• Feminist ve antimilitarist yazar Katherine Burdekin'in feminizm ve faşizm kavramlarıyla beraber toplumsal bilincin oluşum sürecini çok güzel ve vurucu şekilde anlatan distopyası.
    Nazizmin 700 yıl sonraki halini gayet başarılı bir şekilde kaleme almış olmasıyla birlikte karakterlerin özellikle Alfred ve Herman ya da Alfred ve Wonn Hess arasındaki diyalogları düşündürücü ve empati kurmaya sevketmiş.
    Kitap için kendi türleri arasında çok fazla eleştirel kıyaslama yapılması bazen üzücü olabiliyor. İlk okumamın benim için dönüm noktası olduğunu hatırlıyorum. Okunması gereken bir kitaptır.
  • Kitap 7 bölümden oluşuyor;
    1) İnsan nefsinin tanımı ve güçleri
    2) Ahlâk ve Huy, ahlâk sanatı
    3) Iyilik ve Mutluluk arasındaki fark
    4) insanın fiilleri
    5) sevgini türleri
    6) nefsin hastalıkları
    7) nefsin hastalıklarının tedavisi

    İçindekiler kismi hoşuma giderek aldığım bir kitap olmuştu. Okumaya başlayınca aynı hoşnutluğu alamadım. Kitabin birçok kısmı Aristo'nun alıntılarından oluşuyor. Yazarin şahsi fikirleri daha arka planda kaliyor. Bu konulara az da olsa hakim biriyseniz sıkılabileceğiniz bir kitap olabilir. Kafa yoran kitaplar okunmasi taraftariyim, beyni zorlayan, yeni ufuklar açan.. Yani yine de okunması gerekebilir iyi-kötü kitap ayrımı yapabilmek adına..Faydalı şeyler yok değil:) teşekkürler..
  • Toplumumuzda kitap okuyan kişi sayısı çok azdır. Hele de öykü okuyanlar daha azdır (bunlardan biri de benim). Eğer siz de benim gibiyseniz bu dergi, öykü okumaya başlamak için biçilmiş bir kaftan.

    Dergilerde çeşitli tarzlarda öyküler mevcut. Bu yüzden birinden birini beğeneceğinizi düşünüyorum. Mesela bir öyküde hoca dertleri olan birine okuyup üfledikten sonra o kişi rahatlıyor. Ben bu öyküyü işte bu yüzden hiç sevmedim. Ama “ Uçan Adam” a bayıldım. Çünkü kurgusu çok iyiydi. Aynı şekilde “ Saçların, Eller ve Derin Bir Çukur” u da beğendim.

    "Keşfedilmemiş Bir Yalnızlık Önerisi “ adından da anlaşılacağı üzere “yalnızlık” ı işliyor. Öykünün özellikle kurgusu oldukça basit. Ama yazarın, Eda İşler’ in, dili o kadar samimiydi ki bu öykü de çok hoşuma gitti.

    “Henosis” adlı öykü bir çeviri öyküsü, aynı zamanda ödüllü bir yazarın öyküsü. Bu öyküde dikkatimi çeken şey öykünün bölümlere ayrılmış olması ve bu bölümlerin karışık olarak verilmiş olmasıydı. Ben öyküyü anlayabilmek için sayfa sırasıyla değil, bölüm sırasıyla okudum. Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için öykünün bir sayfasını paylaşıyorum.

    https://hizliresim.com/Q2nLVZ

    Dergide daha birçok öykü var. Ben sadece dikkatimi en çok çekenlerden bahsettim.

    Derginin bu sayıdaki ( 2 ayda bir çıkan dergi olduğu için “ayki” yazamazdım :) )dosya konusu “ Yeniden Yazabiliyor muyuz?”. Dergide yazılanları okuduğumda anladım ki “evet, yeniden yazabiliyoruz.” Dergide birçok yeniden yazılmış olan eserlerden bahsediliyor. Örneğin bol olması hoşuma gitmedi değil.

