Adı:
Albertine Kayıp
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Altıncı Kitap
Baskı tarihi:
2001
Sayfa sayısı:
282
ISBN:
9789750803000
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Albertine Disparue - A la recherche du temps perdu
Çeviri:
Roza Hakmen
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
" 'Mademoiselle Albertine gitti!' Istırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder. Daha bir dakika önce, hislerini tahlil ederken, Albertine'le son bir kez görüşmeden, bu şekilde ayrılmanın, en çok istediğim şey olduğuna kanaat getirmiş, Albertine'in bana verdiği hazların vasatlığıyla beni mahrum ettiği hazların bolluğunu karşılaştırıp kendimi çok zeki bulmuş, onu artık görmek istemediğim, sevmediğim sonucuna varmıştım. Oysa, 'Mademoiselle Albertine gitti' sözleri, kalbime öyle bir acı saplamıştı ki, bu acıya pek uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi."

Marcel Proust'un dev yapıtının altıncı cildi Albertine Kayıp, tam da Mahpus'un gittiği yerden başlıyor: "Mademoiselle Albertine gitti!" Hizmetçi Françoise'ın bu ünleminin yankısı, romanı genişleyen halkalarla kuşatıyor: Andree'yle yüzleşme, birbirini izleyen telgraflar, Boulogne Ormanı'ndaki sarışın, birbirini yankılayan Combray ve Venedik... Gelgitin ardından, bir gondol gezintisinde ağır ağır açılan yeni ufuklar.
Değişen duyguların nesneler üzerindeki etkisi ne kadardır? Tahayyüllerin eskisi kadar berrak olmayışı ve melekelerin zayıflaması, bir zaman bizler için sırça köşk olan yerleri bir anda basit birer çöplüğe dönüştürebilir mi? Eğer Proust gibi düşünüyorsanız bu sorulara cevabınız evet olacaktır.
Proust'a göre nesneler sezgilerimiz kadar vardır. Bizim sezgi kuvvetimiz ne derece fazlaysa o nesne de o kadar gerçektir. Özellikle bu kitapta okuduğum cümleler beni bu felsefeye yönlendirdi. Bilmiyorum belki yanılıyorumdur ama bazı cümleler var ki yukarıda belirttiğim felsefeye hizmet ediyor. Örneğin birisinin ölümü sonrası söyledikleri çok dikkatimi çekti. O kişi ölmüşse daha önce hiç var olmamıştır diyor. Yani duygularımız o kişiyi var ediyor ve artık o kişi hakkında herhangi bir hissiyatımız kalmamışsa o kişi de yok demektir diyor.
Bütün evren zihnimizde vardır. Materyalistler bunun tam tersini söyler. Bizler Ay'ı görmesek de Ay'ın orada var olduğu kesindir der. Proust olsaydı bu cümleyi şöyle kurardı sanırım; Bir Ay olduğu muhakkak ama bu Ay sadece bir tane değil, herkesin kendi Ay'ı mevcut ve her ölümde evrenden de bir Ay eksilmiş olur. Bu cümlenin doğruluğu tartışılır ama kesin olan bir şey varsa o da bu felsefenin çok derin ve güzel olduğudur.
"Saat ne çabuk geçti" cümlesindeki zaman kavramı bir başkası için "Saniyeler geçmez oldu" şeklinde kendini gösterir. Buradaki zamanın tanımı nedir? Aynı miktarda geçen zaman bir insan için hemen geçerken diğeri için geçmek bilmiyor. Zaman kavramı da mutlak değildir sonucunu çıkarabiliriz.
Yaşanmamış bir zaman dilimi ya da her anından haberdar olduğumuz bir zaman dilimi var mıdır? Proust'un kitabının adından bile onun felsefesi hakkında bilgi sahibi olabilir insan. Kayıp Zamanın İzinde. Proust bu seride yaşanmamış ya da yaşanırken farkına varılmamış kayıp zamanın izini sürüyor. Geçmişte yaptığı yolculuk o yüzden bu kadar geniş ve detaylarla dolu. Belki de Proust o kayıp zamanı bulduğu zaman kendini tamamlayacağını düşünmüş. Varlığını kayıp zamanda arayan bir insan izlenimi çiziyor.
Aslında seride çok önemli diye belirlediğim cümleleri eklemek isterdim ama o zaman hem inceleme devasa boyuta ulaşmış olacak hem de seriyi okuyacak arkadaşlara haksızlık olacak. Ben en iyisi mi bu cümleleri kendime saklayayım. Seriye ait notlarımın inci taneleri olarak ortaya çıkma zamanını beklesinler.
Son kitaba başlamak istemiyorum ama sanırım dayanamayacağım ve yakın zamanda başlayacağım. Kim bilir belki Proust gibi ben de zihnimdeki eksik kalan kısmı tamamlayınca bütün olacağım ve belki bu eksiklik kayıplarda olduğu ve farkında olmadığım için hep eksik olarak yoluma devam edeceğim.
‘’Albertine Kayıp’’ seri içinde ismiyle de merakımı, ilgimi cezbeden bir kitaptı; yarım bir cümle gibi…

‘’İnsanlar duyularının yetersizliği nedeniyle nesnelerin sayısız niteliğinden ancak sınırlı bir bölümünü algılayabilirler. Biz görme duyusuna sahip olduğumuz için nesneler renklidir; yüzlerce duyuya sahip olsaydık, kim bilir başka ne sıfatlara layık olacaklardı? Ne var ki, bizim ufak bir kısmını bilip tamamını bildiğimizi zannettiğimiz küçücük bir olaya bile bir başkası adeta bir evin karşı tarafındaki pencereden, farklı bir manzarayı seyredercesine baktığı için, nesnelerin sunabileceği farklı görüntüyü anlamamız kolaylaşır.’’ (Sayfa 270)

Seriyi, nasıl kurulduğunu benim için açıklayan bölümlerden biri üstteki alıntı. Daha fazla duyuya sahip olmak; anlaşılan o ki, Proust buna sahip, nesnelere, insanlara, zamana baktığında gördüklerini zenginleştirmek, herkesten farklı sadece kendine ait anlamlar yüklemek. Proust, bu anlamlandırmayı yaparak kâh hatıralarını kâh tehâyyûllerini sayfalar dolusu başarılı bir kurguyla kaleme alarak oluşturmuş ‘’Kayıp Zamanın İzinde’’ serisini.

İlk kitaplardan başlayarak attığı düğümler, bu kitapla çözülmeye başlıyor. Bu kitap için kaybetmenin, yasın, aşkın, unutuşun kitabı da diyebiliriz. Ölümün geride bırakılanlar üzerindeki etkisi, kaybedilenin boşluğu ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Diğer kitaplarda fazla yaşamadım bu durumu. Serinin en duygusal kitabıydı benim için; kitabın ilk bölümleri duygusal olarak beni dağıttı… Hatta sevdiğiniz birini kaybettiyseniz yakın zamanda okumayın, derim…

‘’İnsan birini niçin sever, neden sevdiğinden vazgeçer, nasıl unutur sevdiğini’’ sorularının cevabını vermiş Proust bu kitapta. Ancak biz sevdiğimiz zaman, bizim sevgimiz, o insana değer katar, diyor. Biz vazgeçtiğimizde, sevgimizle yücelttiğimiz o insan artık herhangi biri, önemsiz biri olur, diyor. Bu bağlamda aşkta ve hayatta kaybettiğimiz insanların yokluğunu aşmak, alışmak için aslında o insanlara farklı bir gözle, daha önce sevginin engellediği, bize göstermediği yönlerini görerek bakmalıyız diyor. Bir şehre uzaktan bakıldığında görkemli bir binayı tüm ihtişamıyla görebiliriz. Binanın önüne gelip binayı görmeye kalksak sadece burnumuzun önünü görürüz. Sevenler de sevdiklerine bu perspektifle bakıyor. Onunla birlikteyken onu gerçek ölçüleriyle, özellikleriyle göremiyor. Ayrılık gerçekleşip -bu ölüm de olabilir- uzaklaşınca sevilen gerçekten görülmeye, tanınmaya başlanıyor, diyor Proust.

Bir insanı, ailenden birini tanımak ama gerçek anlamda; iç dünyasında neler var, korkuları, kaygıları, eğilimleri neler bunları bilmek mümkün değil gibi geliyor bana. Ancak yazan insanları, gerçek anlamda tanıyabilirmişiz gibi geliyor. Şu an Proust’u bana yakın olan birçok insandan daha iyi tanıyorum sanki. Bu yüzden yazmak, kitaplar çok önemli benim için. Çünkü kitaplarda insanlar dürüstçe ruhlarını sergiliyor. Onları okuyarak, kendimizi okumaya, tanımaya çalışıyoruz adetâ.

Proust, bu kitapta da yine mükemmel psikolojik, sosyolojik analizlerine devam ediyor; müthiş tespitleri var. Kurgudan bağımsız sırf bu tespitler için bile seriyi okumak gerekir diye düşünüyorum.

Eşcinsellik, kadın-erkek ilişkileri, evlilik, dostluk, aile ilişkilerini yine çok ince detaylara girerek müthiş gözlemciliğiyle okuyanı hayran eden ‘’Proustvâri’’ betimlemeleri, tespitleri bu kitapta da bol bol okuyoruz.

Proust' u okumak insanı okumak gibi, bu kadar derin, insan ruhunu, davranışlarını tahlil eden ve edebi olarak bunu okuyucuya aktaran bir yazar okumadım diyebilirim.

Benzer kitaplar

Agirsin o kadar agirsin ki kapagina bakarken bile dusunmek gerek. Ama guzelsin her şeyden herkesten zor olman seni cekici yapiyor. Marcel Proust yapmis yine yapacağını..
"Albetrine Kayıp" yazarın üstün gözlem yeteneği ile anılara yapılan bitmek bilmeyen yolculuğun kitabıdır. Kahramanın hatıralarını harekete geçirecek terk edilme ile başlayan ızdırap, geçmişin olaylar örgüsünü tek tek önüne serer. Önce ayrılık sonra sevgilinin ölümü bitti sanılan aşkı yeniden canlandırır. Gerçekler çekilen yoğun acıyla beraber şekil değiştirmeye başlar. Sürekli ziyaret edilen hatıralar sevgiliyi tekrar tekrar yaratarak ona yeni kimlikler oluşturur. Zaman geçtikçe hayatın akışına kapılan yaslı sevgili değişen arzularıyla anıların gücünden kurtulur ve aşılması imkansız görünen engelleri bilinçsizce geçer.Unutuş geçmişi yok eder, ölü aşkın yerine yeni olasılıklar geçer, hayat tüm güzelliğiyle devam eder.

Dünyayı anlamak, benliğimizi oluşturmak için hatıralara ihtiyaç duyarız. Ama duygularımız sabit ve değişmez değildir. Geçmişi her ziyaret edişimizde ona bu günümüzü de katarak yeni anılar oluştururuz. Gerçekler değişerek zihnimizde üretim aşamasına girer; bilgiler, anılar durmadan güncellenerek aslını yitirir. Aslında her hatırlama, bir önceki hatırlamanın hatırlaması şeklinde sonsuz döngüye girer. Hatırlanan nesne, olay, kişi eski anlamını ve gücünü kaybeder.

Geçmişimizdeki sorunlar çoğu zaman çözüme ulaşmaz, yaşanan olayların çektirdiği acı da yok olmaz. Değişen benliğimizle anılara ve acılara olan yaklaşımımız değişir. Mesela çocukluğumuzda basit ama bizi derinden etkileyen olayların bu gün şiddetini kaybedip yok olması gibi. Sorun geçmişte takılı durur ama aradaki mesafe bize hislerimizi unutturur. Yenilenen hayatta hatıralar gücünü koruyamaz.

Olay örgüsünün geri planda kaldığı bu kitapta Proust geçmişi yeniden oluşturmaya çalışıyor ve soyut duyguları ustalıkla betimliyor. Olaylar arasında neden-sonuç analizleriyle aşk, kıskançlık, eşcinsellik kavramlarına da farklı bakış açısı sunuyor. Dönemim sosyete dünyasını, dedikodularını, kibirlerini, kast sistemlerini de kısa diyaloglarla okura sunuyor. Psikolojik ve sosyolojik tespitlerle yazar kendine has aforizmalarını oluşturuyor.
Okunması benim için zor olan bir kitaptı. Ama duyguları her zerresine kadar işlemesi açısından gayet tatmin ediciydi. Kayıp Zamanın İzinde serisinin diğer kitaplarını okumadığım için de zor olmuş olabilir tabii.
"Mademoslle Albertine gitt!" Istırap,insan psikolojisine,psikoloji bilimden daha çok daha derinlemesine nüfuz eder...Ruhumuzda ne kadar önem verdiğimizi bilmediğimiz şeyler vardır. Ya da bunlar olmadan yaşıyorsak,onlara sahip olmayı başaramama veya acı çekme korkusuyla her gün ertelediğimiz içindir. Duygu dünyamızın çatısını ayakta tutan şey,daima görünmez bir inançtır,bu inanç Yok olduğu anda çatı sallanmaya başlar .
Kahramanımız bir tatilde tanıştığı Albertine aşık olur ve Albertine'nin gidişiyle başlayan 300 sayfalık kitap boyunca Albertine'den başka bir şey düşünmez. Hayatındaki yaşanan bütün olaylar onla ve ona olan sevgisiyle alakalıdır.
Birinin birini(ne kadar yakının olduğu önemli degil) anlamasının imkansız olduğunu farkettirdi kitap bana, kimse kimseyi tamamen anlamaz, yalnızlık kalıcıdır.
Albertine gidişi kahramanımız kadar beni de derinden etkiledi. Sondan bir öncesi olduğu için olaylar yavaş yavaş tamamlanıp kapanıyor. Hep bu aşkın sonu nolcak ne zaman gerçeği görecek diyordum ama maalesef gerçeği görmesi çok zorlaştı. Kitapta beni şaşırtan bir evlilik ve daha net ortaya çıkan başka bir cinsel kimlik var. Bütün karakterlere hakim olduğum için okuması çok çok kolaydı. Hatta uzattım çünkü bitsin istemedim. Şimdi serinin son kitabına geçiyorum. Elimden geldiğince ağır okumayı planlıyorum. Çünkü şimdiden kendimi boşluğa düşmüş gibi hissetmeye başladım. Bakalım bu kadar olay bu kadar karakter içinde kaçan zamanı yakalamak nasıl olcak. Hep beraber görcez.
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 6.kitabı.
Altını o kadar çok çizdiğim satırları var ki, tekrar tekrar okuyorum. Zaten Marcel Proust’u okurken su gibi akıp gitmez metin. Aynı kendi iç dünyası gibi gelgitlidir.Tekrar tekrar satır başına dönüp okursunuz.

Kitabın isminden yola çıkarsak Albertine kim, onun için ne ifade ediyordu, aralarında geçen olayların hissiyatı nasıldı, şimdiden geçmişe bakarak bu hisleri nasıl değişti onu okuyoruz Marcel’in dünyasından.

Detaycılığını, kurgularını, duygularını katman katman ayırarak aktarıyor adeta. Anlatılamaz bir eser. Her okurun kendi içinde yeniden kurgulayıp, yaşadığı nadide eserlerden. Bu kadar değerli olmasının sebebi de bu zaten.
Ben bir Albertine olduysam eğer bu kitabı defalarca okuduğumdan..
Metaryalistler, gerçekçiler ve Proust'un sezgisel var olma teorisi. Varlığını hissetmiyorsanız yok mudur ? Proust gibi düşünüyorsunuz zihninizde varlığını yitirenler, yoktur. Sezgisel olarak olmayan Ay bile, sizin hayatınızda aslında hiç olmamıştır.
Bu felsefesini severek okumaya başladım kitabı. Proust felsefesi hakkında derin araştırmalar yaparsanız kitap okumaktan daha zevkli olduğunu anlayacaksınız.
Biz sevmesek onlar aslında yoklar.
Hiç önemsemediği, varlığını hiçe saydığı, gözlerinin de kalbinin de görmezden geldiği Albertine gitti. Istırap o an layık olduğu yere uzun süre kalmak için yerleşti.
Birini anlamak imkansızdı onun için. Albertine'in gidişiyle bunu öğrenmişti. Bir insan öylesine severken, bağlıyken nasıl hiçbir şey söylemeden, veda etmeden gidi verirdi. Nasıl katlanıyordu ölmeden. Aşkına karşılık bulamadığı günlere nasıl dayandıysa öyle dayanıyordu belki de.
Proust insanlara sevme dersi veriyor. Ruhumuzun derinliklerinde hissedilenleri ancak kaybettiğimizde gün yüzüne çıkarıyoruz. Böylece birine karşı duyulan arzu, sevgi, merhamet duygusu yerini ıstıraba bırakıyor.
Kitabı okumak çok zor. İnsanın doğumundan ölümüne hissettiği her duyguya yer vermiş. Psikolojisi üzerinize çöküyor ve ruhunuzu kitaba teslim ediyorsunuz. Her satırda yazar ne hissettirmek istediyse onu hissediyorsunuz.
Kitap bittiğinde var olduğuna inandığınız her şeyi sorgulayabilir hatta birçoğunun hiç olmadığına kanaat getirebilirsiniz..
Kayıp Zamanın İzinde” serisinin 6’ncı kitabı olan “Albertine Kayıp”, artık bize gerçek anlamda Marcel Proust’un, biz normal insanlardan daha fazla duyuya sahip olduğunu kesin bir şekilde kanıtlıyor. Gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini ve hatta hayal ettiklerini, hepimizden farklı bir biçimde yorumlayarak derinlemesine analiz etmesi ve bambaşka anlamlara taşıması tüm okurları hayretler içinde bırakmaya fazlasıyla yetiyor. Hatta bu anlam taşımaları, aynı olay veya hisler üzerinde bir anda o kadar değişken olabiliyor ki, hayret ve hayranlık seviyesini arşa ulaştırabiliyor.

Bu kitaptaki en dikkat çekici değişkenliği ise, Marcel’in ölüm karşısında duyduğu hisler oluşturuyor. Daha önceki kitaplarda anneannesinin ölümü karşısındaki o yoğun duygusallığı hatırlarsınız; öyle bir duygu yüklemesi yapmıştı ki, bizlere adeta kendi yakınımızı kaybetmişiz gibi hissettirmiş, oturup ağlatacak kadar duygulandırmıştı. Ama bu kez ölüm karşısındaki duruşu ve hisleri çok farklıydı. Elbette üzüntüsünü yine hissettiyor; ancak bu üzüntü sadece kaybetmenin verdiği duygusallık değil de, “Keşke hayatta olsaydı da benden sakladıklarını öğrendiğimi bir bir yüzüne vursaydım!” tarzındaki bir ‘yüzleşme-hesap sorma-intikam alma’ niteliğindeydi.

Doğal olarak insanoğlu, bir yakınını kaybettiğinde hatıralara sarılır. Marcel Proust da bu kitabında, bol bol geçmişe dönüşler yapıyor. Yaptığı bu geçmişe yolculuklarda, yaşadıklarını analize devam ediyor. Yeni öğrendiği bazı gizli kalmış olayları, geçmişteki olaylar ile karşılaştırıp serinin başından beri anlaşılmamış noktaları ve düğümleri çorap söküğü gibi bir bir çözümlüyor.
E tabiki alıştığımız ve hala büyük bir hayranlıkla izlediğimiz o mükemmel gözlem yeteneğine de bol bol şahit olmaya devam ediyoruz. Özellikle 3’üncü bölümdeki Venedik seyahati, bizlere kısa ama doyurucu bir Venedik turu yaşatıyor.

Sürpriz isimlerin sürpriz evlilikleri sayesinde, yine Fransız yüksek sosyete hayatına dikteli dokunuşlar içeren cümleler ve sosyete hayatındak ahlaksızlıkların en büyüğü olan eşcinsel yaklaşımlara yaptığı yorumlar ile bizlere sosyolojik mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor.

Ayrıca Marcel bize kısacık da olsa edebiyat hayatına attığı ilk adımdan da bahsediyor. Zamanın Fransasının ünlü bir gazetesinde yayınlanan yazısı Marcel’e “ Hazzı sosyetede değil, edebiyatta bulacaktım artık.” cümlesini sarf ettirerek, yazarlığının nasıl başladığını ve edebiyat dünyasına yazar olarak girmesinin ilk adımını bizlere sunuyor.

Son kitap olan “Yakalanan Zaman”da, bakalım Marcelimiz kayıp zamanın izini yakalayabilecek mi?
Serinin son kitabında buluşmak üzere…

Saygılarımla….

Albertine Kayıp – Kayıp Zamanın İzinde 6. Kitap
Marcel Proust
Yapı Kredi Yayınları
Türkçesi: Roza Hakmen
282 Sayfa, 2001
Geçmişten bir kuğu hatırlar kendini Muhteşemdi ama.kurtulusu yoktu. Soyleyemeyecekti hayatın sarkisini. Kısır kışın kara kasvetli ışığında
Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak veya o insanı sevmektir. Bir tebessüm, bir bakış, bir omuz yüzünden âşık oluruz. Bu kadarı yeterlidir; sonra, umut veya hüzün dolu uzun saatler boyunca, bir insan imal eder, bir kişilik yaratırız. Ve ardından, âşık olduğumuz kişiyle görüştüğümüzde, karşımıza ne kadar acımasız gerçekler çıkarsa çıksın, o bakışın, o omzun sahibinden, bu iyi yürekli mizacı, bizi seven kadın kişiliğini bir türlü ayıramayız; gençliğinden beri tanıdığımız bir insan yaşlandığında, gençliğini ondan ayıramayışımız gibi.
Sevilmek istediğimiz için anlaşılmak isteriz ve sevdiğimiz için de, sevilmek isteriz.
Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz ahlaki değerleri farklı çok sayıda insan barındırırız içimizde...
Biz görme duyusuna sahip olduğumuz için, nesneler renklidir; yüzlerce duyuya sahip olsaydık, kim bilir başka ne sıfatlara layık olacaklardı?
Dünya her birimiz için bir hamlede baştan sona yaratılmamıştır. Yaşadıkça, hiç aklımızdan geçmeyen şeyler eklenir dünyamıza.
Anacığım sık sık, “İnsan hiçbir zaman bütün bütün mutsuz olamaz,” der dururdu. Gökyüzü elvan elvan renklerle boyanıp da, yeni bir günışığı hücreme sızıverince ona hak veriyordum
... Hiçbirimiz, tek bir insan değilizdir, hepimiz, ahlâki değerleri farklı, çok sayıda insan barındırırız içimizde...
Marcel Proust
Sayfa 114 - YKY Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Albertine Kayıp
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Altıncı Kitap
Baskı tarihi:
2001
Sayfa sayısı:
282
ISBN:
9789750803000
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Albertine Disparue - A la recherche du temps perdu
Çeviri:
Roza Hakmen
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
" 'Mademoiselle Albertine gitti!' Istırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder. Daha bir dakika önce, hislerini tahlil ederken, Albertine'le son bir kez görüşmeden, bu şekilde ayrılmanın, en çok istediğim şey olduğuna kanaat getirmiş, Albertine'in bana verdiği hazların vasatlığıyla beni mahrum ettiği hazların bolluğunu karşılaştırıp kendimi çok zeki bulmuş, onu artık görmek istemediğim, sevmediğim sonucuna varmıştım. Oysa, 'Mademoiselle Albertine gitti' sözleri, kalbime öyle bir acı saplamıştı ki, bu acıya pek uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi."

Marcel Proust'un dev yapıtının altıncı cildi Albertine Kayıp, tam da Mahpus'un gittiği yerden başlıyor: "Mademoiselle Albertine gitti!" Hizmetçi Françoise'ın bu ünleminin yankısı, romanı genişleyen halkalarla kuşatıyor: Andree'yle yüzleşme, birbirini izleyen telgraflar, Boulogne Ormanı'ndaki sarışın, birbirini yankılayan Combray ve Venedik... Gelgitin ardından, bir gondol gezintisinde ağır ağır açılan yeni ufuklar.

Kitabı okuyanlar 197 okur

  • merve
  • Eskici
  • Cansu Aydın
  • ...........9
  • ....
  • Melisa Gençer
  • Elif ASYA
  • Ekrem Yasin
  • TUNATRHN
  • Sinan Yalnız

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.5
14-17 Yaş
%9
18-24 Yaş
%21.3
25-34 Yaş
%33.7
35-44 Yaş
%23.6
45-54 Yaş
%5.6
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%69.5
Erkek
%30.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%43.2 (32)
9
%16.2 (12)
8
%13.5 (10)
7
%10.8 (8)
6
%10.8 (8)
5
%4.1 (3)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%1.4 (1)

Kitabın sıralamaları