Acı Çikolatalar

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.105
Gösterim
Adı:
Acı Çikolatalar
Yazar:
Baskı tarihi:
Kasım 2018
Sayfa sayısı:
303
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Genç Kitabevi
DİKKAT!!!
Bu kitaptaki hikayeler aşırı şiddet içermektedir. Yirmili yaşlarımın başında, hayal gücümü henüz kontrol etmeyi öğrenmediğim dönemlerde yazmıştım bu kitabı. O yüzden çoğu hikayede kontrolsüz bir duygu yoğunluğu bulacaksınız. Ancak yine de bu hikayeler, bugün çekmiş olduğum kısa filmlerin ve ileride çekmek istediğim filmlerin fikir olarak temelini oluşturuyor. Geleceğimi görmek isteyenlerin bu kitapta geçmişime bakmalarını tavsiye ediyorum.
Kitap; Efe Aydal’ın 2000’in başlarındaki halini değil, aynı zamanda ülkenin de halini anlatıyor. Bu kitaptan seçtiğim hikayeleri Youtube’da seslendirirken birçok şeyin farkına vardım. O zamanlar hikayelerde rahatlıkla tabu yıkabiliyorduk, şimdiyse herkes aşırı duyarlı oldu. O yüzden bu kitaptaki çoğu hikaye bugün yazılsa oldukça tepki toplar. Bunun haricinde bazı yerleri değiştirerek kitabı daha iyi hale getirdim.
* Hikayelerden bazıları öncekilerin devamı olduğundan daha iyi anlayabilmeniz için kitaptaki sırasına göre okuyun.
* “Bok” hikayesini yazdığımda İzmir’de İZBAN yoktu ama hep sahilden giden bir tren hayal etmiştim. Bu hayal kısmen de olsa gerçekleşmiş oldu. Ayrıca bu hikaye, gördüğüm bir kabustan esinlenilerek yazıldı.

* “Tacizci Malik” hikayesini gerçek birinden esinlenerek yazmıştım. İnsan ötesi bir çığlığı olan aşırı agresif bir kadın tanıyorduk. Gerçekten de onun “sıra dışı” olabileceğini düşünüyordum.

* “2mizden 1i” ve “Kavanoz” hikayelerinin 2007’de kısa filmlerini çekmiştik. O zamanki amatörlüğümüzü görmek için filmlere bakabilirsiniz. Hikayeler tabi ki filmlerden daha geniş kapsamlı.

* Hikayelerden (sürpriz) birkaç tanesinin cinlerle ilgili olduğunu göreceksiniz. Bunları yazdığımda ortada henüz cin filmi furyası yoktu. Her ne kadar bu hikayelerin filmlerini çekmeyi hayal etsem de, “cinli film” etiketi yemesinden korkuyorum.

* Sanırım en zor anlaşılan hikayem “Tuvaletli Otobüs”. “Bu ne yaaa” demeden önce bir kere daha okumanızı tavsiye ederim. Olayın bir açıklaması var ama açıklayıp tadını kaçırmayacağım.

* Kitaptaki en garip bulduğum olay ise, 2005 yılında hikayelerden (sürpriz) birinin konusuna aşırı benzeyen bir film çekildi. Öyle ki, film eğer yerli olsaydı “benden aşırmışlar” derdim. Daha da ilginci, bu filmden birkaç sene sonra da filmdeki olay gerçekten yaşandı. Bakalım hangi hikaye olduğunu bulabilecek misiniz.
303 syf.
·87 günde·Beğendi·10/10 puan
Öncelikle şiddet içeren hikayelerin olduğunu söylemeliyim. Zaten kitabın arka kapağındaki açıklamada da belirtilmiş.
Kitapta yer alan hikayeler çok akıcı bir şekilde anlatılmış. Okurken, yazılanlar film izler gibi gözünüzde canlanıyor. Ters köşe olunsun diye değil, tamamen durumun ciddiyetini belirtmek için yazılmış kurgu. Ben çok beğendim, tavsiye ederim.
Not: Çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayın :)
303 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
İlk bir kaç hikayede kabul edilemeyecek kadar yazım hatası var. Malesef basılırken hata olmuş. İleriki basımlarda bu hata giderilecek. Onun dışında hikayeler harika. Özgün ve sürükleyici. Bir kaç tanesi birbiriyle bağlantılı. Bazıları sesli hikaye olarak YouTube'da mevcut. Bazıları ise direkt kısa film olarak YouTube'da var. Kitabı okuduktan sonra düşündüm, saçma sapan korku filmleri yerine bu tür özgün korku ve gerilim hikayeleri filme uyarlansa ne kadar güzel olur. Ülkemizden de güzel korku filmleri çıkmış olurdu. Yazar, aslında bir kısa filmci. Yani kendisinin de söylediği gibi bu hikayeleri on seneden fazla bir zaman önce yazdı. Şu sıralarda pek hikaye yazmıyor. Oysa ki ne kadar çok isterdim Efe Aydal'ın kitap konusunda daha üretken olmasını.
303 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitap; Efe Aydal’ın 2000’in başlarındaki halini değil, aynı zamanda ülkenin de halini anlatıyor. Bu kitaptan seçtiğim hikayeleri Youtube’da seslendirirken birçok şeyin farkına vardım. O zamanlar hikayelerde rahatlıkla tabu yıkabiliyorduk, şimdiyse herkes aşırı duyarlı oldu. O yüzden bu kitaptaki çoğu hikaye bugün yazılsa oldukça tepki toplar. Bunun haricinde bazı yerleri değiştirerek kitabı daha iyi hale getirdim.

