Adı:
Altıncı Koğuş
Baskı tarihi:
Nisan 2018
Sayfa sayısı:
77
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052194027
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Karbon Kitaplar
"Genç bir adam nasihat istiyor. Ne yapması lazım nasıl yaşaması lazım? Herhangi biri cevap vermeden önce düşünür ama senin cevabın zaten hazır 'Hayatın anlamını ya da gerçek mutluluğu bulmak için uğraş'. Peki bu şahane 'gerçek mutluluk' nedir? Cevap yok tabii ki. Biz burada parmaklıklı camların arkasında tutuluyoruz. İşkence görüyoruz çürümeye terk ediliyoruz. Ama bu oldukça iyi ve mantıklı bir şey çünkü koğuşla sıcak çalışma odası arasında hiçbir fark yok."
72 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Rus Klasikleri= Dostoyevski
Hikaye= Çehov

Neredeyim ben? Burası neresi? Evime, evime gitmek istiyorum!

Bir taşra kasabasında bulunan bir akıl hastanesinde geçen bir olayı, bir söyleyişi, bir çatışmayı anlatmaktadır. Hastanede bulunan eğitimli İvan Dmitriç ile doktor Andrey Yefimıç ile arasnda geçen felsefi konuşmalar daha kitabı elinize alır almaz sizi içine çekecektir. İvan Dmitriç hastanede maruz kaldığı adaletsizlik ve koşullara şiddetle karşı çıkan biridir. Ancak Andrey Yefimiç bunları görmezden gelir.

Kitap hakkında birkaç şey yazacağım.

Bakın! Bir kitapta olmazsa olmaz, görseldir. Bir yemeği düşünün, onu görmeden kokusundan iyi olduğuna kanaat getirebilirsiniz, uzaktan bakınca onun sunumuna dikkat edersiniz ve önünüze gelince de görseline. Aslında siz yemeği henüz tatmadınız! Kitap kapağı o kadar can alıcı ki, bırakın ilgili olmayı, hiç alakasız bile olsanız mutlaka ilginizi çekecek türden. Kitap öyle bir şey ki, okurken 'Altıncı koğuş' ta olduğunuzu ve İvan Dmitriç'in konuşmalarını tekrar ediyorsunuz, hissediyorsunuz, haykırıyor, çığlık atıyorsunuz. Ben bir kitabı almadan önce çok iyi araştırma yaparım, bakın internette gezinirken, şöyle bir şey çıktı: ''Lenin kitabı okuduktan sonra dehşete kapıldığı, bir süre kendine gelemediği ve “Kendimi Alıncı Koğuş’a kapatılmış gibi hissettim” dediğini okudum.

Kitabın kahramanı şüphesi İvan Dmitriç'tir. İvan Dmitriç'i hiç kuşkusuz Suç ve Ceza kitabında yer alan kahramanımız 'Raskolnikov' ile karşılaştırdım. O kadar çok benzer özellikler var ki... haksızlığa gelememe, toplumdan nefret etme, insanlardan uzak durma, ikilem, duygusal baskı, adaletsizliğe karşı haykırış...

Kitaptan birkaç şey yazmak gerekirse;


''Evet, hastayım. Halbuki düzünelerce, yüzlerce deli serbest olarak dışarıda dolaşıyor; çünkü sizin cahaletiniz onları sağlam insanlardan ayırd edebilecek bir kudrette değildir.''

İvan Dmitriç'in felsefi anlayışına ne denebilir ki, bir şey, en ufak bir şey? Hayır mı?

Rusya'nın sorunlarını anlattığı bu kitabı okumanız gerektiğini düşünüyorum. Zamanın adaletsizliğini ön plana çıkaran Çehov, dönemin vurdum duymazlığını ve halkın sorunlarını görmezden gelerek bir kenara itip onları uzaktan izlemeye yeltendiğini açıkça vurgulaması olağandışıydı.

''Bu dünyada tımarhaneleri ziyaret etmek heveslisi insanlar da pek azdır.''

Eğer mümkünse bir gün ziyaret edin; inanın sandığınız kadar korkutucu bir yer değil. Çünkü deli olan onlar değil, sizlersiniz!

https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I (Dinlemek isterseniz eğer, arşivden :) )

Keyifli okumalar.
72 syf.
·2 günde
Şarkıyı şuraya linkliyorum!!!
https://m.youtube.com/watch?v=lwSdV3OG6Ks

Çehov sen ne yapıyorsun Anton Çehov 68 sayfalık kitapla beni yerle bir ettin, iki saatlik işi vardı bu kitabın bir günlük değil... Ruslar yazmayı biliyor. Gerçekten yazarken ne düşündüklerini bilmek isterdim.

Çehov tarzı öykü kavramını hep duyuyordum ama hiç bu Anton Çehov kim diye düşünmemiştim. Kendi alanımı okumaktan böyle lüksüm olmamıştı. Her neyse önümüzdeki üç ay işsizlik grubuna dahil olduğum için bol bol kitap okumaya kararlıyım.

