ve geriye kalanların da zalimce bastırılmasını gerektirir."
İnsan ırkı vardı, yavaş yavaş gelişti… Her yeni ırk, bir önceki ırk ile karşılaştı ve onu yok etti.. Bu yok edilişe doğada ayak uydurur. Birbirinden habersiz birçok insan türü aynı anda yaşamış bile olabilir. Bunu tam olarak bilemiyoruz. Ama ayrı ırkların birlikte olması, günümüzün siyahı ile beyazının birlikte olması gibidir. Hala kabul görmemektedir ve daha 40-50 yıl önceye kadar, idama giden kararlar alınmıştır.

Son insan türüne gelelim.. Yani bize.. neler yaptık, neler yapıyoruz??

"16. Yüzyıldan 19.Yüzyıla, 10 milyon Afrikalı köle Amerika'ya getirildi ve bunların yüzde 70'i şeker çiftliklerinde çalıştırıldı. Çalışma koşulları felaketti. Çoğu kısa ve sefil bir yaşam sürüyordu(...) Bütün bunlar, Avrupalılar şekerli çay içebilsin ve tatlı yiyebilsin, tabii bu arada da şeker baronları da muazzam karlar elde edebilsin diye yaşanıyordu."
"Avrupayı kasıp kavuran Sanayi Devrimi, bankerleri ve sermayedarları zenginleştirdi ama milyonlarca işçiyi sefalet içinde fakirliğe mahkum etti."

Sanayi Devrimi….!
Sanayi Devrimi ile Sapiensler yani bizler tamamen değiştik. Öyle bir değiştik ki, hala toparlanamadık ve bununla birlikte Dünyanın sonunu getirmek için en hızlı şekilde çalışıyoruz. Birilerinin zengin, birilerinin fakir olduğu net bir düzende yaşıyoruz. Bunu kabul ettiğimiz için de olan şeylere çok tepki göstermiyoruz artık. İnsanların katledilmeleri, yüzyıllar önce duyulması çok zor bir haberken, şimdi olduğu anda bile haberimiz olmaktadır. Yalnız değişen bir fark var; hissiz bir insan türü vardır artık. İnsanlar ölümlere bile çok tepki vermiyor artık. Uysal bir hayvan gibi itaat ediyor ve sesini çok nadir çıkarıyor. Zaten sesini çıkaran grup istediğini alıyor ise; derhal o zulmetmeye başlıyor. Bu da tekerrürün bir tarihi oluyor. Yani hiçbir şey değişmiyor.

Günümüz insanını tanıyalım;
"Ortaçağ Avrupası'nda, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar."
Evet, tam olarak olduğumuz konu bu…. Tüketim insanı olduk.. İlk insan beslenmek için avlanırken, biz keyif için her şeyi yapıyoruz. Konu karnımızı doyurmayı geçti, doğanın zevklerini bile bir kenara bıraktık, suni zevkler arıyoruz. Ama buna karşın mutlu değiliz… "Tarihin seçimleri insanlığın faydası için yapılmamıştır. Tarih ilerledikçe insanların iyilik ve mutluluğunun geliştiğine dair hiç bir kanıt yoktur."
İnsanlar mutlu değildir… Para bile insanları mutlu etmemektedir. Çünkü insan elde ettiği şeyi bir süre sonra umursamaz bir hale gelir. Anlık mutluluk için yapılan şeyler, uzun süre sürmez…
"Kimse lotoyu kazandığı, yeni bir ev aldığı, terfi ettiği veya gerçek aşkı bulduğu için mutlu olmaz. İnsanlar sadece vücutlarındaki keyif veren hisler sayesinde mutlu olurlar."
Artık pahalı cep telefonları ardı ardına alınan ayakkabılar, elbiseler, yeni koltuk takımları ve işimize yaramayan birçok ıvır zıvır, dünyamızın yeni çöplüğü haline geldi. "Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker. Eğitim daha fazla eğitimi, cehalet daha fazla cehaleti doğurur." Bu doğurgan tablo, homo sapiens’tir.

"Şuanda insanlar her zamankinden daha fazla çelik ve kıyafet üretip, öncekinden çok daha fazla bina inşa ediyorlar."
Tüketiyoruz….
"...on milyarlarca çiftlik hayvanı bugün mekanik bir üretim bandında yaşıyor ve her yıl bunların 50 milyar tanesi kesiliyor."
Tüketiyoruz…… Sınırsızca tüketiyoruz… Sadece Paraya İtaat ediyoruz…
"Aynı Tanrıya inanmayan veya aynı Krala itaat etmeyen insanlar seve seve aynı parayı kullanıyorlar."

İnsan doğdu.. İnsan yaşadı.. İnsan katletti.. İnsan öldü… İnsan bunların içinden sevgiye ve hoş görüye çok az hizmet etti. İnsan daha önce de kullandığımız tabiri ile kendisini Tanrı ilan etti. Ne isterse onu yaptı ve yapıyor. Ne isterse onu yapmaya devam edecek. TERMİNATÖR gibi, önüne ne çıkarsa paramparça ediyor.
İnsanlığın kısa tarihine göz attığınız bu eser, insan ırklarından girip, günümüze, günümüzden çıkıp, 1800’lere, 1800’lerden M.Ö ve M.S.’ya gidiyor. Edineceğiniz bilgilerin belirli bir sınırı yok ve bu sizi şaşırtarak okumaya sevk edecektir.

Kitabı okuduktan sonra, sizlere Dan Brown ‘un Başlangıç ‘ını okumanızı öreniyorum. Yuval Noah Harari 'nin yazdıklarının, kurgusal olarak karşınıza çıkmasına olanak sağlamış olacaksınız.

Uzunca yazdığım incelemenin sonuna geliyorum. Atladığım çok şey var ve hepsini buraya kısaca yazmam imkansız. Daha çok İnsanlardan, ırkların yok edilişinden, sanayi devrimi, coğrafi keşifler ve tüketim çılgınlığından bahsettim. Dediğim gibi kitap anlattıklarımdan daha fazlasıdır.

Herkese önermiyorum. Çünkü kalıp insanların okuyamayacağı bir kitap. Derin bir nefes alın, zihninizi boşaltın ve öyle okuyun. Bakın o zaman bilginin karşısında eğileceksiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=YPGeEE05N5A

İyi okumalar….

Necip Gerboğa, Zaman Makinesi'ni inceledi.
22 Nis 04:43 · Kitabı okudu · 10 günde · 6/10 puan

Bildiğiniz gibi kısa bir süre önce 'Farklı Türleri Keşfet' adında bir etkinliğe başladık. (#28549333) Bu etkinlik ile amacımız, herhangi bir nedenden dolayı uzak kaldığımız veya hiç tanışamadığımız türlere yönelerek kendimizi farklı okuma deneyimlerinde test etmekti... Bu çerçevede, ben de kendime Bilim-Kurgu türünden bir eser seçtim. Çünkü benim için bilim-kurgu sadece sinemada bildiğim, takip ettiğim bir türdü. Bunun edebiyattaki karşılığını uzun zamandır merak ediyordum. Bu türde kitaplar okuyan arkadaşların buraya yazdıkları incelemelere denk geldikçe büyük bir ilgiyle okudum. Başlangıç kitabı olarak da fazla risk almadan, bu türün babalarından sayılan, çok okunan, çok beğenilen, bol referanslı ve kısa bir kitap olan Zaman Makinesi'ni tercih ettim. Bu incelemeyi de çok fazla uzatmadan bu deneyimin sonuçlarını sizinle paylaşmak adına kaleme alıyorum...

Açık konuşmak gerekirse kitap tam anlamıyla beklentilerimi karşılamadı diyebilirim. Kitabın açılış bölümlerindeki atmosferi sevdim. Başka bir ifadeyle, zaman yolculuğu başlayana kadar geçen hazırlık bölümlerini daha akıcı buldum. Ancak zaman yolculuğu başladığı andan itibaren kitaba bir durağanlık çöktü. Sanki zaman durdu ve her şey çok yavaş ilerlemeye başladı. Oysa ki, kitabın asıl muhtevasını içeren bu bölüm, sanırım sinemadan kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, biraz daha hareketli olmalıydı bana göre...

100 sayfalık bir kitabı 10 günde tamamlamış olmam her ne kadar gündelik hayatımdaki yoğunluktan kaynaklanıyor olsa da ben bu durağanlığın da etkili olduğunu düşünüyorum. Her kurmacada kırılma alanları vardır ve kurgu basamaklar şeklinde okuru yukarı taşır... Bu kitapta ise bir basamaktan diğerine çıkmak için arada baya yol yürümek zorundasınız. Bu durum bir yerden sonra yorucu olmaya başlıyor...

Bunun yanında, hikayeyi de çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim... İki farklı canlı türünün olduğu bir ortam var ama iki tür hakkında da yazarın bizimle paylaştıkları çok yetersiz kalmış... Bunun yerine bol bol tekrar var. Halbuki bu tekrarlar yerine türler hakkında biraz daha detay verip okuru hikayenin biraz daha içine sokabilirdi...

Bir başka eleştirim de kitabın son bölümüne olacak... Zaman yolcusu, tüm bu hikayeyi 4-5 kişilik nitelikli bir ekibe anlatıyor. Ekipte bilim insanları falan var. Doğal olarak zaman yolcusu hikayesini tamamladığında bu ekipten sıkı bir beyin fırtınası bekliyorsun... En azından zaman yolcusunun yaşadıkları üzerine bilimsel ve sosyolojik argümanların kapıştığı bir tartışma dönebilirdi ekip içerisinde... Ancak bizim ekip, 807 bin bilmem kaç yılında geçen bir zaman yolculuğu hikayesi dinlememiş de mahallenin kahvesinde Galatasaray-Başakşehir maçını seyretmeye gelmiş abiler gibi, hikaye biter bitmez çil yavrusu gibi dağılıyor...

Konuyu çok da fazla uzatmadan toparlamak istiyorum... Netice itibariyle, bilim-kurgu türüyle tanışma kitabım, üzerimde büyük bir etki bırakmadı... Tabii ki tek bir kitap, bu tür hakkında bir yargıya varmak için ölçü olamaz... Ancak sanırım bilim-kurgunun görsel sanat alanlarındaki uyarlamalarını her zaman daha çok seveceğim. Böyle bir çıkarım yapabilirim diye düşünüyorum. İlerleyen dönemlerde de zaman zaman elime bilim-kurgu türünden kitaplar almaya devam edeceğim... Mutlaka içlerinden bir tanesi beni kendine daha fazla çekecektir...

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Herkese keyifli okumalar...