* Hikayelerden bazıları öncekilerin devamı olduğundan daha iyi anlayabilmeniz için kitaptaki sırasına göre okuyun.

* “Bok” hikayesini yazdığımda İzmir’de İZBAN yoktu ama hep sahilden giden bir tren hayal etmiştim. Bu hayal kısmen de olsa gerçekleşmiş oldu. Ayrıca bu hikaye, gördüğüm bir kabustan esinlenilerek yazıldı.

* “Tacizci Malik” hikayesini gerçek birinden esinlenerek yazmıştım. İnsan ötesi bir çığlığı olan aşırı agresif bir kadın tanıyorduk. Gerçekten de onun “sıra dışı” olabileceğini düşünüyordum.

* “2mizden 1i” ve “Kavanoz” hikayelerinin 2007’de kısa filmlerini çekmiştik. O zamanki amatörlüğümüzü görmek için filmlere bakabilirsiniz. Hikayeler tabi ki filmlerden daha geniş kapsamlı.

* Hikayelerden (sürpriz) birkaç tanesinin cinlerle ilgili olduğunu göreceksiniz. Bunları yazdığımda ortada henüz cin filmi furyası yoktu. Her ne kadar bu hikayelerin filmlerini çekmeyi hayal etsem de, “cinli film” etiketi yemesinden korkuyorum.

* Sanırım en zor anlaşılan hikayem “Tuvaletli Otobüs”. “Bu ne yaaa” demeden önce bir kere daha okumanızı tavsiye ederim. Olayın bir açıklaması var ama açıklayıp tadını kaçırmayacağım.

