A Strangeness in My Mind

·
Okunma
·
Beğeni
·
40bin
Gösterim
Adı:
A Strangeness in My Mind
Baskı tarihi:
18 Ekim 2017
Sayfa sayısı:
784
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780571276004
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Faber & Faber
Baskılar:
Kafamda Bir Tuhaflık
Beynimdə Qəribəlik
A Strangeness in My Mind
A Strangeness in My Mind
A Strangeness In My Mind is a novel Orhan Pamuk has worked on for six years. It is the story of boza seller Mevlut, the woman to whom he wrote three years' worth of love letters, and their life in Istanbul.
In the four decades between 1969 and 2012, Mevlut works a number of different jobs on the streets of Istanbul, from selling yoghurt and cooked rice, to guarding a car park. He observes many different kinds of people thronging the streets, he watches most of the city get demolished and re-built, and he sees migrants from Anatolia making a fortune; at the same time, he witnesses all of the transformative moments, political clashes, and military coups that shape the country. He always wonders what it is that separates him from everyone else - the source of that strangeness in his mind. But he never stops selling boza during winter evenings and trying to understand who his beloved really is.
What matters more in love: what we wish for, or what our fate has in store? Do our choices dictate whether we will be happy or not, or are these things determined by forces beyond our control?
A Strangeness In My Mind tries to answer these questions while portraying the tensions between urban life and family life, and the fury and helplessness of women inside their homes.
480 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10 puan
Yeni yılın kendi adıma ilk kitap incelemesi, geçen yıl okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok sarsan, en çok etkileyen, hüzünlendiren, tebessüm ettiren, sorgulatan, çeşitli duygular arasında oradan oraya sürükleyen bu ‘tuhaf’ kitaba kısmetmiş…

Lise yıllarından beri, çeşitli zamanlarda kitaplarıyla hayatıma girmiş bir yazar Orhan Pamuk… Bazen büyük bir hayranlıkla bazen de hayal kırıklıkları ile ayrıldım bu buluşmalardan. Bu 8. buluşma ise açık söylemek gerekirse, benim için oldukça özel ve keyifli geçti… Pek çok kitabının ilk baskısına sahip bir okuru olarak, -ki çıktığı gün alıp bitirdiğim kitapları olmuştur, bu kitabı okumak için neden 5 yıl bekledim bilmiyorum… Yeri gelmişken, birkaç ay önce bir Orhan Pamuk etkinliği başlatan (muhtemelen bitmiştir etkinlik) ve bu kitabı okumama vesile olan sevgili NigRa ’ya da en içten teşekkürlerimi gönderiyorum…

Yılın ilk kitap incelemesi dediğime bakmayın siz… Yaklaşık 470 sayfa süren bu yolculuğa bir inceleme yazmaya kalksam en az bir 70 sayfa da bana gerekirdi derdimi tam olarak ifade edebilmek için… O yüzden sıcağı sıcağına dilim döndüğünce paylaşmak istedim kitaptan bana kalan tuhaflıkları:)

-----------------------

Gündüz yoğurtçuluk gece de bozacılık yapan bir babanın peşinden 60’lı yılların sonunda, kendini ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’da bulan Mevlut’un hayatının 40 yıllık bir kesitine tanık oluyoruz… ‘Herkesin hayatı roman olabilir, yeter ki düzgün yazacak biri olsun’ tezini kanıtlarcasına, sıradan bir bozacının sıradan hayatı, Nobel’li bir yazarın elinde modern bir destana dönüşüveriyor…

Kitapta ilk dikkatimi çeken şey, Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki tezatlık oldu… Öyle ki, Pamuk İstanbul’un köklü bir ailesinde, her dönemin ‘elit’ semti Nişantaşı’nda dünyaya gelen, bu elit çevrede iyi bir eğitim alarak yetişen, din ile arasına mesafe koymuş, hayatı boyunca bir gün dahi geçim sıkıntısı yaşamamış, dünya çapında tanınan başarılı bir yazar… Mevlut ise Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gelip, okuma yazma bilmeyen babasının ardından para kazanmak için İstanbul’a göç eden, sadece köpeklerin yaşadığı çıplak tepelerde yeni kurulmaya başlayan bir gecekondu mahallesinde toprak tabanlı tek göz bir evde, derme çatma okullarda yetişen, oldukça muhafazakar, hayatı boyunca karnını doyurmak için gece gündüz hiç durmadan çalışan, küçücük bir çevrenin içinde hiçbir başarı hikayesi olmayan sıradan bir sokak satıcısı…

