Kitap
Albertine Kayıp

Albertine Kayıp

Kayıp Zamanın İzinde Serisi 6. Kitap

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.7
377 Kişi
1.275
Okunma
485
Beğeni
30,6bin
Gösterim
288 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 8 sa. 10 dk.
Adı
Albertine Kayıp (Kayıp Zamanın İzinde Serisi 6. Kitap)
Basım
Türkçe · Türkiye · Flipper Yayıncılık · Eylül 2020 · Karton kapak · 9786052245170
Diğer baskılar
Albertine Kayıp
Albertine Kayıp
Arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek hatalı bir düşünce olsa gerektir; çünkü bir arzumuzun gerçekleşmeyeceğini düşündüğümüz anda onu tekrar önemseriz: ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz. Her şeye rağmen, haklı olduğumuz bir taraf da vardır. Çünkü arzuların gerçekleşmesi ve mutluluk, sadece kesin olduklarında küçük görünseler de, bir dengesizlik halidir ve ancak keder doğurabilirler. Arzu ne kadar eksiksiz biçimde gerçekleşmişse, keder de o kadar derin olur; mutluluk doğa yasasına aykırı biçimde biraz uzamış, alışkanlıkla pekişmişse, keder iyice dayanılmaz olur.'' Kayıp zamanın izinde serisinin sürükleyici kitaplarından biri olan Albertine Kayıp, ağdalı bir dil ile donatılmış olmasına rağmen kendisini okumayı başarıyor. Ters köşelerle dolu olan bu kitapta ne doğru, ne yanlış kime inanacaksınız, karar vermekte zorlanabilirsiniz. Her seriden sonra heyecanla başlanan kitapların en sürükleyicisine 3. bir bakış olarak katılmaya var mısınız?
5 mağazanın 9 ürününün ortalama fiyatı: ₺17,16
8.7
10 üzerinden
377 Puan · 78 İnceleme
Özlem Akbaş
Albertine Kayıp'ı inceledi.
282 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Albertine Kayıp, Kayıp Zamanın İzinde serisinin en kolay okunan cildi oldu benim için.Marcel’in Albertine sonrası yaşadığı acı ( hiç samimi gelmedi), tanıdığımız karakterlerin cinsel kimliklerinin ortaya dökülüşü ilginçti. Yine diyorum ki Proust benim yazarım değil.
Albertine Kayıp
8.7/10
· 1.275 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
12
Sergen Özen
Albertine Kayıp'ı inceledi.
282 syf.
·
27 günde
·
10/10 puan
"Matmazel Albertine gitti!"
Yeryüzündeki en korkunç şey nedir bilir misiniz? Sonunda her şeyin alışkanlık halini almasıdır. Karşısında kendimizden geçtiğimiz şeylerde bile bu böyledir. Erich M. Remarque Albertine Kayıp'ı serinin diğer kitaplarından ayıran en belirgin etmen, anlatıcının geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu ilişkide acı ve hesaplaşmayı temel almasıdır. Alışkanlığın prangasından koparak geride bıraktıklarıyla yüzleşen 'farklı' bir anlatıcı çıkar karşımıza. İnsanlar, şehirler ve zihnin imgelemlerinde karşılık bulan hatıralar ile yüzleşilecek, zamanın eskitemediği şeylerin ilk görüntüsü, 'şimdi'nin tutsaklığından kurtaracaktır. Anlatıcı sanal ve gölge icabı bir karakter olur; gerçeğin öznesi Marcel'in perspektifiyle okurun kendisi, yani yaşamındaki devinimleridir. Kayıp Zamanın İzinde'deki karakterlerin gündelik hayatta karşılaştığımız profillere yakın olması, romanın göstergelerini alımlamaya yol açmasıyla beraber okuruna zaman şeridini tekrar süzgeçten geçirmesini sağlar. 'İnsan, ahlaki değerleri farklı çok sayıda insanı içinde barındırır.' minvalindeki cümleyle benzeşen Robert Stevenson'un tezini alıntılayalım: "Her geçen gün, kısmen keşfettiğim, zihnimin hem ahlaki hem de düşünsel yönleriyle feci bir enkaza dönüşmeye mahkum olduğum gerçeğine giderek biraz daha yaklaştım: Aslında insanoğlunun bir değil, iki benliğini vardı." Hayatımızda yer edinmiş ve ediniyor olan insanların benliğimiz üzerindeki etkileri bununla ilgili bir durum. Bir dilin oluşum sürecinde rol alan göçebe topluluklar, konakladıkları coğrafyalardan ağız yoluyla türettikleri kelimelerin bugünlere kadar taşınması, dilin, değişen zamanın ve coğrafyadaki konumunun da etkisiyle bir bütün haline geldiğini, parçalarını mekandan aldığını gösterir. Bir kelime bile zaman içinde dönüşerek nasıl bir bütün haline geliyorsa, insan da kendisi fark etmeksizin yaşadığı çevrenin, mekanın, doğanın ve insanların vasati bir biçimi haline geliyor. İnsanın; lüksün ve sefilliğin, acımasızlığın ve merhametin, ihtirasın ve sakinliğin... Yaşadığımız çevre, dil, din, ırk gibi değerleri seçme şansını hiçbir insanın elinde bulunduramaz, doğuşumuzla birlikte ya kaderin getirdiklerine biçim verme gayesinde oluruz ya da derin bir uykuda bırakarak onları öteleriz. Her iki seçenekte de şeylerin yansımasından bağışık kalamayacağımız kesin gibidir. Giovanni Papini'nin dediği gibi, İnsanlardan ne kadar uzaklaşsak da bizde görünmeden yaşamaya devam ederler. O halde farklılıklardan meydana geldiğimizi, bir bütünün ruhunu taşıdığımızı söyleyebiliriz. Var olan koşulların egemenliğine teslim olan bir insan, kendini mekandan men edeceği için, hayal gücü imgelem eksikliğiyle karşılaşmış olur. Proust bu durumu şöyle açıklar: "Hayal gücü bilinmedik bir durumu canlandırmak için bildik unsurlardan yararlanır ve bu yüzden de, bilinmedik durumu canlandıramaz." "Sadece anlık görüntülerden oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası, daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder, üstelik bu parçalanma, ölüyü çoğaltır." İşte Kayıp Zamanın İzinde'nin en sıkı alıntılarından. Bergson okunduğunda, Tanpınar okunduğunda buradan farklı anlamlar çıkar. Kayıp Zamanın İzinde, uzun cümlelerin yanı sıra niteliği ve atıf zenginliğiyle geniş bir yelpazeye uzanan bir roman. Ne kadar tamamıyla anladığınızı zannerseniz zannedin, alımlamanızın bir yanı her zaman eksik kalacaktır. Her şey eşleştirmelerden, anlatıcının ilişkilendirdiği nesnelerden ibarettir. Öyle ki Marcel'in, Albertine'i unutabilmesi için bütün mevsimleri unutması gerekmişti. Venedik'te bekletilen anne ve trene aldırış etmeden O sole Mio'nun ezginlerine kendisini kaptırarak geçmişin hüznünü anımsayan Anlatıcı, anneannenin kaybıyla küçük Marcel'in de hafızadan silinişi, çaya batırılan kurabiyenin, tadılan ilk an'ı tekrar yaşatması, bir pencerenin sırf annenin mutlu anlarına tanıklık ettiği için hafızada özel bir yer teşkil etmesi gibi zihnin imgelemleriyle anlam kazanan geçmiş zaman, an ile bütünleştiğinde 'yakalanan'lar arasındaki yerini alır. Kayıp Zamanın İzinde simgelerle çevrili bir roman, Albertine Kayıp ise serinin karakterize edilmiş halini en geniş biçimiyle sunar. Acı ve yüzleşme her şeyden güzel anlatılır. "Istırap insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder." cümlesine ulaşmadan bunu fark etmek mümkün. Yaşanılanlar bir film şeridi gibi hatırada şekillendiğinde, geçmişin anlık, belirli ve bulanık görüntüleri anımsandığında, onlara yeni anlamlar yüklenir ve acının anımsanacak tekrarları yok olmaya başlar. Romanın ilk yarısı anlatıcının kâbusu yaşamasıyken, ikinci yarısı kâbustan uyanışın, insanların, nesnelerin ve şehirlerin yitirilmesiyle alışkanlığın perdesinden sıyrılarak gerçeği yakalayabilen bir benliğin portresi çıkarılır karşımıza. "Ben alışkanlıkların insanıyım." cümlesi gerçeği örten bir göstergenin gölge olmuş halidir sadece. Yine Marcel'e göre, "Alışkanlığı ne kadar benimsemiş olsak da bizden kopması boşluk