    Ben dergide bahsedilmeyen şu meşhur Shakespeare’ in “Romeo ve Juliet” inden biraz bahsedeyim. O dillere destan aşk öyküsü orijinal değil. Nasıl mı? İşte cevabı

    https://nereye.com.tr/...are-oykusu-degilmis/

    Bunu öğrendiğimde açıkçası Shakespeare biraz gözümden düşmüştü. Ama dergide anlatılanlardan yola çıkarak bir eseri biricik yapanın sadece konusu veya karakterleri olmadığını söyleyebilirim. Biricikliği sağlayan esas şey yazarın kendisidir. Yazar, ilham aldığı eserden farklı olarak eserine ne katmıştır? İşte, asıl sorulması gereken soru budur!

    Shakespeare, “Romeo ve Juliet” te önceki eserden farklı olarak karakter isimlerinin bazılarını değiştirmiş, karakterlere bazı özellikler eklemiştir. Ama bu eseri Shakespeare’in yapan en önemli şey kullanılan dildir yani Shakespeare’in o kendine has dili.

    “Balkanlarda Dört Öykücü” başlığı altında Cemal Şakar, Necip Tosun, Abdullah Harmancı ve Aykut Ertuğrul’la bir söyleşi yapılmış. Söyleşide dikkatimi çeken nokta sol kitaplarının piyasada yerini alırken sağ kitaplarının burada başarısız olmasından bahsedilmesi (sağ ve sol kavramlarını ayrıştırmak için kullanmayı hiç sevmem ama durumu anlatmak için bunu yapmaya mecbur kaldım) ve Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi yazarların eserlerinin çevirisi yapılıp tanınırken Sezai Karakoç gibi yazarların eserlerinin çevrilmemesi ve dolayısıyla Karakoç ve benzeri yazarların tanınmamasıdır.

    Ben edebiyatın sağ,sol, Doğu, Batı, Türk edebiyatı, Rus edebiyatı vb. şekilde ayrıştırılmasına karşıyım. Benim için edebiyat sadece “edebiyat” tır. Ben edebiyatta sadece “insan”ı görmek isterim. İnsanların sevinçleri,üzüntüleri,kızgınlıkları, kısacası “insan”ın yaşadıklarıdır benim görmek istediklerim.
    Ayrıca eğer “sol” edebiyatı söyleşide bahsedildiği bir durumdaysa bu sadece o kesimin değil hepimizin derdi olmalıdır. Kimin söylediğini hatırlayamadığım bir söz var, bu sözü çok severim çünkü oldukça mantıklı; “ insanlar duygularda birleşirken düşüncelerde ayrılır.” gibi bir sözdü. İşte biz her alanda olduğu gibi edebiyatta da düşüncelerde ayrılıp “sağ,sol, kuzey, güney, Amerikan, Çinli” vb. şekilde edebiyatı kategorilere ayırırsak ve en kötüsü de “biz” den olmayana önyargılı olursak vay halimize!

    Mesela ben din konulu kitaplara karşı mesafeliyim. Çünkü tarzım değil. Ama bu o tür kitapları hiç okumayacağım veya o türleri okuyanları aşağılayıp hakaret edeceğim anlamına gelmiyor. Benim kitaplarda karşı çıkacağım tek şey insanları yanlışa yönlendirmektir. “Edebiyat” “edeb” ten gelir, dolayısıyla yazılan kitaplardan da bunu beklerim. Ama bu demek değildir ki “edebiyat her zaman bize iyiliği, güzelliği anlatsın.” Demek istediğim her şeyde olduğu gibi bu konuda da sınır bilmek, haddini bilmek, edep bilmektir.

    Dergide Ayrıntı Dergisi’nin eleştirilmesini hiç ama hiç doğru bulmadım. Sonuçta eleştiren de bir dergi ve bu yüzden bu durum hiç hoşuma gitmedi. Anladığım kadarıyla Post Öykü sahipleri sağ kesimden, Ayrıntı Dergi ise sol… Gördüğünüz gibi bu konuda da bir ayrışma söz konusu.

    Birçok konuda olduğu gibi “edebiyat” da da bir ayrışma, gruplaşma olduğu sürece bir adım bile ileri gidemeyiz.

