·
Okunma
·
Beğeni
·
1.338
Gösterim
Adı:
Adlandırılamayan
Baskı tarihi:
23 Şubat 2018
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052982464
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınevi
Baskılar:
Adlandırılamayan
Adlandırılamayan
Beckett, zembereğinden boşanan dilin, bir daha asla kapanmayacak, asla susmayacak bir ağzın ve olanları durgun bakışlarla seyreduran bir çift gözün seslenmelerine, sessizlenmelerine indirgedi, karakter denilen asırlık illeti.
208 syf.
·4 günde·7/10 puan
Usta yazar Beckett'in üçlemesinin son halkası olan bu romana 'Adlandırılamayan' denmesine rağmen yazar, muhabbet içerisinde bulunduğu kanımca şizofrenik olan seslere, muhabbetin - konuşmanın seyrine ve hatta konuşma içeriklerinin değişim safhalarına göre isimler bulabilmiştir. Sesler derken burada konuşan aslında yazarın kendisidir fakat yazar kendi kendine konuştuğunu kabullenemiyor mu bilmiyorum fakat kendinden gelen sesin karşıdan geldiğini savunuyor. Nasıl anlatsam bilemiyorum, şöyle söyleyeyim; yazar, kendi konuştuğunu - anlattığını başkası anlatıyormuş gibi yapabiliyor, şöyle de söyleyeyim bazı sesler var fakat birileri yok, seslerini duyuyor hareket ettiklerini göremiyor, sonrası şöyle söyleyeyim bedenin sahibi yazar olduğu için sesler de yazarın savunduklarına saygılı olmak durumundalar fakat her zaman da saygılı olmuyorlar. Üç farklı isim kazanıyorlar bu seslerimiz aslında nereden bakarsanız bir kişi var konuşan fakat yine de bu konuşanın yazarın kendisi olduğunu kesinlikle savunamayız. Neyse ney, yazar üçlemesinin bu son kitabını Molloy'dan, Malone'dan sonra yazmıştır haliyle fakat bu sonuncusunu yazmadan evvel araya Godot'yu Beklerken isimli sansasyonel oyunu girmiştir. Benim nacizane düşüncelerime göre yazarın kendisi de Godot'yu bekledikten sonra dahası Vladimir, Estragon, Pozzo ve hatta Lucky gibi tiplemerle tanıştıktan sonra Molloy, Moran, Malone hiç alakalı değil fakat Murphy'den dahi pişmanlık duyar ve bu karakterlerin yetersizliğinden dem vurur. Bu dem vurma görevi Basil isimli şizofrenik sese yüklenmiştir. Ses, bu karakterler hakkında her eleştiriyi çekinmeden yapar, zaman zaman karakterlerin kendileri de dillenmiş gibi olur, hatta uzaktan uzağa yazarı takip bile ederler. Sonra efendim, diğer konuşmacı şizofrenik sesler bunlar; Mahood ve Worm'dur, bunlar insandaki eylemlerin daha doğrusu eylemsizliğin gerekliliğini daha doğrusu gereksizliğini savunurlar daha doğrusu bunu hiç savunmazlar. Genelgeçer dünyanın durumu sorunları, insanların yanlış yollarda olduklarının ispatları gibi şeyleri de belirtmekten geri durmazlar, bu sesler. Ben nacizane, Samuel Beckett hakkında muhtelif eleştiriler - yorumlar okumuş olmama rağmen hiçbir yorumcu - eleştirmen 'kinizm' hakkında bir şey ifade etmemiş. Beckett'in varsa eğer felsefesinin 'Kinizm' felsefesini betimlediğini savunuyorum. Bu ve diğer kitaplarda Beckett'in tamamen 'kinizm' hakkında konuştuğunu görebiliyorum.
Samuel Beckett, muhakkak okumanız gereken bir yazardır. Okumanız dileğiyle...
İyi okumalar...
208 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Tiyatro iyidir..
Sanat iyileştirir..

Tiyatro ve oyunculuk yolunda tanışmış olduğum Samuel beckett'in; bir oyuncunun tiyatro sahnesinde oynamaya and içeceği bu 3 şaheser monologu, sadece tiyatro oyuncusunun değil seyircisinin de zevkle okuyacağı ve her satırından her sayfasından hayatına dair irdelemeler yapacağı muhteşem eserleri.. Molloy.. Malone ölüyor ve adlandırılamayan..

Ve Üçlemenin son kulvarı olan adlandırılamayan da beckett, molloy ve malone ölüyor da olduğu gibi, (tahminimce 20 metrekare olan) bir odanın içine dünyaları sığdırarak Wiiliam Shakespeare'in VAR OLMAK MI? YOK OLMAK MI? Sorusuna rahatlıkla cevap verilmesine de ayna tutmuş bir bakıma. HiÇ'lik ve VARLIK arasında anlatılan satırlardaki ağır aksak hatta yerinden Kımıldamayan kahraman gibi, kitabın okunması da son derece ağır ve metazori ilerliyor fakat zor olan her şeyin güzel olduğu ve mutlaka iyi bir sonuca varacağı bilinciyle okununca üçlemenin insana verdiği mesaj anlamına anlam katıyor.

"Ben oldum. Tamam artık" dedikten sonra kaç yaşında olursak olalım aslında daha yeni başlıyor olduğumuzun kanıtıdır Samuel beckett!

(Bilhassa oyunculukla ilgilenen arkadaşlara naçizane küçük değil BüYüK bir tavsiyem üçlemenin herhangi bir kitabından herhangi bir pasaj bir tirat çıkarın ve oynayın daha iyi anlaşılacaktır anlatılmak istenen)