Betimlemelerle başlayan bir kitap hadi diyorsun içine gir ve gez bu kitabın. Arada gözümü kapatıyorum bir mekanı hayal etmek ve ona göre kitabı okumak acayip zevklidir. Arada mekanın dekorunu kendinize göre değiştirmeyi unutmayın. Altıncı Koğuş ne dedim ve açıkçası hapishane olarak düşünmüştüm. Akıl hastanesiymiş, deliler koğuşu:))

Kişileri tek tek tanıtmak neyin nesi? Ben böyle tarif görmedim. Bakınız: bozkırdaki çoban köpeklerini andıran sarkık kaşları. Gel de okuma şimdi!!

Bu koğuşun sakinleri sıradan deliler değil...
Bakınız: "Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşünmek gülünç değil mi?"

Zorbalığı normalleştirmek ve insanın kendi içindeki o parmaklıkları kıramadığı bir dünyada adaleti hangi yöne baksak hep eksik ve yarım bulacağız. Çünkü toplum sürü psikolojisine bağlıdır onların arasında onlar gibi olmadığı sürece soyutlanmış ve altıncı koğuşa yollanmış olacaktır. Bütün gücünüzle içinizde ki o parmaklıkları sarssanız bile toplumun daha güçlü olduğunu bir kez daha anlamaktan başka hiçbir şeyin değişmediğini tekrar öğrenmiş olursunuz. En tehlikeli şey insanın kendi zincirlerini kıramamasıdır. İnsanın başıma gelmez dediği her şeyi yaşamasına neden olan en güçlü şey Sürü Psikolojidir. Delilik içinde akıllılık ararsınız.

Korkunç olan şey sizin içinize düştüğünüz durum değil sizi buna alıştıracak kadar kuvvetli olmalarıdır. Herkes sıradandır sıradan olmadığını farkettiği ana kadar. O an işte aklınızın başına geldiği, aslında dışarıda gezenlerin içeride yaşayanlardan daha deli olduğunu farkettiğiniz andır!!

Önyargılar olmasa, akla ve doğruluğa aşırı önem verilse, dürüstlük dünyanın her yanına dağılsa, inanç dolu bir hayat yaşamak için o kadar kolay bulunan bir şey olsa, akıl herkes tarafından kullanılabilse içimizdeki koğuşların yıkımı altına bir dinamit koyup havaya uçurularak kadar kolay olsa bu dünyanın adaleti gülünç bulması ve insanların kendini kendi zihinlerine kapatması asla mümkün olmazdı. O zaman ölüm bir gerçeklik olarak kabul edilebilir miydi?

Edilemezdi... Fikirler, düşünceler, duygular, yaşayışlar hep canlı ve sonsuza kadar canlı kalabilirdi.

İnsan kusursuz olmak için güllük gülistanlık bir yaşamı asla tercih etmez çünkü acı çektikce olgunlaştığını, yaraları tedavi ettikçe işe yarar olduğunu, birinin üzerinde zorbalık ve hakimiyet kurarak varoluşunu tatmin ettiğini, adaletin iplerinin ancak kendi elinde olduğunu bilerek kusursuz olduğunu düşünür. İşte BUDALALIK!!

Mantığa bürünmek insanın doğasında var?? Yaşadığı şeylerin ancak ve ancak bir Tanrı'nın suçu olduğunu söylemek, kendi sorumluluk ve bilincini bir başka maddeye yüklemek, yaptıklarının altında bilncinin değil başkalarının etkisi olduğunu düşünmek ve vicdanın o rahatsız edici varlığını inkar etmek ancak ve ancak aklını kullanmayan insanın eseridir.

Eğitimli olmak, belirli sıfatlarla tanımlanmak, ahlaklı olmak, namuslu olmak, aç olmak, tok olmak, hayırsever olmak vs. delirmemek için bir sebep değildir. Hepimiz içimizden derin bir nefes alıp verelim ve herkes muhakkak biraz delirmek üzerine inşa etmiştir bilincini:)))

Ve bu bilinç varlığının anlamını öğrenmek, bilmek ister doğasında vardır. Hayat bu bilme olayının en büyük tuzağıdır. O tuzağa bir kere düşen insan eskisi gibi olamaz artık. Sorgulamak insana rahatsızlık verir. Bu kadar muazzam incelikleri ile yaratılmış insam neden ölümsüz değil? Beynin her kıvrımk, en küçük noktası bile vücudumuzu, bilincimizi, algılarımızı ve işleyişimizi kusursuz bir şekilde devam ettirirken:) Maddenin Dönüşümü.. Cevap bu kadar basit olamaz, böyle bir cevabı kabul etmek aptallık bile olamaz, insanın aptallığında bile bir bilinç vardır!! Kitaba bakınız çok detaylı yazarsam akşam olur:))

Yolda yürüdüğümüz zaman, toplum içine girdiğimiz zaman, insanlarla etkileşim kurduğumuz zaman hangisinin deli olduğunu, iyi-kötü olduğunu bile bilecek kadar üstün güçlerimiz yok ama CEHALETİMİZ var akıl hastanelerinde yaşayanlara DELİ dışarıdaki DELİLERE akıllı yaftasını yapıştıracak kadar CAHİL CESARETine sahibiz:)) sen, ben veya o fark etmez.!!