    Tüm bunlar dışında dergi gerçekten dolu dolu, çok emek verildiği belli oluyor. Ufkumu açan, bazı konularda beni düşünmeye sevk eden bir dergi.
  • Romalı düşünür, devlet adamı olan Seneca'nın kaleme aldığı bir eser olan Bilgeliğin Sarsılmazlığı, felsefe açısından okuyucularına büyük bir kazanım sağlamıştır. Kitapta hak, hukuk, adalet, sistem, davranış, devlet anlayışı öne çıkmaktadır. Seneca devlet oluşumunun gerekliklerini, sorumluluklarını öne çıkarmaktadır.

    Kitapta tahmin edildiği gibi en fazla üzerinde durduğu 'bilgelik' kavramıdır. Bilgeliğin sorumluluğunu, devlet kademesini ve insanlarla olan ilişkisini ele almış. Bilgelik kavramının sadece bir kavram olmadığını, üzerinde çok fazla düşünülmesi gereken bir terim olduğunu haykırmakta. Felsefe severler için ideal bir kitap diyebilirim.

    İnsan ilişkilerine de değinmiştir. Birçok yönden etik olan ve birçok yönden de etik olmayan dizeler sıralamıştır. Kitaptan öne çıkanlar maddeler olarak şöyle sıralayabilirim.

    1- Haksızlık ile hakaret arasında ayrım

    2- Bilgeliğin haksızlığa uğramasının mümkün olmadığı düşüncesi

    3- Bireyin kendine çekilmesinin önemi ve faydası

    4- İki devlet anlayışı

    5- Tanrılar ve tüm canlıları paylaşan evrenin kendisi

    6- Bilgenin inzivası

    7- Yaşam türleri arasındaki birtakım farklar

    Evet, sanırım bu maddeler açıklayıcı olmuştur.

    Kitaptan birkaç yeri not etmek gerekirse;

    ''Sadece kötüler iyilere haksızlık yapmaya yeltenir, iyiler kendi aralarında huzurludur, kötüler ise iyiler için değil, kendileri için tehlikelidir.'' (13)

    Birisi bana zehir verdi ama zehir yemeğe karışınca etkisini kaybetti, bana zarar vermemiş olsa bile, zehir vermekle suç işlemiş oldu. Birisi, bıçağı kurbanın giysisine takılıp da durduruldu diye, daha az haydut değildir.

    Keyifli okumalar.
  • Masalla gerçeği ayırt edebilecek okurlara… diye başlıyor bu seferki romanımız. Bugüne kadar Azra Kohen'in herhangi bir kitabını okumamıştım ve Aeden benim için bir ilkti diyebilirim. Ne zaman vakit bulup Ankara Olgunlar caddesinde ve diğer kitabevlerinde yenilikler ya da aradıklarım için bakınsam, Fi, Çi, Pi üçlemesini görüyordum. O kırmızı, mavi ve yeşil kapakları ile hep dikkatimi çektiler raflarda, ama bir türlü ele alıp okuma fırsatım olmadı. Ne bileyim, belki içimde yerli yazarlara karşı sanki bir güvensizlik mi hâkim desem, yoksa yabancı yazarların kalemine olan hayranlık mı desem inanın bende buna bir türlü karar veremiyorum?! Fakat bu sefer itiraf etmeliyim ki, Azra Kohen, beni kalemi ile gerçekten etkiledi ve bende kitabını okurken masalla gerçek arasında git gel yapmadım değil. Kısacası, okumamış olanlar için şunu gönül rahatlığı ile ifade edebilirim ki, kesinlikle okuyabilirsiniz ve okumalısınız da. Unutmadan: Aeden Fi, Çi, Pi üçlemesinin devamı değildir ve diğer kitaplar ile aralarında bir bağlantıda kesinlikle söz konusu değildir. İlk Fi, Çi, Pi üçlemesini seri olarak bir kitap sayan Azra Kohen, şu an okumuş olduğum Aeden adlı ikinci kitabını yayımlamıştır. Genel olarak vermiş olduğu demeç ve bilgilendirmelerde de, 9’a yakın kitap çıkartmayı planladığını ifade etmektedir.