yaratır ve bu boşluğun gizli bir alemi vardır, mantıkla açıklanamaz." Alışkanlık aynı zamanda hatıralarla, yaşanmışlıklarla, güzel anılarla süslenmiştir, ancak zaman ve mekandan günün birinde kopacak olan insan bir şeye bağımlı kalmamalı, gerçeklerle yüzleşmesini bilmelidir. Bu ancak sıradanlığın düğümleri çözüldüğünde gerçekleşir, en basitiyle her gün yürüdüğümüz yoldan, her zaman gördüğümüz manzaralardan, sürekli iletişim halinde olmaktan kurtulamadığımız insanlardan, binaenaleyh alışkanlığın sınırları içine giren şeylerin griliğinden farklı bir yol izlendiğinde, işte o zaman özgürlüğe giden yolda bir insanın bulunduğunu söyleyebiliriz. "Hayata bağlılığımız, başımızdan nasıl atacağımızı bilmediğmiz eski bir ilişkiden başka bir şey değildir. Gücünü sürekliliğinden alır. Ama bu ilişkiyi koparan ölüm, bizi ölümsüzlük arzusundan kurtarır." Bir şeyin gerçekliği, o şeyin hüküm sürmediği zamanlarda anlaşılır/ mı? Kalın kişisel gelişim kitaplarını devirmeye lüzum yok, işte bu eser, net olarak bu sorunun cevabını yüzümüze çarpıyor. Ne kadar muazzam bir yerde olduğumuz, sırlar ve gizemlerle dolu gezegenin mefhumlarından habersiz yaşamlar göstergelenir okura. Alışkanlıkların akışına kendimizi bıraktığımızı, ölümleri sıradan karşılamamızı, savaşın büyük yıkımlarını gördüğümüzde zayıflamış empati duygumuzun cansızlığını, zamanın hiç olmadığı kadar çabuk tükeniyor oluşunu fark edemeyişimizi; envai çeşit gökkuşağı ve cehennemin içinde yaşadığımız için onların ne kadar büyük olaylar olduğuna dışarıdan bakamadığımızı ve nasıl birer birer sıradanlaştığımızı gösterir, fark ettirir. Bir şehir, bir insan, bir nesne geride kalır ve insan tek gerçek olan ölümlülüğün, sanatın ve acının bilincine varılan adımı atmış bulunur, artık sahnede Marcel değil, okurun kendisi ve yaşamı vardır.
Albertine Kayıp
8.7/10
· 1.275 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
152
Kübra Bulut
Albertine Kayıp'ı inceledi.
282 syf.
·
Puan vermedi
Albertine Kayıp Aslında bir kitap serisinin 6.kitabı. Acemilikle yaptığım bir alışveriş sonucu kütüphaneme dahil olan bu kitap, yanıma bir kahve alayım bir çırpıda okuyayım diyebileceğimiz bir kitap değil öncelikle. Tam olarak iki yılda bitirdim. Okunan her 10 sayfada bir o upuzun cümleleri tahlil etmek, üzerinde yarım saat düşünmek gerekiyor. İnsan nedir? İnsanın tavrı ikili ilişkilerde nelerdir? Istırap insana neler hissettirir? Nankörlüğün bedeli nasıl ödenir? Kadın erkek ilişkisi nasıl ilerler ve nasıl ilerlemez gibi soruların cevaplarını bulabiliriz. Dünyada birçok psikolog desteklerinde ve kitaplarında insanın elindekine değer vermediği, bir illüzyona kapıldığı uzaktakini gözünde büyütüp yakınındakini basitleştirdiği anlatılır. Kitap da tam olarak buraya değiniyor. Ne istediğini bilmeyen, Albertine’i sevmediğini düşünen, sürekli geçmiş özlemi çeken, bu ilişkinin haz uyandırmadığını düşünüp ayrılmak isteyen adama “Mademoiselle Albertine gitti” cümlesi öyle bir tesir etmiştir ki alışkanlık dediğimiz şeyin aşkın çok daha ötesinde olduğunu aslında Albertine’i deli gibi sevdiğini anlamıştır. Ruh tahlilleri, alışkanlık, aşk, gurur, ikirciklikler, insanın kendisini tanımamasının verdiği ıstırap. Albertine’i geri döndürmek için çok uğraşmıştır fakat Albertine ebediyete göçmüştür. Psikoloji bilimiyle haşır neşir bu kitabı okumak insanı bir aydınlığa kavuşturuyor. Kendini tanıma, ne istediğini bilme, elindekine geç olmadan değer verme aydınlığı. Şu alıntıyı da yazmadan gidemeyeceğim. *”Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi.”
Albertine Kayıp
8.7/10
· 1.275 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
11
Oğuz Aktürk
Albertine Kayıp'ı inceledi.
282 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
Çok gezen mi bilir yoksa çok Proust okuyan mı?
YouTube kitap kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: youtube.com/watch?v=n5e0iz7fVms... Heyecanlıyım 1000kitap, heyecanlıyım. Ne yazacağımı bilmediğimden değil, neleri yazacağımı tamamen biliyor olduğumdan dolayı heyecanlıyım... İlk olarak Stefan Zweig ile başlamıştı her şey aslında. Olağanüstü Bir Gece kitabında anlattığı Viyana Ring Caddesi ve Prater mekanlarında Zweig'ın ayak bastığı yerlerin izdüşümünde ondan 100 yıl sonra benzer şeyleri hissettiğim için heyecanlıydım. Zaten kitap okumak da aynı bir sevgiliyle olan süreç gibi değil midir? Geçmişimizden şimdiki zamanımıza uç uca eklenen insanlar gibi kitaplar da hayatımız boyunca ruhumuzun önünden gitme inadı içerisinde bulunan ve yetişmeye çalıştığımız uç uca eklenmiş içselleştirme kehanetleri değil midir? İkinci olarak Robert Musil ile devam etti her şey. Niteliksiz Adam 1 ve 2 kitabında kurguladığı Ulrich'in niteliksizliği aslında etrafındaki insanlardan ve nesnelerden oluşan atmosferin nitelikliliğiyle daha çok ön plana çıkıyordu. Fakat bu kitabı bu kadar sevmem de boşuna değildi. Çünkü Musil'in çoktan çürümüş değerli bedeninin içindeki düşünceleri yıllar sonra bir anatomi uzmanıymışcasına bu derece içselleştirebilmiş olmam, insanın memleketi ile gezilen yer arasında kararsız kaldığı duygu iklimine bağlıydı. Aslında haber kanalları yalan söylüyordu. Esas meteorolojik durumumuzu etrafımızda her gün yaratılan ve yaratılmaya devam eden, değişmeden yerinde duramayan, ısrarla bize her gün farklı perspektifler sunan sevgi gondollarımız belirliyordu. Gondol mu? Üçüncü olarak Marcel Proust ile zirvedeyim. Proust'un izlenimlerinin beni neden bu kadar sarmaladığını merak ediyordum, fakat artık buldum. Çünkü neredeyse her gün gördüğümüz insanların bile veremediği sıcaklığı, içselleştirmeleri ve duygu karşılıklarını, biz, kitaplardan buluruz. Yazarların fiziksel olarak ayak bastığı yerlere bizim yıllar belki de asırlar sonra oralara ait aklımızda kalan görüntülerle ayak basabilmemizin önemi de buradan gelmektedir. i.ibb.co/4mxRXVT/20131205-14... i.ibb.co/S6HHDrW/20131205-15... Zaten kitap okuma serüveni de sevgi gibi Versay Sarayı'nın ilk bakışta donuk ve tamamen mimari yığın olarak görülen fakat içine girildikten sonra arkasından beklenmedik bir şekilde önünüze çıkan yemyeşil alanlarının şaşırtıcılığı gibi iki yönlü bir deneyim değil midir? i.ibb.co/7bXNkSy/DSCF5744.jp... Serinin ilk kitabından başlayıp Mahpus kitabında yoğunlaşan, bu kitapta devam eden Gotik mimariyle bezenmiş Paris ve Champs-Élysées sokaklarından aklımda kalan görüntüleri Proust'un kitaplarına oturtmaya çalıştım. Bu düşünce biçiminden sonra ise aklıma ilk şu soru geldi: "Çok gezen mi bilir yoksa çok Proust okuyan mı?" Aslında sonucu sevgiye çıkacak olan bir sorunun cevabı hiçbir zaman belirli bir şık değildir. "Aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır, çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır." (s. 196) Demiştik ya, kendi gözlerimizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyamıza bakmak gerek. İşte! Okuduğumuz Proust satırlarıyla kendi dünyamızın geçmişinde eskiden kalan kırıntıları onun bize seneler sonra yolladığı edebiyat gondoluyla birlikte gezmek gerek! i.ibb.co/JK975Mp/DSCF0065.jp... Proust'un bu kitabında Paris ve Venedik arasında