İyiyi kötüyü, deliyi akıllıyı kendimizde bulmalıyız çünkü hayvandan bizi ayıran en temel özelliğimiz AKIL yetilerimizdir:))

Bir şeyi düşünmek onu yaşamaya ve oluşumuna temel hazırlamaya neden olur yani yaşadıktan sonra düşünmemiz olanaklı mı?? Ağrıyı, acıyı düşündüğümüz için hissediyoruz ya hissedemeyenler?? Dere kenarında ot, ağaçta yaprak, tarlada taş farkınız ne??

Siz sanıyorsunuz ki; deliler doğuştan deli. Sanıyorsunuz ki; olmayız deli!!!

Bakınız: "Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz!!"

Sanıyorsunuz ki tecavüz, adaletsizlik, istismar sadece haberlerde okunur bizim kıyımızda, yaşamımızda uğrak bir noktası yok!! Sesini çıkarmayanların yerine çığlık atanlar Delidir ama Akıllılara göre:))

İnsanlar(sürü psikolojisi) sizi olmadığınız bir şeye ikna edecek hem de çok çabuk o koğuşa bir sakini olarak siz de gideceksiniz sesini çıkarmayan Akıllıların yerine bağıran Deliler için, bir zamanlar sesinizi çıkarmadığınız için!!!

Çehov'a saygılarımla...
72 syf.
Çehovla tanıştığım ve okuduğum onun ilk kitabı. İtiraf ediyorum; evet bu kitabın ince olması beni kendine çekmişti. Hani şöyle değişik ve çok sıkmayan kısa soluklu bir kitap okuyayım dedim ve Altıncı Koğuşu elime aldım. Evet kitap oldukça ince ve çabuk bitiyor ama kitabın bende bıraktığı etki gerçekten çok büyük. Bu kadar az sayfaya bunca anlam nasıl böyle muhteşem ve etkileyici bir şekilde yüklenebilir ki...
İki doktor arasındaki felsefi konuşmalar gerçekten çok hoşuma gitti.

Kitaptan oldukça çok alıntı paylaştım çünkü bu kitabın sizlerin dedi dikkatini çekmesini istedim.
"Tımarhane ziyaret etmeyi seven de pek bulunmuyor."
"Önyargılar, gündelik yaşantımızdaki bütün bu pislik ve iğrençlikler gereklidir, çünkü bunlar gübrenin kara toprağa dönüşmesi gibi zamanla faydalı bir şeye dönüşür. Kökeninde pislik barındırmayan iyi bir şey dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiştir. "
" Gerçi elimizin altında kitaplar var, ama bu canlı bir sohbetin, karşılıklı ilişkinin yerini tutmuyor. Çok da doğru olmayan bir kıyaslama yapmama müsaade edecek olursanız, bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor. "
Kitapta hoşuma giden o kadar çok cümle var ki; sadece yukarıda paylaştığım bu alıntılar bile kitabın kalitesi hakkında fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır. Kesinlikle herkesin kütüphanesinde olması ve defalarca okunabilecek bir kitap.
72 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
"Bu Ruslar Neler Yazıyor Be! " de bu hafta

Anton Çehov ismiyle bu kitapta tanıştığım için kısaca Anton Çehov'dan da bahsedeceğim.

19. yüzyılın büyük tiyatro ve durum öyküsü yazarı olan "Anton Pavloviç Çehov" lisede Yunan ve Latin klasiklerini temel alan bir eğitim gördü. Moskova'da tıp okudu ve fakülteyi bitirip doktor oldu. Hayatı boyunca da bir çok kısa öykü ve tiyatro eseri yazdı. Tuco Herrera hocamın da dediği gibi adam dış görünüş olarak Sergen Yalçın'ın KAYIP İKİZİ. Belki de Sergen Yalçın, Anton Çehov'un soyundan geliyor olabilir.

Bir kasabadaki sefil durumdaki akıl hastanesinde geçen bu öyküde, eğitimli bir hasta (bana göre üstün zekalı) olan İvan Dmitriç ile doktoru Andrey Yefimıç arasındaki felsefi karşıtlığı anlatılıyor. İvan Dmitriç haksızlığın, adaletsizliğin ve kendisine uygulanan hapsine bir sessiz haykırışı iken Andrey Yefimıç ise ilk başlarda bu haykırışa karşı çıkan ancak sonrasında İvan Dmitriç'e destek veren bir kişiliktir. Akılsız bir kasabada, iki akıllının hapsidir anlatılan. Sonuçları da ertelenemez bir kaosla bitiyor.