Yaşasın Tiyatro
208 syf.
·Puan vermedi
Beckett Üçlemesi (Molly-Malone Ölüyor-Adlandırılamayan)
Bir ses var içimde benim sesim mi yok değil bu başka birinin sesi, devamlı yazmamı söylüyor, o ne derse onu yazıyorum ben. Sadece yazmak, sadece söz var gerisi gereksiz bir takım nesneler belki yazmam için gerekli nesneler sadece. Bir bedene bile ihtiyacım yok, bir ağız olsam hatta ağıza da gerek yok, sadece düşünce olmak, sadece bu önemli. Düşüncelerimden ibaret olmak beni ben yapan tek gerçek ancak budur özgürlük. Kitapları bitirdiğimde peş peşe sıralanan cümleler bunlar oldu. Sanki felsefeyle dolu bir beynin içinden çıkmış gibi. İlkçağ felsefesinden günümüz felsefesine kadar hepsinin bir tartışmasının yapıldığı tüm filozofların orda tek bir beyinde olması, varlığı oluşturması gibi. Var olmak, kendin olmak, Ben, Tanrı, zihin, beden, yaşam, ölüm… Tüm bu yorucu ve yoğun tartışmalar yorucu fakat yoğun bir okuma isteği de yaratmıyor değil. Kitaplar bittiğinde bu atmosferin havasından çıkmak çok zor ve belli bir süre etkisini yitirmiyor.
Üçlemenin konusundan bahsetmek çok kolay değil, ikili okuma gerektiriyor öncelikle, yani tek bir konudan bahsedemeyiz ama benim çıkarsamalarıma göre ‘’ölüme yaklaşan bir insanın, kendini bulma çabasında gittikçe önemini yitiren nesneler ve uzuvların bizi terk etmesiyle sadece zihin ya da söz olarak -dil de diyebiliriz buna- var olması mümkündür’’ önermesinin ispatına dönüşüyor gittikçe roman. Ayrıca her bir kitap diğerinden daha fazla, bedenin biraz daha ölüme zihnin ise özgürlüğe yaklaşmasını irdeliyor.
Üçlemenin ilk kitabı bedeninin bir bölümünü kullanamayan kimliksiz, nerde yaşadığını bile bilmeyen sadece yazması istendiği için yazan toplum tarafından pis, aşağılık, yaşaması bile gereksiz biri olarak tanımlanabilecek bir karakter olan Molloy’ la başlıyor. Molloy yazıyor çünkü ona yazması emredildi kim tarafından bilmiyor, biri var ama hatırlamıyor kim olduğunu, oysa onun tek isteği kendi zamanını, ölümünü yaşamak. Kendisine yazmak için bir sebepte buluyor sonra, ‘’son bir şey başarmak’’ çünkü aynı zamanda entelektüel de biri, bunu anlattıklarından ve hayatın saçmalığı, insanların aptallığı, yaşamak için bunca uğraşları üzerine sorgulamalarından çıkarıyoruz. Fakat bu karakter asla tam olarak bir bütünlük ya da bir gerçeklik olarak oluşmuyor zihnimizde. Karakteri kafamızda oturttuğumuzu düşünürken anlattıklarının sayıklamalara dönüşmesiyle bizi gerçeklik duygusundan uzaklaştırıp kurmaca bir hikayenin içinde olduğumuzu hissettiriyor. Gerçek ve kurmaca iç içe geçiyor. Kitabın ikinci bölümünde de aynı şey geçerli. İlk başlarda ki o gerçeklik duygusu gittikçe hayal ya da kurmaca dünyasına dönüşüyor. Bu bölümde de Moran’la tanışıyoruz. Moran Molly’nin tersine işi, evi, oğlu, hizmetçisi ve hayvanları olan dini görevlerini usulen de olsa yerine getiren Molloy’un dalga geçtiği insanlardan biri. Moran, Molloy’u bulmakla görevlendirilen bir dedektif kendi anlattığına göre. Onu bulmak için yollara düşüyor ama onu neden aradığını ve nasıl bulacağını da bilmiyor. Yol uzadıkça uzuyor ve bir türlü Molloy’u bulamıyor. Bu uzun yol boyunca Moran’ın dönüşümüne şahit oluyoruz. Fiziken kendi tabiriyle çürüyor ve o da Molloy gibi birçok uzvunu kullanamaz hala geliyor. Eve dönmesi emredildiğinde Molloy’u bulamadığı gibi sahip olduğu her şeyi kaybettiğini anlıyoruz. Artık bir oğlu, hizmetçisi, hayvanları hatta dini duyguları da yok oluyor. Birisi aynı Molloy’a söylediği gibi ona da yazmasını söylüyor ve o da aynı şekilde emri dinleyerek istemese de yazmaya başlıyor. ‘’Sonra eve döndüm ve yazdım. Gece yarısı, yağmur camları dövüyor. Gece yarısı değildi ve yağmur yağmıyordu.’’ Ses onu da ele geçiriyor ve Moran’ın Molloy’u yazdığını anlıyoruz. Yani ilk bölüm aslında ikinci bölüm. Ya da öyle anlıyoruz yine kurmaca ve gerçek içi içe geçiyor ve sonuçta bir döngü oluşuyor. Bu ilk kitapta diğerlerine göre özellikle Adlandırılamayan’a göre çok fazla bir iç hesaplaşma yok. Özellikle ilk bölümde Molloy kendinden emin ve halinden memnun, umarsız.
İkinci kitap Malone Ölüyor’da ise, Malone’de tıpkı Molly gibi bir karakter ve ölüme daha yakın, bir karyolaya hapsolmuş bir kötürüm, sadece yazabiliyor ama herkesle dalga geçer gibi beden onu hiç ilgilendirmiyor sadece düşünmek ve yazmanın, hikayeler anlatmanın önemli olduğunu ve bu hikayelerin kendine haz veren hikayeler olduğunu söylüyor. Malone ‘da yazmak istemiyor aslında boyun eğiyor sese en sonunda ve ‘’kendisinin ve onun nerede olduğunu bulmak’’ için yazdığını söylüyor. Adeta ölümle, hayatla dalga geçiyor kendi ölümünün nasıl olacağını canlandırıyor ve hatta ölü bedeninin odadan çıkarılışını bile betimliyor. Malone’nın hikayelerinde kendini anlattığını düşünsek de, yine sık sık kurmaca ve gerçeğin başka şeyler olduğunu hatırlatıyor bize yazar. Hatta Malone’nın Molloy olduğu gibi bir karmaşanın içine bile düşülüyor. Bütün bunlar isimlerin çokta önemli olmadığı önemli olanın sadece kelimeler sadece söz olduğu sonucuna götürüyor okuyucuyu ve artık başı sonu belli bir roman değil de bir söz akışı düşünce akışının içinde olduğunuzu, çırpınmanın gereksiz olduğu, -aynı karakterlerin yaptığı gibi- hafızaya gerek olmayan bir atmosfere bırakıyorsunuz kendinizi. Malone ölümü bekliyor yalnızca bu arada da eğleniyor kendince ama bir taraftan da hayatı ve varoluşu sorguluyor defalarca, yaşam ve ölüm bulanıklığı en önemli meselesi aslında, düşünceler hep düşünüyor ve düşünceleri birbirine benziyor. ‘’…yeterince beklemiş olan biri beklemeyi sürdürebilir sonsuza kadar.’’ Ölümünden doğduğunu söyleyecek kadar da umutlu aynı zamanda. En son başım ölecek diyerek üçlemenin son kitabının da ipucunu veriyor adeta.
Üçüncü kitap Adlandırılamayan ‘da artık bir isim bile yok, karakterin bile kendini tanımlamada zorlanması varlığın kendisiyle karşılaştığınız hissi veriyor. Kocaman bir top belki de o, ağzı yok dili yok ama konuşuyor, zihnin monoloğu gibi, yine yazıyor tabi ki ama susmak için yazıyor ve bir itiraf geliyor ardından. Şimdiye kadar yazdıklarının kendi olmadığını tek isteğinin kendini yazmak ve susmak olduğunu söylüyor. Bir ses tarafından devamlı kandırıldığını boşuna bir zaman kaybı olduğunu tüm bunların artık kendi sesine ulaşması gerektiğinin ancak o zaman özgür olacağını düşünüyor ve bunun içinde o sesten kurtulmak istiyor. Fakat yazdıklarından bir türlü emin olamıyor, kendi sesi olup olmadığını devamlı sorguluyor ve bu ona azap veriyor zaman zaman. Tabi ki isteklerinden çok eminde değil, çünkü ses sustuğunda artık yazamayacak ve ölecek, bir tarafta sesini bulup özgürleşmek bir tarafta sessiz kalıp ölmek. ‘’…ben olacağım, sessizlik olacak, sessizliğin içindeyim, bilmiyorum, hiçbir zaman bilmeyeceğim, sessizliğin ortasında bilemezsiniz, sürdürmeniz gerekiyor, sürdüreceğim.’’ Bir sesinin olması gerekiyordu suskun kalamazdı çünkü, yalnızdı çünkü, hiçbir sesin ulaşamayacağı bir yerde…Tanrıydı belki…
Her iyi okuyucunun eninde sonunda Samuel Beckett’la tanışacağına ve daha önce yaşamadığı bir haz alacağına inanıyorum. Romanlarının her satırı rahatsız edici bir keyif sunuyor. Gerçek var olmanın dayanılır yanını görmek istiyorsanız O’nu okumalısınız.
170 syf.
·2 günde·6/10 puan
Haksızlık ya da saygısızlık etmek istemem ama gerçekten beyin yakan bir kitap olduğunu söylemeliyim, kesinlikle bir özeti yok, bir anlamı yok, bir mesajı asla yok. Neden okuyorum bunu diyorsunuz kendinize. Benim okumam ders ile alakalıydı o yüzden ilk iki kitabını okumadım belki ondan mütevellit bende bıraktığı bu izlenim. anlamsızlığın içinde bir anlam belki. Ya da tam tersi. Böyle etkileri var işte hiç bir şey gerçek değil ve tek bir doğru yok, bu söylediklerim doğru olmayabilir de.
Beckett'in dediği gibi "Aporia" yani çıkmaz, gerçekten işin içinden çıkamıyorsunuz. kim olduğu belirsiz ya da ne olduğu, ben bilinç altının Beckett'la konuşması olarak yorumladım ama sizin için anlatıcı farklı olabilir çünkü dediğim gibi tek bir doğru yok sadece sorular var ! iyi okumalar.
208 syf.
Adlandırılamayan, bence insanın ta kendisi. Burada mıyım, yok muyum? Hiçlikten mi geldim, hiçliğe mi gideceğim? Bu kitabı anlayabilmek için bir şey yapmanıza gerek yok, sadece yaşıyor olmanız gerekli, nefes almanız, hissetmeniz, varlığınız bir an dahi size azap verdiyse, çok iyi anlarsınız. Beckett... Benim gibi düşünen ve zamanında bundan acı çekmiş, varoluşun sızısını ya da belirsizliğini hissetmiş, bunu kelimelere dökerek, ben buradayım diyebildiğin için, kendimi artık az da olsa yalnız hissetmiyorum. Çevremizdeki tüm o kalabalıklar, bizim varoluşumuza bir kanıt, belki de sadece ilüzyon. Buna rağmen burada olmak, burada olduğuna, yani bir oluşa delâlet.
170 syf.
·Beğendi·9/10 puan
ADLANDIRILAMAYANIN ADI

İnsan türü, kendini deneyimlemenin sonuna gelmiştir, demişti bir filozof. İnsan olabilmenin sınırına yani. Mevcut dilinin, söyleminin, eyleminin ötesi neyi işaret eder, peki? Belki de ötesi ‘adlandırılamayan’ olandır. Beckett’ın işaret ettiği adlandırılamayan, bugünlerde büyük bir kederle, acıyla andığımız 2 Temmuz Madımak katliamı gibi, tarihimizde ne yazık ki sıkça rastladığımız türde büyük trajedileri hangi adla, sıfatla tarif edeceğimizi bilememenin çaresizliğinden kaynaklanan bir ‘adlandırılamayan’ değildir. Ya da onu da içerir. Fakat Madımak Katliamı türündeki acılar daha çok Hannah Arendt’in “Radikal kötülük veya Kötülüğün sıradanlığı” biçiminde tarif ettiği acı tanımlamalarının içinde isim bulabilir. Ancak Arendt bile bu tür trajedilere uygun bir adlandırma yapamadığından bunu kötülüğün sıradanlığı ya da radikalliği gibi tarif etmiştir. Beckett, insanın tuhaf, hastalıklı yanlarını ortaya çıkarmanın yanı sıra daha çok insan denen türün kendini deneyimlemesinin niteliğiyle ilgilendi. Klasik olayların, bireylerin, sosyal ilişkilerin, görünür mücadelelerin içinde varlığın dışsal tuzakları biçiminde ortaya çıktığını fakat bunların, insanın asıl acılarını, sorunlarını ve insana dair olanı gizleyen unsurlar olduğunu düşündü. Beckett, bu anlamda dünyaya bir varlık olarak bırakılmış olma gerçeğiyle nasıl başa çıkabiliriz, biz kimiz, gerçek doğamız nedir, insan ‘ben’ derken ne demek ister, sorularıyla ilgilendi. Şöyle formüle etti bunu: “Yazıyorum” derken kendimden bahsediyorum, bir parçamın başka bir parçamın ne yaptığını anlatan bir parçayım. Hem gözlemciyim hem de gözlemlediğim nesne benim. İkisinden hangisi gerçek ‘ben’dir?”



Beckett’in üçlemesinin sonuncusu L’Innommable (The Unnamable), 1953’te yayımlandı. Bu üçlemeyi sırayla okumalıyız: Önce “Molloy“, sonra “Malone Ölür” ve son olarak da “L’Innomable-Adlandırılamayan“. Beckett, sonuncusuyla döngüyü tamamlar. Üçünde de arzu edilen hiçbir şeye ulaşılmaz, bu hiçlik, karamsarlık dairesi sonuncuda iyice daralır. Sonuncuyu okumak ilk ikisinden daha zor çünkü Adlandırılamayan, bir diğer adıyla ‘İsimsiz’ diğer ikisine göre giderek hem zihinsel takip olarak hem felsefi olarak hem de dilsel özelliği bakımından daha sıkışık hale geliyor. Peşinde koşacağımız, sürükleneceğimiz bir entrika yok; hiçlik içinde, takip edilemeyen bir dizi ilerleme. İlerleme de olmayabilir bu, sadece bir ses, bir şey söylemek istemeyen ama durmadan konuşan gövdesiz bir ses: “İnsan bir şeyi çalıştırmaya başlıyor ve sonra bunu nasıl durduracağını hiç düşünmüyor. Konuşmaya uygulayalım bunu; insan konuşmaya başlıyor, istediğinde susmak elindeymiş gibi. Bir şeylere son vermek olanağını araştırmak, sesini susturmaya çabalamak, söylemin sürüp gitmesini sağlıyor. Hayır düşünmeye çalışmamalıyım, yalnızca konuşmalıyım… Konuşma cinnetim içinde gerçeklik arayışım bu…”(38) Tüm roman böyle ilerliyor.