    AZ BİRAZ KİTAP HAKKINDA.
    Kitabı elinize aldığınızda, içerik olarak dolu dolu geçen 611 sayfa vereceğiniz parayı gerçekten hak ediyor. Kabartma baskı kapak, dünyamız, Aeden ve hafifçe serpiştirilmiş diğer gezegenler ile birlikte siyah zeminde hoş bir görüntü oluşturuyor. Klasik kesimin dışına çıkılarak hafifçe yumuşatılmış köşeleri de farklı bir hava katmış kitabımıza. Benim için tasarımı da içeriği kadar hoş ve güzeldi diyebilirim. Romanda, biz insanların yaşamakta olduğumuz gezegenimiz dünyayı nasıl da hor kullanmakta olduğumuzu ve aslında genlerimizde taşımakta olduğumuz vahşi, vandal duygular ile hareket ettiğimiz anlatılmaktadır. Son derece etkileyici ve başarılı bir şekilde kaleme alınmış olan bu kitap, Destek Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

    AEDEN KONUSU
    İnsanlar tarafından henüz keşfedilmemiş ve evrimde ileri seviyede bir canlı türünün ve farklı canlıların hep birlikte paylaşmakta olduğu gezegendir Aeden. Burada yaşayan tüm türlerin kendi aralarında telepati ile anlaştığı, tükettiğini her şeyi tekrar üretebilmenin en büyük ihtiyaç ve temel olarak görüldüğü, kendisi dâhil diğer türlere zarar vermenin düşünülemeyeceği bir cennettir Aeden. Teknolojik anlamda ve bilimsel açıdan da biz insanlardan üst seviyededirler Aedenliler.

    “İçinde Çi bulunan her şey kişi olma hakkına sahiptir.” S.20

    Surza ve Baruh Baba’nın büyük oğludur Sonje. Diğer asıl karakterimiz Numi ise vakti zamanında kendilerine emanet edilmiştir. Numi, psikolojik olarak kendisini bu gezegende yaşayanlardan farklı hissettiği için tüm bedenini kumaşlar ile örterek ve teninin açıkta kalan kısımlarını çamura bulayarak saklamaya çabalayan güzel bir kızdır. Numi’nin Aeden’de tek uğraşısı ve takıntısı Sonje’nin ta kendisidir.

    Numi, romanın ilerleyen bölümünde, annesinin Dünya adlı bir gezegenden olduğunu öğrenir ve vakit geldiği düşünülerek, Baruh Baba’nın da müsaadesiyle Sonje ile birlikte dünyaya gelirler. İşte buradan itibaren, biz okuyucular da romanda olan karakterlerimizin gözünden biz ''insansılar'' ile tanışma fırsatını buluyoruz. (İnanın, okurken bugüne bildiğim, gördüğüm ve hayatta yaşadığım çoğu şeyi sorgulamadım değil. Bu noktadan itibaren kitap adeta bize ders verir nitelikte devam ediyor ve içimin daraldığı, resmen burkulduğu bölümler oldu). Geldikleri bu cennet gezegende (dünya’da) yaşanan olumsuzluklardan dolayı ayrı düşseler de, ikisi de içgüdüsel olarak gidişata ve sisteme karşı aynı amaç uğrunda savaş verirler. Dünyamıza ilk geldikleri yerdeki yoğun ve kirli hava nedeniyle neredeyse nefes alamaz hale gelirler. Bu ''insansı''ların kalabalığını ve bu devasa taş yığını yapıları görünce hemen Aeden’e geri dönmek isterler. Tabiatının özünde doğadan, akarsulardan ve ormanlardan oluşan bu cennette neredeyse tek bir ağacın dahi kalmaması ve gezegende yaşayan bu ''insansı''ların tüm bunlara duyarsız ve kayıtsız kalmaları ikisini de korkutur. Kendi cennetleri Aeden’e geri dönmek isteseler de, bu teorik ve teknik olarak hemen mümkün değildir. Her ne kadar bu ''insansı''ların yaşadıkları ve kendi elleri ile mahvettikleri gezegene karışmak istemeseler de, her ikisi de deneyimledikleri bazı olaylardan dolayı kalmak ve savaşmak zorunda kalır. Roman, biz insanların kendimizi bildiğimiz ve bir nebze olsun geliştirdikten sonra dünyamıza (cennetimize) aklımıza gelebilecek her anlamda neler yaptığımızı ele alıyor.

    Her canlının içindeki enerjiden daha kutsal, daha önemli, daha korunması gereken hiçbir şey yoktur evrende diye öğrendik... S.240

    ROMAN HAKKINDA KİŞİSEL YORUMUM
    Aeden romanımız, gidişat olarak ilk başlarda okuyucuyu sıkabilecek ve ağır ilerleyen bir kitap diyebilirim. Fakat biraz sabrettiğinizde, o ağır bölümleri geçtiğiniz zaman sizi bekleyen akıcı bir roman bulacağınızı kesinlikle ifade edebilirim. Bu güzel hikâyemiz, daha öncesinde hiç bilmediğimiz, bizlere çok uzak (aslında içgüdüsel olarak hep düşlediğimiz) bir yerde başlıyor. Belki de daha önce duymadığımız birçok terimler, haberdar olmadığımız türleri okuyacağız. Bu bilgileri okurken, öğrenirken kitapta bize aktarılan terminolojiden sıkılmazsak ve bu sayfaları atlamadan okuyarak geçersek, ilerleyen sayfalarda sürükleyici ve etkileyici bir hikâye biz okurları bekliyor olacağına emin olabilirsiniz.

    Gerilemenizi istemiyorum! Bu çıkmaz sokaktan çıkıp geleceğe gitmenizi, olmanız gereken şeye, İNSANA dönüşmenizi istiyorum! S.462

    ''Bir Dünya Hikâyesi'' ve ''Masalla gerçeği ayırt edebilecek okurlara…'' başlıklarıyla dikkatimizi çeken Aeden’i okurken, içinde bulunduğumuz dünyamıza başka bir gözle bakacağımıza ve yazım tarzı ile yaşadığımız bu düzen, gidişat hakkındaki soruların zihnimizi meşgul edeceğine eminim.

    "Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına emin olduğunda, hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığını keşfetmeye başlarsın." S.601

    İnsan olabilme seviyesine ve erdemine erişememiş varlıklarız biz "insansı"lar. Yaşamakta olduğumuz gezegeni (dünyamızı) adeta bir cennet bahçesine çevirebilme imkânı elimizdeyken, o’nu elbirliği ile kolektif bir şekilde cehenneme çeviriyor ve öz kaynaklarını hiç tükenmeyecekmişçesine sömürüyoruz. Romanda, henüz gelişmemiş olduğumuz defalarca bize sunuluyor ve aslında bildiğimiz, bugüne kadar hep sustuğumuz konuları okudukça adeta kendimizden utanıyoruz. Yedirdiklerimiz, içirdiklerimiz ile hem çocuklarımızı, hem de kendimizi zehirliyoruz (Burada aklıma okumuş ve incelemiş olduğum #31480010 Saklı Seçilmişler geldi defalarca). Huzuru bulabileceğimiz yeşil alanları yok edip, yerlerine güneşe bile hasret kalacağımız beton yığını binaları ve çirkinlikleri dikiyoruz. Aslında insanlığın, dünyanın en büyük sorunu olan para için çocuklarımızın başkaları tarafında istismar edilmelerine izin veriyoruz (TV’de olan pedofili yarışmalar ve programlar aracılığı ile vs). Gezegenimizin manyetik dengesinin bozulabileceği ihtimalini ve fizik kanunlarını umursamadan dünyanın yer altı kaynaklarını tamamını sömürebilmek adına elimizden geleni yapıyor ve dünyanın yer altını İsviçre peynirine çeviriyoruz. Üzerlerinde deneyler yaptığımız canlı türlerinin ruhlarını ve onların yaşama dair olan haklarını sorgusuz sualsiz ellerinden alıyoruz. Neden? Daha güzel olmak, daha sağlıklı yaşamak ve doymak bilmeyen "insansı" bedenimizin ruhunu tatmin etmek için. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, okul adını verdikleri kapalı eğitim sisteminde onların (gücü elinde bulunduranların) istekleri doğrultusunda gelecek için köleleştiriliyoruz. Bizlere bunları yaptıran nedir? İçimizde var olan her şeye sahip olabilme hırsı bence. Daha güzel görünelim diye aldığımız kozmetik ürünleri için kaç canlı deniz hayvanı ölmüş kimin umurunda! Bir Gala’ya giderken boynumuza attığımız bir kürk için kaç canlı acı çekerek öldürüldü kimin umurunda! İşte bu noktadan itibaren okurken gerçekler teker teker yüzümüze vurulmaya başlanıyor ve sorgulamaya, nasıl olurda bu yaşananlara dur demeyerek, bencilce davranarak bu kadar kifayetsiz kaldığımızı düşünür oluyoruz.

    “Değiştirmek istiyorsan güçlenip dâhil olacaksın. Ancak güçlenmeden dâhil olmaya kalkanlar sistemin çarkları altında öğütülüyorlar.” S.558

    Azra Kohen, romanda bahse konu olan birçok bilgi, belge ve makaleleri kaynak olarak belirtmekten de geri kalmamış. Şayet konu hakkında şüpheye düşen olursa, gerekli bilgileri eşleştirebilir ve kendi araştırmasını da yapabilir demek istiyor burada bize. Yazar, bildiğimiz dünya genelinde kullanılan internetin dışında, birçoğumuzun DeepWeb diye bildiği, asıl gerçeklerin barındırıldığı ve belki de çoğunuzun görmek istemeyeceği (aklınıza gelebilecek her türde) resim, video, belgelerin saklandığı ve bunun dışında tüm illegal işlerin el altından paylaşıldığı, yürütüldüğü platforma da dikkat çekmektedir.

    "Bu gezegende insanlık dışı bir şey var ve o şeyin kaynağını bulmak zorundasınız!" S.543

    Evet, bu gezegende gerçekten insanlık dışı bir şey var! Uygarlık olarak henüz tam anlamda çözemediğimiz bir teknolojinin kölesi olmuş durumdayız. Ruhumuzun ihtiyacı olan şeylere önem vermek yerine, gelişen teknoloji ve bilimin olumsuz yönlerine esir olmuşuz ve farkında olmadan insanlığını, umudunu yitirmiş, ruhu olan duygusuz bedenler (yaşayan ölüler) gibi enerjimize tanınan sürenin dolmasını bekliyoruz bu cennette. Yaşadığımız ve korkunun bize engel olduğu bu dünyada, bilginin her yerde olduğunu ve aslında arayan herkesin bilginin kaynağına ulaşabileceğini unuttuk ya da unutturmak istiyorlar.

    Sorulmaması gereken sorular vardı “Ariler” tarafından yasaklanmış. S.380

    Yukarıda olan alıntıya aşağıda olan alıntı çok güzel bir şekilde cevap veriyor (Bunu her anlamda düşünebiliriz!).

    “Evrende her şey ihtiyaçtan doğar Numi, fark edişlerin merakını motive eder, merakın analiz yapabilmeni tetikler, analizlerin özgür iradeni besler. Sana söylenenin dışında da yollar olduğunu keşfetmeye başlarsın.” S.120

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • FABISAD( Fantastik ve Bilim-kurgu Sanatları Dernegi) tarafından düzenlenen GİO ödülleri kapsamında , gençleri bu türlere yöneltmek ve bu türleri hakettiği değeri ulaşmasını sağlamak için yapılan yarışmada ödül kazanan hikayelerin toplandığı bir kitap..
    Bu eserleri genç arkadaşlarımızın yazdığını düşününce kitaba ne kadar değer verildiğini görüyorsunuz.
    Kitap içindeki hikayelerde; Marsta bulunan yeraltı zenginliklerinin işlenilip Dünya'ya aktarılması, Bundan 100 yıl sonra teknolojinin getireceği yıkım ve geri dönüşü olmayan durumlar, insan ceninlerinin bitkiler gibi toprakta yetişebileceği gibi farklı konuları bulabiliyorsunuz.
    10/8
  • Kitap inceleme yazısı

    Kitap adı: Zamanın sınavından geçmek
    Yazarı. : Atasoy Müftüoğlu
    Yayıncı. : Mana Yayınları
    Baskısı. : 3.Baskı/mart 2014/209 Sayfa

    Son kitap siparişim, küçük-büyük hacimli 27 adet kitaptı. 9.kitabı okuyorum ve ilk bu kitaba inceleme yazma ihtiyacı hissettim.
    Önereceğim ilk kitap bu olmadığı gibi, tek kitap da bu olmayacak. Yeni eser ve yazarlar tanıdıkça öneri listem gelişleyecek ve güncellenecek.
    Yazarın öngörüsü, objektifiği, toplumsal tavrı ve sağduyusu; yüzde yüz samimiyet ve dürüstlük mesajları içerdiğini gözlemledim.
    Cümle kurgumuz ve ifade sanatlarımız çok örtüşüyor. Her tespitini, birebir aynen kabullenmek zorunluluğumuz yok. O zaman bireysel tercih ve iradeler kısırlaştırılmış olurdu. Kaldı ki kitaplar, statik ve son noktası, belli bir tarihte konulmuş görüşler içeriyor.
    Kitabın 1.baskısı 9 yıl önce yapılmış.
    Bugünkü deneyim ve tarihsel birikimiyle tekrar baksa tespitlerine, belki bazılarını güncelleme ihtiyacı hissedecektir yazar.
    Müslümanca bir inanış, anlayış ve toplum özlemi ile yola çıkanların; yanılgılarını, çelişki ve hezeyanlarını öyle bir yalın ifadeyle gözler önüne sermiş ki, "ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi" duygusu ile okumaya devam ediyorsunuz.
    Yazarın kimliğini yıllardır bilsem de, ilk kitabını bu kadar geç okuduğum için mahcubiyetimi ifade etmeliyim. Kimbilir nice kaleminden sevgi, yüreğinden aşk dağıtan yazarları daha tanıma imkanımız olamadı.
    Takdir edersiniz ki; iki gözümüz var ve günde en fazla 12 saat yazıyla/kitapla birlikte olabiliyoruz.
    Yazar toplumsal özeleştiri ile; "soru sorma, sorgulama, düşünme, alternatif üretme" beceri ve isteğimizin nasıl ortadan kaldırıldığını irdeliyor. Sebep- sonuç ilişkileri ile, çıkış yollarını da öneriler şeklinde aktarıyor.
    Her okuyan, muhakkak yarasına sürebilecek bir merhem bulacaktır eserde.
    İnanç hassasiyeti/tercihi olmayan bir birey bile okusa, toplumun büyük bir kesimi için yapılan sosyolojik tahlillerle, bilgi dağarcığını genişletecektir.
    Sorunlar/hastalıklar çokca ve çeşit çeşit.
    Yani çok çeşitli başağrısı türleri var. Sonuçta baş ağırsa da ağrıya sebep olan etkenler değişebiliyor. Yüksek tansiyon da öyle.
    Doktor her başı ağırana aynı tedaviyi uygulamıyor, aynı ilacı önermiyor.
    Yüksek tansiyon hastaları da öyle. Psikolojik tedavi görenler de. Toplumsal, sosyal sorunlar da tıbbi hastalıklarla çok benzeşiyor. Aynı dertten muzdarip iki kişinin çözüm reçetesi farklı olabilir. Çünkü bilinç düzeyi, hayat algısı, beklentisi, eğitimi, psikolojik ve fizyolojik durumu farklı olabilir.
    Bu ihtimalleri de göz önünde bulundurarak, sabırla alternatif arayışları sürdürebilmeli.
    27 kitaptan belki de en fazla 5 adedi öncelikli listeme girebilecek. Bana düşen hepsini sabırla okumak. Çünkü hiç ummadığım bir anda ve bir sayfadaki cümle, benim için hazine değeri taşıyabiliyor.
    Sonuç olarak şunu ifade etmeliyim:
    Medeniyet öngörüsüne tam katılmayabilirsiniz fakat evrensel ve toplumsal, huzur ve barış için bu içten yürek feryadına da kulak vermeye ihtiyacımız var.
    24.08.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis