Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.623
Gösterim
Adı:
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
Baskı tarihi:
1962
Sayfa sayısı:
410
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Milli Eğitim Yayınları
Baskılar:
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
288 syf.
·5 günde
Hemen söylemek istiyorum ki uzun süredir böyle güzel kitap okumamıştım. Bergson her zaman açık fikirli bir filozof olmuştur bu kitap da Bergson'ın en açık dille yazdığı kitaplardan biri olmuş. Öncelikle böyle güzel bir kitap okumadım derken onu eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor. Çünkü Bergson'ın bu kitabında beni rahatsız eden bir bölüm var "Ahlaksal Ödev" bu fikri öyle takıntılı hale gelmiş ki açıkçası okurken biraz daraldım diyebilirim. Peki bu "Ahlaksal Ödev" ne anlatıyor? Kitabın ilk bölümünde bu konu altında ilk önce toplumun kontrolünü konu alıyor ve yasalardan kaçınılmazlık özelliğini vurguluyor. Hatta diyor ki "Toplumsal düzeni ihlal edecek her davranış doğa karşıtı bir niteliğe bürünmektedir." bu yasaları ihlal eden insanları da canavara benzetiyor. Ve Hegel'den görmeye alışık olduğumuz toplumsal oluşumun dinsel bir içeriğe dönüştürülmesi. Bu konuda toplumsal buyruğun arkasında dinsel bir buyruğun bulunduğunu söylüyor. Ve şöyle diyor "Din şu veya bu tarzda yorumlansa da, ister öz olarak, ister rastlantısal olarak toplumsal olsa da, bir nokta kesindir, o da dinin her zaman toplumsal bir rol oynadığıdır." Sanırım kitabın bu bölümünde beni rahatsız eden kısım kendi kelimesi ile "Yaratıcı tekamül" e karşı olan tahammülsüzlüğüm olabilir. Bu bölümde son olarak değineceğim nokta Bergson'ın ahlaki kaygısı. Kaygısını dile getirirken bilincin vereceği her hükmün toplumsal ben'in vereceği hüküm olduğunu söylüyor. Bergson'a göre ahlaki kaygı da bu toplumsal ben ile bireye ait ben arasında ki ilişkilerin bozulmasından doğuyor. Bu bölüm kitabın neredeyse 4/2 sini kaplıyor ancak Ahlak, Toplum ve İnsan üzerine Freud vari söylemleri bana pek orijinal gelmediği için incelememin içine eklemek istemedim.

Ve kitabın genel olarak en etkileyici bölümleri "Statik ve Dinamik Din"
Bergson bir Yahudi. Ve mistisizmi savunan bir adam. Bu bölümü okurken Bergson'ın Paris'teki trajik ölümü aklınıza gelebiliyor. Bergson bu bölümde her türlü eleştiriyi yapıyor. Hem dine hem bilime dair bir çok noktaya eleştiriler sunuyor. Diyor ki "Dinlerin geçmişteki ve bazılarının bugünkü görünümü insan zekası açısından alçaltıcıdır." Bu kadar saçmalığa, yanlışlığa rağmen yine de insanın daha fazla sarılmaktan geri durmadığını söylüyor. Bu konuda bizlere çok geniş bir yelpaze sunuyor eski Yunan dinlerini, Yahudileri, Müslümanları ve Hristiyanları. Ve en önemlisi uygarlaşan insan ile ilkel insanın psikolojisini, inançlarını bizlere aktarıyor.

En göze çarpan iddiası ise şu; Her ne olursa olsun toplum hangi raddeye gelirse gelsin modern insanın kökeninde değişmez ilkel bir temel ahlaki yapının olduğudur. Peki bu temel ahlaki yapı nedir? Tabi ki de Din. Çünkü diyor Bergson : İnsanın doğa karşısında ki heyecanının kökeninde din yatar. Ve din insandaki umutların ve korkuların kaynağıdır. Bu kaynak ise dinin insanda ki ahlaki yapısının yardımcısıdır. Bu satırları okurken Hegel'in Din felsefesini okuyormuş gibi hissedebiliyorsunuz kendinizi ama bir yerden sonra farklılıklar oluşmaya başlıyor. Bu farklılıkta kitabın son bölümünde ortaya çıkıyor "Mekanik ve Mistik". İncelemeyi daha fazla uzatmamak adına Bergson'ın bilimselliğe karşı savunduğu sezgiciliği ve mekanik mistik konusuna pek değinmek istemiyorum. Sadece okuyucunun son bölümü çok iyi okumasını öneriyorum.
288 syf.
·2 günde
Ünlü Fransız filozof Henri Bergson'a göre gerçekten varolan şey madde, cansız varlık değildir; gerçeklik süredir ve bunu yalnızca sezgi kavrayabilir. Bergson, 'Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı' adlı kitabında durağan ile devingen arasındaki karşıtlığı yorumlayıp, bu karşıtlıklardan birinin kökleri zihine ve bilime dayanırken, diğeri filozofların, sanatçıların yaratıcı atılımdan beslendiğini savlıyor. Özellikle edebiyat(Marcel Proust), resim(Claude Monet) ve müzikte(Claude Debussy) sanatçıları etkisinde bırakmış Bergson'dan derinlemesine karşıtlık.
Sokakta yürüdüğümüz zaman hastalığı göremediğimiz gibi, insanlığın görünen yüzünün arkasında olabilecek ahlaksızlığı da hesaba katmayız. Eğer sadece başkasını gözlemlemekle yetinseydik, insandan kaçar hâle gelmemiz kolay olmazdı. Kendi zayıflıklarımızın farkına vararak insandan şikayet etme veya insanı küçümseme noktasına varırız. Arkamızı döndüğümüz insanlık aslında kendi derinliğimizde bulduğumuz insanlıktır. Kötülük o kadar iyi gizlenir ve giz herkesçe o kadar güçlü bir şekilde korunur ki her birimiz herkesin oyununa geliriz: Diğer insanları çok sert bir şekilde yargılıyormuş gibi yapsak bile, içimizden onların bizden daha iyi insanlar olduklarını düşünürüz. Toplumsal yaşamın büyük bir kısmı bu hayırlı yanılsamaya dayanır.
" Zekâ madde üzerinde mekanik olarak etkin olmak için vardır; o halde zekâ, şeyleri mekanik olarak tasavvur eder; evrensel mekanizmayı ilke olarak ileri sürer ve hareketin başladığı anda amaca ulaşmadan önce rastladığı her şeyi önceden kestirmesini sağlayan bir bilimi potansiyel olarak tasarlar..."
Alışkanlıklardan bazıları emir verme alışkanlıkları olsa da çoğu, ister toplumun verdiği bir yetkiyi kullanarak emir veren bir kişiye boyun eğelim, ister belli belirsiz algılanan veya hissedilen toplumdan kaynaklanan anonim bir buyruk olsun boyun eyme alışkanlıklarıdır. Bu boyun eyme alışkanlıklarından her biri istencimiz üzerine baskı yapar. Bu baskıdan kurtulabiliriz ama hareketlendirilen bir sarkaç gibi bu baskıya doğru itiliriz ve ona geri döneriz. Düzen bozulmuştur belki bir şekilde ama bu düzenin yeniden kurulması gerekir. Kısaca, her alışkanlıkta olduğu gibi kendimizi buna mecbur hissederiz.
Ebeveynler ve öğretmenler sanki başkasının adına, vekâleten hareket ediyor gibidirler. Bu durumun tam olarak farkında olamayız ama ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin gerisinde, onların aracılığıyla üstümüze abanan korkunç veya daha çok belirsiz bir şeyin varlığını keşfederiz. Daha sonra bu şeyin toplum olduğunu söyleriz. Bu şey üzerinde düşünürken, onu, görünmez bağlarla birbirine bağlanan hücrelerinin çok ustalıklı bir hiyerarşik düzen içinde birbirine tâbi oldukları ve doğal olarak bütünün büyük iyiliği için parçanın feda edilmesini gerektirecek bir disipline boyun eğdikleri bir organizmaya benzetiriz. Diğer taraftan bu saptama bir karşılaştırmadan öteye gitmez, çünkü zorunlu yasalara tâbi olan bir organizma ile özgür istençlerden oluşan bir toplum birbirlerinden farklı şeylerdir. Ama bu istençler örgütlendiği andan itibaren bir organizmayı taklit ederler; ve az veya çok yapay olan bu organizmada alışkanlık, doğanın eserlerinde zorunluluğun oynadığı rolün aynısını oynar. Böylelikle ilk bakışta toplumsal yaşam, toplumsal gereksinimlere yanıt veren, az çok güçlü bir biçimde kökleşmiş bir alışkanlıklar sistemi olarak görünür bizlere.
Yasak elma öyküsü insanlığın belleğinde olduğu gibi hepimizin belleğindeki en eski anıdır. Eğer bu anı hatırlamayı yeğlediğimiz diğer anılarla silinmemiş olsaydı bu durumun farkına varırdık. Kendi başımıza bırakılsaydık çocukluğumuz nasıl olurdu kim bilir! Zevkten zevke koşardık. Ama işte, göremediğimiz ve dokunamadığımız bir engel bütün bu zevklerin önüne geçiyor: Bir yasaklama. Neden bu yasaklamaya boyun eğiyoruz? Böyle bir soru sormayız bile; ebeveynlerimizi ve öğretmenlerimizi dinleme alışkanlığı edinmişiz. Bununla birlikte, onları dinlememizin onları ebeveynimiz ve öğretmenlerimiz olmasından kaynaklandığını da hissediyoruz elbette. O hâlde, bizim gözümüzde onların otoritesi, kendilerinden çok onların bize karşı olan konumlarından ileri gelmektedir. Belli bir yer işgal ediyorlar: İşte buyruk da buradan geliyor; ve eğer başka bir yerden gelmiş olsaydı bu kadar etkili olmazdı.
Bugün geldiğimiz bu noktada kendimizi hayvanla karşılaştırsaydık, utancımızın çok büyük olması gerekirdi! Çok büyük bir olasılıkla hayvan batıl itikadı bilmemektedir. Bizim dışımızdaki bilinçlerde olan şeyleri pek bilmiyoruz; ama dinsel durumlar genelde davranışlarla ve eylemlerle kendini gösterdiğinden, eğer hayvan dinselliğe elverişli olsaydı bazı işaretlerle bundan haberdar olurduk. O hâlde hangi tarafta olduğumuza karar vermek zorundayız. Homo sapiens, yani akılla donatılan tek varlık, aynı zamanda varlığını akıl dışı şeylere bağlayabilen tek varlıktır.
Kuramsal olarak yalnızca diğer insanlara karşı yükümlü olsak bile aslında kendimize karşı yükümlüyüz, çünkü toplumsal dayanışma ancak toplumsal bir ben her birimizin içindeki bireysel ben'e eklendiği andan itibaren vardır. Bu toplumsal ben'i işlemek topluma karşı ödevimizin temelidir. İçimizde topluma ait hiçbir şey yoksa, toplumun üzerimizde hiçbir gücü olamaz; ve topluma kadar gitmemiz de pek gerekli değildir, eğer onu kendi içimizde hazır olarak buluyorsak kendi kendimize yetiyoruz demektir. Toplumun varlığı insandan insana değişen etkinliktedir; ama hiçbirimiz ondan mutlak olarak ayrı olamayız. İnsan böyle bir şeyi istemeyecektir çünkü gücünün büyük bir kısmının toplumdan kaynaklandığını ve enerjisindeki bitmez gerilimi, çalışmasının verimli olmasını sağlayan çabasının hep aynı yönde oluşunu toplumsal yaşamın aralıksız süren isteklerine borçlu olduğunu hissetmektedir. Ama istese de toplumdan ayrı olamaz çünkü belleği ve imgelemi toplumun kattığı şeylerle yaşar, çünkü toplumun ruhu konuştuğu dilin içindedir ve hiç kimse orada olmasa da, kişi sadece düşünüyor olsa da, kendi kendine konuşuyordur yine de. Toplumun dışında bir birey tasarlamamız boşunadır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
Baskı tarihi:
1962
Sayfa sayısı:
410
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Milli Eğitim Yayınları
Baskılar:
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı

Kitabı okuyanlar 43 okur

  • Ebru
  • Zehra S.
  • Hasan kapalen

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0