• Önce Sis ve Öfke Sarayı, ardından Warcross derken yine güncel kitaplarla okuyamama haline düşmeye başladığım, benim neden sevebileceğim bir kitabım yok modunda gezdiğim dönemlerden birinde kapağını görüp merak ettiğim Nefret Oyunu ülkemizde çevrildi ve arkadaşımın yorumunu görünce tamam ya, alıyorum diyerek siparişi verdim.

    Elimdeki üç kitabın da modunun düştüğü bir dönemde Nefret Oyunu’na başladım çünkü komik olacağına inancım yüzde seksen falandı. Nitekim öyle de oldu. Ama öncelikle tavsiye kısmından bahsetmek istiyorum size. Kitabı herkese tavsiye etmiyorum çünkü herkesin seveceği, herkese hitap eden bir kitap değil. Ülkemizde kitap türleri konusunda ne yazık ki prensip “satsın da ne olursa” olduğu için insanlar önüne geleni okuyor ama kitabın yetişkin karakterlere sahip olduğunu, kültürümüzden bir hayli farklı bir kültürde yetişmiş bir yazar tarafından yazıldığını ve espriler olsun, karakterlerin davranışlarını açıklama noktası olsun, içeriğin detayları olsun yetişkinlere hitap ettiğini söylemeliyim. Öyle tatlı kapaklara aldanıp nahif aşklar bekleyen birinin alması taraftarı değilim açıkçası. Tatlı yönleri vardı kesinlikle ama katiyen nahif değildi.

    Gelelim kitaba...

    Nefret Oyunu adını bir hayli yansıtıyor. Bu yüzden size kitabın konusundan çok fazla bahsetmek de istemiyorum. İki insanın, birbirini tanıma serüveni diyebiliriz. Onların yöntemi biraz farklı ve tatlı: Oyun oynuyorlar. Cidden çok eğlenceli diyebileceğim oyunlar.

    Joshua titiz, düzenli ve içe kapanık bir adam. Kesinlikle insan seven biri değil ve karakteriyle ilgili tek sorunu sanırım sürekli eleştirilmesi. Çünkü halinden memnun ve şey, emin olun biz de onun halinden memnunuz. Bayağı memnunuz. Dünya üzerinde var olduğuna inanmanın bir hayli zor olduğu erkek karakter hayallerinden biri falan kendisi.

    Lucinda ise başlarda aşırı sevdiğim, bir yerden sonra ise ne yazık ki kendisini pek affedemediğim bir karakter. Ufacık boyuyla, türlü türlü huyuyla insanları neşelendiren, herkese yardımcı olmaya çalışan, herkesin onu sevmesini uman bir kadın. Ve bildiği kadarıyla tek bir istisnası var: Joshua Templeman.

    Bu zıt karakterlerin birleştirilmiş bir şirketin yöneticileri için asistanlık yaparken sürekli bir arada olması, haftanın beş gününü birlikte geçirmesi ve birbirlerinden bir hayli nefret etmeleri; kitabın en eğlenceli kısmıydı. O kadar dozunda ve yazar bunu kitabın sonuna dek o kadar harika bir şekilde korumuş ki üç sahne dışında gözüme batan bir detay bile hatırlamıyorum. Birisi küfürlü laf sokmaydı ki kişisel olarak küfre karşı olduğum için gözüme battı. İkincisi Lucy’nin çok uzun süre sürdürdüğü korkunç bir fikirdi ki kendisinin pek de sağlıklı düşünemediğini, çok yalnız olduğunu ve karşısında Josh olduğunu düşününce azıcık affetsem de yeterince pişman olduğuna inanmadığım ve sonradan da olması gerekeni yaptığını çok fazla hissetmediğim bir şeydi yaptığı. Spoiler vermeyeyim derken durumu şeylerle donattım ama kitabı okuyan herkes benim neye takıldığımı anlayacaktır. Üçüncü olarak ise bir sahne var, kesinlikle adam akıllı bir özür beklediğim bir sahneydi. Bu yüzden kitabı favori listemden “ben ne okudum yine ya?!” kısmına bile çekebilirdim ama şükür ki yazar hakkını vermiş. Hala nahoş lakin affettik.

    Toparlamam gerekirse letters to juliet, how to lose a guy in 10 days, leap year, bride wars, 27 dresses vs. diye uzatabileceğimiz romantik komediler tarzı bir kitap okumak istiyorsanız; aradığınız kitap Nefret Oyunu. Kitap olarak benzer bir örnek bilmiyorum. Çünkü yetişkin kitapları duygusal açıdan bir hayli yetersiz bulduğum bir tür. Ve böyle eğlencelisini okuduğumu da anımsamıyorum.

    Bu arada belirtmeden edemeyeceğim; kitapta çok fazla anlatım bozukluğu vardı. Bu beni üzen bir mevzu. Yabancı Yayınları asla yazdıklarımı dikkate almıyor ve almayacak da biliyorum ama umarım ikinci baskıya girmeden önce birileri duruma el atar. Sevgiler, saygılar.
  • Hayvan davranışlarına gereğinden fazla yer verilen, çok fazla alıntının olduğu bir kitap olmuş. Türleri arasında araştırma kategorisine giriyor.

    Konular akıcı değil, birbirine bağlamada sıkıntılar var. Okur ya aralıksız bitirir, ya da yarım bırakır. Enteresan bir yazım dili var. Birbirine bağlanan alıntılardan oluşmuş izlenimini veriyor.
    Alandışı okuru sıkabilir; psikoloji ve zooloji sözlüğü okunsa daha iyi olur gibi..
  • Yazının ardında vurgun var. Hayat vurgunu. İçsel ürperti ve yaşamsal itki var. Bunlar samimiyet içerikli çünkü böyle olur. Kişi konuşmak zorunda değildir, anlatmak zorunda değildir ama fikirlerini dışarı vurmak zorundadır. Düşüncelerini bi’ şekilde dışarı çıkarmalıdır. Yazın bunun en karmaşık aynı zamanda belirsiz, aynı zamanda özgün hallerinden biri. Tüm bu dışa vurum tarihte bin bir şekilde sanatla ifade edilegelmiş ve devam ediyor da… Bugün kişilerin yaşamları sistemlerin yoğunluğu içerisinde dönüşmektelerken farklı sanat türleri ortaya çıkıyor ve bu dışavurumdan kaçılamıyor, kaçılamaz da. Çünkü en doğal hal bu. İnsanın beslenmesi kadar doğal bu. Ev kadar, yaşamak kadar doğal, insanın en dip haliyle özdeşmiş bir şey, sanat fikri.

    Görsel sanatlardaki dönüşüm çok daha çetrefilli bana göre. Simgeler, marjinal şekillere indirgenen günlük hayatın, sistemin egemenliği görsel sanatlarda çok daha değişerek, manipüle edilerek, fedalarla dönüşegeliyor. Görsel sanatlar tüketimin masum olmayan düşünceleri arasında çok daha kolay sindirilebilir bi' halde. Oysa yazının koruyucuları var. Takip ve araştırmalar, karşılaştırmalar gibi akademik boyutun dışında sistemin ittiği "yalnızlık halinde" kimi insanların yazma eylemine çekilme halleri var. Tüm bu durum kişilerin kendi yazınsal dünyalarından yola çıkarak farklı edebiyatlara yönelmelerine neden oldu. Dolayısıyla yazındaki bilinç, sistemin tahmin etmediği bi' biçimde yalnızlıkta yeşerdi ve bilinç yarattı. Yazınsal, edebi bilinç...Seneler öncesinin kitapları halen pek çok insanca bilinirken, eskinin önemli tabloları halen, aynı ilgiyle bilinir değil. Bunun sistemle ve insanların dönüşmekteki ilgisiyle alakalı olduğunu düşünüyorum.

    Sistemin dayatısı ‘’tüketmek’’ olduğu için, ve görselin daha ‘’kolay olduğu düşünülen’’ ya da ‘’ kolaya indirgenen’’ bir araç olduğu düşünülünce görsel her şey bir adım daha tehlikede oluyor. Bu demek değil ki, yazın tehlikede değil. Elbette o da manipülasyona uğruyor. Yazarlığın elbette mesleki getirisi var ve bu işten para kazanmak çok doğal. Ama kurgusu popülerlikte yiten, diyalogları belli bi’ kesimi etkilemeyi başarmış ve o kesimden ‘’faydalanmakta olan’’ nice kitap var. Bu işin piyasası elbette var ama işin özü sanat olunca piyasanın, ikinci planda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Bunu sanatsal bir ilke olarak görüyorum.

    Yine de bunda sevindirici bi’ yön var. O da şu, yazın akbabalarının bu dalda belirmesi bu dalın hereketliliğinin ve canlılığının bi’ göstergesi. Bu dalda ilerleyen, gerileyen, kişiler var. Hareket ve nefes var. Geçmişin irdelenişi, yeninin takip edilişi, karşılaştırmalar, hareketlilikler var. Tüm bu heyecanlı hengame ve sanatsal devinim içerisinde mutlaka buradaki canlılıktan ‘’akababalık’’lar sağlamaya çalışanlar olacak. Önemli olanın onlara pay kaptırmamak olduğunu düşünüyorum. Onun dışında akbaba da kendi halinde bir kuştur ve doğanın kabulüdür.
  • 2. Baskısı Ekim 2011’de yapılan, NTV’nin güzel bir derlemesi: Edebiyattan Pek Anlamam. Kafka’nın şu sözü ile bir portresinin basıldığı ayracı arasına koymak tam isabet: ‘’ Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa niye okumaya zahmet edelim ki?’’ (Alm.: Wenn das Buch, das wir lesen, uns nicht mit einem Faustschlag auf den Schädel weckt, wozu lesen wir dann das Buch?) - Franz Kafka- Mektuplar (Briefe) 1902-1924. Dünya Edebiyatı’ndan seçkiler ile Türk Edebiyatı’ndan ve Türkçe’ye çevrilmiş eserlerden bilgece bir derleme. Soru-cevap tekniği ile (kitapta hızlı test formatı olarak adlandırılmış- bir öğretim / yabancı dil öğretim yöntemi olarak ben soru-cevap tekniği demeyi tercih ederim) esere, yazara yönelik anahtar bilgicikler yönlendirmesi yapılmış, kitap ile birlikte okura bir edebiyat yaklaşımı/ edebi bakış açısı kazandırılması amaçlanmış. İçinde Kafkavari çekincelerden (Kafkaesk, Kafkavari: Kafka’nın eserlerindeki tasvirlerdeki gibi, Kafka tarzı, tehdit edici ya da korkutucu anlamında) bile kurtulma vaadleri verilmiş. İçerik Epik-Lyrik-Dramatik (Edebiyatın üç büyük alanı: Düzyazı-Şiir-Tiyatro, bu ayrımı da Edebiyat’ın Doğal Türleri diye Goethe yapmıştır) olarak temel bir biçimde bölünmüş, içinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan/ alamayan yazarlara da bir başlık olarak değinilmiş, köklü eserlerin filmleştirilmesinde yapılan değişiklikler bile belirtilmiştir. Genel anlamda edebi bir yaklaşım kazanmak için ya da edebiyat dünyasına bilinçli bir şekilde ilk adımı atmak için güzel, sade, anlaşılır, pratik bir başvuru kaynağı.
  • EN BAŞTAN SÖYLEYEYİM DE SENİ UĞRAŞTIRMAYAYIM GÜZEL KARDEŞİM BU PAYLAŞIM UZUN,EĞLENCELİ DE DEĞİL ZAMANIM KISITLI,BEN SIKILIRIM,YARIM BIRAKIRIM DÜŞÜNCEN VARSA BAŞLAMA!!ANCAK OKUMAYA BAŞLARSAN EĞER KISA BİR ZAMANINI AYIRIP OKUYACAKSAN YANİ LÜTFEN AMA LÜTFEN SONUNA KADAR OKU YOKSA HİÇ BAŞLAMA DEĞERİ OLMAZ ÇÜNKÜ.OKUYAN ARKADAŞLARA ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER.


    2004'den bu yana ülkemiz tarımında olağanüstü olumsuz,saçma sapan gelişmeler yaşayan çiftçilerimiz...

    Anadolu Coğrafyasında 11.000(onbirbin) bitki türünün yer aldığını ve bunun da yaklaşık 3.500(üçbinbeşyüz) bitki türünün endemik (burası çok çok önemli dikkat edin!) 3.500 bitki türünün gen merkezi olduğunu (bu bitki türleri başka coğrafyalarda görülmeyen,yetişmeyen bitkiler) biliyormuydunuz?

    2004 yılında bizim büyük siyasetçilerimizin (boyları devrilsin-hepsinin ama,parti ayırmıyorum) yeni tarım yasası çıkarıp,bu bitki türlerinin tohumlarının takasını,satışını,saklanmasını yasakladığını biliyormuydunuz?

    8 Ocak 2004 de çıkarılan 5042 sayılı Islahatcı Haklarının Korunması Kanunu'nu bi okuyun bakalım neler diyor? (aramana gerek yok güzel kardeşim Google arama motorunu kullan)

    Değerli siyasilerimizin (boyları devrilsin) 2011'den sonra çıkardıkları kanuna bakın bir de 'Eyyy Köylü,sen binlerce yıldır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın.Tohumu artık şirketlerden alacaksın.Aksi halde 10.000 (OnBin) lira ceza ödersin!Aksi halde 5 yıl da ekip biçmeme cezası alırsın! ve... Daha da çirkefleşip 'Sende şirketlerden sertifikalı tohum almazsan sana tarım desteği yok denildi!

    Bu karar,bu yasalar nedir biliyormusunuz?Bu karar ve yasalar Sayın siyasilerimizin (boyları devrilsin) Köylüyü bitirmesidir,tarımı bitirmesidir,Çiftçiyi bitirmesidir en önemlisi de Endemik Türleri bitirmesidir!Anadolu Bitki Örtüsü Zenginliğinin Ağzına sıçmasıdır!(afedersiniz daha yumuşak kelime veya cümle ile anlatılamıyor ;) )

    Soner YALÇIN'ın yazmış olduğu Saklı Seçilmişler Kitabı çok önemli belgeli tesbitlere dayalı.Siz,çocuklarınız,torunlarınız hatta onların ve onlardan sonraki kuşakların çocukları ve torunları ne yiyorsunuz,onlar ne yiyecek (Yoğurtsuz Ayran) biliyor veya tahmin ediyormusunuz?

    Ülkemize GDO'lu ürünlerin ve bunların bol çeşitliliğinin nasıl olupta bu kadar rahat ve pervasızca sokulabildiğini,bunlara nasıl izin verildiğini,göz yumulduğunu bu kitapla öğreneceksiniz.

    Bu kitap önemli,bu kitap çok çok önemli.Kendini bilen akıllı,sağ duyulu,mantıklı sadece kendisinin değil gelecek nesillerinde sağlıklarını düşünebilen bireylerin mutlaka ama mutlaka dikkatle okumaları gereken bir kitap.

    En son Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda kitabını okurken bu kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi yaşamıştım (arkadaşlar burada önemle belirteyim kesinlikle ve kesinlikle iktidar ve muhalefet siyasetçilerinden bahsetmiyorum,burada yermek istediğim bütün meclis,hepsi 550 vekil,bu yasaları nasıl çıkarırsınız,bu şeytanlığa nasıl izin verirsiniz,hiçmi vicdan,hiçmi insana saygı sevgi yok,nasıl insanlarsınız siz be!Burada sözü geçen kanunlara imza veren kim olursa olsun inanın çok samimi söylüyorum vatan hainliği ile yargılanmalı!)Neyse konumuz siyaset değil...

    Keşke elimde olsa da bu kitabın binlerce baskısını alıp her eve dağıtabilsem ve okunmasını sağlayabilsem,ne yazıkki öyle bir şansım yok.

    Kitapta bahsi geçen konular ne Türk Çiftçisine,ne de Çiftçinin ürününü kullanan tüketiciye(Halk) yapılacak,reva görülecek şeyler değil.

    Elinizde imkanınız varsa bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
    Öğreneceğiniz,market raflarını dolaşırken nelere dikkat edeceğiniz ve hem yurt içinde hemde yurt dışında sizin sağlığınızla hatta abartısız canınızla oynamaya cüret edebilen adamları ve markalarını göreceksiniz ve bu kıyımın sadece para için değil daha başka ne sebebler için yapıldığını nelere zemin hazırlandığını öğreneceksiniz.

    Gerçek kanlı canlı şeytanları isim isim öğrenmek isterseniz bu kitapta!

    Cidden üzgünüm hemde çok üzgün...


    KİTAPTAN ;

    Petrolü kontrol edersen ulusları,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.

    Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce o günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.

    İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor.Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı.


    Uzun oldu farkındayım ama aşağıdaki Ertuğrul BARKA yazısını da okumanızı şiddetle öneririm.Bu yazı kitapla ilgili değil ama anlaşılması bakımından son derece önemli.Teşekkür ederim...
    ------------------------------------------------------------------------------

    Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

    Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

    “… Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır…”

    ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

    1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

    “Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

    İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

    1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

    2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

    Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

    Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

    Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.”

    27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

    Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

    İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?
  • Seri genel olarak birbirinden ayrı polisiye dizi tadında. Arka perdede baş karakterin hayatı devam ediyor ama bütün kitapları bağlayan bir durum gözlemleyemedim. Çoğunlukla dizi kadrosu gibi, o sezon giren oyuncular o sezonda rollerini oynayıp hikayeden çıkmış oluyor. Ana karakterin adeta koleksiyon yapar gibi aldığı yaraların artması serinin sonunu meraklandırmıyor değil. Gittikçe zorlaşıyor hatunn yapacağı belli değil, o da ayrı film.
    Öncelikle kaç yaşıma geldim hala seviyorum, böyle vampir kurtadam peri zombi hayalet... daha uzar bu liste tabiki de belirli kriterlerim var safi aşk olmasın ya da ana karakter reşit olsun-yetişkin safhalarda- ki daha içine çeksin ergenlerle uğraşmadan , bunalımlara triplere girmeden kitaptan tad alayım. Şimdiye kadar seride okuduklarım arasında saf erotizm yoktu aklınızda bulunsun “kitap tepki almış aşırı müstehcen diye “ de demesin lütfen kimse. Son olarak kararsız bir şekilde, seride rastladığım türleri ya son kitapta ya da her kitabın içinde yorumlarıma eklemeyi düşünüyorum güzel detaylar var. Keyifli okumalar.
  • Biri dese ki “Hippi’yi” beş kelime ile tanımla. Diyeceğim kelimeler; cinsellik, müzik, dans, seyahat ve uyuşturucu. Evet, hippi olmanın yolları bunlardan geçer. Çiçekli fistan, elbiselere yapıştırılmış çeşitli figürler, olmazsa olmaz uzun saç ve kot pantolonu da unutmamak gerek.

    1970 yıllarında ABD’nin bağrından koparak dünyaya yayılan bu kültür akımının, kimine göre zibidiler takımı, kimine göre ise ahlaksızlar takımı olarak bilinmesine sebep olunmuştur. Haklı yanları var mı? Ben göremedim.

    Hikâye için denir ki Paulo Coelho’nın öz yaşam öyküsüne en yakın olanıdır. Karakterin gerçek olduğunu yazarın kendisi de belirtmiş hatta ana karakterlerden birinin isminin de Paulo olması da bunu desteklemiştir. Bir dünya kitap kapak renk seçeneklerinizin olduğunu unutmayınız, benim kapağım beyazdı.

    Kitap konusu geçmiş zamandan başlayıp, üçüncü tekil şahıs anlatımıyla şimdi ki zamanda devam edip o şekilde son buluyor. Hikâye edilen konu “Ergen İrisi” gençlerin iç dünyalarını tamamlaması ve kemale ermek için kendilerini Hindistan, Nepal, Peru ve Amsterdam gibi şehirlerde kutsal ışığı bulup, paranormal güçlere erişmek istemesini ve oralarda inzivaya çekilip hayatları Tanrı’ya adamak istemeleridir.

    Çok güzel bir şekilde konular birbirine bağlanmış ve yazarın akıcı dile her sayfada kendisini belli ediyor. Hikayenin İstanbul’dan, Anadolu’dan az biraz Türk kültüründen ve Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmesi göğsümüzü kabartmıyor değil.

    Aşırı derece uyuşturucu türleri ve kullanım şekilleri hakkında içerik mevcut. Yazarın betimlemeleri o kadar hoş ki; “Bir tadına baksak mı?” diye içinizden geçirmeden edemiyorsunuz. Bilenler bilir, bizim ülkemizde de her sene düzenli olarak Fanta, Pepsi, Coco Cola gibi içecek firmalarının düzenlediği (Rock'n Coke, Fanta Gençlik) festivaller hippilerin yaşam felsefelerine çok yakın. Tesadüf bu ya gırla “Prezervatif” tüketimi yaşanan bu tür etkinliklerde yer bulmakta çok zor.

    Hippilerden anladığım normalde tek eşliler, ancak seyahat halinde ortalık bayram yeri !!!

    Kitap kahramanımız Paulo’nun huzura ermesi için çıktığı bu yolda, huzuru Rumi Dergah’ında bulması ise çok güzel. Mevlana’a hazrete de kitap içerisinde ufak donuşlar yapılmış ve kendisinden bahsedilmiştir.

    Diğer kahramanımız Karla ise hayatı boşluk içerisinde dalgalanırken uyuşturucunun boş bir kimyasal olduğunu gönlü aşk ile tutuşunca anlıyor. Sevgi, uyuşturucudan daha etkili bir kimyasaldır…

    Genel olarak kitap farklı konuları ele almış, okuna bilinir niteliktedir. Ben beğendim ve sıkılıp bunalmadan okudum. Tavsiye ederim.

    Şimdi fırına gidip 3 tane yumurtalı ramazan pidesi alacağım. İstanbul için iftar saatine çok az kaldı :) Afiyet olsun.
    (11 Haziran 2018 saat 20:08)

    Sevgi ile kalın.