Bu konuda çok daha fazla tezatlık örneği sıralayabilirim ama demek istediğimi anlatabilmek için bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum. Ben bu aşırı tezatlığı Orhan Pamuk’un edebiyat dünyasına sunduğu bir challenge/meydan okuma olarak görüyorum. Eğer böyleyse de hakkını sonuna kadar teslim ediyorum. Çünkü kitabın sonuna geldiğinizde tüm bu hayatı, bu hayata ait detayları, bu hayatın insanlarını, bu insanların dertlerini, mutluluklarını, aşklarını bu kadar gerçekçi ve detay atlamadan anlatabilmek için en azından bu hayata benzer bir hayat yaşamış olmak gerekir diye düşünüyorsunuz… Pamuk’a, hiç bilmediği sulara bu denli cesurca girebildiği ve taksiyle içinden geçerken dahi şöyle bir dönüp bakmadığımız ‘İstanbul’un karanlık yakası’nı okurlarına ev ev, sokak sokak gezdirip idrakimizde bir farkındalık yarattığı için ayrıca teşekkür etmek gerekiyor sanırım…

------------------------

Kafamda Bir Tuhaflık’ı Türk edebiyatının sıra dışı romanlarından biri haline getiren pek çok neden saymak mümkün… Tüm bu nedenleri tek tek yazma imkanı olmadığı için şöyle bir özet yapabilirim belki; her şeyden önce bu kitabı düz bir roman gibi değil de, Türkiye’nin yakın tarihini kurgusal bir dille anlatan, sosyoloji, psikoloji, din, siyaset, ekonomi, kültür ve gelenek, sınıfsallaşma, devlet-toplum ilişkisi, aşk ve kadercilik gibi pek çok konu ve başlığın alanına hitap eden zengin bir metin gibi okumak gerekiyor… İsterseniz, ‘çıplak tepelerdeki çamurlu arazilerin birileri tarafından çevrilmesiyle ortaya çıkan gecekondular, 40 sene içerisinde nasıl plaza ve kulelere dönüştü’ sorusunun cevabını arayabilir ya da İstanbul’un taşındaki toprağındaki altının hangi koşullarda, hangi süreçlerden geçerek, hangi oranlarda kimlerin cebine girdiği sorunsalının izini sürebilirsiniz…

Kitabın farklı yollardan dolaşarak sürekli ön plana çıkardığı merkez konularından bir tanesi de insanların düşünceleriyle dile getirdikleri arasındaki uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevlut, günlük yaşamda ‘şahsi görüş ile resmi görüş’ arasında sık sık bocalarken manevi dünyada bu durum ‘dilin niyeti ile kalbin niyeti’ olarak farklı bir terminolojide karşılığını buluyor…

Bunun başka bir versiyonuna Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olduğu rivayet edilen ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ sözünde de rastlamak mümkün… Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkıyor… İnsanın söylemek istedikleriyle söyledikleri, yapmak istedikleriyle yaptıkları, olmak istedikleriyle oldukları arasındaki mesafe, onun bu hayattaki konumunu da ortaya koyuyor bir anlamda… Aradaki mesafe açıldıkça insanın özgüveni azalıyor, huzursuzluğu artıyor… Pek çoğumuzun içten içe yaşadığı gizli depresyonların altında da aslında bu ikiliğin, bu çift başlılığın serencamı yatıyor… İnsanın kendini araması, kendine gelmesi, ve nihayetinde kendini bulması, işte bu yaşam yolculuğunda uzayan mesafeleri kapatabilme başarısıyla mümkün oluyor ancak…

Mevlut’un kafasındaki tuhaflığın kaynağını araken bir okur olarak biraz da bu sularda yüzmek gerekiyor… Çünkü o tuhaflık aslında sadece Mevlut’un kafasında varolan, sadece onun tarafından hissedilen bir tuhaflık değil. O tuhaflık, her birimizin iç dünyasının bir köşesinde saklıyor kendini… Hayatımızın belli dönemlerinde ortaya çıktığında ise sorgulamaya başlıyoruz kendimizi, hayatımızı, hayatımızın ne kadarının kendimize ait olduğunu…

Ve bu noktaya geldiğimizde Orhan Pamuk bir kelime atıveriyor önümüze…

KISMET…

Öyle sihirli bir kelime ki bu, yeri geldiğinde tüm hayatınızı tek başına bu kelimenin sırtına yükleyip, yanına ikinci bir kelime dahi koymadan yolunuza devam edebilirsiniz… Belki hiçbir soruya cevap vermez ama her sorunun da cevabı olabilecek kadar güçlüdür… Eğer dilinizin niyetiyle kalbinizin niyetini bir türlü denkleştirememiş, olmayı hayal ettikleriniz bir türlü kapınızı çalmamış, tüm bu karmaşık denklemden size kalanlar bir tuhaflığa dönüşmeye başlamışsa, kimbilir belki de ‘kısmet’ anahtarını takıp kilidi açmaktır tek çıkar yolunuz…

Yavaş yavaş toparlamam gerektiğinin farkındayım :) Ancak başta da dedim ya, bu kitap benim için zihnimde birkaç ışık daha yakan, bazı silik düşüncelerime bir anlam veren, kendi hayatımı sorgularken transit geçtiğim bazı duraklara tekrar dönmemi sağlayan etkili bir kitaptı… O yüzden ben yazdıkça zihnimde yenileri beliren kelime yığınlarını tutmakta zorlanıyorum açıkçası:)

Kitabın zengin kurgusu neden oluyor biraz da bu duruma… İstanbul’un yakın göç tarihi, detaylı bir şekilde işlenen konuların başında geliyor… Kitabı bitirdiğimde bu olaya kendi penceremden baktığımda bazı gerçeklerle yüzleştim. Neydi bu gerçekler?