Anton Çehov'un aldığı eğitimler bu kitapta karşımıza çıkıyor. Aralarda Yunan felsefesine de değiniyor. Ancak öykü olmasından dolayı dili sade ve anlaşılır. 72 sayfa olmasına rağmen 1 megaton tutabilecek bir eser. Ama öyle "Ben bir saatte hemencecik bitiririm." demeyin. Yavaş yavaş okuyun gerçekten çok yoğun ve felsefi bir eser.
72 syf.
HER İNSAN ÖLMEK İÇİN DOĞAR VE ACILAR İNSANI MÜKEMMELLİĞE GÖTÜRÜR. (!)

Deliler ülkesinde akıl, bir kusur sayılır.
------
-Sahiden ölümsüzlük var mıdır? Ya da hiçlikle çevrili dünyamızın bir sona ihtiyacı yok mudur?
-Ölümsüzlüğün everesti firavundur, onun da acı çekerek ölmesine şahit olmadı mı bu dünya!
------
1892 yılında yayımlanmış bu eser. 44 yıllık kısacık yaşamına sığdırdığı öykülerinden bir tanesi Çehov'un. Kendisinin de bir doktor olduğunu düşünürsek yine kendi çıkmazlarından bir yansıma da bu eserde görebiliriz.

Bu eserde gerçeklik ve felsefe arasındaki çatışmayı bizzat yaşıyoruz. İnsanlar kendi eylemsizliklerini haklı çıkarmak için gerçekliği nasıl da entelektüelleştiriyorlar. İki fikir çatışır! Gromov hakikate şahittir, hatta tam ortasındadır. Doktor ise kayıtsızlığını kişiselleştirir.

Ölümcül bir realist olan Gromov, Rabin'in tecritciliğinin sadece tembellik ve aptallık olduğunu haykırır. Bu sert ama esasen doğru bir yargıdır.

*Yefimiç'in kendi vicdanını rahatlatmak için “rasyonalizasyon” rahatlığına çekilir.
*Yefimiç, hastanenin ahlaksız bir kurum olduğunu ve kasabanın sağlığına katkısından çok zararı olduğunu bilir.
*Hastaları ya da mahkumları için merhamet duymaz.
*Her şeyin şansa maruz kaldığını öne sürer.
*Diğerlerinin durumlarına karşı ilgisizliğini haklı çıkarır.
*Acı ve yalnızlıkla yüzleşmekte zorlanır.

Doktor Yefimiç'in doktrinleri hem inandırıcı hem de kalpsizdir. Hiçbir insani amaç da taşımamaktadır. Felsefe ve kitaplarla çok ilgilidir. Çehov ise doktorun felsefesinden yola çıkarak kitaba yön verir. Nihayetinde, kasabada olabildiğince yalnız olan doktor, Gromov tarafından ele geçirilir. (fikren, manen) Önceki felsefesi olan acı çekmeden ve reddetmeden duyduğu anlamsızlığı kınayarak sona erdirir. Öykünün en büyük ironisi ise, bu dönüşümü kahramanın şans eseri sağladığıdır. Ayrıca sahip olduğu / yönettiği bir iltica içinde bu dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Gromov realist olduğu kadar bir radikaldir. İçinde bulunduğu cehennem onun korkularından doğmuştur. Paranoyak deliliği ise özelinde statükoyu kınar! Daha doğrusu statükonun insanları nasır esir aldığını acımasızca bizlere ihbar eder. Doktorun ahlaki dönüşümü içinde bulunduğu iltica (!) döngüsüyle kalmayacaktır. Bizzat yönettiği sistemde yönetilen konumuna düşecektir. İşte ironilerin kol gezdiği hikayemizde biri daha bizimle.

68 sayfa süren bir çıkmaza girdim, bir Gromov oldum bin Yefimiç! Çok ama çok etkilendim doğrusu. Dünya bir bahçe ise Rus edebiyatı da ağaçlar arasında kurulmuş bir hamaktır.

Kitabın sonlarına doğru geçen bir diyalog:
''Lanet olası yaşam!” diye homurdandı. “En acı yanı da çekilen ıstıraplar karşılığında bir ödül verilmemesi! Müzikli oyunlarda olduğu gibi her şey görkemli bir gösteriyle değil, basit bir ölümle bitiveriyor. Birkaç işçi gelip ölüyü kollarından, bacaklarından tutarak bodruma atıyorlar... Bırrr! Ama istediklerini yapsınlar. Kim bilir, belki de öbür dünyada yüzümüz biraz güler. Bir yolunu bulup öbür dünyadan sık sık bu dünyaya geleceğim. Hortladığımı görünce bu namussuzların ödü patlasın, korkudan saçları bembeyaz olsun!”

