Adı:
Alacakaranlık
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
116
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750802751
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Sayeruşen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Mehmet Kanar'ın çevirisiyle sunduğumuz Alacakaranlık (Sayeruşen, 1942) adlı yapıtında ise, öteki öykülerinde olduğu gibi, yine dolaylı olarak, İran'ın geri kalmışlık ve yönetim sorunlarını dile getiriyor.

Jues Verne, Hayyam ve Freud gibi farklı yazarların etkilerinin açıkça görüldüğü bu öykülerde, bugün bile Doğu toplumlarında güncelleğini koruyan dayak, çokeşlilik, sevgisizlik, vefasızlık, kötü arkadaş, hurafeler, sıtma ve esrar bağımlılığı gibi konuları ele alıyor; değişmez izlekleri olan ölüm, ruh ve öbür dünya üzerine tartışıyor; Fars kültür ve medeniyetinin Arap kültür ve medeniyetinden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışırken Budizmin ışığında hayatı ve ölümü işliyor...
122 syf.
·2 günde·8/10
Alacakaranlık Sadık Hidayet'in dördüncü kitabı, 1933 yılında Fransa'da yazılmış öykülerinden oluşuyor. "Kör Baykuş"tan hemen önce yayınlanmış bu kitap. İlk hikaye kitapları olan "Diri Gömülen" ile "Üç Damla Kan"ı okumadım. Belki yazım tarzı gelişimi, karşılaştırma yapma vb. gibi sebepleri göz önüne alarak sırayla okumak daha mantıklıydı, ama ben yetkin bir eleştirmen olmadığımdan "Kör Baykuş"tan sonra gözüme çarpan ilk kitabı okudum.

Okuduktan sonra diğer incelemelere de bakıp, internette biraz araştırdım kitabı. "Kör Baykuş"la karşılaştırıp yetersiz bulanlar var, diğer hikaye kitaplarına göre daha alt seviyede bulanlar da var, çok beğenenler de. Dediğim gibi ben öyküleriyle karşılaştırma fırsatı henüz bulamadım ama genel olarak beğenenler arasındayım. Yalnız şunu fark ettim. Kitabı genel olarak beğenmeyenler bile, en az bir öyküden etkilendiklerini söylüyorlar. Ama beğenilen bu öykü kişiden kişiye göre değişebiliyor.

7 öykü var bu kitapta, yedi farklı öykü. "Kör Baykuş"un gelişi kendini belli ediyor biraz kitapta. Benzer karamsarlık, tasvirler (baykuş, gölge, adamotu vb.) ve ölüm teması hikayelerde mevcut. Belki de bu yüzden kitabın ismi Sayeruşen (Alacakaranlık'ın Farsçası hoşuma gittiği için en azından bir kez kullanayım dedim) Güzel şeyler var öykülerde, yerinde tespitler, insanı alan betimlemeler, insanı rahatsız eden olaylar. Sadık Hidayet bir tanrıtanımaz ve halen yasaklı İran'da. Bazı konularda sözünü sakınmıyor da.

Böyle farklı hikayelerden oluşan bir kitapta teker teker incelenmesi gerekiyor öykülerin bence. Burada belki de bir Spoiler uyarısı vermek gerekecek ne yazık ki. İlk ve son hikayelerden başlayayım diyorum. İlk hikaye S.G.L.L. (Cinsel isteği yok eden bir serum ) bir bilim kurgu. Çevirmen; Hidayet'in Jules Verne'den etkinlendiğini söylüyor ama yaratılan dünya bana daha çok Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sını hatırlattı. 2000 yıl sonraki İran'da geçiyor olaylar. İnsanlığın bütün sorunlarına çare bulunmuş bir dünya. Ama insanlar mutlu değil elbete her zamanki gibi, hayatın anlamsızlığı kaçınılmaz olandan başka çare bırakmıyor onlara; "Toplu İntiharlar". Ancak güven ki olmuyor insanoğluna, ya intihar etmek istemeyenler ne olacak. Prof.Rak diye birisi çıkıyor, hikayeye adını veren serumu üretiyor. Bu sayede insan soyu tamamen kurumuş olacak ve başladığı gibi bitecek yaşam. Olaylar gelişiyor, serumlar dağıtılıyor, yapılan küçük bir hata belki, her şeyi tersine çeviriyor. Kaos her yerde; fokurdayan Demavend yanardağı kıyısında, cinnet geçiren, intihar eden insanlar, şehvetle akıyor sanki sokaktan. Biz de iki insanın, iki aşığın gözünden bu sonu seyrediyoruz. Kitabın son hikayesi olan "İnsanın Ataları"nda ise başlangıcı dinliyoruz. O Evrim adamı resminde insandan bir-iki önceki yaratıkları. Bir maymun kabilesinde olan iktidar savaşı ve vahşeti görüyoruz bu hikayede de. Hikaye sonunda Demavend yanardağı yine devreye giriyor ve atalarımızın cezasını veriyor. Biz ama, iki kaçak aşığın yanında dağın güzelliklerini seyrediyoruz o anda da. Bu iki hikaye bana "2001 Bir Uzay Macerası" filminin başını hatırlatsa da Sir Arthur C. Clark daha 16 yaşında bu kitap yazılırken.

Diğer öykülerden de kısaca bahsedeceğim ama kesinlikle önemsiz olduklarından değil. "Erkeğini Kaybeden Kadın"; dönemin İran'ında (belki de günümüz Türkiye'sinde) baba evinde mutsuz olan bir kadının çareyi kocasında aramasını ve bu yolda çektiklerini anlatıyor. Katı bir anlatım tarzı var Sadık Hidayet'in, ne olursa olsun kadınla empati kuramıyorsunuz. Hikayenin sonunda bir taş bırakıyor insanın içine. "Perde Arkasındaki Bebek" bir çok defa gördüğümüz vitrin mankenine aşık olan gencin hikayesi, ama Hidayet'in cümleleriyle. Konu ne kadar tanıdık olursa olsun, 1933 yılında yazılan bu kitaba değer katan hikayelerden biri. (Anna Karenina'da klişe bir konu günümüzde evet:) "Dua" hikayesinde bilmediğimiz bir ortama gidiyoruz. Yeni ölmüş bir kadın olarak, bir zerdüşt mezarlığındaki ruhlar arasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Yaşam ve ölümle ilgili ilginç fikirler var bu hikayede de. "Veramin Geceleri" güzel ama üzücü bir kaybetme hikayesi, kaderci bir kadın ve ateist bir adam arasında geçiyor. Gerek bu hikayede gerekse bundan sonraki "Son Gülüş"te; o bahçelerde olup, Tar'ın sesiyle kendimden geçmek istediğimi itiraf etmeliyim:)

"Son Gülüş" kalan son hikayemiz. Harun Reşid döneminde Vezirlik yapan Bermeki ailesininin katledilmesine dair bir hikaye bu. Budizmden islama geçen bu aile nezdinde, İran budizmini, Hidayet'in dünya zevklerini de kapsayan budizm düşüncesini, kendisinin Pers milliyetçiliğini görüyoruz ve hikayenin sonunda hayatın suyun üzerindeki bir dalgadan başka bir şey olmadığını anlıyoruz.

Sonuç olarak, o baş döndüren afyonlu ortamıyla "Kör Baykuş" gibi bir yapıt olmasa da, Sadık Hidayet'in dünyasını anlayabilmek için güzel bir çalışma Alacakaranlık. Şans vermeye değer.
122 syf.
·Beğendi·10/10
Sadık Hidayet de tıpkı Franz Kafka,Albert Camus,Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve başka pek çok yazar gibi kırklı yaşlarında göçenlerden. Eceliyle, intiharla,hastalıkla,cinayetle gidenler. Hidayet de intihar ediyor , aslında şaşırtmıyor..

Sadık Hidayet için “İranlı Kafka” benzetmesi yapılmakta fakat bu bana çok sağlıklı gelmiyor.Her ikisi de yalnızlık, yabancılaşma gibi kavramlarla meşgul olmuş ve hayatını sürdürmüş olsa da (ki bu durum yakın çağımızın bütün büyük yazarlarında ortaktır nerdeyse) aslında temelde çok önemli bir fark var aralarında. O da şu ki; Kafka gidemeyenlerden , Hidayet ise gidenlerdendir. Hidayetin İran’dan Fransa’ya uzanan yolculuğu, Paris yılları, eğitimi, kafa karışıklıkları, boşlukları ,arayışları.. Sonra İran'a dönüşü ve yeniden Paris, nihayet intiharı.
Kafka ise doğduğu şehir Prag'da kalan, kısa süreli ayrılıkları saymazsak neredeyse bütün hayatını aynı yerde geçiren bir adam. Gitmek isteyip gidemeyenlerden,bir de Yahudi olması sebebiyle Kudüs onun için zaman zaman arzuladığı kutsal topraklar demek. Uzatmadan Oscar Wilde’ın sözüyle bağlayalım.

"Dünyada yalnız iki trajedi vardır.Biri istediğini elde edememek ,diğeriyse etmek. İkincisi en fenasıdır ,ikincisi gerçek bir trajedidir ! " Gitmek : Elde edemeyen Kafka, elde eden Hidayet.

Kitaba gelirsek, kısa öykülerden oluşuyor ve en uzunu 30 sayfalık olan S.G.L.L öyküsü. Kısa ama müthiş etkili bir bilim kurgu.Gelecekte belirsiz bir zaman, bugünlerden de izler bulacağınız. 1984 romanını okuyanların sanırım fikrime katılacağı benzer bir kurguyla karşı karşıyayız. Bu öyküyü Hidayet , Orwell’ın 1984 romanından önce yazmış. İnsanın küçülmesi, yasalar,egemenler,bilim yoluyla ortaya konulan eziyetler, teknoloji, gelecek tasavvuru, sürekli bir olumsuzluğa doğru ilerleyiş. Bütün bunların içinde bir parça sevgiden bahsetmek, bir çırpınış, 1984 misali. Susen isimli genç bir kadın üzerine kurulu hikaye. Herkesten farklı olan, uyumsuz, sanata tutunmaya çalışan bir kadın. Tanıdık geliyor mu? Aslında az çok her devrin, bugünün de insanı. Bir de Ted karakteri var, Susen’ın arkadaşı, sevgilisi ya da her şeyi veya hiçbir şeyi. Bir de Profesör Rak karakteri. Zaten çığrından çıkmış gidişata tuz biber eken adam.
Biraz alıntı;

“Bu sakin, huzur verici,kalabalık ve büyüleyici manzara,sıcak gökyüzü ve boğucu hava altında Susen için tekdüze ve kasvet vericiydi. Atalarının ruhu , ona miras kalan ruh,bütün bu yapmacık şeylerin önünde isyan etti.
Bütün bu insanlar,koşuşturmaları,eğlenceleri,çalışmaları Susen’de nefret hissi uyandırdı ve hassas yüreğini sıkıştırdı”

“Adı uzun olduğu için buna kısaca S.G.L.L. diyebiliriz. Bu serumun özelliğine gelince,üreme yetisini yok etmekle kalmıyor,aynı zamanda şehvet duygusunu tamamen ortadan kaldırıyor. Ancak , kişinin bedensel ve zihinsel sağlığına asla zarar vermiyor.O halde toplu ölüme yanaşmayan halk yığınlarını etkisiz bırakmak için en iyi yol bu serumun kullanılması.”

Sonra işler pek yolunda gitmiyor. Okuyanlar değerlendirecektir.

Diğer öykülere gelince, daha kısa ve daha İran odaklı. İsimleri,

Erkeğini kaybeden kadın, perde arkasındaki bebek,dua,veramin geceleri,son gülüş ve insanın ataları.

Kısaca öykülerde ağırlıklı olarak yalnızlık, Hidayet’le birlikte hep bahsedilen kasvet, sürekli olarak insanın yaralarından bahsetme uğraşı var.Kanaatimce bu yaralara da kıymet veren, görmezden gelmeyen ve çözüm önerisi sunan , merhemini de anlatan bir başka İranlı yazar,fliozof Ali Şeriati olmuştur kitaplarıyla ve hayatıyla.

Son bir alıntıyla noktalayalım, "Son Gülüş" öyküsünden. Bu ifadelerde ben okuyan insanı gördüm , yani hepimizi.

“Yaşamı birbiriyle çelişen iki farklı yön kazanmıştı. Gündüzleri harıl harıl çalışmak, geceleri istirahat edip huzur bulmak. Hem de özel bir tarzda "suskunluk koşkü"ne sığınmak. Oraya bu ismi o vermişti. Çünkü orada konuşmak yasaktı. Geceleri belirli saatte ikinci bir şahıs bir gölge ya da ruh gibi ona işleyince, kendi felsefi düşüncelerine dalıyordu."

Keyifli okumalar..
122 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
-Alacakaranlık mı dediniz Hidâyet? Hani şu yarı aydınlığı temsil eden alacakaranlık.
-Evet evet o. Yarı aydınlık hali.

Sadık Hidâyet'in dünyasına tutulan cılız bir mum ışığından dökülenleri okurken iç sesim durmadı. Zaten içimin hiç sustuğunu duymamışımdır :)

SGLL'yi ne iyi etmiş de yazmışsın. Şöyle tam da içinde bulunduğumuz zamanda sokakta dolaşana, kahkaha atana, üç yaşındaki çocuğa, kediye, köpeğe, canlı cansız ne bulduysa "kendimi tutamadım abi" saçmalığına sığınan sapkın zihniyetine ne kadar uygun bir serum. Sen yazarken tüm yazdıklarını haksız çıkaran bir son yazsan da ben, bu, insandaki şehvet duygusunu yok eden serumu ciddi ciddi bu zihniyete enjekte etsek nasıl da ferahlar şu toplum diye düşündüm.
Bilmem okuyanlar/okuyacaklar ne der?

"Erkeğini Kaybeden Kadın" öyküsünde sen karşıma öyle bir kadın çıkardın ki sevilmemek de acaba bir imtihan mı? diye düşünmeden edemedim. Üstelik sadece İran'da yok bu kadınlar be Hidâyet, bunlar dünyanın her yerinde. Biliyor musun hala ama hala aynı işkenceleri hatta belki daha fazlasını çekiyorlar, saygısızlığı hiç yaşamadıkları sevgi ile nasıl kıyas edeceklerini hiç bilemeden yaşamaya devam ediyorlar. Nefes almak yaşamak mı Hidâyet, sen bilirsin bunu? Sahi o çocuğa ne oldu, neden onu bu öyküde sevgisizliğe gömdün. Bir çocuk bir evliliği kurtarmaya yetmezdi evet ama neden onun sonunu annesine benzettin? Yanan bu cılız mumu söndürmeye ne kadar isteklisin.

Sevgi çok önemli değil  mi Hidayet? Bazen düşünüyorum Maslow "İhtiyaçlar Piramidi"ni yeniden inşa edecek olsa ilk basamağı 2'ye ayırır ve "ruh beslenmesi" adını vereceği sevgi ihtiyacını bu ilk basama yerleştirirdi. Sen sevgiyi güzel anlatırdın aslında, sevgisizliğe pencerelerini bu kadar açmasaydın.

Görüyorum her şeyi sorgulamışsın; dini, yaşam ve ölümü,  ölümden sonraki hayatı. Ama iyi ki cennet ve cehennem var değil mi? Böyle düşünmesen  "Dua " yı böyle yazmazdın. Bu arada Beckett'ın Belacquası da oralarda bir yerdedir. Söyledim mezarlıkta bıraktığın karakterlere. :)

Korku, öfke ve inanmamaya olan inançla mı yazdın bunları bilmiyorum. "Veramin Geceleri"nde hurafelerle ilgili yazdıkların çocukken aradığımız perili evlere götürdü beni, düşün ki yazdığın bu öyküye güldüm. Kafan karışmış belli ama gerçekten bu dünyada cezasını bulamayan kötülükleri yargılayacak bir mahkeme hayal etmedin mi?

Darwin "İnsanın Ataları"nı okusa bunu manifesto ilan eder miydi sence :) O nasıl bir maymun kabilesi öyle aynı biz, gerçi kardeş değil kuzendi değil mi onlarla yıkımı seven insanoğlu :) Ama sana bir şey söyleyeyim mi Hidâyet,  eğer insandan evrilecek bir tür varsa, sadece bu gezegenin değil tüm zamanların en büyük yıkımını gerçekleştirecektir. Canavar sözü de sadece masallarda, rüyalarda bizi korkuttuğunu sandığımız minik böceklere dönüşüverecektir.

Karanlıkları severim Hidâyet ama yaşamda karanlığın karnını yaran aydınlığa da hayran kalmışımdır. Bu yazdıklarını sevmeme sebep de belki senin karanlığın karnını deşerek de olsa çıkarmaya çalıştığın aydınlıktır. Yarı aydınlık :)


Yepyeni bir yazar tanımamıza vesile olan NigRa
İncelemesiyle beni bu kitaba çeken Sayın Erhan Bey'e
Bilemedim bu etkinlik bu yoğunlukta seni nasıl vuracak diyen Şeyma teşekkürler :))

Perde Arkasındaki Bebek öyküsüyle Lars and the Real Girl filmine yepyeni bir son yazdığımı,
Veramin Geceleri ile Ömer Seyfettin'in Perili Köşk kitabını hatırlayıp acaba kitap nerede diye düşündüğümü,
Dua ile Zerdüşt Mezarlığında "ölüler zor ölür" diyen Samuel Beckett'ın Echo'nun Kemikleri'ni andığımı sizlerden de saklayacak değilim :))

SGLL' ye yazdığın sonu da bir ara resmedip heybeme atarım diye düşünüyorum:)

Okunmaya değer bir kitap :)
122 syf.
·3 günde·Beğendi
Alacakaranlık Sadık Hidayet’in ortalama bir hikâye kitabı. 7 hikâyeden oluşuyor. Bu 7 hikâye Diri Gömülen ve Üç Damla Kan’daki hikâyelerle gerek konu gerek etkileyicilik bakımından kesinlikle kıyaslanamaz. O kitaplardaki bazı hikâyeler anlatım ve orjinallik bakımından beni cezbetmişti. Alacakaranlık onlara göre daha sönük kalsa da okunabilecek bir kitap. Sadık Hidayet’in okuduğum diğer 5 kitabında işlenen konuları bu kitabında da görmek hiç şaşırtmadı. Sadık Hidayet’i Sadık Hidayet yapan, kendine has konuları her kitabında farklı yorumlayıp okuruna sunması olmuştur bana göre. Bunların arasında ölüm, intihar, Hayyam, hurafeler, inanışlar, aldanışlar, sıradışılık, çokeşlilik, dayak, zulüm vb. konular yer alıyor. Sadık Hidayet bu konularla kendine özgü bir yörünge oluşturmuş. Yörüngesini takip ettiği kitaplarında usta yazar kimliğinin hakkını veriyor. Alacakaranlık’ta bana biraz yörüngesini genişletmek istemiş gibi geldi. Yine sürekli yazdığı konular var ama gerek seçtiği ortamlar gerek de karakterler bu genişlemenin etkisiyle biraz ezilmiş gibiydi. Birkaç hikâyesinden bahsedelim. S.G.L.L adlı hikâye kitabın kapsamlı ve okuru en çok düşündüren hikâyesi. Çevirmen, Hidayet’in bu hikâyede Jules Verne’den etkilendiğini belirtmiş ama Verne okumadığım için bu etki hakkında fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Hikâyede ortam bilimkurgu filmlerindeki gibi. Bundan iki bin yıl sonra insanoğlunun aşk, cinsel doyum, mutsuzluk gibi kavramları nasıl kullanabileceğini dikte etmiş. Burada Hayyam’ın hayata olan serkeşliğini görmek de mümkün. Dua adlı hikâye bir Zerdüşt mezarlığı sakinlerinin hallerini anlatıyor. Ölen kişilerin hayat, ölüm ve ruh üzerindeki münakaşalarına şahit oluyoruz. Hikâyenin kilit cümlesini bir ölü başka bir ölüye söylüyor. Şöyle: “Yeryüzünde bir kaçış umudu var. O da ölüm, ölüm! Fakat burada ölüm de yok. Bizler mahkûmuz; duyuyor musun? Kör bir iradeye mahkûmuz.” Bahsedeceğim son hikâye İnsanın Ataları. İnsanların Ataları deyince kiminin aklına maymun, kiminin aklına Hz. Âdem ve Havva gelir. Burada bahsedilen maymunlar. Bir maymun kabilesinde iki maymunun liderlik elde etmek için yaptıkları anlatılıyor. Öne çıkma ve kendini beğendirme hırsının ne boyutlara ulaşabileceğini bu iki maymundan daha doğrusu bu hırsa kapılmış bir maymun üzerinden öğreniyoruz. Diğer hikayelerde psikolojik bir manyak(Perde Arkasındaki Bebek), Fars ve Arap Kültürü arasında karşılaştırmalar, Budizm vs. konuları görebilirsiniz. Sadık Hidayet bazı konularda insanı rahatsız ediyor(!). Sadık Hidayet’i bu rahatsızlığı hissetmek için okuyorum. Size de rahatsız olmanız için tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
122 syf.
·Beğendi·9/10
ZATEN SENİ DAHA KİMLER ANLAMADI..

Bir yer var biliyorum ,
Her şeyi söylemek mümkün .
Epeyce yaklaşmışım ,duyuyorum .
Anlatamıyorum ..

Ne zaman bir Sadık Hidayet kitabı okusam Orhan Veli’nin bu şiiri geçer ezberimden .Anlatamıyorum .Bu yüzden yazıyorum,anlaşılmaktan korkmuyorum derdi herhalde Sadık Hidayet.



Hangi kitabı okursam okuyayayım aklımda ilk şekillenen soru şudur .Yazar neden bu ismi tercih etmiştir ?Bir öyküsü var mıdır yoksa gelişi güzel mi isimlendirir .
Elbette ki hayır deyişinizi duyar gibiyim .O halde ismi anlamlı kılan nedir ?Belki de bir çoğumuz kitabın kapağından ,giriş cümlesinden ,konusundan ya da isminden etkileniyoruz.Herkesi etkileyen muhakkak bir etken vardır.

Sadık Hidayet’in edebi anlayışını çözebilen var mıdır acaba ?
Verilmek istenen mesaj her ne kadar algılansa da okuyucusunu sancılı bir süreçten geçirdiği kanaatindeyim .Asla hiçbir mesajını doğrudan iletmez okuyucuya.


Yaşadığı ortamın toplum yapısını ,insani değerlerini ,kadını,çok eşliliği ,şiddedi irdelemişti her yapıtında .Devam da edecekti .Kim durdurabilirdi ki onu zaten.

Neden alacakaranlık dediğinizi varsayarsam ;ki benim de merakımı cezbetmiştir .Alacakaranlık;güneş doğmadan önce ya da battıktan hemen sonraki yarı aydınlık.SöLükteki anlamının dışımda Sadık Hidayet’in bahsettiği Alacakaranlık neydi?Sadık Hidayet’in içinde bulunduğu ruh halinin bir yansıması belki de Alacakaranlık.Düzeni bozuk toplumdan ne tamamiyle ümidini kesmiş ne de düzeleceğine dair bir ümit beşlemiştir .Araftadır belki de .
Kitabındaki öykülerden yola çıkılacak olursa kadın ve insan temelinde verdiği mesajlardan da anlaşılacağı gibi alacakaranlık ;yaşadığı devirden başka bir şey değildir .


Alacakaranlık;yedi öyküden oluşmuş ,çok fazla anlam karmaşası olmayan bir öykü kitabı olarak çıkıyor karşımıza .
Bütünüyle anlaşılır olduğu varsayımı tamamiyle dogru sayılmaz elbette .

İlk öyküsü S.G.L.L olan bu kitapta en ilginç bulduğum ve bana göre bilim kurgu hissiyatı veren bir öykü .Üzerinde durulsa bir bilim kurgu serisi bile oluşturulabilirdi.
S.G.L.L insanın akıl ve ruh sağlığına zarar vermeden ,üretkeliklerine son veren bir serum .Bazı bilim adamlarınca üretilip yanlış kullanımıyla insarlar ürerindeki tesirinden kısa bir öykü tadında bahşetmiş yazar .Sadık Hidayet’tem beklemediğim biraz iç gıdıklayıcı,biraz keyifli bir öykü gibi geldi bana .

Erkeğini kaybeden kadın isimli ikinci öyküsü tamamiyle kadın olgusu çerçevesinde durulmuş .Çok eşliliğin kadına etkilerinden ,erkeğin erkeklik tabusundan , verdiği mesajlar Sadık Hidayet’in kadına bakış açısının bir örneği.Ayrıca kabul görmüş hurafelere ve İran geleneklerine de değindiğini görmek mümkün .

Kitabın geneline bakılacak olursa ana tema kadınlar üzerinde şekillenmiş.Her öyküsünde önemli konulara değinmiş Sadık Hidayet.
Diğer kitaplarına göre biraz daha anlaşılır .

Sadık Hidayet okurken aslında ne kadar ısrarcı olduğumu farkettim .Kendini fark ettirmeden sevdiren bir yazar bana göre .Doğu edebiyatını sevmeyenler için Sadık Hidayet bir istisna bence .Garip bir dürtü ile bağlıyor kendine .Her ne kadar tamamiyle anlaşılamasa da kendini okutmayı başarıyor ..

Zaten Sadık Hidayet anlaşılamazlığının farkındaydı ve anlatmaya çalışmadı.
132 syf.
Yazarın hikayelerinin temeline aldığı ölüm, intihar, yalnızlık konularının etkisinin en az hissedildiği eseri diyebilirim. En azından yazarın okuduğum kitapları arasında. Yine bu konular işleniyor ancak diğer kitaplarındaki basık atmosferi bu sefer hissetmedim. Yazarın özellikerine göre iyimser bile sayılabilir.

Tabi böyle bir girişten sonra toz pembe hikayeler beklememek lazım. Çünkü Sadık Hidayet'in klasik tarzına göre bir iyimserlik bile başkalarına kötümserlik olarak gözükebilir.

7 hikâyeden oluşan kitapta öyküler:

S.G.L.L: Distopik bilim kurgu havasında yazılmış bu hikayede gelecekteyiz. Bu gelecekte bilimle insanların birçok sorunu çözüme kavusturulmus. Ancak insanların kadim sorunu, hayatın anlamı, neden yaşadığını arama cevapsız kalmış yine. İnsanlar intihar etmekte ve yönetim buna kesin bir çözüm bulmak istemektedir. Bunun için bir ilaç uretmisler. İşte ilacın adı S.G.L.L

Erkeğini Kaybeden Kadın: Bu hikayede annesinin evinde mutsuz olan genç bir kızın kurtuluşu evlenmede araması anlatılıyor. Bunun üzerinden aslından Ortadoğu'nun kadınlar açısından kanayan bir sorunu işleniyor.

Perde Arkasındaki Bebek: Fransa'ya okuması için yollanan gencin kimlik bunaliminin anlatıldığı bu hikayede, İran'da klasik aile yapısı içinde, çocukların günümüz dünyasına göre değil; yüzlerce ve hatta binlerce yıllık geleneğe göre yetiştirilmesinin eleştirisi yapılmaktadir. Hikaye aklıma Her filmini getirdi. Filmi kesinlikle tavsiye ederim.

Dua: S.G.L.L ile birlikte kitapta en hoşuma giden hikayeydi. Zerdust inancını izlerinin görüldüğü bu hikayede, ölülerin ruhlarınin Tanrı, ahiret, dünya hayatı, ölüm gibi konular üzerine sohbetlerine tanık oluyoruz. Yazar bu karakterlerini oldukça samimi şekilde konuşturmus ve bu da insanın yüzünde tebessüm oluşturuyor hikayeyi okurken.

Veramin Geceleri: Tanrıya ve haliyle dinlere karşı inancı olmayan bir erkek ile onun inançlı karısının merkeze alindigi hikayede, karı kocanın tartışmaları üzerinden yine Tanrı, din, ahiret gibi konuların işlendiği görülüyor. Karısı bir gün ölür ve kocasına "sana ahiretin olduğunu kanıtlayacagim" der. Bundan sonra da kocasının yaşadıkları anlatılır.

Son Gülüş: Bu hikayeyi yazar, bir İranlı olarak Araplar'a karşı içindekileri dökmek için mi yazdı acaba diye düşündüm okurken. İran'ın Araplar tarafından işgal edildiği zamanlarda, Budist inancında olan birtakım kişilerin Halifeye karşı isyan hazırlıklarını ve bu esnadaki diyaloglari üzerinden o dönem hakkında bir fikir sahibi oluyoruz.

İnsanın Ataları: Yazar bu hikayede insanın ataları yani maymunumsu insanların dünyasına yolculuk ettiriyor okuyucusunu. Sıcak ve samimi bir hikaye. Aklıma Jack London'in Ademden Önce kitabı geldi okurken.
122 syf.
·Beğendi·7/10
Kitap 7 tane öyküden oluşan bir eser. Hidayet'in dili akıcı, süslemeden uzak, sade.. Kitaplarda sade anlatımları oldukça beğeniyorum. Olayı olduğu gibi anlatıp da nasıl oluyor da duyguyu bu kadar iyi yansıtabiliyorlar her zaman şaşarım. Sadık Hidayet de bunu başaran yazarlardan. Bütün öykülerini ayrı ayrı beğendim ama "Erkeğini Kaybeden Kadın" benim için ayrı bir güzeldi. Hidayet'in yaşadığı topraklardaki kadının değersizliğini, erkeklerin baskıcı ve diktatör tutumunu anlatır. Zerrinkülah'a kızmadım da değil ya hani. Çalışsın erkeğin cebine ya da onu korumasına neden ihtiyaç duyuyor ki? diye çıkıştım. Ama ailesinde zorbalıkla, suçlulukla büyütülen kız çocuklarının ilerde kendisi yuva kurduğunda kendisine zorbalık yapan adamı neden kabullenmesin. Çünkü kız çocuğu bu durumu normalleştirmiş. Annesi, babasını dövmüş, o da evlenince eşinden dayak yemesi, gözünün etinin morarmasını anormal karşılamaz. deyip ben de Zerrinkülah'ın onu istemeyen ailesinin yanına dönmemesini çok normal karşıladım. Benim normalleştirdiğim kadının psikolojik davranışının normal olması durumu hiçbir zaman akla vicdana uygun diyemem. Okurken bir yanım sinir olurken, bir yanım da Türkiye'de de böyle olaylar var hala diyerek sersefil oldum. Ah Hidayet 10-20 sayfalık öykünde yine bizi mahvettin ya alacağın olsun.
122 syf.
·8 günde·5/10
Kapsamlı konularla, İran hayatından örneklerle, budizmle, bilimkurguyla, hayaletlerle, depresif karakterlerle çevrili hikayelerden oluşan bir Sadık Hidayet eseri. En bilinen ve hakikaten değerli bir kitabı olan Kör Baykuş'u okuduktan sonra biraz hafif kalmış yazım bakımından Alacakaranlık.
122 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kısa bir ömür çok ciddi bir amaca hizmet etmiş gibi görünüyor. Sonuç merakını gidermekle son bulmuş. İntihar..... umarım aradığını bulmuşsundur SADIK HİDAYET.
122 syf.
Yine öyküleriyle insanı eşekten düşmüş karpuza benzeten bir Sadık Hidayet kitabı okudum.
S.G.L.L
Jules Verne’den etkilenmiş yazar. Black Mirror dizisinden bir bölüm izliyormuşum hissi veren bir ütopya diyebiliriz. Tabii hayatı sınırlandırmanın tehlikeleri kadar, cinsellik ve aşkın yok oluşuyla insanların neler yaşayabileceğini de düşündürmüş oluyor. Farklı ve sanki Ursula L. Guin okuyormuş hissi yaratan bir öyküydü.

Erkeğini Kaybeden Kadın
Şok içinde okuduğum, İran kadınının bugün dahi içinde bulunduğu durumu çok net belirten bir hikâye bu. Freud etkisini çok bariz görüyorsunuz, cinsel düşünceler hep şiddet fikrine dayanıyor. Kadının toplumdaki yeri diye bir şeyden söz etmek çok zor çünkü öyle bir şey yok. İçeriğine mi şaşırayım, sonuna mı bilemiyorum ama okuduktan sonra herkese anlatıp ‘’nasıl bir şey bu ya?’’ dediğim bir konusu var.

Perde Arkasındaki Bebek
Ben bu öyküde bahsedilen delikanlının Sadık Hidayet olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatını ve bunalımlarını anlatmış gibi hissettim. Görücü usulü bir evlilik yaptırmaya çalışılan bir delikanlı ve yurt dışı eğitiminde bütün fikirlerini indirgediği bir şeyle eve dönmesi üzerine ilerliyor. Her öyküsü gibi bu da çok ilginç. Kaçış düşüncesi mi desem toplumsal baskı mı bilemiyorum. Aslında her şeyden biraz var.

Dua
Hayaletlerden uzak tutamıyoruz galiba yazarı. Diğer kitabında da beni ürküten hayaletli, inli cinli bir öyküsü vardı. Tabii bu daha az korkunç. Birkaç hayaletin arasında geride bıraktığı üvey kızına bakmak için dönen Zerbanu’yu okuyoruz. Burada yazarın ölümden sonraki yaşam, Tanrı ve mezara girdikten sonrası hakkındaki karmaşık fikirlerine şahit oluyoruz.

Veramin Geceleri
Birbirini çok seven bir karı koca ama fikirleri ayrı. Kadın ahirete inanıyor adam ise reddediyor. Biraz hüzünlenmedim desem yalan olur.

Son Gülüş
Sadık Hidayet bilindiği üzere Fars milliyetçisidir. Kültürünü ve milletini küçülten, medeniyetten uzaklaştıran her şeye karşı. Bu öyküde de İran’ın başına gelen Arap istilalarına bakışını anlatmış. Bu hikâyede anlatılanlara bakıldığında kendisiyle birebir aynı düşünüyorum ve mücadelesi önünde şapka çıkarıyorum. Medeniyet kazanacak. :D

İnsanın Ataları
Birbirine aşık olan iki maymun ve onların evlenmesini istemeyen kız maymunun babası. Çok tanıdık değil mi? :D İnsanlar üzerinden değil de maymunlar üzerinden anlatılarak mükemmel mesajlar verilmiş. Okunmalı.
122 syf.
·49 günde·10/10
Son derece akıcı olan hikayelerinde bi geleceğe, bi geçmişe götürüyor insanı Sadık Hidayet. İsminin arapcadan gelme olmasına bakmayın, arap karşıtı, din hurafelerini önüne alan yazar, kısacık öykü ve hikayelerinde dinle uzlaşmayan kadının eski İranda, günümüz İranında, hatta maymun insanların zamanındaki İran arazisinde yaşamını, 3. Binyıldaki halile kıyaslamak çabasında. İran kadınının hayatının alacakaranlığına ışık tutuyor adeta Sadık Hidayet. Aşk, siyaset, medeniyyetler çatışması, din, felsefe, gelecek, sosyal yaşam, herşey var bu 112 sayfada.
116 syf.
·2 günde·5/10
Sadık Hidayet'din 7 kısa öyküsünden oluşan bir kitap. Her zamanki gibi eleştiriler ile dolu öyküler bunar. Tıpkı diğer öykülerinde olduğu gibi özellikle İran olmak üzere doğu toplumlarının Avrupa karşısında geri kalmışlığı ve bunun en büyük sebebi olarak da Din ve hurafeler olarak tekrardan işlenmiştir diğer eserlerinde olduğu gibi.

Bu eserde dikkatimi çeken 1. Öykü oldu ki, Sadık Hidayet'in yaşadığı yüzyıla oranla 1. öykü için bilim kurgu ve geleceğe karşı bir öngörüden oluşuyor, uzay ve gelişmiş sistemler anlatılırken insanın atalarından aldığı bazı hırs ve duygularından kurtulamadığını da ifade eder.
Son hikayede ise bize tanıdık gelir biraz; Jack London'ının ünlü eseri olan Adem'den Önce öyküsünün çok yakın bir benzerini yazmıştır Sadık Hidayet.

Bu kitap ve bu kitapda bulunan ilk ve son öykü yazarın Materlayilst bir düşünceye sahiğ olduğunuda açıkça göstermiş oluyor. Sitede okuma sırası ile takip ederek kitaplarını okudğumda bu eser 6. sırada yer alıyor. Daha önceki eserlerinde sürekli bir arayış içinde olan ve sorgulayan bir Sadık Hidayet vardı, şahsi görüşüm bu arayışın bir son-uç durağı olmayışı yönündedir ki intihar edişi de bunu biraz desteker nitelikte. Ama her ne kadar Materyalist düşünce onun son durağı olmasada, arayışından vaz geçip intihara başvurduğundaki son durağı olması muhtemeldir.

Sadık Hidayet her ne kadar Dini bir takım eleştirlede bulunsada okunması gereken yazarlardan biri olarak görüyorum. Zira sadece Dini değil Toplumu-İnsanı da sorgular ve farklı bakış açıları kazandırır okuyucuya...

Keyifli okumalar dilerim...
Bak, nasıl bir devirde yaşıyoruz. Aşk, dostluk, alaka, hepsi yok olmuş, sözcükler anlamsızlaşmış. Bu hareketsiz suratları ve tahtadan yontulmuş şekilleri göremiyorum. İnsanoğlu gerçekten de çıldırmış.
Yaşam, iki tahtanın birbirine sürtünmesiyle oluşan, bir an parlayıp tekrar sönen kıvılcıma benzer.
İnsanların iyi ve kötü olmalarının dinle, inançla yok bir ilgisi.
Sadık Hidayet
Sayfa 78 - Yapı Kredi Yayınları
Yalnızlık hiç de hoş geçmiyor. Kalınca göreceksin nasıl olsa.
Sadık Hidayet
Sayfa 68 - Yapı Kredi Yayınları
Yerde, gökte ne varsa hepsi gelip geçici, fani ve yok olmaya mahkûm. Neden sonsuz yaşam umuduna kapılırız ki?
Sadık Hidayet
Sayfa 71 - Yapı Kredi Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Alacakaranlık
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
116
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750802751
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Sayeruşen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Mehmet Kanar'ın çevirisiyle sunduğumuz Alacakaranlık (Sayeruşen, 1942) adlı yapıtında ise, öteki öykülerinde olduğu gibi, yine dolaylı olarak, İran'ın geri kalmışlık ve yönetim sorunlarını dile getiriyor.

Jues Verne, Hayyam ve Freud gibi farklı yazarların etkilerinin açıkça görüldüğü bu öykülerde, bugün bile Doğu toplumlarında güncelleğini koruyan dayak, çokeşlilik, sevgisizlik, vefasızlık, kötü arkadaş, hurafeler, sıtma ve esrar bağımlılığı gibi konuları ele alıyor; değişmez izlekleri olan ölüm, ruh ve öbür dünya üzerine tartışıyor; Fars kültür ve medeniyetinin Arap kültür ve medeniyetinden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışırken Budizmin ışığında hayatı ve ölümü işliyor...

Kitabı okuyanlar 189 okur

  • Şehmus Akbay
  • Hilal yıldız
  • Sefkan Kaplan
  • Ali Önen
  • özge
  • Burak Akçora
  • Mustafa Yurtsever
  • alev
  • Şev
  • Yusuf Turgut

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3.9
14-17 Yaş
%2
18-24 Yaş
%19.6
25-34 Yaş
%52.9
35-44 Yaş
%15.7
45-54 Yaş
%5.9
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%46.2
Erkek
%53.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21 (13)
9
%17.7 (11)
8
%29 (18)
7
%12.9 (8)
6
%8.1 (5)
5
%3.2 (2)
4
%4.8 (3)
3
%0
2
%1.6 (1)
1
%1.6 (1)