‘ONU DURMADAN KONUŞTURAN, NİHİLİZMİNİ YİTİRME KAYGISIDIR’

Neden susmak istemiyor, başlangıçta tam olarak bir şey söylenemez. “Ancak konuşmak zorundayım, asla susmayacağım, asla.” Ama vahşi bir ırmağa dönüşmüş, çağıldayarak kaynağından dökülen bir ses, nesnesiz bir düşünce akışı, sona doğru az da olsa sezdirir nedenini: İçinde vücut bulduğu karamsarlığını, nihilizmini yitirmek kaygısıdır, onu durmadan konuşturan. J.M. Coetzee, Beckett’in Kartezyen ve düalist olduğunu bu anlamda insanın bir beden ve bir de zihinden yapılmış olduğunu düşündüğünü ve ayrıca beden ile zihin arasındaki bağlantının açıklanamamış ya da gizemli olduğu kanaatinde olduğunu söyler. Bu anlamda benliğin bu düalist anlatımını hem kullanır hem de bunu komik bulur, der. Varoluşumuzun ikili olduğu ve bunun dünyada tedirgin ve kaygılı oluşumuzun kaynağı ve kökeni olduğu kanısında olan Beckett, bunu değiştirebilecek hiçbir düşünsel gücün de olmadığına inanır ve bu nedenle de varlığımızı absürt bulur. Ancak Adlandırılamayan’da hiç durmadan konuşan ve söylediği her ifadenin içerdiği kuşkunun kuyruğundan yakalayıp peşinden giden ve bunu bir başka söylem üretmenin nesnesi yapan anlatıcının, Descartes’ten esinlenilen Kartezyen düalizmin etkisinde hareket ettiğini düşünebiliriz.


Adlandırılamayan, Samuel Beckett, Çevirmen: Uğur Ün, 208 syf., Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019.
‘SOLUKSUZ TEK BİR MONOLOG CÜMLESİ’

Anlatıcı takıntılıdır ve romanı açarken kimin açtığını sorarak başlar: “ Neredeyim şimdi? Kimim şimdi? Sormuyorum bunları kendime. Ben diyorum, ben. Ama inanmıyorum buna.” Anlatıcı daha sonra önceki karakterlerden, üçlemenin başlangıcı hakkında konuşur. Molloy’dan Malone’dan bahseder. Sonra kendine ama belli biri olmayan kendine döner ve bir varsayım olarak tanımlar varlığını; belirsizliğin, hiçliğin içine yerleştirir. Genel olarak “adsız” olan ve ‘ben’ zamirinin uzamsız, gövdesiz, zamansız boşluğuna iliştirilen sesini kullanan anlatıcı, arada Mahood ve Worm adıyla karşımıza çıkar. Roman, upuzun, soluksuz, dramatik tek bir monolog cümlesidir adeta. Anlatı, kişisiz ben sesinin baştan sona hissettirdiği acı ve entropi duygusuna rağmen yaşamaya devam etme arzusuyla son bulur: “sürdürmeniz gerekiyor, sürdüreceğim.”(202)

Samuel Beckett’in felsefe ve psikanalizmden derinlemesine yararlanan aklı, zihnin işlevine ve imkanına büyük bir merakla sarılır. Belki de bu nedenle Beckett’teki içsellik deneyimi kaotiktir ve genellikle varlığı, kendi düşünsel kozmosunda, zihninin ürettiği kara deliğin anaforunun çekiminin etkisindedir. Ve yine bu nedenle zihni, bir merkeze odaklanamayan değişken, dinamik bir enerjiyle dolu düşünce gücünün bütün olanaklarıyla donatılmıştır. Maurice Blanchot, bu kaotik ve denetlenemez dil ve düşünce evrenini şöyle tarif eder: “İsimsiz’e atanan daire bir noktaya indirgenmiştir, galaksinin merkezinde, zamanın deforme olduğu, her şeyin kopup kaybolmadan acele ettiği galaksinin ortasındaki kara deliktir. Bu noktada yaşayan varlık mutlaka isimsizdir, çünkü “Ben”, bu “ben” sonsuza dek tanımlanamaz.”

‘GÖSTERENLE GÖSTERİLEN YER DEĞİŞTİRİR’

Beckett romanları için ilk değerlendirme sözcüğü anlayamamak, tarif edememektir. Çok zorlu, sıkıcı ve bunaltıcı okuma serüveninin ardından okuyucuda oluşan duygu; ağırlığı olan bir boşluktur. Romandan geriye kalan nedir, sorusuna kolayca cevap verilemeyişidir. Adlandırılamayan, bir iç monolog, ancak yöntemsel olarak yazılmış benzerleri gibi değil; hatta aynı yazarlık sınıfına dahil edildiği ve yazar olarak çok etkilendiği James Joyce’un metinlerinin aksine, karakterin bilinç akışında düşüncelerinin zihinsel takibi yapılamaz. Bilinç akışı Beckett’a izlenemez, takip edilemez ve tanımlanamaz biçimde karmaşık, döngüsel ve sıçramalıdır. Zira Beckett’ta karakterler düşüncelerinin bir nesnesi, bir hedefi olmasını reddeder, bir yerde belli bir anlama doğru hizalanmış düşünceyi reddederler. Klasik anlamda gönderici, ileti ve alıcı döngüsü işlemez. Gösterenle gösterilen yer değiştirir; belli bir ileti de iletinin yönü de yoktur. Çünkü karakterler, kendilerini varlık hallerinden soyutlamak, varoluşlarından kurtulmak, hiçleşmek için uğraşırlar. Bu anlamda rasyonel bir tarih, evrim, değişim yoktur. Varoluş halinin başlangıcında; saf enerji, düşünce halinde takılıp kalınmıştır. Anlatıma teatral bir imkan kazandırılsa da bilinen anlamda bir hikayelendirmeye rastlanmaz. Belirli karakterleri, bir düzen dahilinde olayların gelişim çizgisi içine yerleştiren; roman bireyinin belli bir mantıkla değişimini sunan; dramatik bir durumun yükselişini-çöküşünü betimleyen geleneksel romanla kökten ters düşen bir romandır, Adlandırılamayan.
208 syf.
·10 günde·8/10 puan
Her ne kadar yazar yazdıklarına üçleme demese de sonradan edebiyat çevrelerince üçleme olarak kabul edilen bir seriyi, ağır bir seriyi bitirmiş bulunuyorum.
Üçleme derken tekrardan bahsedeyim, Samuel Beckett, İrlandalı yazar, Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan.
Adlandırılamayan adlı kitap ilk 2 kitaba göre okunması daha zor olmakla beraber kitapta ne idüğü belirsiz biri tarafından, uzun uzun cümlelerle ama virgülün işlevinden yararlanıp minimal cümlelerle bir içsel monolog tarzı, pesimist, yaşama sevincinden yoksun, dahası varoluştan nihilizme kayan bir anlatıdan oluşuyor.
Olay yok, kurgu yok, kişi yok, kimse yok, ama biri var ki anlatıp duruyor, durmak bilmeksizin. Bir cümle daha okuyayım dediğim kitap, bir cümle ki 4 sayfa sürdü.
Kitaba bağlanmak zor ama okudum-bitti demeye getirmeden biraz itinalı okunursa -her ne hikmetse- kitap bir akışkanlık veriyor. Belki de böyle kitap okumaya alışıyoruz, bilemiyorum.
Yazarı böyle yazmaya iten şeyler neler olabilir? Yazar bence bazı şeyleri aşmış ya da çok düşlemekten ziyade çok düşünmekten bu hale gelmiş. Yazarın düşünce hayatı zor, o düşüncelerle yaşamak insan da ne tat bırakır ne tuz... Belki hep olmayacağız, belki de hiç de olmayacağız. Cevabını veremediğin sorulara kendine sormamalı insan, düşünmeye sevk olursun, ne zevkin kalıyor ne de dengen, bir garip bir acayip...
208 syf.
·Puan vermedi
Adlandırılamayan kitabını tek başına düşünmenin hiçbir anlam ifade etmediğini -zaten üçleme olan seri- okuma sırasında Molloy ve Malone'den bahsettiğinde görebiliyoruz. Değerlendirme yaparken de ilk iki kitabı göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Sadece yazan, ne için yazdığını dahi bilmeyen Molloy, bir öykü yazan ama yazdığı öyküyü istemeyerek yazan yine de hem öyküyü ona yazdıranı hem de kendisini arayan Malone, bir de yazmak, anlatmak için birine değil, bir nesneye ihtiyaç olduğunu söyleyen hatta bunun için bir kelimelere, bir ağza gereksinim olmadığını söyleyen, sadece düşüncenin yeterli olduğunu söyleyen, düşünmenin, böylece de sözlerin varlığıyla var olmanın koşulunu anlatan, ilk sözün varlığının sözü ile söz varlığını yitiren insanın artık bir anlam ifade etmeyeceğini, böylecr bir şeyler sürekli söze dönüşmesi gerektiğini savunan, anlattığı öykülerdeki karakterlerin var olup olmadığı bilinmeyen belki de kendi olduğu, hayır hayır kendi de olmayan Adlandırılamayan.

Bu üçleme gittikçe karmaşıklaşan bir monolog serisi.
Molloy sakat, Malone kötürüm, Adlandırılamayan ise artık düşünceye dönüşen bir seri.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Adlandırılamayan
Baskı tarihi:
23 Şubat 2018
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052982464
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınevi
Baskılar:
Adlandırılamayan
Adlandırılamayan
Beckett, zembereğinden boşanan dilin, bir daha asla kapanmayacak, asla susmayacak bir ağzın ve olanları durgun bakışlarla seyreduran bir çift gözün seslenmelerine, sessizlenmelerine indirgedi, karakter denilen asırlık illeti.

Kitabı okuyanlar 78 okur

  • ozcn
  • ilknur
  • Beyhan çelebi
  • Nuh Bilir
  • Yeşil
  • Bohem okur
  • Ugur ilker Kaya
  • MEHMET CERAN
  • M. R
  • Yakup Altun

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25 (6)
9
%16.7 (4)
8
%25 (6)
7
%12.5 (3)
6
%8.3 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0