İyi okumalar, sevgiler, saygılar.

https://www.youtube.com/watch?v=_KbT-iA5768
68 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Anton Çehov'un 1892 Kasımında yayımlanan novellası.

Rusya’nın fakir bir kasabasında akıl hastanesinde yatan ve eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasındaki felsefi çatışma...

İvan Dmitriç maruz kaldığı adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandığı berbat koşullara karşı çıkarken, özünde iyi bir insan olan Andrey Yefimıç bunları görmezden gelmekte ısrar eder ve durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmaz. Sonunda içine düştüğü felsefi yanılgının farkına vardığında ise artık çok geçtir.

İnsan topluluğu tekdüzeliğe, toplum tarafından bize dayatılana, bencilliğe, duyarsızlığa ve kayıtsızlığa o kadar alışmış ki tam tersini yapan bir insan görünce hastalıklı ve anormal olarak adlandırılıyor. Binlerce insanın içinde bir kişi farklı olsa, belki sadece o kişi doğru olsa bile, maalesef sorunlu olarak mimleniyor. Kitap bize şu soruyu soruyor; akıl hastası olanlar aslında kim?

Çehov, ustalıkla yarattığı bu atmosferle yine bizi öykünün içine çekmeyi başarıyor...
72 syf.
·2 günde·10/10
Altıncı Koğuş, 1892’de yayınlanan, bir durum hikayesidir. Yarım kalan tüm kitaplarımın hüzünlü bakışlarını üzerimde hissettiğim bir dönemde okuduğum bu kitap, henüz ilk sayfalarında, bu suçluluk duygusunu üzerimden bir çırpıda silmeyi başarmıştır.

Bu tarz durum hikayelerinde olay örgüsünden ziyade, yaratılan atmosfer, karakterlerin ruh hali gibi etkenleri ele almayı uygun bulduğum için kitabı henüz okumayan okurların, incelememi okumalarında bir sakınca görmüyorum. Yalnız istemsizce tat kaçırıcı bilgiler de vermiş olabilirim elbette, o yüzden okuyup okumama yönündeki takdir sizin. Bu uyarıdan sonra kitabın ele aldığı konulardan, beni en çok düşündüren soruyla devam etmek istiyorum.

Acı çekmek, insanın ruhunu yüceltir mi, benliğimizi keşfetmek ve kendimizi gerçekleştirmek için bir araç mıdır; yoksa bütün bu fikirler acı çekmeyen birtakım elitist, poposu her zaman sıcakta ve güvende olan güruhun bir saçmalığı mıdır?

İvan Dmitriç ve Andrey Yefimıç bu tartışmanın iki zıt kutbunu temsil eder.

İvan Dmitriç takip edilme korkusuyla yaşayan, zannımca paranoyak bir delidir. Yasalardan, hapsedilmekten korkar, insanların kendisini takip ettiğini düşünür. Kısacası, Truman Show’u izledikten sonraki geçici ruh halimize benzetebileceğimiz bir psikoloji içindedir. Üniversiteyi geçimini kazanmak için yarıda bırakır, buna rağmen eline geçirdiği her kitabı büyük bir hırsla okuyan kültürlü biridir. Hayata dair bildikleri, okudukları ve yaşadıklarının bir sentezidir. Olması gerekene ulaşmayı hayal etmeye lüksü yoktur, olana bakar. Olan’a küfreder, Olan’a öfkelidir.

Andrey Yefimıç ise kaba görünümünün aksine oldukça nazik, okumayı ve düşünmeyi seven ancak hastanedeki aksaklıklara karşı oldukça kayıtsız bir doktordur. O’na göre insanların acı çekmelerini, ölmelerini engellemek gereksizdir. Acı çekmek ruhu olgunlaştırır, ölümse tabii bir nihayettir. O halde bunları geciktirmeye yahut önlemeye çalışmak, yani çalıştığı kurumun amacı, yersiz ve gereksizdir. Yalnız bu hastanenin kapıları kapansa da, bir başka hastanenin kapısı, bir yerlerde, muhakkak ki açılacaktır. Dünyanın pisliği bir yerde toplanmak zorundadır. O halde yapılacak olan, kayıtsızca hastaneye gidip gelmekten başkası değildir.

Bu iki karakteri birleştiren, kitap okumaları; dolayısıyla düşünmeyi bilmeleri ve nihayetinde “Altıncı Koğuş” olur. Birbirinden tamamen farklı hayat görüşlerine rağmen sohbetlerinden büyük bir haz alır doktor.