* Kitaptaki en garip bulduğum olay ise, 2005 yılında hikayelerden (sürpriz) birinin konusuna aşırı benzeyen bir film çekildi. Öyle ki, film eğer yerli olsaydı “benden aşırmışlar” derdim. Daha da ilginci, bu filmden birkaç sene sonra da filmdeki olay gerçekten yaşandı. Bakalım hangi hikaye olduğunu bulabilecek misiniz.
303 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Kitabı okumadım ama dinledim. Daha etkili oldu. Özellikle gece dinlemek korku hissini daha da arttırıyor. Korku duygusu uzun bir aradan sonra hissedebildiğim tek şeydi. Güzeldi.
Türkiye Birincisi
Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık
olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu
gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak
lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı
sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya
yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere
yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o
zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil,
sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla
geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı”
mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım
kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya,
öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik?
Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu
ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey
yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni
dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta
kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye
alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime.
Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı. Babam saldı beni sokağa; “git bir
dershane bul kendine gel” dedi. Dalga geçiyorum sanacaksınız ama, dershane nerde olur onu bile
bilmiyordum. Bar değil ki bu anasını satayım gir barlar sokağına seç birini. Benim gibi adama
söylenir mi böyle laf? Ama yapmalıydım, dedim ya, ben serseri değildim ve bir amacım vardı; bir
üniversiteli olmak. Fakülte pek önemli değil, ama mümkün olduğu kadar iyi bir yer. Sonra iyi bir
iş, sonra iyi para, sonra iyi hayat. Bütün bunların farkında olacak kadar uyanmıştım hayata.
Sinemaya giderken bir dershanenin önünden geçerdim hep, neydi adı? Umut Dershanesi.
Yerini bildiğime göre, önce oradan başlamalı diye düşündüm. Bir koşu indim sinemanın yanına.
Aaah, dershane değilmiş, sadece afişiymiş: “Umut Dershanesi, her sene ilk yüzde en az 30
öğrenci. Yüzde yüz başarı garantisi. Her bölümden en fazla 3 yanlış.” Oha be kardeşim nasıl bu
kadar iddialı olabiliyorlar, yüzde yüz başarı ha? Soruları mı çalıyorlar acaba? Her neyse bir bakmak
lazım.
Telefon numarasını ve adresi bir kenara not ettim (yanımda kağıt taşıyacak kadar
sorumluluk sahibiyim), sonra tekrar yürüyerek (spor sağlığa yararlıdır) dershaneyi buldum. Eee,
şimdi naapıcaz ki? En iyisi içeri bir bakıp sonra eve gitmek. Gözüm tutarsa babamla gelip
kaydolurum düşüncesiyle daldım içeri. Danışmaya gittim, bilgi almak istediğimi söyledim. Güler
yüzlü bir hanfendi (hanımefendi de denebilir) beni ‘müdür’ ün odasına yolladı. Okul mu lan bura
müdür falan? bir de dekan olsaydı bari. Müdür bana kaydolmaya niyetimin olup olmadığını sordu.
Ukalalık yapardım ama, odada ikimiz yalnızız... “Evet, beğenirsem kaydolucam.” dedim. Fiyatı
sordum, “Onlar önemli değil” dedi adam bana. Elime bir test verdi; “otur bunu çöz, geçersen
kaydederim seni” dedi. Oha bir dakka bu ne? Tamam çok erken geldim, benden başka fazla
öğrenci yoktu ortalarda, ama böyle baş başa sevgili gibi de test mi yapılır be kardeşim? Sorulara
bakmadan kalacağımı biliyordum, çünkü yaz tatilinden yeni çıkmıştım ve tatilde çalışacak kadar da
aklımı peynir ekmekle yememiştim. Eve gittiğimde ‘uğraştım ama olmadı’ diyebilmem için bir
şeyler yapmam lazımdı. Ben de teste bakmaya karar verdim. Test IQ testiymiş. Gerçekten de
şaşırmıştım; derslerle zekanın ne alakası olabilir ki? Sorular kolaydı, ama ben tırsmıştım. Bir iş
oldu bittiye getirilmeye çalışılıyorsa kesin bir pislik vardır. Soruları doğru düzgün okumadan
kafadan salladım, neden mi? Çünkü “ben vazgeçtim abi sizde kesin bir pislik var” demeye
korktum. Cevapları müdür denilen adama verdim. Kimse olmadığı için hemen orada optik
okuyucudan geçirdi. Sonuca baktı ve “Kaydoldun” dedi. Anlaşılan attıklarım tutmuş, belki de bu
tanrıdan bir işarettir diye düşündüm :P “Ama para?” “O dert değil.” Sana dert değil tabi dümbük,
parayı veren biziz. Her neyse, son on senede yedi tane Türkiye birincisi çıkartan bir dershaneye
kaydolmuştum, hem de bu kadar kolay. ‘Belimi doğrultuyorum galiba’ diye düşündüm ve evin
yolunu tuttum (yol nasıl tutulur diye sormayın, ben tutarım).
Akşam evde bizimkilere olanları anlattım. Hayret, ilk defa babamın yüzünde bu ifade
vardı, ‘iyi ki bu çocuğu yapmışız’ diyen bakışı. Sonunda benimle gurur duymaya başlamıştı. Ben iyi
niyetli birisiyim, elimden gelse deli gibi, manyak gibi çalışır, onun yüzünü hep güldürürdüm, ama
olmuyodu işte olmuyodu anasını satayım. Neyse, belki de bu dershane benim hayatımda değişiklik
yapacaktı. Ümidim vardı, işte bu her insanda olması gereken bi şey. İnsanın temel ihtiyacı,
