Adı:
Alıklar Birliği
Baskı tarihi:
Şubat 2014
Sayfa sayısı:
419
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054764983
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Confederacy of Dunces
Çeviri:
Püren Özgören
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınevi
Alıklar Birliği'nin kahramanı obur, aksi, tembel, bencil, her şeye karşı, her şeyden hoşnutsuz, toplum düşmanı İgnatius. Annesi mutlaka bir iş bulup çalışması gerektiğini söylüyor, kız arkadaşı cinsel güdülerini serbest bırakırsa bütün sorunlarının çözüleceğini düşünüyor. Ama tamamen eşcinsellerden kurulan ordularla dünyanın barış dolu bir yer olacağını iddia edip bunu gerçekleştirmek üzere eşcinselleri örgütlemeye kalkışmak gibi tuhaf girişimlerin adamı olan İgnatius, onlara ve modern zamanlara inat, geğirerek, yellenerek ve homurdanarak, bıkmadan usanmadan çağının her türlü aşırılığına sövüyor...
John Kennedy Toole'un 1969'daki -henüz otuz iki yaşında, hiçbir kitabı basılmamış bir yazarken- intiharından ancak on bir yıl sonra yayımlanan ve pek çok dile de çevrilen yapıtı Alıklar Birliği, 1981'de Amerika'daki en saygın edebiyat ödüllerinden Pulitzer Roman Ödülü'nü kazandı; böylece ödül ilk kez hayatta olmayan bir yazara verilmiş oldu.
'Bir başyapıt... Yaratıcılığıyla şaşırtan bir roman.'
The New York Times Book Review
(Tanıtım Bülteninden)
Bir Anti-kahramanın hikayesi. (Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesinde.)
60'lı yılların başında yazılan, yazarının intihar ettiği, geğirmenin gırla gittiği, yellenmenin buna eşlik ettiği, bencilliğin zekayla harmanlandığı, ukalalığın çılgınlıkla dans ettiği bu ilginç romanı sonunda okudum. Romanın baş kahramanı bir yana yan kahramanlar da hayli tuhaf, ilgi çekici, bir o kadar baskın karakterlerdi. Bu kadar farklı insanı yazmayı düşünen bir zekanın, 32 yaşında intihar etmesi ise üzücü.

Baş kahraman Ignatius J. Reilly kişisi okurken ağzına kürekle defalarca vurmak istediğim, yok mu bir polis tutuklayın şunu diye bağırmamak için kendimi zor tuttuğum, gıcık mı gıcık, bir o kadar hazırcevap, yalancı, iftiracı, faydasız, saçma sapan hayalleri olan, bencil, şişman pisliğin teki. (Ağır oldu sanmayın, okuyanlar bilir.) Bu iri yarı karakter girdiği her ortamda insanların başına bir çorap ördü. Kimseye bir faydası olmamasına rağmen, çılgın kişiliğiyle önce insanları birbirine düşürmeye kalktı; haince, iftira atarak, çılgın küfürlerle. Üstelik tek temennisi ''BARIŞ'' idi! Sonra hep masum, kendi halinde insanları zor durumda bıraktı. Koca bir kitap onun yaşadığı her yeri nasıl karıştırdığıyla geçti. O çılgın fikirler, nereden aklına geldi bilmem. Okuyan insan ağzı "o şekli"ni almış, kaşlar havada onun maceralarının peşinde koşuyor. -Sürprizbozan geliyor- Kitabın sonunda hakkettiğini bulacaktı, tam heyecanlanmıştım ki hin zeka yine bir şekilde paçayı sıyırdı.

Ignatius'un zavallı yaşlı anacağızı, 30 yaşına gelmiş bu baş belasına bakmaktan en son kafayı sıyırma noktasına geldi. Hiçbir işe yaramamasına rağmen, kadıncağızın üç kuruşluk keyiflerine sövüp, hakaret eden bu bencil yaratık onunla birlikte benim de gençliğimi aldı götürdü. Kankasıyla iki muhabbet ediyor diye sürekli vır vır konuşan bu evlat, cebine eroin konup polise şikayet etmelik biriydi. Teyzeciğim bence bunu yapabilecek potansiyele sahipti. Ama yazar bu sahneyi uygun görmemiş.

Jones. Ah Jones. Herhalde en sevdiğim karakter buydu. Kitabın yazıldığı dönem zencilere yapılan muamele gerçekten berbattı. Neredeyse yolda yürüseler ''Hey Zenci, gel buraya seni lanet olası pislik, sen napıyosun burada'' denilerek vara yoğa hapse tıkılmaya kalkışılmış. Bir suç bulamayınca da zavallıcıklar serbest bırakılmış ama hep tutuklanma korkusuyla. İşe alınmaları bir dert, alınınca doğru düzgün para verilmemesi ayrı bir dert. Jones bunu kendine has konuşma tarzıyla çok güzel ifade etti. O gözlüklerinin ardında fıldır fıldır dönen gözleri düşündükçe tebessüm ediyorum. Kitaba büyük bir renk katmış.