Öncelikle, kendi hayatımın da bu göç tarihinin bir parçası, bir uzantısı olduğunu net bir şekilde kabul ettim. Neticede ben de 20 sene önce kalkıp göç ettim bu şehre… Evet, belki benim göç etme nedenim daha fiyakalıydı Mevlut’ten… Çünkü ben üniversite okumak için geldim bu şehre! Bugüne kadar da kimse çıkıp ‘ulan ne farkı var, aynı bokun laciverti işte’ demedi… Böyle böyle idare ettik birbirimizi 20 yıl boyunca…
Ancak 20 yılın sonunda fark ettim ki, buraya üniversite okumaya gelen adam, nohut-pilav satmaya gelen adamdan daha fazla İstanbullu olmuyor!

Ama bir plazanın bilmem kaçıncı katında, ama bir gecekondu mahallesinde… Kimi beyaz yakalı, kimi önlüklü, kimi kendi arabasında, kimi metrobüs koltuğunda… Kimi prömiyerde galada, kimi halk gününde belediye meydanında… Neticede yolu dışarıdan bu şehre düşen her birimiz buğday rengi bir ekmeğin peşinde bir araya gelip İstanbul olmadık mı? Bir esnaf lokantası açan adam, marketten aldığı ucuz fasülyeyi Çayeli fasülyesi diye yedirdi, benim gibi bir gazeteci de incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dünyanın en önemli olayıymış gibi allayıp pullayıp okura sundu… Lokantacının yaptığına namussuzluk, benim yaptığıma ise kapitalizm dedik…

Kartlar böyle dağıtılsa da oyun öyle oynanmıyor sevgili kitap dostlarım… Plazanın 35. katıyla sokaktaki bozacıyı hizaya getiren göremediğimiz bir denge var aslında… Plazadaki adamı 35 kat aşağı çeken, sokaktaki bozacıyı 35 kat yükselten tuhaf bir denge… Sokaklarımız, arabalarımız, yaşadığımız evler, sosyalleşme mekanlarımız, çocuklarımızın oynadığı parklar, süpermarkette uğradığımız reyonlar birbirinden farklı olsa da; yolda karşılaşınca birbirimize selam verecek kadar yakın, geldiğimiz yeri bilecek, neden burada olduğumuzu anlayacak kadar sırdaşız aslında…

Nihayetinde,

Kimseye yar olmayan İstanbul’un platonik aşıklarıyız biz…

Hepinize keyifli okumalar dilerim…

PS: Kitap boyunca 10-12 litre kadar boza bitirdim:) O bozalı seanslardan bir kare;