yaşamak için sebebi...
Sonunda dershanenin ilk günü gelmişti. Ağustos’un sıcağında çıktık ‘Umut’a yolculuğa.
Bina bu sefer kalabalıktı, acaba bizim sınıf nasıldı? Kızlar var mı? Varsa nasıl? Sıram nasıl? Bayan
yanı mı, yoksa pencere kenarı mı? Belki de pencere bayan arasıdır, kim bilir? Koşarak sınıfımın
olduğu ikinci kata çıktım. Zilin çalmasına 3 dakka falan vardı ama herkes çoktan sınıflara gitmişti.
Kafamı sınıftan içeri soktum. Aman tanrım. İçerde dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan bir mutant
ordusu vardı. Birazdan alien komutanları gelecek ve istila için son planları yapacaklar... TİPİ
VARDI HEPSİNDE. Kardeşim anladık ineksiniz kendinizi derse vermişsiniz, ama bari normal
insana benzeyin be!
Kızlar ikiye ayrılır, bıyığı olduğunu kabul edenler ve kabul etmeyenler. Bıyığı olduğunu
kabul eden kızlar giderler çeşitli yöntemlerle (yakarak, ağda yaparak falan) bu bıyıklarını düzenli
olarak ortadan kaldırırlar. Yanımdaki kız kesinlikle bıyıklı olduğunu kabul etmek
istemeyenlerdendi. Kafamı ona çevirdiğimde aramızda on santim kalıyordu, ve ben onu gördükçe
komplekse giriyordum. Bende öyle bıyık olsa var ya, nasıl gider biliyo musun bu kestane gözlerin
altına? Sınıfa ne hayallerle girmiştim, ikinci bir arkadaş çevresi falan. Ama şimdi sadece hocanın
bir an önce gelmesini bekliyordum. Gerçekten de hoca bir an önce geldi. Tipi çok da önemli
değil, size burda bir hoca tasviri yapıp beyninizi boşuna yormiycam. Hocanın kendisi de önemli
değil zaten, önemli olan gelir gelmez hepimize dağıttığı formlar.
“Bunları doldurup imzalayacaksınız.” dedi adam...
‘Ben, nokta nokta nokta, üniversiteye girene kadar başka bir dershaneye gitmeyeceğimi, ve
bu dershanenin uyguladığı yöntemleri kimseye anlatmayacağımı teyit ederim. İmza....’
Dershanenin uyguladığı yöntem demekle herhalde formun geri kalan bölümünü
kastediyorlardı:
‘Saat 6:00 uyanma ve kahvaltı.
Saat 6:30 Matematik
Saat 7:30 su ve ihtiyaç molası
Saat 7:40 Fizik
Saat 8:30 Kimya
Saat 9:30 Dershane
Saat 15:00 Eve varış
Saat 15:10 Tarih......’
Liste gün sonuna kadar gidiyordu. Ne kadar saçma. Ben her gün ayrı bir derse çalışırım
valla, beni bağlamaz.
Günler geçiyordu. Her geçen gün içerisi biraz daha garipleşiyordu. Fark ettiğim ilk
gariplik, öğrencilerdi. İlk deneme sınavından en düşük notu ben aldığım halde, diğer öğrencilerin
geri zekalı davranışlarına bazen dayanamıyordum. “Üğretmenüm, hayvanlar nasul çiftleşür?”
“Hocam çok afedersiniz, eksi mi negatif demiştiniz yoksa artı mı?” Öğretmen tam bir makine gibi
sorulan her soruyu en ufak bir bıkma belirtisi olmadan cevaplıyordu. Daha negatifi pozitifi
bilmeyen birini nasıl alabilirlerdi ki buraya? Ama neredeyse hepsi böyleydi.
Sonra işler daha da garipleşti. Belirli saatlerde bize karanlık bir odada dev ekrandan
programlar seyrettirmeye başladılar. En başında “Umut Production” yazan, devamında da...
tavşanlı, kaplumbağalı, ayıcıklı çizgi filmler. İşte buna gariplik derim. Bir Allah’ın kulu çıkıp da
“Arkadaş siz naapıyosunuz burda?!” demedi. Sanki ben diyebildim.
Artık neredeyse iki derste bir bu programları seyrettirmeye başladılar. Sonraki derste ise,
hoca giriyor, tahtayı bile kullanmadan anlatacağını anlatıyor, çoğunlukla okuyor, sonra da
gidiyordu. Bu esnada da öğrenciler hızla not alıyorlardı. Bir gün dayanamadım teneffüste
yanımdaki öğrenciye söyledim: “Ya bu hocalar ne biçim ders anlatıyor böyle, bir bok
anlamıyorum vallaa.”
Kız manyak: “Onun için mi her yıl ilk yüzde otuz öğrencileri var?” dedi. Artık bir sorun
olduğundan emindim. “Günü gününe çalışırsan, programa uyarsan sen de başarılı olursun.” diye
devam etti ama ben başka şeyler düşünüyordum. “Ben o programı saçma buluyorum. Fazla da
sallamıyorum açıkçası.” dedim. Kız bir anda kayboldu? Allah Allah.
Televizyon seansları başladığından beri deneme sınavlarında gittikçe diğer çocuklarla
aramdaki puan farkı açılıyordu. Her sınavda kesinlikle yüz küsur öğrenciden sonuncu oluyordum,
ve gerçekten kendimi aşşağılık bir yaratık gibi görmeye başlamıştım. Dershanede tam bir kaos
ortamı vardı, ama dünyanın en düzenli, en sessiz kaosu. İnsanlar birbiriyle hiç konuşmamaya
başladıktan sonra kafayı yiyecek gibi olmuştum. Kimse sorduklarıma, dersle ilgili bile olsa, cevap
vermiyordu.
Evet nerdeydik, kız ortadan kaybolmuştu değil mi? Ben de gittim en son deneme
sınavının sonucuna baktım. Yine sonuncuydum, bu sefer benden bir önceki eleman beni
neredeyse ikiye katlamıştı. Zaten ben hariç öğrenciler birbirine yakın puanlar alıyorlardı. Yanımda
sonuçlara bakmaya gelen kız bir anda patlar gibi ağlamaya başladı. “Yanlış bakmışlar, yanlış
bakmışlar” diye tam bir embesil gibi ağlıyordu. “Nerde senin puanın?” dedim, eliyle gösterdi.
‘Burcu Akel’ mi? “İyi de senin adın Ebru Akel değil mi?” dedim. Yüzüme baktı, sonra
cüzdanından kimliğini çıkarıp ismine baktı. “Haklısın, ben karıştırmışım.” dedi! İşte o anda filmler
koptu bende. Bütün bunlar yetmezmiş gibi az önce kaybolan kız geri geldi: “Seni müdür bey
çağırıyor, bişey dicekmiş.” Lan?
Kızın suçlayıcı bakışlarından hızla uzaklaşıp müdürün ‘seviyesine’ çıktım. Tık tık, girdim
içeri. İçerdeydi, bilgisayarını kurcalıyordu. “Fuat Kolcu” dedi. Bu arada adım Fuat, tanıştığımıza