Zavallı bir Mancuso vardı. Garibim, işi yüzünden girmediği kılık kalmadı. Polis olmak ancak bu kadar zor olabilir. -Sürprizbozan geliyor- Neyse ki sonunda çektiği her şeyi gururla hatırlayacağı o kutlu gün geldi de benim de içim rahatladı.

Diğer karakterlerin de üzerinde bu kadar durursam, düşünmekten 8 saat boyunca bu incelemeyi bitiremem. Olaylar tekrar kafamda canlanıyor sonra. :) Kitabın en büyük eksi özelliği, Türkçe'ye çevrilirken kullanılan şeklin çok itici olması. Bu kesinlikle çevirmenin suçu yahut beceriksizliği değil. Çünkü Püren Özgören iyi bir çevirmen. İlla ki bu tür aksan çevirmeler birebir olmuyor. Bu da okurken itici. Kitabın yazıldığı şekliyle okumak eminim ki çok keyifli olur ve kahkaha attırırdı. Ama 1 puanımı yine kırardım. Çünkü Ignatius beni delirtti.

Bu kitabı okuyun demem, çünkü herkese hitap edeceğini düşünmüyorum. Ben de okumasaydım bir şey kaybetmezmiştim. Ama almış bulundum. Kara mizahı sevenler için oldukça isabetli bir tercih. Keyifli okumalar dilerim.
Baylar! Sizin ilk probleminiz İgnatius ile tanışmamış olmanız!

Hanımlar! Sizin ilk probleminiz ise İgnatius ile tanıştıktan sonra pişman olacak olmanız!

O halde başlıyoruz...! Come On...! İncelemeyi yazarken Amon Amarth’tan harika bir liste yaptım!! Kahvemi aldım ve başlıyorum!!

Efendim yazar ile ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra incelemeye hemen geçeceğim. Değişik tarzda bir inceleme yazmamın sebebi, hem kitabımızın hem de karakterlerimizin gereğinden fazla ilginç olmasıdır!! John Kennedy Toole bu romanı daha öncesinden yayınevlerine götürür fakat; hiçbir yayınevi kitabını basmak istemez. Kısacası tünelin karşı tarafında ışık göremediklerini düşünürler.. Yazarın zaten bozuk olan ruh sağlığı, bu geri çevirmelere daha fazla dayanamaz. Alkol, uyuşturucu ve aşırı ilaç kullanımı ile yaşamına son vererek hayata veda eder. Ölümünden sonra yazarın annesi kitabı basması için bir yayınevine götürür ve ısrarla basılmasını ister. Talihin şanssızlığıdır ki, 1980 Yılında yayınlanan roman Pulitzer Ödülüne layık görülür. Bu ödül hayatta olmayan bir yazara ilk defa verilmiştir.

Kısa bir tanıtımın ardından, asıl konuya yani iflah olmaz İgnatius’a geri dönelim.!! Anti Kahramanımıza!! Öncelikle kitabın kapağı bile insanları kitaptan uzak tutabilen bir durum. Neden böyle itici bir kapak tasarımı diyor, kitabı okurken daha çirkin yapsalar yeridir sözcüğü ile değiştiriyorsunuz. :) Kitabın değişik ağız tarzı sizi ilk başta fazlasıyla yoracak. Yarım yamalak telaffuzlarla, Amerika’nın arka sokaklarında kullanılan sokak ağzını yazar çok iyi yakalamış ve kitaba nakletmiş. İlk başta zorlasa da, daha sonra keyif alacağınız bir hal alıyor.

Ignatius, Gargantua ile Don Kişot karışımı bir karakter… Obur, aksi, annesinden nefret ediyor!!! Aynı zamanda da çok seviyor!! Ama annesi ile her zaman kavga içerisinde! Ayrıca sürekli subap sorunu var? Subap mı? Kitabı okuyunuz spoiler yok!! Zaten kitabın belirli bir konusu yok! Konusuz bir film edasında, edebiyatın en garip köşesine geçiyor Ignatius.

Aşk hayatı rezalet! Sex Yok!(+18)! Yiyor, içiyor ve Pis odasında halleniyor! Herkese karşı lanet, arkadaşı yok! Aksi! Ağzı Pis! Annesine Hakeret ediyor! Hiçbir işi beceremiyor.. İş demişken?

Sosis Satmak için çıktığı sokaklarda, “susiç” isteyen insanlara susic vermiyor ve onlara hakaret ediyor! Sokaklarda “susiççi” diye bağırıyor… Arabada ki sosisleri büyük bir iştahla midesine indiriyor! Akşam Sosis arabasını geri götürdüğünde, sosisleri satamadığını, çünkü saldırıya uğradığını söyleyebilecek kadar karaktersiz bir lanet insan Ignatius!!! Efendim nefret dolu, ama yine sevimli bir karakter!!! Nasıl yani diyorsunuz.. Devam edelim…

Eski sevgili ya da bilmem nesi!! Ne olduğu belli olmayan bir Myrna Minkoff’umuz var ki dillere destan.. Ignatius ile mektuplaşmaları ise damağınızda öyle bir tat bırakıyor ki, kopamıyorsunuz! Hakaretlerin bini bin para. Tam bir rezillik! Ignatius’un Bayan Minkoff’a demediğini bırakmadığı, Minkoff’un ise asla altta kalmadığı mektuplar!! Minkoff’un Baylar diye başlayıp, haraketlerle devam mektuplarına, Ignatius’un Sevgili okur diye başlayıp, özlü bir sözü ekleyip saçmalamasıyla devam etmesi sizi kahkaha eşliğinde başka diyarlara götürecek.

Levy Pantolonları hikayesi ise sizi devrimci ama beceriksiz bir Ignatius ile tanıştırıyor!! İşe başlıyor, kendini bir halt sandıyor ve zaten bir işe yaramayan yönetim kadrosunu sözleri ile ele geçiyor, düzen getirmek amacı ile batık bir işletmeyi ayağa kaldırmayı planlıyor. İşçilerin yürürken bile zorlandığı bir ortamda, pis çarşaflara pankart görünümü veriyor ve isyan başlatıyor.. İsyanın sonucu ise kitapta!!

"(...)Küvetten çıkmam senin için neden bu kadar önemli? Anne, seni hiç anlamıyorum. bir ev kadını olarak şu anda yerine getirmen gereken herhangi bir iş yok mu ? Bu sabah koridordaki toz topaklarının neredeyse beysbol topu kadar irileşmiş olduklarını ayrımsadım. Evi temizle. Telefonla konuş. Bir şeyler yap. Uzanıp biraz kestir. Son günlerde epey bitkin görünüyorsun"

"Elbette görünürüm. Zavallı anacığının kalbini kırıyosun. düşüp ölsem ne yaparsın?"

"Bu saçma sapan sohbete katılmayı reddediyorum. istiyorsan tek başına konuşmayı sürdürebilirsin. bana gelince; şimdi bütün dikkatimi bayan minkoff'un mektubundaki yeni sataşmalarda toplamalıyım. "

"artıkın dayanamıyorum, ıgnatius. Bu yakınlarda bi gün beni kalp krizi geçirmiş, mutfakta yerde yatarken bulacaksın. bekle de gör. dünyada yapayalnız kalıcaksın. işte o zaman dizlerinin üstüne çöküp zavallı, sevgili anacığına yaptıkların için tanrı'dan af isteyeceksin. "

İncelemeyi toplamam gerekiyor...! Hemen şu anda!

Anti kahramanımız bir Deadpool değil elbet ama her şeyi birbirine katan, bilge ama cahil, obez ama kabul etmeyen, kötü giyinmesine rağmen, kendince çok şık, Bayan Minkoff'a göre pislik içinde yaşayan, Kendisine göre nezih odasında hayattan mutlu, Levy Pantolonlarına göre İsyan çıkaran, Kendisine göre İşçileri haklarını araması için yüreklendiren bir lider..

Parti kurma ve Polis konularına ise girmiyor, kitabı okumanızı öneriyorum.. Bir çok karakter var ama sığdıramadım buralara... Yazdıkça yazasım geldi... Karakter o kadar kopuk ki, ben bile incelemenin ucunu kaçırdım hayr olsun....!

Efenim, bu aksi manyağı okuyun!! İlk önce kızın, sonra sevin, sonra üzülün... İstediğinizi düşünün. Bu lanet olasıca Ignatius'tan yaka silkeceksiniz...!

Baylar! Kendinize gelin....! Hanımlar İçinizdeki değişik karakteri Myrna Minkoff ile test edin...!

Okuyunuz!!! Tavsiye ediyorum!
Yazarın tek kitabı. Olarak biliyorum. Gerçekten de çok akıcı. Kilolu aykırı zeki ve yaratıcı. Öyle bir yaratıcı ki tüm olayları lehine çevirebiliyor. Okumaktan keyif alınacak. Zavallı ıgnatius başına ne işler açtın
Okumakta zorlandığım ama pesetmediğim için ödüllendirildiğim bir yolculuktu.Önceleri sevmediğim İgnatius,sadece farklı olmaktan başka kusuru ve suçu olmayan biriydi.Çizginin öbür tarafından bakınca;suç ve kusur neydi?sorusunu sordurtan John kennedy toole'e hayran oldum.intihar etmiş olması içimi burktu...
Okuduğum en eğlenceli kitaplardan biri. Çok farklı ama bir o kadar da bizden bir karakter karikatürize ediyor yazar. Tembel, yarı deli ama kendince kurnaz. Yeri geliyor hiç çalışmadığı halde kendini çok iş yapmış gibi gösteriyor, tüm ofisi babasının malı gibi düzenliyor. Yeri geliyor battaniyeden bayrak yapıp isyan çıkarıyor sonra da bir anda sıkılıp bırakıyor ve patronu tutmaya başlıyor. Ama tüm bunlar aslında kendi hayatındaki boşluğu doldurma çabası okurken arada bunu da anlıyorsunuz.

Kitapla ilgili yazım

http://kanvekuller.blogspot.com.tr/...bir-hastalk-mdr.html
Bu kitaba başlamamın nedeni kitabın yazarın sağlığında basılamaması.Yazar genç yaşta intihar edince annesi yayınevlerinin kapısını aşındırıp kitabın basılması için uğraşıyor.Bu uğraşılarının sonunda kitap basılınca 1981 Pulitzer roman ödülünü alıyor.Roman kahramanı İgnatius, Gargantua gibi şişman Oblomov gibi tembel.Ve onlar gibi edebiyat tarihinde yerini alan tanınması gereken bir karakter.Tuhaf giyimli,annesiyle yaşayan, asosyal,aslında kafası çalışan ama çalışmayı sevmeyen
,toplum kurallarını kendi kafasına göre esneten,kapitalizmle yer yer alay eden,
biraz kurnaz,her zorluktan bir şekilde sıyrılan ve subabıyla boğuşan,odasında yazı yazıp bol bol yellenen bir kahraman.Bir yanıyla trajik bir yanıyla kara mizah içeren bir yapıt.Annesi,belalısı polis,sevgilisi anarşist Myrna,..Kitapta yeralan tüm karakterler ilginizi çekiyor,sıkılmadan okuyorsunuz.518 sayfa başlangıçta gözünüzü korkutabilir ama edebiyat tarihinin bu ilginç kahramanını tanımanızı öneririm.Okuduktan sonra yazar John Kennedy Toole'un intiharının edebiyat adına bir kayıp olduğunu düşüneceksiniz.Tıpkı genç yaşta intihar edip arkasında çok güzel öyküler bırakan Uğur Özakıncı gibi...
Sıkıntılı bir haftada okunan ve o yüzden de yavaş ilerlediğim ama beğendiğim için daha hızlı okumak istediğim bir kitap oldu..
Tavsiye üzerine ilk defa okuduğum bir yazar.
Ahh İgnatius ahhh, bütün protest ve vurdumduymaz yönlerinle nasıl da herkesin yaşamını değiştirdin. Ara ara İgnatius gibi olmayı istedim okurken, en mantıksız dediğin noktalarda bile canının istediği gibi davranışlar sergileyip, beklentileri hep kendi lehine olan bir insan...
Güzel kitap, daha da anlatmadan okuyun derim.
Keyifli okumalar.
Popüler olmayan bu sebeple kıymeti bilinmeyen bir eser. Yazarın genç yaşında intihar etmesinin kitabın değerini etkilediğini düşünmüyorum. Keşke yaşasa ve daha çok roman yazsaymış.
Kitabın kahramanı İgnatius insanı okurken bile çıldırtabilecek bir kapasiteye sahip. Okurken "daha neler" diye sık sık düşünebilirsiniz. Oldukça da eğlenceli.
Bununla birlikte hikayenin bir de anne tarafı var ki romana hüzün katmış. Yazarın bence en büyük başarısı komedi ve hüznü iyi harmanlamış olması.
Olaylar komik ve hüzünlü bir şekilde iç içe ve hızla akıyor ve bir bakmışsınız bitivermiş.
iyi, güzel, alanında özgün bir eser, yazarı intihar etmiş, keşke intihar etmeseydi belki çok daha güzel eserler yazardı, trajedi ile komedi içiçe olmuş, tavsiye ederim.
Kitabı çok sevdim. Kitabın arka kapağında yer alan yazı ilk başta merak uyandırıyor zaten. Yazar genç yaşında intihar ediyor.kitap intiharından 11 sene sonra yayımlanıyor. Ve ödül alıyor . bu kalemi okumak isterdim daha da...

Kitap kara mizah tarzını sevenlere daha çok hitap edecek bir eser. 
Her karakter ve analizleri çok iyi yansıtılmış .. Aynı anda igrenme ve gülme eylemini gerceklestirdigim yerler oldu.
Ana karakter İgnatius çok çarpıcı obur,aksi, tembel, herşeyden hoşnutsuz ve girdiği her yeri toz duman eden biri. Bir karakteri hem sevip hem nefret edebiliyorsunuz..
Kitap adını tamamen yansıtıyor. Toplumsal vurgular ve göndermeler çok yerinde olmuş. 
Bu tarzı sevenlere şiddetle öneririm.
John Kennedy Toole, 17 Aralık 1917 New Orleans doğumlu, tahsilli bir öğretmen. Bir lise öğrencisiyken yazdığı Neon Işıklı İncil adlı kitabı ve başyapıtı olan Alıklar Birliği romanı dışında bilinen başka bir eseri yok. Yazar sağlığında, Alıklar Birliği romanının basılması için başvurduğu tüm yayınevlerince reddedilir. 26 Mart 1969’da, henüz ömrünün baharındayken yaşamına kendi eliyle son verir. Ölümünden sonra, 1976 yılında, Toole’un yaşlı anacığı, roman taslağının okunması dahi çok zor olan el yazmalarını, eğitimci Walker Percy’ye okuyup incelemesi için verir. Önceleri eseri okumamak için büyük bir direnç gösteren Percy, romanı okuduktan sonra elindeki hazinenin farkına varır. Percy, romana içerikle ilgili bir önsöz de yazar (Türkçe çeviri metninde de var). Roman 1980’de basılır ve ertesi yıl Pulitzer ödülüne layık görülür. 1957 Adana doğumlu, çevirmen Püren Özgören’e gelince; hepimiz onu çevirilerinden tanıyoruz, güzel Türkçesiyle ve dilindeki akıcılıkla 1984 yılından beridir bizleri çeviri eserleriyle mutlu kılıyor. Orijinal metne bakmadım ama bu kadar fazla aksan barındıran bir kaynak metni, aslına bağlı kalarak Türkçeye yine harika bir teknikle, yine aksanlı olarak çevirmiş. Metin o kadar akıcı ki, tek bir nefeste 419 sayfayı birden çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minik dipnotlarıyla metni zenginleştiren Sayın Özgören’i bu güzel çevirisi için tebrik ediyorum. Kırmızı Kedi Yayınevine gelince; oldukça değerli bir eseri tekrardan yayınlamış (ilk olarak 1994’de basılmış). Yayınevinin Şubat 2014 birinci basımını inceledim; sekiz dizgi hatası dışında, baskıda başkaca bir kusur yok, kapak ta çok güzel olmuş. Umarım yeni baskıda dizgi hatalarını düzeltirler. Ayrıca bu eseri tekrar yayınladıkları için de kendilerini kutlarım.

Romana teknik açıdan bakacak olursak; Toole, Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniği kurgu biçemine uygun olarak, olayları önce merkezden çevreye doğru yayıyor, sonra da tekrar merkezde toplayıp fotoğraf makinesinin merceğinde yoğunlaştırarak kanımca büyük bir başarı elde ediyor. Epeyce karakter var romanında. Birazdan değineceğim. Ama öncelikle, Toole’un romanının; yaşça akranı olmasa da, kendisinin intiharından sadece iki yıl önce bir beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan, aynen kendisi gibi bir nihilist olan –bana öyle göründü- çağdaşı Louise Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı tadında macera dolu, nihilist düşüncelerle bezenmiş bir yeraltı edebiyatı eseri olduğunu düşünüyorum. Karşımızda, New Orleans ve Louisiana’nın düşkün ve sıra dışı insanlarının yaşadığı sokak ve mahallelerinde geçen, kaotik ve de komik bir yeraltı hikâyesi var. Abartmak istemem ama okuduğum yeraltı romanlar içinde en sevdiğim J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (diğer çevirisinin adıyla Gönülçelen) ve Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk romanlarından sonra en beğendiğim kurgu öykü bu oldu.

“…Ne demek bu Ignatius? Gerçekten ibneleri kaydetmemi mi istiyorsun? Kim tescilli bir eşcinsel olmak ister? Ignatius, çok kaygılıyım. İbnelerle düşüp kalkmaya mı başladın? İşin buraya varacağını kestirmeliydim. Tutuklanmaya ve kazaya ilişkin manyakça düşüncelerin ilk ipucuydu. Şimdi her şey açığa çıktı. Doğal cinsel boşalım yolların öyle uzun zamandır tıkalıydı ki, kabaran cinselliğinin yanlış kanallara akması kaçınılmazdı. Her şeyin başlangıcı olan garip düşüncenden bu yana, sonu apaçık bir cinsel sapkınlığa varan bir bunalım süreci geçirdin. Er ya da geç sapıtacağını biliyordum. İşte sonunda oldu. Grup tedavisi grubumdakiler, durumunun kötüye gittiğini öğrenince gerçekten üzülecekler…” (Sf. 329)

Kaybedenler ya da eşcinsellerden oluşan kulübün, nam-ı diğer “Barış Partisi” nin kurucu başkanı ve sonsuza dek üyesi, başat kahramanımız Ignatius J. Reilly’dir. Romanda anlatılanların 1950-69 yılları arasında geçtiğinden yola çıkarsak, aslında modern zamanların bir Donkişot (Don Quijote) romanıdır Alıklar Birliği. On yedinci yüzyılın hemen başında Cervantes’in yazıp yayınladığı romanının başkahramanı olan Donkişot’un da, sevdiği kadın Dulcinea del Toboso’ya (aslında bir köylü kızı olan Aldonza Lorenzo’ya) olan aşkı için kurda kuşa savaş açmasının nedeni, ömrü boyunca okuduğu kahramanlık hikâyeleriydi. Bizim koca oğlan Ignatius da, belki yel değirmenlerine savaş açmıyor ama ya çok fazla okuyor olmasından, ya skolastik dini düşünceleri ile katı imanı ve ahlakından, ya da üniversiteyi her normal insan gibi dört yıl yerine sekiz yılda bitirmesinden olacak ki toplumdaki hemen tüm kurumlara savaş açmış durumdadır. Ignatius, her ne kadar çaktırmamaya çalışsa da, kendisine çok düşkün olan ve kendisine hak ettiğinden de fazla değer veren, cinsel savaş devrimcisi, seks düşkünü, okuldan kız arkadaşı Bronx’lu Myrna Minkoff’a olan cinsel açlığı yüzünden (sanırım!) toplumdan kendini dışlayıp anasıyla oturduğu eve kapanmış ve “Günce” dediği pespayeye tüm gün bir şeyler karalamakla meşguldür. Gel gör ki Myrna, Ignatius’a yazdığı mektuplarda, Freud’un paranoyaklık ile eşcinsel eğilimler arasında bağlantı kurduğunu söyleyerek, Ignatius’un mevcut cinsel perhiziyle gittiği yolun eşcinselliğe çıktığını ona ufak ufak ima etmektedir.

“Büyük Beyaz Fil”, “Gargantua”, “Su Aygırı”, “Duba”, “Şişko Dev”, “Dev Anası”, “Çingene Kral”; bizim Ignatius’a yakıştırılan adlardan sadece birkaçıdır. Anacığıyla aynı evde oturan, otuzlu yaşlarındaki bu çok okumuş ve çok yiyip azmanlaşmış bekâr oğlanın etrafında kimler yok ki: Kızıl saçlı, minyon, yarı alkolik anası Bayan Irene Reilly; Reilly ikametgâhına komşu olma gafletinde bulunmuş, mütemadiyen hemen her sesten şikâyet eden, hafif tırlak komşuları yaşlı Bayan Annie; Irene’in bowlingden kankisi, ihtiyar çöpçatan Bayan Santa Battaglia; Santa’nın, herkesin sürekli çalışması durumunda her şeyin yolunda gideceğine inanan, çalıştığı karakolda kendini çavuşuna ispatlamaya çalışan polis devriye memuru, evli ve çocuklu yeğeni Angelo Mancuso; Neşeli Gece Barının sahibi, kaşalot gestapo lideri, alengirli işler uzmanı Bayan Lana Lee; Lana’nın liseli alengirli işler kuryesi genç George; aynı barda çalışan papağanlı striptizci konsomatris Bayan Darlene; barın pislik içindeki yerlerini koca güneş gözlükleri ardından süpürgesiyle temizlemeye çalışan, asgari ücretin bile altında köle gibi çalışmaya mecbur kılınmış, polisten ölü gibi korkan, dalavereci hademe, siyahi genç Burma Jones; elbise tüccarı, hafif efemine, yüksek ihtimalle gey, Bay Dorian Greene ve onun tüm azgın eşcinsel arkadaşları; Constantinople caddesindeki Reilly malikânesinin hemen önüne demirli, hemen tüm hikâyenin başlamasına sebebiyet veren o elim araba kazası ve malum tazminat sonrası Ignatius’un iş dünyasına atılmasına sebep, aile yadigârı 1946 model Plymouth otomobil; Ignatius’un anasına abayı yakmış, torun torba sahibi, “komonis” (komünist) düşmanı, tren makinistliğinden emekli, Donald Duck benzeri tuzu kuru varyemez amca, ihtiyar faşist Bay Claude Robichaux; Levy Pantolonlarının kayıtsız sahibi, playboy Bay Gus Levy ve masaj yatağı delisi sevgili dırdırcı eşi Bayan Levy; Levy Pantolonlarının muhasebe müdürü Bay Gonzalez ve doksanına merdiven dayamış, sanırız saygıdan hâlâ emekliye gönderilmemiş bunak sekreter Bayan Trixie ile Levy pantolonlarının üretiminde bir miktar faydası dokunan ayyaş ustabaşı Bay Palermo, ayrıca siyahi kadın ve erkek pantolon fabrika işçileri; elbette sosislerin anavatanı olan haşlanmış sosis arabaları teşebbüsü Cennet Satış Anonim Şirketi patronu, hijyenden bihaber, burnu yaralı, pörsümüş sosis imparatoru ihtiyar Bay Clyde; Ignatius’un akademideki öğrencilik yıllarından beri kafayı taktığı hocası Dr. Talc; ve elbette, zengin bir kabzımal kızı olan, akademideki, öğrenciliğinden istifa etmiş, 68 ruhu taşıyan çiçek kız, seks ve cinsellik düşkünü yoldaşı Myrna Minkoff gibi, hepsi de itinayla dantel gibi işlenmiş uçuk kaçık bir sürü karakter var romanda.

Macera, Magazine sokağındaki D. H. Holmes mağazası civarında, Bayan Reilly tam da Alman pastacı kadından taze jöleli çörekler satın alırken, sokakta masum masum onu bekleyen tuhaf yeşil kasketli, koca göbekli, gözleri sarı-mavi renkli olan dombili oğlu Ignatius’un supabının kapandığı bir günde (supap kapanırsa, kıçtan gaz yerine ağızdan geğirti çıkan o kötü zamanlar), onu giydiği acayip kıyafetler yüzünden tutuklamak isteyen polis memuru Mancuso ile herkesin içinde söz dalaşına girmesiyle başlar. Fortuna (Roma mitolojisinde talih tanrıçası) çarkı bizim koca oğlanın aleyhine dönmeye başlamıştır artık. Polisten kaçıp anasıyla beraber Neşeli Gece Barında kafayı çekerler ve bar çıkışı 1946 Plymouth’larıyla bir binaya çarparak bin dolar tazminat ödemeye mecbur kalırlar. Tazminatın ödenebilmesi için Ignatius çalışmak zorundadır. Levy Pantolonlarında belge arşivleme pozisyonuyla başlayan iş hayatı; Cennet Satış Anonim Şirketinde haşlanmış susis (sosis) arabalarını, yeşil kasketine sardığı kırmızı eşarp, kulağına taktığı küpesi ve belindeki plastik kılıcıyla tamamladığı korsan kıyafetiyle, New Orleans’ın tüm ayak takımının takıldığı Fransız mahallesi ve civarında, mide asidi düşmanı haşlanmış sosisleri satma girişimleriyle yeni bir soluk kazanır. Siyasi parti kurma ve toplumu aydınlatma çalışmaları, güncesine alınan notlar, yavuklusu seks düşkünü Myrna’yla it dalaşı şeklinde geçen mektuplaşmaları, gizli polislerin takibinde sokak kovalamacaları ile uçkuruna düşkün anasının bowling ve alkol maceraları eşliğinde sürüp gider. Hâlbuki Ignatius, kendine örnek aldığı Romalı filozof Boethius’un (480-524; en önemli eseri Felsefenin Tesellisi [ya da Avuncu]) mottosu doğrultusunda din bilim, geometri, ince beğeni ve edebe karşı gösterişle sorgulanan terbiyesizlikler sarmalında kendi erdemli yolunu bulmaya çalışmaktadır. Spoiler vermek istemem ama roman sonuna doğru öylesine gelişmelere gebe ki, hani insanın aklından şu geçmiyor değil: “Sezar’ın hakkı Sezar’a!” Bu çok özel romanı sizlerin de okumanızı ve sevdiklerinize de okutmanızı diliyorum…

Sonsöz:

Romanda, Ignatius koluna bir saat takıyor, Mickey Mouse saati. Bu saati Dan Brown hayranları çok iyi hatırlar. Brown’un tüm kitaplarındaki kahramanı Profesör Robert Langdon da bu tip bir saat takar. Brown, ya bir intihal yapmış ya da bir gönderme! Takdir sizin.

Ayrıca romanın 301. sayfasında (alttan yedinci satır):

“Baksana,” dedi Jones’un sesi, telefonun öteki ucundan. “Yeşil kasketli o şişko teyze hâlâ sizin orada mı çalışıyo? Bıyıklı, koca bi teyze?”

Sayın Özgören tarafından ya çeviride bir yer atlandı, ya da yazar böyle olmasına karar verdiğinden çeviri bu şekilde yapıldı. Çünkü çeviri metninde, telefon çalmadan (telefon çaldı, açıldı vb. bir bilgi yok; telefon meselesi birden açılıyor!) Bay Gonzales telefona cevap veriyor ve görüşme bitince telefon ahizesini almaca çarparak kapatıyor. Dediğim gibi, bu eksiklik çeviriden de olabilir, yazarın anlatımından da.

Son olarak, incelediğim baskıda yapılan dizgi hataları:

Sf. 42 > …çocuğunda da abuk sabuk şeylerle dolu… (doğrusu: çoğunun da abuk sabuk şeylerle dolu)

Sf. 44 > …harika bi işi… (doğrusu: harika bi şi)

Sf. 78 > …Çok o pis şeyi üstümden… (doğrusu: çek o pis şeyi üstümden)

Sf. 118 > …lambayı sürdürdü… (doğrusu: lambayı söndürdü)

Sf. 127 > …iki katı sürüyordu… (doğrusu: ikinci katı sürüyordu)

Sf. 304 > …Bay Palerma… (doğrusu: Bay Palermo)

Sf. 319 > …neredeyse hazır saydırdı… (doğrusu: neredeyse hazır sayılırdı)

Sf. 369 > …bir öğrenci olarak oldukça ayrıksıydı doğru… (doğrusu: ?)

Süha Demirel, 19 Temmuz 2015.
Doğa bazen bir aptal yaratır, ama bir züppe her zaman insanın kendi eseridir.
John Kennedy Toole
Sayfa 292 - Kırmızı Kedi Yayınevi
"Dünyada gerçek bir dâhi varsa, bunu anlamak kolaydır,
çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar"
Yaptıkları gizli antlaşmaya 'Aydınlanma' adını veren tüccarlarla şarlatanlar Avrupa'nın denetimini ele geçirmişlerdi. Kıyamet günü yaklaşmıştı, ama insanlığın küllerinden Anka kuşunun filan doğduğu yoktu.
John Kennedy Toole
Sayfa 41 - Kırmızı Kedi Yayınevi, Çevirmen: Püren Özgören
Zencilerin sahip olduğu o güce, beyaz proleteryanın yüreğine korku salma yeteneğine hayranım, (oldukça kişisel bir itiraf olacak, ama) ben de aynı şekilde dehşet salabilmeyi çok isterdim. Bir zenci, salt siyah olduğu için insanları korkutabiliyor, oysa ben aynı sonuca ulaşabilmek için kaşlarımı çatıp sert sert bakmak zorundayım. Belki de zenci olmalıydım. İri ve ürkütücü bir zenci olurdum herhalde; toplu taşıma araçlarında koca baldırımı yaşlı, beyaz bayanların buruşuk kalçalarına yaslar, onlara korku dolu, acı çığlıklar attırırdım. Zenci olsaydım, annem bana iyi bir iş bulmam için baskı yapamazdı; çünkü benim için iyi iş diye bir şey olmazdı. Anneme gelince; yıllardır düşük maaşla hizmetçilik edip durmaktan yıpranmış yaşlı bir zenci olacağı için, her akşam bovling oynayacak gücü bulamazdı kendisinde. Yoksul bir mahalledeki derme çatma bir gecekonduda, hırstan uzak, huzurlu bir yaşam sürer, istenmedğimizi, çabalamanın anlamsız olacağını bilmenin hoşnutluğuyla yaşayıp giderdik.
John Kennedy Toole
Sayfa 141 - Kırmızı Kedi Yayınevi
...Giysilerin çoğu, beğeni ve inceliğe karşı işlenmiş bir suç sayılabilecek kadar yeni ve pahalıydı. Bir insanın yeni ya da pahalı bir şeye sahip olması, dinbilimden de geometriden de habersiz olduğunun kanıtıydı; o insanın ruhu ile ilgili kuşkular bile uyandırabiliyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Alıklar Birliği
Baskı tarihi:
Şubat 2014
Sayfa sayısı:
419
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054764983
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Confederacy of Dunces
Çeviri:
Püren Özgören
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınevi
Alıklar Birliği'nin kahramanı obur, aksi, tembel, bencil, her şeye karşı, her şeyden hoşnutsuz, toplum düşmanı İgnatius. Annesi mutlaka bir iş bulup çalışması gerektiğini söylüyor, kız arkadaşı cinsel güdülerini serbest bırakırsa bütün sorunlarının çözüleceğini düşünüyor. Ama tamamen eşcinsellerden kurulan ordularla dünyanın barış dolu bir yer olacağını iddia edip bunu gerçekleştirmek üzere eşcinselleri örgütlemeye kalkışmak gibi tuhaf girişimlerin adamı olan İgnatius, onlara ve modern zamanlara inat, geğirerek, yellenerek ve homurdanarak, bıkmadan usanmadan çağının her türlü aşırılığına sövüyor...
John Kennedy Toole'un 1969'daki -henüz otuz iki yaşında, hiçbir kitabı basılmamış bir yazarken- intiharından ancak on bir yıl sonra yayımlanan ve pek çok dile de çevrilen yapıtı Alıklar Birliği, 1981'de Amerika'daki en saygın edebiyat ödüllerinden Pulitzer Roman Ödülü'nü kazandı; böylece ödül ilk kez hayatta olmayan bir yazara verilmiş oldu.
'Bir başyapıt... Yaratıcılığıyla şaşırtan bir roman.'
The New York Times Book Review
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 64 okur

  • Begüm Kalaycı
  • Delirmek Belirmektir
  • Süha Demirel
  • Berk Karademir
  • Saturnine
  • Gürkan Çeltin
  • buse
  • Hakan Tuna
  • Derya
  • Hale Eraslan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%0
25-34 Yaş
%42.9
35-44 Yaş
%42.9
45-54 Yaş
%7.1
55-64 Yaş
%7.1
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%56.5
Erkek
%43.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%11.8 (4)
9
%26.5 (9)
8
%32.4 (11)
7
%14.7 (5)
6
%5.9 (2)
5
%5.9 (2)
4
%2.9 (1)
3
%0
2
%0
1
%0