https://i.hizliresim.com/v65Q3O.jpg

Kitabı okumayı düşünen arkadaşlar hazırlıklarını önceden yapsın…
490 syf.
·4 günde
Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” adlı romanını okuyup bitirdiğimde “Bir insana durduk yere Nobel Ödülü vermiyorlarmış” dedim kendi kendime. Gerçekten de öyle. En sonda söylemek istediğimi en başta ifade etmem gerekirse müthiş bir gözlem, inceleme, araştırma ve betimleme gücüne dayanıyor eser. Bize bizim hikâyemizi anlatıyor yoğurt ve boza satıcısı Mevlüt Karataş’ın hikâyesi üzerinden.
• • •
Mevlüt Karataş’ın hikâyesi 1960’lı yıllarda babasıyla birlikte okumak için İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Eser, her ne kadar Mevlut Karataş’ın İstanbul’daki yaşamını, hayallerini, umutlarını, yalnızlığını, aşkını, yaşadığı tuhaflıkları ve arkadaşlarını konu alsa da aynı zamanda 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul’un geçirdiği tarihi, ekonomik, sosyal, kültürel, kentsel değişimi ve dönüşümü anlatıyor bizlere.
• • •
Mevlüt Karataş örneğinde de olduğu gibi İstanbul’un dış çeperine gelip yerleşen insanlarımızın barınabilmek için gecekonduları nasıl inşa ettiklerini; karınlarını doyurabilmek için sokak satıcılığı başta olmak üzere enformel sektörde kendilerine nasıl iş bulduklarını; şehre tutunabilmek için ise akraba ve hemşericilik ilişkileri başta olmak üzere ekonomik, sosyal, siyasi ve dini dayanışma ağlarına nasıl dahil olduklarını bir bir anlatıyor. Bunların yanında tarihsel olarak yaşanan toplumsal dayanışma ve çatışma alanlarını, kültürel yozlaşmayı, gecekondulardan apartmanlara geçiş süreçlerini, siyasi olayları ve bu olaylarda karşı karşıya gelen insanımızın yaşadıklarını olduğu gibi resmediyor. Yazar, tüm bu olup bitenleri anlatırken İstanbul’un gecekondu bölgeleri ve şehir merkezinin sokaklarında, caddelerinde, kahvehanelerinde, lokantalarında, sinemalarında, alışveriş merkezlerinde, eğlence mekânlarında ve evlerinde adeta adım adım dolaştırıyor bizi.
• • •
Kitabı okudukça hem Mevlüt Karataş’ın, hem de bir zamanlar “taşı toprağı altın” olarak görülen İstanbul’un zaman içerisinde nasıl değişip dönüştüğüne şahit oluyor insan. İstanbul mu Mevlüt’ü değiştirip dönüştürüyor, yoksa Mevlüt gibi İstanbul’a akın eden milyonlar mı İstanbul’u değiştirip dönüştürüyor? Mevlüt Karataş’ın “Kafamda bir tuhaflık var. Ne yapsam bu âlemde yapayalnız hissediyorum kendimi” sözlerindeki “tuhaflık” ve “yalnızlık” kendinden mi yoksa şehrin hayhuyundan, kalabalığından, keşmekeşliğinden mi kaynaklanıyor? İşte tüm bu soruların cevaplarını “Kafamda Bir Tuhaflık” kitabında ustaca anlatıyor Orhan Pamuk.
• • •
Pamuk’un, kitabın sonuna kadar Mevlüt Karataş’ın ve yakınlarının bazı alışkanlıklarını anlamsız bir şekilde sürekli ön plana çıkarmış olmasından rahatsızlık duymuş olsam da biri bana ülkemizde yaşanan göç süreçlerini, gecekondulaşmayı, apartmanlara geçişi, bir dünya şehrinin bu hale nasıl geldiğini, gelenekle modernlik, köyle şehir, gecekonduyla kent kültürü arasında sıkışıp kalan insanımızın hallerini okumak için bir kitap tavsiyesi istese hiç düşünmeden “Kafamda Bir Tuhaflık”ı öneririm. Baudelaire’nin dediği gibi, “Ne yazık ki bir şehrin şekli şemaili bir insanın kalbinden çok daha hızlı değişir”miş.

Bu değişimi görmek isteyen okurlara iyi okumalar dilerim!
480 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10 puan
Tek kelime ile inceleme yazabilme imkanımız olsa “mükemmel” yazar çekilirdim kenara. Mükemmel kelimesinin içini kesinlikle dolduran, anlamını sonuna kadar verebilen bir roman. Romanı okumaya başlamadan önce ve gerekli bölümlere gelmeden önce soyağacını ince şekilde gözlemlememenizi tavsiye ederim çünkü ufak da olsa yaşam-ölüm olarak spoiler yenilebiliyor ve ufak ayrıntıları da aklımda tutabilirim diyorsanız bu kitabı Kara Kitap ‘tan sonra okumanızı tavsiye ederim; çünkü Orhan Pamuk 2 – 3 cümle kadar Kara Kitap’a güzel göndermeler yapıyor ve maalesef bunlar büyük bir spoiler.

Kafamda Bir Tuhaflık kitabı Orhan Pamuk’un dediği gibi bir aşk hikayesi ve bir destan. Sokak satıcısı Mevlut’un daha çocuk yaşlarda İstanbul’a gelip satıcılık yaparak, fakirlikle beraber yaşam mücadelesi verip, aşkı yaşayarak kafasında olan bir tuhaflığın öyküsü ve destanı. Kitap ister istemez insanda bir önyargı oluşturuyor; bir sokak boza satıcısının gerçekçi bir romana konusu olacak şekilde nasıl bir aşk hikayesi olabilir, ne şekilde bir destan olabilir ki diye. Destan kelimesi belki bu kitabı okumamış arkadaşlara abartı gelebilir ama her bir yaşam mücadelesi özellikle de fakirlikle mücadelesi olan her bir yaşam mücadelesi hatta her bir yaşam zaten bir destan değil midir? O kadar güzel, o kadar naif bir aşk hikayesi ki, fakirlik ile yaşam mücadelesi birleşince duygu yoğunluğu daha da yoğun yaşanıyor ve destan kelimesinin aslında hiç de abartı olmadığını anlıyoruz. İşte bu duruma uygun şekilde Pamuk verilebilecek en güzel örneği fazlası ile verebiliyor.

Roman başarılı bir metafiction – üstkurmaca örneği. Orhan Pamuk kendi kaleminden yazdığı kısımları Dostoyevski’nin en büyük belki de dünyanın en büyük romanı olan Karamazov Kardeşler ‘de kullandığı yöntemi, sanki bir yerde oturmuşuz da yazar bize birebir bir şekilde çay ve kahve eşliğinde anlattığı şekilde anlatması çok hoş. Romanın üstkurmaca kısımları ise daha da hoş; mesela: karakterler aralara girip “burada sayın roman okuruna bir şeyler de ben söylemek isterim” tarzındaki cümleleri daha doğrusu bölümleri okumak gerçekten de çok keyifliydi. Kitabın nostaljik anlatımını, resimsel anlatımını daha da güzelleştiriyor.

Orhan Pamuk’un sevilmemesinin en büyük sebeplerinden biri de kendisine oryantalist denilmesi, milletimizi kötülemesi ve herkes kendi tarafından baktığı için tespitlerinin ve görüşlerinin yanlış olduğu belirtilmesi. https://www.youtube.com/watch?v=AHNm0ptOMnA belgeselinde dediği gibi hiçbir olaya kendi tarafımızdan (milletimizin) bakamam demesi kesinlikle çok çok doğru bir söz. Onun için kitapları içinde bir tarafın görüşünü belirtecekse, mesela bu kitabında sağ görüşlü kişilerin sözlerini birebir kendi ağızlarından, herhangi bir yorum vermeden belirtirken birkaç sayfa sonra da sol görüşün düşüncelerini veriyor. Bir sayfada Kürt vatandaşlarımızın görüşlerini ve çektiklerini haklı bir biçimde söyleyebilme cesaretini gösterirken #10182740 bir başka sayfada ise her kesimde olduğu gibi Kürtlerin içinden çıkan yanlışlıkları söyleyebiliyor. İkinci durum olmasa da ilk durum eğer oryantalistlik oluyorsa varsın olsun oryantalistlik olsun ne fark eder? Hepimiz oryantalist olalım o zaman. Kara Kitap’ta olduğu gibi Pamuk’un siyasi tespitleri kesinlikle çok başarılı ve romanları haricinde hayranlık seviyemi kesinlikle daha da çok arttırdı. Siyasi tespitler haricinde diğer normal tespitleri ise insanı bir değişik duygulara boğan, geçmişine götüren cinsten. Mesela hepimiz biliriz ki çocukluğumuzun bakkalları süt ve süt ürünleri koydukları ya da diğer soğuk tutulması gereken ürünlerin koyuldukları buzdolaplarının bazıları bakkallarda vitrin gibi dışarda durur, vitrin gibi içindeki peynirler, salamlar, sosisler vs. sergilenirdi. Bu ince tespitler o kadar güzel kitap içinde anlatılmış ki, kitap için çalışılan 6 yılın (Belli bir süresi Masumiyet Müzesi) cevabını veriyor. Pamuk’un bir başka güzel tespiti ise gecekondular. Bizler onlara gecekondu diyoruz ama roman karakterleri ev ve evimiz diyorlar. Onlar için gecekondu değil evdir çünkü o yapılar.

Boza satıcımız Mevlut’un büyümesi, insanlık gelişimi, cinselliği öğrenimi ile beraber tamamen büyüdüğünü, tamamen yetiştiğini görüyoruz ve bu süreç ile beraber başta İstanbul’un adım adım gelişimi, nüfusunun artması ile beraber Türkiye gündemine oturan olayları ve yaşananları da okurken aslında yakın Türkiye tarihinin bir kısmını okuyoruz.

Roman için yukarıda nostaljik bir havası, resimsel bir anlatımı var demiştim ya, onun için romanın havasını anlattığını düşündüğüm bir fotoğraf albümü yaptım ya da yapmaya çalıştım, umarım beğenirsiniz.

https://goo.gl/photos/TAgU1hCXtbHXP99P6
480 syf.
Orhan Pamuk, Türkiye’nin uluslar arası piyasadaki en popüler yazarı; bu kesin. Seveni, beğeneni olduğu kadar nefret edeni de hayli fazla. Ben ikisi de değilim. Kafamda Bir Tuhaflık, Pamuk’un son romanı. Benimse okuduğum beşinci Pamuk kitabı. Aralık 2014’te yayımlanan roman epeyce satıyor.

Pamuk’un kitaplarının bir özelliği de bence şudur; çok satar ama az okunur. Bir nevi popüler kültür ürünüdür. Almak sanki bir itibar kazandırır lakin okuma konusunda zayıf kalınır. Kafamda Bir Tuhaflık ise kendini okutan bir roman. Hacimce fazla olmasına rağmen akıcı ve başarılı. Bunu söylemem lazım.

Ne zaman Orhan Pamuk bahsi geçse ben merhum Tarık Buğra’nın bir cümlesini hatırlarım. ‘Keşke, geçim sıkıntım olmasa ve kendimi sadece romanlara verebilseydim’ der büyük romancı Buğra. Bu anlamda Pamuk, tabiri caizse tuzu kurular arasında. Bu rahatlık onun tamamen romanlarına odaklanmasını sağlayabiliyor. Zaten Kafamda Bir Tuhaflık’ı altı seneye yayılan bir süreçte yazmış.

Aslında romanın ismi basbayağı ‘Boza’ ya da ‘Bozacı Mevlut’ olabilirmiş. Belki bozacı-şıracı eşleşmesinden çekindi. Konusu için ne denir bilemiyorum. 1960’larda İstanbul’a gelmeye başlayan Beyşehirli Mevlut ve akrabalarının İstanbul’daki hayatları diyebiliriz. Bu zaman diliminde yoğurtçuluk, bozacılık gibi işler yapan Mevlut’u merkezde tutan roman, onun etrafında amca çocukları, eşi, onun kardeşleri ve İstanbul’a göç etmiş pek çok kişiyi tahkiye ediyor. Adeta bir İstanbul romanı gibi de okunabilir pekala…

Mevlut, iyi birisi. Günahıyla, sevabıyla, cehaletiyle, asaletiyle… Sıradan bir insan ama iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir baba. Yıllar geçtikçe İstanbul’la birlikte o da dönüşüyor. Pamuk, sadece Mevlut karakterini değil Süleyman’dan, Ferhat’a; Rayiha’dan Samiha’ya kadar pek çok karakter başarıyla resmedilmiş. Efendi Hazretleri, Hacı Hamit Vural gibi tiplemeler de romana ayrı bir tat katmış.

Tabii Pamuk siyaset yapmak, konuşmak ister mi, istemez mi, bilinmez. Lakin doğal olarak yapıyor. Çünkü bir şehrin ve ona sığınmış bireylerin yarım asırlık tarihini anlatacaksanız, siyasete değinmemek pek de mümkün değil. Hayırsever iş adamı Hacı Hamit Vural ve mafyatik adamları; dahası amca oğulları Korkut ve Süleyman gibi tipler milliyetçi-muhafazakar kitlenin adamlarıdır lakin kapitalizme esir olmuşlardır; savundukları hayata uygun yaşadıkları da pek söylenemez. Siyasetin gölgesine sığınıp, gemilerini yüzdürmektedirler. Öte yandan Alevi ve Kürt kökenli olup, karşı cenahta yer alan Ferhat da zamana esir düşüyor ve paranın peşinde ömür tüketiyor. Para, ideolojileri satın alıyor. Ülkenin dönüşüm süreci bu insanları da etkiliyor.

Tam da roman biterken ‘Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan.’ diyordu bir müşterisi Mevlut’e. Pamuk’un bu romanda bir bakıma İstanbul nostaljisi yaptığı da söylenebilir. Eskiye hasret ve tabiri caizse yağmalanan bir şehir. Önce göçle gelen nüfus tarafından, ardından ise kentsel dönüşüm ve gökdelenler ahalisince gerçekleşiyor bu yıkım. Bu anlamda İstanbul’un eski sahipleri olan Ermeni ve Rumlara yapılan haksızlığı da irdeliyor Pamuk. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve Kıbrıs Sorunu esnasındaki toplu gidişler gibi. Bunlara asla itirazım yok ancak Pamuk, keşke romanına mesela Balkanlardan kaçmak zorunda kalan; beş asırlık vatanını terk eden ve terk etmezse katledilecek yüz binlerden birisi olacak olan bir Türk ailesinin torunlarından birilerini de koyabilseydi. Onları da konuşturabilseydi. Zaten ben de dahil pek çok insanın Pamuk’a şerh düştüğü esas husus bu; adeta bir yerli oryantalist gibi davranması…

Ezcümle, romancılık açısından oldukça başarılı bir eserle karşı karşıyayız. Ama en başarılısı değil!
490 syf.
·8 günde·7/10 puan
Ana karakter Mevlut Karataş’ın çocukluğundan başlayıp 50li yaşlarına kadar gelen hayat öyküsü. Çocukluğunda, memleketi Beyşehir’den babasıyla İstanbul’a göç eden Mevlut’un okul yılları, aşkı, evliliği, İstanbul’da tutunma çabaları, babası ile yoğurtçuluktan başlayıp dondurmacılık, garsonluk, tahsildarlık gibi birçok işte çalışması, ailesi, amca oğulları ile aralarındaki ailevi ve ticari ilişkiler, karısını kaybedişi, ikinci evliliği, kızlarının büyüyüşü, evlenmeleri gibi birçok anlarına tanıklık ediyoruz kitapta. Bu kadar iş arasında Mevlut’un tutkusu ise sokak sokak gezerek yaptığı bozacılık. Kitabın kilit konularından biri ise, bir kez görerek aşık olduğu yıllarca yazdığı aşk mektuplarından sonra evlenmek için kaçırdığı kızın -dikkat spoiler- asıl aşık olduğu kişi değil, onun ablası oluşu. Amca oğlu Süleyman tarafından oyuna getiriliyor ama iyi ki de getiriliyor dedirtiyor yaşadığı güzel hayat. Kitap konusu açısından bakılınca tatlı bir hikaye ancak bir kitap olmayı hak etmiş bir hikaye mi orası göreceli. Beni kendine çok çekip merakla okuma isteği oluşturan bir kitap olmadı pek. Okudum, bir şey kaybetmedim ama çok da bir şey kazanmadım dedirtecek türden bir kitap.
480 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Nasıl anlatayım bilemiyorum bu kitabı... Öncelikle sondaki sözümü başta söyleyeyim, kitap mükemmel. Evet mükemmel kavramının içini dolduran bir kitap. Kitabı öykü, siyasi tespitler, psikolojik betimlemeler ve yazarın dili açısından 4 şekilde irdelemek isterim.

İlk olarak kitap basit bir bozacının kız kaçırma hikayesi ile başlıyor. Sıradan bir başlangıç gibi gözükse de Orhan Pamuk daha ilk sayfalarda sıradan değil, sürükleyici bir öykü okuduğunu okura hissettiriyor. Kahramanların her biri özenle seçilmiş, hayatımızda sürekli gördüğümüz insanlardan oluşuyor. Örneğin bir Haci Hamit Vural karakterinin aynısının tıpkısı kaç tane insan var çevremizde. İşte yazar bu karakterleri bazen direkt konuşturarak aslında onların iç düşüncelerini, çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

Siyasi mesajlar değil tespitler dememin bir sebebi var ki o da Orhan Pamuk'un gerçekten de sadece gerçekçi tespitler yapmasından ileri geliyor. Okuru sıkmayan, öyküyü yutmayan sadelikte ve mesaj kaygısı taşımayan tespitler. 1960'lardan başlayan öykü 2012'ye kadar sürüyor. Bu süre zarfında ülkenin yakın tarihine damga vuran siyasi olayları, iktidarları ve ideolojilerimizin temelini oluşturan, belleğimizdeki bir çok durumu çok ustaca aktarıyor. Kısacası yazar sadece bazı gerçekleri yazarak yorumu tamamen okura bırakıyor.

Üçüncü olarak psikolojik betimlemeler var. Bu kavram ne kadar doğru bilmiyorum fakat demek istediğim kahramanımız Mevlut'un kafasındaki tuhaflıkları, küçük bir ayrıntıya bakış açısını güzel yansıtmış yazar. Ve dahası bunu da öyküyü geri plana atmadan yapmış. Dolayısıyla sıkılmıyorsunuz bu durumdan.

Son olarak kitabın dilini sanırım şöyle tasvir edebilirim: sanki 5-6 arkadaş bir kafede Orhan Pamuk'la bir araya geliyoruz ve o da bize bu hikayeyi anlatıyor. Kitabı okurken yazarla karşı karşıya onu dinliyormuşsunuz gibi hissetiriyor. Tabi aralarda karakterleri kendi ağızlarından da konuşturmuş. Bu dengeyi çok güzel sağlamış. Ayrıca karışık, anlaşılmayacak, devrik pek cümle de yok. Tamamen anlaşılır, sade bir dili tercih etmiş.

İlk fırsatta ilk kitabından başlayarak okumaya başlayacağım bu yazarımızı. Önyargılarımdan dolayı çok kızgınım kendime. Bu yazarı sırf "popüler" diye, sırf Nobelli diye saçma sapan eleştirenlere hatta onu Elif Şafak'la bir görenlere çok kızgınım şahsen.

Herkese iyi okumalar.
490 syf.
·4 günde·9/10 puan
Okuduğum 7. Orhan Pamuk kitabı, bu kitaplar içerisinde Masumiyet Müzesi'nden sonra en çok beğendiğim 2. kitabı diyebilirim...

Bu kitapta heyecan yok, şaşırtıcı olaylar dizisi yok, aksiyon yok, biran önce kitabi bitirip sonunda ne olduğunu öğrenmek istediğiniz bir merak dürtüsü de yok ama nasıl oluyorsa (Orhan Pamuk okuyanlar bilirler...) kendini okutturuyor ve sıkmıyor...

Sade ve akıcı bir üslubu var ama bu değil daha farklı birşey...
Ben, okuduğum her Orhan Pamuk kitabında, kendimi daha iyi tanımışımdır, kendime bile itiraf edemediğim şeyleri itiraf etmiş, kabullenmişimdir... Çünkü karakterleri zorlama yada olağanüstü değildir; hayatın içinden, doğal ve sıradan insanlardır. Hayatlarında da olağanüstülük yoktur oda çoğumuzda olduğu gibi sıradandır, bu yüzden daha samimi gelir bana...

Olaylar ve yaşantılar, muhataplarının her birinin kendi görüş açısıylada aktarılmış buda kitaba farklılık katmış...

Konuya gelecek olursak, Bozacı Mevlüt'ün İstanbuldaki hayat mücadelesi, aşkı, evliliği, çocukları, arkadaşları ve akrabalık münasebetleri... 1957-2012 yılları arasında uzun bir hikaye olunca, siyaset, sağ-sol çatışmaları, askeri darbeler, istanbul sokaklarının değişimi, mafya ve çeteleşmeler, rant gibi meselelerde tatafsız bir bakış açısıyla konunun içerisine serpiştirilmiş...

Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum...
480 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Çok ama çok güzel bir kitap daha bitti. Mevlut'un hayatının üzerinden İstanbul yaşamın nasıl günden güne değiştiğini, insanların eski alışkanlıkları yok olup yeni hayatlara özendikleri ve bunu uyguladıklarını, Mevlut'un o günlerini çok özlediğini ve kitabın sonunda hayatta en çok kimi sevdiğini anlatan muhteşem bir eser... :)))
490 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
5 yıldır kitaplığımda duran bir kitap. Okumak için her elime alışımda tekrar bıraktığım bir kitaptı.
Ve okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı.
Neden bu kadar geç kalmışım Rayiha ile Mevlut'u tanımakta.
Roman da aşk, sevgi, cahillik, mutluluk,fakirlik bir çok şey var. Çok güzel bir kitaptı.
Okumak isteyenler bence hemen Rayiha ve Mevlut ile tanışın. Çok seveceksiniz.
490 syf.
·Puan vermedi
Baş kahramanımız Mevlütün hikayesi köyünden babasıyla beraber para kazanmak ve okumak için İstanbula gelmesiyle başlıyor. Mevlütün gençliğini okul hayatını en ince ayrıntısına kadar anlatmakta. Amcasının oğlunun düğününde gördüğü kıza vurulan Mevlüt tam 3 sene boyunca ona mektuplar yazdı ve sonra onu köyünden kaçırdı. Ama bu işte bir tuhaflık vardı fakat Mevlüt hayırlısı diyip kaderine boyun eydi ve İstanbula geri dönerek evlendiler.
Hayatı boyunca ekmek parası için hiç durmadan Çalıştı (yoğurtculuk, bekçilik, pilavcılık, bozacılık) yaptı. Ama her işten vazgeçti bozacılıktan vazgeçmedi. Hayat Mevlüt'ü oradan oraya savurdu. Gözünün önünde her gecen yıl değişmekte olan İstanbul'a ve İstanbul sokaklarına ayak uydurmak zorunda kaldı. Ama hiç bir zaman İstanbul dan bozasından ve hayal kurmaktan vazgeçmedi.

Kitapta tarihi bir çok olayada yer verilmişti. (askeri darbeler, 99 depremi, ikiz kuleler) gibi benim gibi bu tarz konulara da meraklıysanız keyifle okuycanızı garantilerim.
490 syf.
·9/10 puan
Zamani acıları, yıkık dökük bir geçmiş, eski ve tutuklu aşklar, yıllanmış ev içi muhabbetler...
Bir meşrubatçının dili, düşleyişi ve atlattıkları nasıl anlatılabilir ki! Kitaplarda ancak ve ancak son sınıf edebiyat öğrencileri ya da pedofili ya da ensest ilişkiler mi anlatılmalı! Kitaplar, her sabah önünden geçip bir "günaydın'ı" bile sakındığımız okul hademelerini, pencere dibinde Anadolu ajansından hiçbir fark gözetmeyen dedikoducu teyzeleri, deterjan kokusuyla bütün mahalleye samimiyet katan ipe yeni yeni asılmış çamaşırları da anlatırlar. İşte bu sıradanlığı içselleştirip hayattan yana o müthiş beklentilerinizi nispeten de olsa aza indirip hayal kırıklığı yaşamayın diye bu kitabı okumalı...
Ekmek bulamadığı için değil, oruç tutmaya NİYET ettiği için aç kalan kişinin orucunu kabul eder Cenab-ı Allah. Çünkü birisi NİYET etmiştir, diğeri etmemiştir.
- Mənim sənin sədəqənə ehtiyacım yoxdu.
- Amma mənim sənin dostluğuna çox ehtiyacım var..
Orhan Pamuk
Sayfa 263 - Qanun Nəşriyyat, Mövlud - Süleyman

Kitabın basım bilgileri

Adı:
A Strangeness in My Mind
Baskı tarihi:
18 Ekim 2017
Sayfa sayısı:
784
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780571276004
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Faber & Faber
Baskılar:
Kafamda Bir Tuhaflık
Beynimdə Qəribəlik
A Strangeness in My Mind
A Strangeness in My Mind
A Strangeness In My Mind is a novel Orhan Pamuk has worked on for six years. It is the story of boza seller Mevlut, the woman to whom he wrote three years' worth of love letters, and their life in Istanbul.
In the four decades between 1969 and 2012, Mevlut works a number of different jobs on the streets of Istanbul, from selling yoghurt and cooked rice, to guarding a car park. He observes many different kinds of people thronging the streets, he watches most of the city get demolished and re-built, and he sees migrants from Anatolia making a fortune; at the same time, he witnesses all of the transformative moments, political clashes, and military coups that shape the country. He always wonders what it is that separates him from everyone else - the source of that strangeness in his mind. But he never stops selling boza during winter evenings and trying to understand who his beloved really is.
What matters more in love: what we wish for, or what our fate has in store? Do our choices dictate whether we will be happy or not, or are these things determined by forces beyond our control?
A Strangeness In My Mind tries to answer these questions while portraying the tensions between urban life and family life, and the fury and helplessness of women inside their homes.

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları