• 310 syf.
    ·5/10
    Kitap adeta hayatınızın yoğun akışına girecek aşk ve macera dolu tarihi bir roman..

    Meg kendilerine ait şeker fabrikasını babasının başına gelen tatsız olayın üzerine sorumluluğu devralır ve kendini bir nevi de babasına kanıtlamak ister.

    Babası kızının hevesini ve çabasını kırmak istemeyerek işleri ona bırakır.

    Tabi olayların gidişatı pek Meg'in istediği gibi gitmez. Meg babasının talebi üzerine maliyet defterini almak için akşam fabrikaya gider ve Bay Marther ile orada kilitli kalır.
    Ve kurtulduktan sonra ikiside bu olayı kimseye söylememe kararı alır.( Tarihi bir roman olduğu için eski zamanlarda böyle durumlar kişiler tarafından hoş karşılanmaz ve istenmeyen evliliğe kadar iki kişiyi de zorlarlarmış.)
    Hal böyle olunca onlarda suskunluğu seçiyorlar ama hiç ummadıkları bir olay oluyor..
    Kilitli kaldıkları gece aynı fabrikada büyük bir hırsızlık olayı gerçekleşiyor. Tabi fabrika işçilerine ve ustabaşına göre fabrikada en son kalan Marther suçlanıyor. Bu suçlamaları duyan Meg , her ne kadar Marther'in suçsuz olduğunu bildiği ve bizzat şahit olduğu için, suçsuzluğunu kanıtlamak istiyor ama itibarını zedelemeden.. Olaylar böyle devam ediyor işte..

    Kitapta asıl hoşuma giden bir kısım vardı hırsızlık ile ilgili özetlersek şöyle ;
    Bir kişi hırsızlık yaptığında bu kişiye kesinlikle fakir diyemezsiniz.
    Bunun haricinde iki kişi daha hırsızlık yapmaya meyillidir.
    Biri, zengin iken fakir durumuna gelip bunu hazmedemeyen,
    Diğeri zengin olduğu halde gözü doymayan elini boş gören..
    İşte biz hırsızlığı sadece fakir kişiler üzerinde kısıtlar isek büyük usta hırsızları ne yazık ki göremeyiz..
    Bakış açımız ne kadar geniş olursa o kadar fazla seçenek ve cevap bulunur.
  • 542 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bunu okuyan kadınlara güçlü notlar bırakmak istiyorum. Bugün ben kendime yeni bir yol çizdim çünkü ve bu kitabı sizinle paylaşıp yolumu sizinle de paylaşmak istedim.

    "güçlü olmak , kas geliştirip şişirmek anlamına gelmez. insanın , kaçmadan kendi tanrısallığıyla buluşması, kendi kafasına göre vahşi doğayla iç içe bir hayat yaşaması anlamına gelir. öğrenebilmek , bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir. dayanmak ve yaşamak anlamına gelir."
    Hayatın her evresinde düştüm ve düştüğüm o yerlerden çocukluğumda dahi tek başıma kalkmam gerekti.


    Bu kitabı okurken sık sık ne kadar güçlü olduğumu fark ettim. Feminizmi savunan bir kitap bekliyordum ama tamamen eşitliği savunan bir kitap sadece kadınlara diyor ki "süslü bir bebek olmak için yaratılmadınız!" Sizi beğenmeyen, küçük gören erkekleri bırakın. Bırakın barbie bebeklere gitsinler.

    Hayat bundan asla ibaret değildir. Bir kadın güçlüyse güzeldir diyor yani... Bugün ben güne bazı kararlar alarak başladım.
    Yaralı ve biraz hüzünlü olduğum her zaman bu kitabın bir öyküsünü açıp okuyorum çünkü

    "Öyküler ilaçtır ". Ben bu kitapla anladım.

    Hayatım boyunca her kötü anımda gözlerimi kapatıp o durumu iyileştirip kendimi ordan kurtarmaya çalıştım. Ciddi ciddi yeni yollar çizdim kendime. Yollar taşlıymış, dağmış, patikaymış hiç umursamadım. Kurtlarla koşan kadınların biri de benmişim bu kitabı okurken kendimin değerini bildim. Benim kimseye ve kimsenin gücüne ihtiyacım yoktu. Yaralarımı gizlemek yerine bir şekildd onları iyileştirmeye, öfkemi dönüştürmeye hatta dağken içimde kin, onu un ufak edip yine merhametli bir olmaya, gözyaşlarımla yer göğü inletip ama sonra peçeteleri toplamayı bildim.Böylece, kadınlar, gerektiğinde hapishane duvarlarına mavi gökyüzünün resmini çizebilirler. Çileler yanarsa, daha fazlasını eğirirler. Ekinler tahrip olursa, hemen daha fazlasını ekerler. Hiçbir şeyin bulunmadığı yerlere kapılar çizer, bu kapıları açar, oradan yeni yollara ve yeni hayatlara geçerler."

    Kadınlar yirmili yaşlarına gelmeden önce bin kez ölmüşlerdir."
    Ama yeniden doğmasını bilir o kadınlar, bu dünya'ya iyiliklerle birlikte kendini doğurur ve kendine anne, baba kardeş hatta yeri gelir kendini çocuğu gibi büyütür. Aslında kadın öfkesiyle çoğu kişiyi, çoğu şeyi darmaduman edebilir ama asıl güç bunu yapabilecek biriyken yapmamak bence.

    Biz kadınlar çok güçlüyüz. Her alanda, her koşulda...
    Ve yazarın şu sözleriyle bitirmek istiyorum,
    "
    Güvenilmesi gereken tek şey, bir bitiş olduğunda başka bir başlangıcın da olacağıdır."
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    “Ten renkleri ne olursa olsun insanlarının tümünün arasında, siyahlar ve beyazlar arasında, akla gelebilecek tüm dinlerin mensupları arasında eşitlik, hoşgörü ve adaletin hüküm sürmesini istiyorum. Biz hepimiz Allah’ın varlıklarıyız ve eşit yaratıldık. Kimse başka insanlara adaletsiz ve zalimce davranmak hakkına sahip değildir. Beni köle yapan insanlardan, Sudan’da köleleştirilen diğer insanlara haksızca zulmetmeye son vermelerini istiyorum.” (Mende Nazer)

    20.yy’ın sonları ve bu kadarı da olmaz dediğimiz her şey bir gece ansızın Mende’nin ve diğerlerinin köylerini basan insan tacirleri tarafından kaçırılıp türlü taciz, tecavüz, zulüme uğradıktan sonra bir eşyaymış gibi satılıp satıldıkları yerlerdeki kişilerin türlü zalimliklerine boyun eğmek zorunda kalan Mende ve diğer milyonlarca insanın hayatta kalma, bu zulme son verme ya da en azından insanların bilmesi duyarlı olması için çabalarının hikayesi.. Ve tabi ki bir yerlerde hala iyi insanların da olduğunun..

    Okurken bir solukta okuyamıyorsunuz çünkü ‘bu nasıl olur?’ demekten, yüreğinizin sızısından, insanlıktan utanmaktan, durup uzun uzun düşünmekten, bir sonraki sayfayı göz yaşınızla açmaktan, yutkunamamaktan okuyamıyorsunuz.

    İnancımızı, insanlığımızı sorgulatan bir kitap kesinlikle okunmalı okutulmalı..
    Kitapla kalın
  • Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

    “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

    Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
    "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
    “Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin…
  • 272 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Beyin felçli doğan ama doktorların yanlış teşhisi nedenli iki yaşında ailesi tarafından akıl hastanesine gönderilip terk edilen Petey'in gerçek hayat hikayesi konu edinilmiş.

    Sevginin, dostluğun, ailenin önemi, elinde olana şükür, başına gelen tüm olumsuzluklara inat umudunu yitirmemenin önemi bu kadar güzel anlatılabilirdi.

    Edebiyat açısından çok doyurucu olmasa da içerik olarak, verdiği mesaj olarak paha biçilmez bir kitap. Basit, sade bir anlatımı var. Yazarın anlatımı o kadar içten ki sanki olaya tanıksınız, o an olayı yaşıyorsunuz. Biraz büyük puntolarla yazılmış olması ve anlatımın akıcılığı ile zamanınız varsa bir ya da iki günde okuyabilirsiniz.

    "Petey" i hem çocukların hem de yetişkinlerin okuması gerek. Okurken Petey ile empati kuruyorsunuz. Biz de Petey gibi doğabilirdik. Aklın her şeyi algılıyorken insanlar seni zerre anlamıyor, içinde sıkışıp kaldığın bedende hapissin. Hiçbir şey yapamıyorsun. Elinden tek şey geliyor o da insanları karşılıksız sevmek.

    Petey, yüreğinize çok güzel dokunuşlar yapıyor. Yüreğiniz hem hüzün hem de umutla doluyor.

    Okuyun, okutun, pişman olmazsınız ; kitaplarla kalın, keyifli okumalar.

    #alıntı
    "Sanırım biz anlayamadık, şefkatin herkesin sahip olması gereken bir şey olduğunu."

    "Hepimiz doğduğumuz andan itibaren ölüyoruz. Yaşamak, bu nedenle bu kadar önemli."
  • "Kendimize bile bizimmiş gibi davrandık. Oysa biz bile kendimize ait olmayandık. Hep unuttuk ve aldandık."