Andrey Yefimıç, İvan Dmitriç’e verdiği öğütlerle stoacı düşünceyi ve toplumsal sorunlara karşı kayıtsız Rus aydınlarını temsil eder. İvan Dmitriç’in bu berbat hastane ortamında bulunmaktan ve ruhundaki hastalıktan duyduğu acıları yok etmenin yolu, Doktorun düşünce sistemine göre tamamen akıldan ve irade gücünden geçmektedir. İnsan bu akla eriştikten sonra dünyanın en güzel ve en kötü köşeleri bir olur. “Bir bilgin ya da sadece düşünen, kafası çalışan bir kimse, diğerlerinden tam da acıyı küçümsemesiyle ayrılır. Bu kişi her zaman halinden memnundur ve hiçbir şeye şaşırmaz.”

Stoacı düşünceyi Altıncı Koğuş ekseninde ele alacak olursak; “Doğanın yasasına boyun eğmek” Stoa ahlakının temel bir ilkesidir. Doktorun hastaları iyileştirmeyi ve ölümü engellemenin beyhudeliği yönündeki düşünceleri bu ilkeyle bağdaştırılabilir. Yine Stoa öğretisinde bilge kişi erdemli olandır. Erdem ise doğaya uygunluktur ve tek başına mutluluğu sağlayabilir. Bu yüzden diğer insanlar için önemli olan maddi zevkler, şeref, saygınlık, sağlık ve hatta hayat ilgisiz kalınması gereken şeylerdir. Doktor’un İvan Dmitriç’e öğütleri de işte tam bu yöndedir. Önemli olan irade gücüdür ve kişi içinde bulunduğu tüm koşulları bu sayede alt edebilir.

İvan Dmitriç ise doktorun bu öğütlerinden iğrenir. Ona göre Stoacı görüş pratikte zayıf kalmaktadır. Bir insan ne kadar gelişmişse acılara ve çevresinde gelişen olaylara karşı o denli duyarlıdır. İvan Dmitriç insandır, her türlü uyarıya karşı tepki verilmesi gerektiğini savunur. “Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarıyla cevap verir. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösterir.” Doktor’un bu öğütlerini hiç acı çekmemesine ve hayatı tanımadığına bağlar.

Kitabı okurken kendimi bu derin felsefi tartışmanın içerisinde buldum. O an kim konuşmaktaysa, ona hak verdim. Bu belki benim bu konudaki fikirlerimin tam oturmuyor oluşundan, yahut da Çehov’un ustalığından ileri gelmektedir.

Altıncı Koğuş’u boş zamanlarınızda ve keyifle değil de; düşünerek, üzerine eğilerek, yer yer rahatsız olarak okumanız dileklerimle. Sevgiler.
72 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Pek öykü kitabı okuma alışkanlığım olmamasına rağmen, daha önce nadir olarak okuduğum bir öykü kitabına yaptığım inceleme sırasında, 1K'da değer vererek takip ettiğim bir arkadaşımın önerisiyle bu kitabı aldım ve okudum. Böylece de Anton Cehov'la tanışmış oldum.

Benim okuduğum kitapta ''altı numaralı koğuş'' isimli öyküden başka üç kısa öykü daha vardı. Ama tabii ki en önemlisi kitaba ismini veren ''altı numaralı koğuş'' öyküsü olduğu için, onunla ilgili yazacağım.

Öyküde, Çarlık Rusya'sı döneminde bir taşra kasabasında ve buradaki hastahane de olan olaylar anlatılmaktadır. Orada ki bir doktor ve hastaların, yapılan toplumsal yanlışlıklarla karartılmış hayatlarının, dramatik hikayesi bize aktarılmaktadır. O dönemdeki Rusya'da yaşanan sosyal adaletsizlikler, haksızlıklar, kokuşmuşluk ve içler acısı insan manzaraları . Yazar, bütün bunlara kayıtsız kalındığında insanların başına neler gelebileceği hakkında bizi düşünmeye sevketmektedir.

Yazar hakkında bu kitapta bulunan dört öyküsüne göre bir değerlendirme yaparsak ;
öncelikle müthiş bir yer, zaman, kişi ..vs tanımlamaları var. Bunları çok ayrıntılı ve muhteşem bir şekilde yapıyor. Konular sosyal içerikli olma özelliği taşıyor. Dönemin havasını çok iyi yansıtıyor. Haksızlık ve adaletsizlikleri gözler önüne açık açık seriyor. Döneme ait bir çok konuyu sosyal ve felsefi açıdan değerlendirerek insanlara mesajlar veriyor. Kısaca söylemek gerekirse Anton Cehov, sadece öykü yazmış olmak için değil , içinde bulunduğu dönemi eleştirmek ve kendi halkına doğru yolu göstermek için öykü yazmış görüntüsünü veriyor.

İncelememin başında da yazdığım gibi bu kitap, yazarla tanışma kitabım oldu. Çok beğenerek okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum. Bana gelince ben Anton Cehov'un diğer eserlerini de okuyacağım galiba.
72 syf.
·2 günde·10/10
Çehov!
Hayran bıraktın kendine...

Okuduğum ilk Çehov öyküsü. Son olması mümkün değil.

Tek kelime ile mükemmel bir kitap. 68 sayfada neler anlatmış neler. Öyle bir saatte okurum falan diye başlamayın derin, düşündüren bir kitap, ağır ağır okumak gerekiyor.

Kendimi Altıncı Koğuşta divanda oturmuş İvan Dmitriç ve Andrey Yefimıç'in sohbetini dinlerken buldum :)


En sevdiğim alıntı;

"Evet hastayım. Halbuki düzinelerce, yüzlerce deli serbest olarak dışarıda dolaşıyor; çünkü sizin cehaletiniz onları sağlam insanlardan ayırd edebilecek bir kudrette değildir."
-İvan Dmitriç-
72 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Rusya'da, bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen novella. Dönemin Rusyası hakkında detaylı bilgim yok fakat kitap, size ikili diyaloglarla anlattığı felsefi yaklaşımları, dönemin Rus toplumsal yapısına eleştiri olarak kullanmış. Anton Çehov'un kalemi güçlü, bunu hissedeceksiniz. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
72 syf.
Yükte hafif, fikirde ağır diye tabir ettiğimiz ince kitaplardan biri kabul edilebilir Altıncı Koğuş… Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim, sevdiğim bir öykü okumadım. Bu kitabı özlerim ben; tekrar okur, karakterleriyle hasret gideririm… Eminim! Okuyan birini gördükçe İvan’ a selam gönderirim. :) Vardır böyle başucu kitaplarımız.

Kitaba gelecek olursak; (Belki bazı noktalar size spoiler verebilir.)
Kitabın kapağını açar açmaz harika betimlemeler karşılıyor sizi. Kitap üç boyutlu bir görsel şölene dönüşüyor ve Altıncı Koğuşun bakımsız kötü şartlarına; hastane ortamında bulunan hastalara doğru yol alıyorsunuz. Hepsiyle tanışıyorsunuz. Garip hikayeleri var. Betimlemeleriyle size kitabı yaşatan yazarların peşini bırakmamak gerek. Bu bağlamda beni kendine çeken, en çok etkileyen yazarlardan ilki Orhan Pamuk’tur. Diğeri Gorki… Şimdi buna Çehov eklendi. Henüz yolun başında bir okuyucu olarak bu listeye başka yazarlar da eklenecektir muhakkak.

İvan Dmitriç ; devamlı takip edildiğini zanneden bir hasta olarak Altıncı Koğuşta yatmakta. Aslında çok sorgulayan, haksızlıklara karşı tahammül edemeyen, olumsuzluklardan etkilenip acı çeken, eğitimli, hastaneye yatmadan daha doğrusu düşünmeye,sorgulamaya başlamadan önce çok kitap okuyan bir karakter. Daha sonra doktor Andrey Yefimıç ile tanışır. İkisi arasındaki diyaloglar kitapta ençok dikkat çeken bölümler… Doktor Yefimıç ise; hastanenin kötü şartlarını farkında olan, her şeyin kendiliğinden düzelmesini bekleyen,akla ve gerçeğe önem vermesine rağmen güçlü bir karakter olmadığı için stoacı görüşlere sığınan bir karakter... İvan ile gerçekleştirdiği sohbetlerden sonra ruhsal ve düşünsel değişikliğe uğrayan doktor, zamanla çevresini eleştiren, herkesten farklı düşünmeye başlayan bir karaktere dönüşür. Daha sonrasında çevresindeki toplumsal sorunlar ve insanlar arasındaki iletişimsizlik doktoru tiksindirmeye başlar. Ve böylece doktorun yalnızlaşma süreci başlar. Doktorun kendisine koyduğu teşhis ise kitapta en beğendiğim cümleler arasında:
"... Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli!"
Başından beri deliliği de sorgulatan kitap burada deliliğin aslında ne olmadığı konusunda düşünceleri had safhaya çıkarıyor.

Düşünmenin ve sorgulamanın suç teşkil ettiği toplumlarda, bir şekilde hapsedilmenin yalnızlaştırmanın öyküsüdür bu kitap. Okurken dönemin şartlarını dikkate almadım. Çok ta vakıf değilim… Ama kitabı okurken biraz yazar hakkında fikir sahibi olmak yeterli… Konu evrensel olunca çok ta yabancı hissetmiyorsunuz kendinizi kitaba… Her sayfası önemli, altını çizeceğiniz cümlelerle dolu, kendinizi ve hayatı sorgulatan akıcı ve yalın anlatıma sahip muhteşem bir eser…
72 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Çehov'un okuduğum üçüncü kitabı Altıncı Koğuş ve en iyisi diyebilirim. Çehov'un güçlü kalemini hissettim Altıncı Koğuş'ta, betimlemeleri, benzetmeleri anlatımı çok iyiydi. Kitabı kısaca, bir akıl hastanesinde kalan hasta İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasında geçen felsefi konuşmalar üzerine kurulu bir kısa öykü diye açıklayabilirim.