kaybolmuş bir ruhun anlatılması gibi, sevgi adını koyduğumuz şehrin de dar ve geniş kanalları vardır aslına bakarsanız. Biz ise merak adlı gondolumuzla bu sevgi şehrindeki bütün kapıların önüne yanaşmak isteriz. Oysaki kaçırdığımız hatta daha doğrusu unuttuğumuz bir nokta vardır; i.ibb.co/TMZSXFH/DSCF0079.jp... Fiziksel kanallar ve Venedik'in kanalları gibi sevginin de kanalları aslında istendiği zaman çok geniş olabilir. Hiç ummadığımız kişiden duyacağımız itiraf ve yalanlar karşısında çevirdiğimiz kanalın frekansıyla uyuşamayacağımız noktalar hayatta karşımıza çıkabilir, çıkacaktır da. Aslında biz ne kadar kendi beynimizin içindeki kanallarda gondol kullanma ehliyeti almaya çalışırsak çalışalım, hayat boyunca farklı yazarlar, farklı ressamlar ve izlenimleri bize farklı şeyler katacak farklı insanların beyinlerinde yüzen gondollara da ihtiyacımız olacaktır. i.ibb.co/4JMwPSN/DSCF0111.jp... Bir sabah kalktığımızda kendimizi onsuz bulmamız, onun yokluğuna uyanmamız sırasında varlığımızı aramamız, onun giyinip gitmesiyle belki varoluşçu aşkı da yanında götürmesi gibi detayların hepsi kendimizi ne kadar unutuşa mecbur bıraktığımızla ilintilidir. Ne kadar acı çekip ne kadar çok kaybedersek o kadar da unutmayı ve unutulmayı isteriz. Albertine adlı sevgilimizin hayatımızdan aniden çıkması ve kendimizi daha sonra birden umulmadık bir şekilde Venedik San Marco Meydanı'nda bulmamız da kendimizle yüzleşmenin zorluğundan dolayıdır. Bugüne kadar sevip de bir bir kaybettiğimiz insanların ruhları aslında Pandora'nın Kutusu'nda olduğu gibi içimizdeki kalp denen kutuda saklıdır, biz ise o kutuyu çeşitli şehirlerle, çeşitli kitaplarla, çeşitli şarkılarla içselleştirme adlı anahtarıyla birlikte açmak isteriz. i.ibb.co/f17Sd9d/DSCF0175.jp... Sonrasında Venedik'in kanalları Büyük Kanal'a açılır, Proust'un akıl kanalları da gittikçe genişler. Sanki dünyanın üzerinde bugüne kadar icat edilmiş bütün teleskopların aksine dünyaya ters olarak duran kocaman bir Proust monoklü vardır, bize bu dünya denen noktacıkta kapılıp kaldığımız konuların ne kadar beyhude olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bize kendi kaleminden gondollar yollamaya çalışır, kendi Albertine'lerimizi bulduktan sonra kıymetlerini bilelim diye... Hatta Albertine'imizi bulduktan sonra onun işte "o" olduğunu anlayabilelim diye... "Şimdiki zaman, hep bir şehrin şu ya da bu biçimde o şehrin binalarına ait değilmiş izlenimini uyandıran son binası gibidir." Niteliksiz Adam 2 , Robert Musil i.ibb.co/SQcTzs3/DSCF0163.jp... Kim bilir, belki de Proust'un kendi Albertine'ini kaybettiği ev, o şehrin binalarına ait değilmiş izlenimini uyandıran son binası bu fotoğraftaki binadır... Biz de zaten şimdiki zaman adlı sıkışmışlıkta geçmiş zamanın halatıyla kendimizi kurtarmaya çalışanlar değil miydik? İşte, şimdiki zamanımızı ve zaman geçtikçe yerinde duramadan şimdileşen gelecek zamanlarımızı biz her ne kadar elimizde tutmaya çalışsak da, kaybolmaya sürekli devam edecek olan bir kadın, bir adam, bir şehir ya da bir düşünce de her zaman olacaktır. Proust'un düşünce dünyası da Venedik'e benziyor olabilir fakat tek farkla... Eğer bugüne kadar kendi birikimlerinizle bir gondol yapıp onun dünyasına tanık olmaya çalışırsanız onun çetin sularında batmanız çok normaldir. Fakat ne kadar onun gözleriyle onun edebiyat kanallarında rafting yapmayı göze alacak bir gondol yapabilirseniz, işte o kadar da bu adamı seversiniz.
Albertine Kayıp
8.7/10
· 1.275 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
13
176