memnun oldum. Gözlerimin içine çok kötü baktı be, sanki “itiraf et, sen öldürdün” diyecekmiş
gibi. Zaten bir iki saniye düşünmedim değil, ‘lan acaba birini mi öldürdüm?’ diye. “Biz burda sizin
iyiliğiniz için çabalıyoruz yavrum?” Biliyorum bu soru cümlesi değil ama herif soru sorar gibi
söyledi. “Bize üç şeyi teyit etmiştin, bunlardan birisi de verilen programa uymaktı.” TAK! Kapı
kapanma efekti. Swiss! Arkaya dönüp bakma efekti. OHA! İki tane zebella gibi adam görme
efekti. “Naapıcaksınız dövecek misiniz? Naaptım ki ben?” “Kurallarımıza uymamışsın.” MIŞSIN.
Güzel Türkçe’mizi öğrenelim; -mışsın ekinin halk arasındaki adı ‘ispiyon eki’dir, ve birinin sizi
ispiyonladığını ifade eder. Bu durumda, ispiyoncu o manyak karı, ama niye?
“Sen bize çok büyük sorun oldun. Diğerleriyle arandaki puan farklarına bir baksana. Artı
programa uymuyorsun, artı... DÜZENİMİZİ SORGULUYORSUN.” Benim bişey sorguladığım
yok ki, sadece... evet aslında sorguluyorum, “Siz ne biçim dershanesiniz!” diye patladım ne yazık
ki. Hem de çok yanlış bir zamanda ve çoook yanlış bir yerde. Arkadan öyle bir darbe indi ki
kafama, acıyı hissedemedim, sadece flaş ve sarsıntı. Ellerimi kollarımı arkadan iki zebella tuttu,
sandalyeye oturtuldum. Kıpırdayamıyordum. Yarı baygındım, ama biraz da numara yapıyordum.
Müdürün elinde iğne gördüm “Naabıcaksınııııııız” “Birazdan sınıfta kalp krizi geçirip öleceksin.”
dedi müdür. “Ama neden? Bu kadar mı önemli? Tamam, söz, çok daha fazla çalışırım, arayı
kapatırım, programınıza uyarım. Lütfe...” Adam şırıngaya ilacı çekti bile, beni sallamıyordu:
“Sorun o değil ki. Sen bize uygun değilsin, programa uymadın, bizi sorguladın, puanların hala
düşük, bu da gösteriyor ki gösterdiğimiz video programlarından da etkilenmiyorsun. Nerde sorun
var hiç bilmiyorum, daha önce asla sorun yaşamadım. Yani senin IQ’na sahip olan yüzlerce...”
“Durun durun durun bir dakka! Ben o testi uydurmuştum, nasıl olduysa tutmuş, yani ben sizin
sandığınız kadar zeki de....” “UYDURDUN MU? Hayatını, geleceğini belirleyeceğin bir
dershanenin sınavına girerken cevapları uydurdun mu? Bu ne biçim sorumsuzluktur! Zaten seni
ilk gördüğümde anlamıştım geri zekalı... olmadığını.” Bir dakka bir dakka, mola (derler ya
Amerikalılar). “Patron bir dakka siz geri zekalıları mı alıyodunuz?” Tabi ya! Ulan o kadar soruyu
kıçımdan uydurmuşum, zaten tutsa sayısal lotocu falan olmam gerekirdi. Demek olayları buymuş.
Adam devam etti: “Programımıza uyman için geri zekalı olman lazım. Zihnini anca o
şekilde kontrol edip istediğimiz gibi yoğurabiliriz. Moronları çok severim, siliktirler, asla karşı
gelmezler, her istediğini uygulayabilirsin. Ben bu işe yirmi küsur yılımı verdim, babam da bir o
kadar zaman harcadı. Deneme yanılmalarla bu noktaya geldim. Dişliler çoktan yerine oturdu, sen
çok geç kaldın. Biz bu işe bütün servetimizi yatırdık.” iğneyi koluma yaklaştırdı.
“ÜLKEYİ MORONLAR YÖNETSİN DİYE Mİ?” baygın numarası yapmayı bırakıp
aniden ayağa fırladım ve elindeki iğneye tekme attım. Kendimi ileri atınca kollarımı da kurtardım,
gulyabanilerin arasından sıyrılıp dışarı attım kendimi. Arkamdan bağırdı: “Yakalayın, kaçıyor!
Hepinizden kopya çekmiş!” Bir insan nasıl herkesten kopya çekebilir? Buna inanmak için geri
zekalı olmak lazım :P
Öğrenciler işini gücünü bırakıp bana saldırmaya başladılar. Lanet olsun zombilerle dolu
bir binaya düşmüştüm sanki. Bir tekme ona, bir yumruk şu kızın suratına, “çekilin be” tekmelerle
yumruklarla çıkışa vardım. En sevdiğim T-Shirt L Her neyse sırası değil. Hemen eve uçtum.
Annem karşıladı kapıda “Oğlum ne oldu?” “Dur anne iki dakka ya, dershanede yaptılar.” “Ne!
Merak etme ben şimdi ararım müdürü.” “Ne müdürü anne ya! Müdür yaptı zaten.” Hemen
telefona sarıldım, sertçe elime aldım da denebilir. Dershaneyi aradım: “Aloov?” “Hepinizi şikayet
edicem, dershanenizi kapattırıcam, sizi de hapse attırıcam. Bu yaptığınız yanınıza kar kalmıycak.
Sizden şüphelenince her şeyi gizli kameraya çektim, programları, öğrencileri (blöf blöf blöf). Sizi
Deha Muhtar’a maymun edicem.”
“Selamımı da söyle, Faik Hoca dersin, çoktandır görmedim keratayı.” “O da mı?” “Hem
de en başarılı öğrencilerimdendi. Sadece o değil. Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen
matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler,
memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda.
İki formül, iki kitap ezberleyen profesör oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın. Şimdi hepsi
mutlu, onları ben mutlu yaptım. Ayrıca... benim yöntemlerim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
onaylanmıştır, Ramiz’ciğim sağ olsun, ona da çok emeğim geçti. Bana hiçbi şey yapamazsın, ben
yasalım.”
“İnsan öldürmek de mi yasal?”
“Kanıtlayamazsın, üzgünüm. Bu arada eğer başka dershaneye gidersen veya bizi
başkalarına anlatırsan seni ortadan kaldırmak zorunda kalırız...” Telefon kapandı. Unuttukları bi
şey var, ben hepsinden daha zekiyim, eee? Durun bir dakka düşünüyorum. Pekala, kaba kuvvet,
polis, jandarma, sanırım bunlar işe yaramaz. Mahkemelerde de zaten onların adamları var, yani
bence var. Tamam, onları cümle aleme rezil etme planı kuralım bir tane...
Ertesi gün maymunlar cehennemine geri döndüm. Seri adımlarla binaya dalıp TV odasına
gittim. Beni gören öğrenciler, hiçbi şey olmamış gibi davranıyorlardı. Yirmi dakika sonra yayın
odasından çıktım ve seri adımlarla, müdür ve adamları beni görmeden kaçtım. O günkü video
programı hepsinden özeldi. Tinto Brass’ın en adi filmlerinden biri oynuyordu tavşanla
kaplumbağa niyetine. Görevliler her zamanki gibi dışarıdaydı, yayından etkilenmemek için tabi.
Ertesi gün tekrar gittim, yine yayın odasına girdim, bıraktığım gizli kameramı (komşu kızına nasip
olamadı o kamera bir türlü) alıp cebime koydum. Dışarı çıktııııııım. Müdürle burun buruna geldik.
“Yakalayın! Hepinizden kopya......” Moron olan onlar, ben değilim, eleman sözünü bitiremeden
ben dışarı uçmuştum bile, laf aramızda iyi koşucuyumdur, özellikle götüm sıkıştığında.
Ertesi Gün Şov Haber’de: “Dershanede skandal! Eğitim verecez diye porno seyrettirip,
genç zihinleri bulandırıyorlar. Bu dershanenin adı... AZ SONRA!” Porno mu? Tinto Brass adi
olabilir, filmleri iğrenç olabilir ama asla porno değildir... Çok merak ediyorum, o programı
seyreden öğrencilere ne oldu? Dershane tabi ki kapatıldı. Onları kendi silahlarıyla vurmuş oldum.
Müdür kimseye laf anlatamadı, zaten kimse bir daha çocuğunu o dershaneye yollamaya niyetli
değildi. Bu ülkenin bu özelliğini çok seviyorum, birini karalamak o kadar kolay ki. Bana ne mi
oldu? Şimdilik televizyon kanalından aldığım parayla idare ediyorum, bu arada resme devam. İşsiz
olalım ne olcak?
Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler, memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda. Ezberi kuvvetli olan hoca oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın.
Mor Menekşe
Küçükken ilkokulda oynadığımız bir oyun vardı. Adı mor menekşe. Oyun on-yirmi kişi oynandığı
için o kadar çocuğu sadece okul teneffüslerinde toplayabilirdik. Sekizer onar kişilik iki grup
karşılıklı geçer, her grup el ele tutuşup bir zincir oluşturur. Sonra da bir grup diğerine bağırır:
“Mor menekşe menekşe, bizden size kim düşe?” Diğer grup da soruyu soran gruptan bir isim
seçer. Oyunun amacı biraz vahşidir. Adı seçilen çocuk diğer gruba koşa koşa gider ve gözüne
kestirdiği bir noktadan el ele tutuşanları ayırmaya, başka bir deyişle zinciri kırmaya çalışır. Eğer
başarırsa kırdığı zincirin halkalarından birini kendi grubuna götürür. Yok eğer başaramazsa,
kendisi de o zincire katılır, dahil edilir, asimile olur...
Siz, büyük aklınızla düşündüğünüzde bu oyunun gayet sıkıcı olduğunun farkına hemen
varabilirsiniz. Çünkü bir noktadan sonra hep aynı kişilerin adı söylenmeye başlar, yani en
güçsüzlerin. Zaten o yüzden bu oyun sadece bir ilkokul oyunudur. Bir iki hafta önce, evimin
balkonunda oturmuş aşağıda oynayan çocukları seyrediyordum. Evet, benim çocukluğumun
üzerinden on küsur yıl geçti ama çocuklar hala aynı oyunları oynayıp aynı şekilde eğleniyorlar,
hatta aynı salakça sebepler yüzünden kavga ediyorlar: “Kızlar daha güzeldir bi kere!” “Hayır,
erkekler daha güçlüdür!”
Oynadıkları oyunun mor menekşe olduğunu fark edene kadar o oyunun varlığını çoktaan
unutmuştum. Kötü anılarımı tarihe gömmüştüm. Kötü anılar, çünkü ben de ‘adı devamlı
söylenen’ güçsüz çocuklardan biriydim. O kadar önemli değil mi diyorsunuz? Siz, bir çocuk için
‘güçsüz, fındık fıstık, leblebi’ sınıfına konmak ne demektir bilir misiniz? Nasıl silinmeyen bir
aşağılık kompleksi yarattığını, ve dünyayı yok etmeyi amaçlayan ruh hastalarının da böyle
çocukluklarının olduğunu? Seri katiller, tecavüzcüler, sapıklar, takım elbiseli haydutlar, dansöz
döven türkücüler, hepsinin çocukluklarına bir bakın bakalım ne bulacaksınız...
Yarım saat boyunca çocukların oyunlarını seyrettim. Tam yirmi kez aynı çocuk; bir o gruptan, bir
öteki gruptan çağırıldı durdu. Sadece ‘zayıf çocuk’ olduğunun bilincinde olması yeterli değilmiş
gibi bir de aşağılamalar, dalga geçmeler, yavşak suratlar, karı sesi çıkaran erkekler... Fanatizmin
doğduğu yaş. Hangimiz oyunlarına müdahale edip, bunun sadece bir oyun olduğunu söyleme
hakkına sahibiz? Galatasaray Avrupa’da yenilince siz Fenerliler kıçınıza kına yakmıyor musunuz?
Veya tam tersi... Elli yaşındaki adam daha fark edememiş sporun bir oyun olduğunu, sekiz dokuz
yaşındaki çocuklar mı fark edecek?
Oyunun sonlarına doğru çocuk bir o yana bir bu yana koşarken gözlerinden yaş geldiğini gördüm.
Bir kez bile zinciri kıramadı. En sonunda oyun bitti. Herkes evine dağıldı. Sadece o ufaklık, park
etmiş arabaların arasındaki oyun sahasının ortasında oturdu. Hiçbir şey yapmadan yeri
seyrediyordu. Omzuna dokunan eli hissetti. İrkilerek arkasına döndü. O el benim elimdi. “Sana
öğreticem.” dedim. Bana kimse öğretmemişti. Ben kendim çalışıp başarmıştım. Ama o çocuğun
acil yardıma ve bir rehbere ihtiyacı vardı. Bu oyunu hatırlamaktan nefret ediyordum, ama neden
nefret ettiğimi, neden hatırlamamam gerektiğini hatırlayamıyordum. Sonuçta o oyun bana güçlü
olmayı öğretmişti.
Ertesi sabah ona söylediğim saatte, sabah erkenden çıkmaz aralığa geldi. Ona bildiğim her şeyi
öğrettim. “Nefes al.” “Dengede dur.” Denge çok önemliydi. Vurması gereken yer, bilek değil,
dirsek bölgesiydi. Ayrıca koşmanın hiçbir faydası olmadığını öğrettim ona. “Gözlerini kapat.
Sakinleş, şimdi bir anda gözünün önüne seninle dalga geçenleri getir.” Bende işe yaramıştı, onda
da yaramalıydı. “Zincirden bir adım geride duracaksın, sonra aniden ileri sıçrayıp yumruğu
vuracaksın. Kolunu vücuduna sabitle. Bütün kasların gevşek olmalı. Kendini kasarsan sadece
kolunu kullanırsın, ama kasmazsan... tüm vücudunu.” Aradan iki hafta geçti. Her gün geldi, çünkü
bazı şeyler canına tak etmişti. Bunun ne demek olduğunu çok iyi bilirim.
İki hafta boyunca bir kez bile onlarla oynamamıştı. Ama o gün, artık oynama zamanı gelmişti. O
gün ufaklığın hayatı sonsuza kadar değişecekti. Ben onun hayatında bir kırılma yaratıp onu
alternatif geleceğine doğru yönlendirmiştim. Arkadaş çevresi, sevgilileri, gideceği üniversite,
seçeceği meslek, hepsi değişecekti, ama o bunun farkında olamayacak kadar küçüktü. Takımlar
seçilirken, yine en son o seçilmişti, ama ilk defa bundan rahatsızlık duymuyordu. İlk önce kendi
grupları karşı taraftan bir oyuncu çağırdı. Rakip oyuncu zinciri kırdı ve ufaklığın grubundan, onun
çok beğendiği küçük bir kızı alıp gitti. Şimdi sıra ondaydı. “Mor menekşe, menekşe, bizden size
kim düşe?” Hep birlikte ufaklığın adını bağırdı karşı grup. Ufaklık, sakin bir şekilde yürüyerek
karşıya gitti. İri yarı, şişman, toraman, gürbüz, bilmemne çocuğun yanında durdu. İki tane ayı yan
yana, iki güçlü el birbirine kenetlenmişti. Direkt en zordan başlaması beni gururlandırmıştı tabi.
Toraman çocuk bizim ufaklığın niyetini anlayınca bastı kahkahayı. ‘Sen kiiiim, bizi ayırmak kiim’
diye düşündü içinden. Ama yine de işi sağlama almak için yanındaki iki nolu ayının elinden sıkı
sıkı tuttu. Her zamanki yavşak suratını yaptı, karı gibi sesiyle gülmeye başladı. Ufaklığın gözleri
kapalıydı, sadece kahkahayı duyabiliyordu. ‘dirsek bölgesine’ diye geçirdi içinden. Derin bir nefes
aldı, kaslarını gevşetti. Aniden gözlerini açtı, ileriye sıçradı ve toramanın dirsek bölgesine
yumruğuyla indi. Her şey o kadar kısa bir zaman diliminde olup bitmişti ki, çocuklar tepki
vermekte geç kaldı. Eller hala daha birbirini tutuyordu. Bunun olacağını ben de biliyordum. Zaten
amaç elleri ayırmak değil ki, zinciri kırmak. İki nolu ayı neler olduğunu anlayana kadar elinde
tuttuğu kola bir süre baktı. Kol birden ağırlaşmıştı. Dirsek kısmından sonrası yoktu ve kopan
yerden kan damlıyordu. Neden dirsek dediğimi o an hatırladım. Dirsek bölgesi, eğer yöntemini
bilirseniz koldaki kopması en kolay bölgedir. Ayı no.2 elindeki kolun toramanın kopmuş kolu
olduğunu ancak toramanın kolsuz olduğunu görünce fark edebildi. Zincir kırılmıştı, topraktaki
kanın kokusu ve görüntüsü kurban bayramını andırıyordu. Çocuklar panik içinde çığırıyorlardı.
Panik, nefret, ama asla acıma değil. Bir daha kimse ufaklığa acımadı, ve bir daha hiç bir çocuk mor
menekşe oynamadı. Bu arada ben de neyi unutmak istediğimi hatırlamıştım. Ve şu an gördüğüm
saygı ve korkunun kaynağını...
İnsanlar kavanozlarda yaşar. Yaşadıkları bu kavanozları dünyanın tamamı olarak görürler. İçinde bulunduğu kavanozun hakimi olan insan tüm dünyanın hakimidir,kavanozdaki dışlanmış insanları da dünyada hiç kimse sevmez onların gözünde. Oysa onlar sadece yanlış kavanozdadırlar.
İnsanlar belirli bir yaşa geldikten sonra hayal güçlerini sıfırlayıp gözlerine at gözlüğü takıyorlar, buna da 'olgunlaşmak' diyorlar. Gözle görüp elle tutmadıkları hiçbir şeye inanmıyorlar ama açıklanamayanların en açıklanamayanı olan 'Tanrı'ya kayıtsız şartsız inandıklarını iddia ediyorlar, hatta inanmayanları toplumun dışına itmeye çalışıyorlar. Belki de bu yüzden inanma durumunda kalıyorlardır, herkes inandığı için, toplum tarafından dışlanmamak için. Ramazan'da içki içmiyorlar, Kurban'da koç kesiyorlar, ama sanki öteki dünya yokmuş gibi birbirlerinin üzerine basıp yalanla, hileyle bu dünyada mümkün olduğu kadar yükselmeye çalışıyorlar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Acı Çikolatalar
Yazar:
Baskı tarihi:
Kasım 2018
Sayfa sayısı:
303
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Genç Kitabevi
DİKKAT!!!
Bu kitaptaki hikayeler aşırı şiddet içermektedir. Yirmili yaşlarımın başında, hayal gücümü henüz kontrol etmeyi öğrenmediğim dönemlerde yazmıştım bu kitabı. O yüzden çoğu hikayede kontrolsüz bir duygu yoğunluğu bulacaksınız. Ancak yine de bu hikayeler, bugün çekmiş olduğum kısa filmlerin ve ileride çekmek istediğim filmlerin fikir olarak temelini oluşturuyor. Geleceğimi görmek isteyenlerin bu kitapta geçmişime bakmalarını tavsiye ediyorum.
Kitap; Efe Aydal’ın 2000’in başlarındaki halini değil, aynı zamanda ülkenin de halini anlatıyor. Bu kitaptan seçtiğim hikayeleri Youtube’da seslendirirken birçok şeyin farkına vardım. O zamanlar hikayelerde rahatlıkla tabu yıkabiliyorduk, şimdiyse herkes aşırı duyarlı oldu. O yüzden bu kitaptaki çoğu hikaye bugün yazılsa oldukça tepki toplar. Bunun haricinde bazı yerleri değiştirerek kitabı daha iyi hale getirdim.
* Hikayelerden bazıları öncekilerin devamı olduğundan daha iyi anlayabilmeniz için kitaptaki sırasına göre okuyun.
* “Bok” hikayesini yazdığımda İzmir’de İZBAN yoktu ama hep sahilden giden bir tren hayal etmiştim. Bu hayal kısmen de olsa gerçekleşmiş oldu. Ayrıca bu hikaye, gördüğüm bir kabustan esinlenilerek yazıldı.

* “Tacizci Malik” hikayesini gerçek birinden esinlenerek yazmıştım. İnsan ötesi bir çığlığı olan aşırı agresif bir kadın tanıyorduk. Gerçekten de onun “sıra dışı” olabileceğini düşünüyordum.

* “2mizden 1i” ve “Kavanoz” hikayelerinin 2007’de kısa filmlerini çekmiştik. O zamanki amatörlüğümüzü görmek için filmlere bakabilirsiniz. Hikayeler tabi ki filmlerden daha geniş kapsamlı.

* Hikayelerden (sürpriz) birkaç tanesinin cinlerle ilgili olduğunu göreceksiniz. Bunları yazdığımda ortada henüz cin filmi furyası yoktu. Her ne kadar bu hikayelerin filmlerini çekmeyi hayal etsem de, “cinli film” etiketi yemesinden korkuyorum.

* Sanırım en zor anlaşılan hikayem “Tuvaletli Otobüs”. “Bu ne yaaa” demeden önce bir kere daha okumanızı tavsiye ederim. Olayın bir açıklaması var ama açıklayıp tadını kaçırmayacağım.

* Kitaptaki en garip bulduğum olay ise, 2005 yılında hikayelerden (sürpriz) birinin konusuna aşırı benzeyen bir film çekildi. Öyle ki, film eğer yerli olsaydı “benden aşırmışlar” derdim. Daha da ilginci, bu filmden birkaç sene sonra da filmdeki olay gerçekten yaşandı. Bakalım hangi hikaye olduğunu bulabilecek misiniz.

Kitabı okuyanlar 29 okur

  • Krgz
  • matt
  • Ali
  • Turgay Adıyaman
  • Enes Aydoğan
  • thiago.dal
  • Frank Graywolf
  • Efe Bayraktar
  • Dilan
  • Çağan Er

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%72.2 (13)
9
%11.1 (2)
8
%0
7
%5.6 (1)
6
%11.1 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0