Andrey Yefimıç araştırmayı, kitap okumayı çok seven, bilgili eğitimli bir doktor. Ancak hayatı pek ciddiye almıyor, çevresine kayıtsız. Hayatı sorguladığında "Eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye?" sözünü söyleyebilen, ölüm ve acı gibi konularda farklı düşüncelere sahip bir karakter. Akıl hastanesinde kalan İvan'a acı hakkındaki düşüncelerinden uzaklaşarak, durumundan şikayet etmeyi bırakarak acıdan kurtulabileceğini söylüyor. Hastaların yakınmalarına "sizi endişelendiren dış etkenlerin ne kadar önemsiz olduğunu anlayıp hayatı derinlemesine kavramaya gayret edin" diyor. Hastaların yaşadıklarına son derece kayıtsız, anlayışsız bir tutum içerisinde.

Bu noktada aklımıza felsefenin ortaya çıkışı geliyor. İnsanın karnı tok, rahat ve mutlu, yani tüm ihtiyaçları karşılandığı zaman o noktada ortaya çıkmıyor mu felsefe? O zaman düşünmeye, sorgulamaya başlamıyor mu insan? Akıl hastanesinde kötü koşullarda yaşamaya çalışan İvan için oldukça zor görünüyor hayatın anlamını kavrayabilmek. İvan, Andrey'in aksine acıyı yakından hissediyor, onu inkar edemiyor. Andrey'in düşüncesini fantastik buluyor, gerçek hayatı tanımadığını düşünüyor. Acıyı, hayatı, ölümü küçümsemesinin rus tembellerine özgü bir felsefeden ibaret olduğu söylüyor.

"Bizi burada parmaklıklar ardında tutuyorlar, işkence ediyorlar, çürümeye terk ediyorlar. Bunlar çok güzel ve mantıklı; çünkü size göre bu parmaklıklarla sıcak, rahat odanız arasında hiçbir fark yok." İvan'ın Andrey'e seslenişi Andrey'in felsefesini özetler nitelikte.

Andrey ve İvan'ın bu konular üzerine karşılıklı konuşmaları Andrey'i etkilemeye başlıyor yavaş yavaş. Andrey felsefesine ait tüm düşüncelerin yanılgısını yaşayıp görüyor. Sonunda bir çıkmazda buluyor kendisini. "Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli! Ortada hiçbir hastalık yok. Yalnızca çıkışı olmayan bir kısırdöngünün içine düştüm. Hiçbir şey umurumda değil. Her şeye hazırım." sözleriyle anlatıyor bizlere çatışmalı ruh halini.

Bu harika kısa öyküyü yavaş yavaş okuyup düşünmek, İvan'ı, Andrey'i anlamak, toplumun içinde yansımaları bulunan bu karakterlerin düşünce yapılarını kendimizi altıncı koğuşa kapatılmış gibi hissederek okumak gerek..
"Elimizin altında kitaplar var ama bu canlı bir sohbetin, karşılıklı ilişkinin yerini tutmuyor."

Bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor.
Anton Çehov
Sayfa 22 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 5.Basım
''... akıl, elimizde olan biricik zevk kaynağıdır. Oysaki biz burada bu zevkten yoksunuz. Kitaplarımız var, o kadar.''
— İnsanın huzuru dışarıda değil, içindedir.

+ Nasıl yani?

— Sıradan bir insan iyiyi, kötüyü dışarıdan bekler. Düşünen bir insan ise kendinde bulur.
Anton Çehov
Sayfa 37 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 5.Basım
Kabul etmem gerekir ki sizinle yaptığım sohbet bana müthiş keyif veriyor. Eh, ben sizi dinledim. Şimdi de siz beni dinlemek lütfunu gösterin bakalım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Altıncı Koğuş
Baskı tarihi:
Nisan 2018
Sayfa sayısı:
77
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052194027
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Karbon Kitaplar
"Genç bir adam nasihat istiyor. Ne yapması lazım nasıl yaşaması lazım? Herhangi biri cevap vermeden önce düşünür ama senin cevabın zaten hazır 'Hayatın anlamını ya da gerçek mutluluğu bulmak için uğraş'. Peki bu şahane 'gerçek mutluluk' nedir? Cevap yok tabii ki. Biz burada parmaklıklı camların arkasında tutuluyoruz. İşkence görüyoruz çürümeye terk ediliyoruz. Ama bu oldukça iyi ve mantıklı bir şey çünkü koğuşla sıcak çalışma odası arasında hiçbir fark yok."

Kitabı okuyanlar 4.566 okur

  • Ayşe
  • İmge
  • BSA.
  • Serap Altuntop
  • kübra
  • Volkan Akbaba
  • Özge bağtaş
  • Zübeyde
  • betül
  • İdriskligünler?

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.4 (6)
9
%0.4 (6)
8
%0.6 (10)
7
%0.3 (5)
6
%0.1 (2)
5
%0
4
%0
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları