·
Okunma
·
Beğeni
·
7,7bin
Gösterim
Adı:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Baskı tarihi:
Ekim 2003
Sayfa sayısı:
332
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752931541
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Ölümün kovaladığı, ama bir türlü başa çıkamadığı, her defasında artan bir öfkeyle ve başka kılıklara bürünerek peşine düştüğü öyküler. Ölüm, önce infazına ramak kalmış idam cezası, ardından Rus cephesi ve nihayet amansız bir hastalık olarak kovalayacaktır Borchert'in öykülerini. Binlerce yıllık varoluş öykümüzün dibe vurduğu, insanın bir tür olarak kendine inancını yitirdiği sahnelerden geçerek. Geceleyin karısından gizli fazladan bir dilim ekmek veren karısı, yıkıntılar arasında kalmış kardeşinin cesedini farelerden korumak için günlerce orada bekleyen dokuz yaşında bir çocuk, ellerinde kalan tek şeye, sokaklara kargalar gibi tünemiş savaş arttığı yorgun askerler, verecek bir ipek çorabı olmadığı için sevdiği kadının yataktaki sıcaklığından mahrum kalan bir adam, çevresindeki sevdiği kadının yataktaki sıcaklığından mahrum kalan bir adam, çevresindeki her şeyi bir anda silip, evrenin en önemli ve en güzel şeyine dönüşen hapishane avlusundaki sarı çiçekli karahindiba...
332 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Sevgili Wolff ..
bana bu kelimeleri nereden yazdığını biliyorum...
yeryüzünde bir "Araf"dan. .
https://youtu.be/Szt4KQQ1VUk

Elbe'yi.. benden çok sevdiğini biliyorum ..ona bakışından ,kokusunu içine çekişinden,her fırsatta onu görmeye gidişinden ..
Seni ben ağlatamam..
..biliyorum ..
bir dilenci heykeli değilim çünkü Barlach'ın elinden çıkmış. .
Ateşin, hastalığın, yaşama hevesin değilim ...biliyorum ..
Her sabah, o "Hesse"gülüşlerine dahil değilim ...biliyorum

"Ama sana veda etmek güç "
...Sana veda etmek korkutuyor beni

#spoiler

"Iyi bir kitap okumak..
günlerinizi normal akışından dışarı çıkarabilmek demektir ..
"Iyi bir kitap. ..size şarkı söyleyen ve söyleten kelimeler demektir ..
"Ve iyi bir kitap içinizde bir yerlerde kalmasını istediğiniz kitaptır ..

kalbinize yakın ,her elinizi attığınızda orada olduğunu hissettiğiniz kitaptır ..

"Ama Fareler Uyurlar Gece " üstüne basa basa "IYI" bir kitaptır ..
Teknik_ taktik incelemek asla istemediğim...
Aksine bütün duygularımla besleyip büyütmek istediğim bir kar topu benim gözümde bu inceleme ve hatta _hatta kucak kucak kar ..
Bir yangın ,duman. .ve kül
Genç bir rüzgar yaşlı bir duvar
hummalı bir Malarya bu inceleme ..

Bu kitabı okurken bir insan boyunda kara kargalar olup çevrenize bakmalısınız ..

Mavi üniformalı köpekler güler halinize..
Gülsünleŕ ..son insanlık kırıntılarıdır bu onların ya da onlar öyle zanneder ..

"Karahindibaģ "ne menem bir çicekmiş acaba?? ..der araştırmalısınız..

Gece gidecek evleri olmayan ruhlara bakmak için pencerenizi açmalısınız..
Seslerini duymalı ..onları tek tek toplayıp yıldızlar gibi ellerinizle alıp saklamalısınız

Kalbinizde, karacigerinizde,kanınızda..
her yere girebilen "ölüm " kelimesinin nabız gibi attığı duymalısınız..

Çürümüş ceset kokuları burnunuzu sızlatmalı..

Trenler geçmeli düşlerininizden sesleri çocuk çığlığı ..

Kentler eklenmeli haritalarınıza .
.__Hamburg diye bir yer vardı ?
__Artık yok mu ?
__bir gece de mi?
Yüzümüzde "dehşetli " bir "gülümseme "
Kentler silinmeli hafızalarınızdan ..

Bu kitabi böyle "okumalısınız "

Dip nottan öte. .

Bir adım ileride sizi bekleyen sürpriz

on dokuz öykü sinemasından bir bilet çıkar piyangodan ..
Piyangodur Çünkü
Wolff artık ölmüştür. .
Kan kusarak ateşler içinde ..yabancı bir ülkede ..

25 yaşındayım !!!
Karnım Aç! !!

Diye feryad eden mısraların yaratıcısı artık yeryüzü araf'ından baska bir cepheye terfi etmiş ..hiç anlamadigi Tanrısının yanına gitmiştir..
"Biz Stalingrad'dayken Tanrı nerdeydi !!"
haykırışını bizzat Tanrının yüzüne sormak için. .

Ölümünden sonra yayınlanan bu ondokuz öykü hepsi birbirinden güzel ve benden tam referanslıdır ..hoş ben bir şey olduğum için değil ,o beni feth ettiği içindir. .bir yazara "dahil olma" çabamdır benim ..

Üç siyah Kral gibi ..
Radi gibi. .
"Ama gülme sakın " :)
Bu salı gibi ..
ve en sevdiğim
"Doktorlar da hiç bir şey bilmiyor " gibi
Sizi başka bir evrene taşıyacak hikayeleri OKUYUN ..
Maria'yı merak edin ..belki siz de... olmayan adalete bir çelme takar ..kendinizi Iyi hissedersiniz ..

Sevgiyle okundu ..
Aşkla yazıldı ..
Wolfgang BORCHERT anısına ..
Ve ben..
gerçekten...
https://youtu.be/1DWzKXY7R3g
"Seni Çok Sevdim "


.
336 syf.
·2 günde·9/10 puan
Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

“...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

“...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

“Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
Bomba, dedi mucit
Savaş, dedi general.
Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

Sevgi ile kalın…


Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!
Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
HAYIR demek!

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

- Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -
332 syf.
Yitirmelerin, tüketmelerin, kaybetmelerin çığlıkları..
Ayrıcalıklı bir ruhun jilet kesikleri..
Karanlığın ve yalnızlığın en soğuk hali..
Ne derseniz deyin; herbiri gözlerinize saplanıp kalan, kelime görünümlü dikenlerden müteşekkil, yıkıntı edebiyatının en güzel örneklerinden biriydi okuduğum.

Koca bir enkaza dönüşen evrenin, kara deliklerde kaybolan ruhların, tutunacak dalı kalmamış insanların, acının hikayeleriydi.

Bu cehenneme 26 yıl direnebilmiş, hissedebilen, hissettirebilen, uzun hikayeler yazacak vakti olmayan..sanki erken vedasından haberdar gibi.." Hızlı yazmalıyım, çok yazmalıyım!" diye çırpınan bir kalemin yürek sesleriydi.

Bazen bir mahkumun yalnızlığında, bir hücrede,
Bazen bir ölünün simsiyah nefesinde,
Bazen içimizde taşıdığımız canavarlarda, ölümde,
Toprakta eşitlenen yaşam kavgasında,
Umutla umutsuzluğun,
Varlıkla yokluğun tam ortasında..

Kendinizi aniden içinde bulabileceğiniz öyküler bunlar. Çok uzun tasvirler, açıklayıcı bilgiler yok. Gerek de yok.
Bir duygu seline kapılıp, yalın ama derin kelimelerle ilerlerken bu tür ayrıntılar aklınıza bile gelmeyecek çünkü.

Başlangıç gibi bitişler de aniden. Tuhaf bir sızı dolduruyor hikayenin son noktadan sonrasını. Bu öykülerin bu kadar kıymetli olmasının sebebi, kendimizden kattıklarımızdır muhtemelen. Ve bittiğinde bile bitmeyen, devam eden kelimelerin yankılarıdır.

Edebiyatın üstünün hayatla örtüldüğü bu satırları okurken savaşın, esaretin, yokluğun, yıkımın, korkunun ve aynı zamanda umudun en derin izleriyle karşılaşıyorsunuz. Yoğunluğunun şiddetini bazen bir kelimede, bazen bir paragrafta ya da bir cümlede en baskın haliyle hissediyorsunuz.

Şöyle mesela;
"Haftada bir salı var.
Yılda elli.
Ve savaşta bir yığın.."

Üç cümle..üç kısa cümle..gölgeleri çok uzun olan üç kısa cümle bazen koskoca bir kitabın anlatmak istediğinin çok daha fazlasını ifade edebilir.
Borchert'in satırları gibi.
Hasta, yalnız, acı dolu bir insanın, inadına ümitli, inadına çırpınan haliyle kaleme aldığı satırlar çünkü bunlar.

Şiirsel, derin, anlamlı ama yalın, sade, aceleci ve cesurca.

Inandığı, savunduğu ama hasret kaldığı bir düzenin, yaşamın tasvirlerinde derin gölgeler olarak yerini aldı.

Onun direnişi hem fiziksel hem de ruhsaldı.

Başardı...





Keyifli okumalar..:)
332 syf.
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, Kapıların Dışında ve Hayır De kitabından sonra okuduğum 3. Wolfgang Borchert kitabı. Yordam Kitap'tan çıkan Hayır De, savaş karşıtı bir manifesto ve çok etkileyici. Fakat aynı metin, Ama Fareler Uyurlar Geceleyin'in içinde de var. Hatta kitapta Hayır De'den hemen önce Bu Bizim Manifestomuzdur isimli bir yazı var ve Hayır De ile birbirini tamamlayan iki metin. Bu iki metin kitabın içindeki en sarsıcı iki bölümdü. En çok etkilendiğim diğer yazılar ise kitaba adını veren Ama Fareler Uyurlar Geceleyin ve Ekmek oldu.

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, birbirinden bağımsız gibi görünen ama özde savaşı ve savaşın tahribatını konu edinen yazılardan oluşuyor.

Wolfgang Borchert'in, cephede ve sonrasında tanık oldukları, katlanması çok zor şeyler. On binlerce ölü, onbinlerce ölünün yaydığı koku, bedenlerinin bir parçasını kaybetmiş yaralı askerler. Bunları sadece bir an gözünüzün önüne getirin...
Benim hiç aklımdan çıkmıyor okuduklarım. Günlerdir kabuslarla uyanıyorum. Korkuyla, ağlayarak... Anlamamıştım nedenini, yeni farkına varıyorum.

Tüm bunlar nedeniyle, Tanrı'ya olan sevgisiyle öfkesi arasında sıkışmış. Bir yandan hesap soruyor Kapıların Dışında' da olduğu gibi. Diğer yandan çaresizlikle yine ve ancak Tanrı'ya sığınıyor.

Wolfgang Borchert hayatının 6 yılını (18-24yaş) cephede geçirmiş. Cephede yaşadıklarının yanında, cepheden ayrıldıktan sonra da, gördükleri karşısında ruhu büyük hasar almış. Yazmaya başlamış, "Azraile yarışırcasına" yazmış. Fakat sadece 2 yıl yazabilmiş ve 26 yaşında hayatını kaybetmiş.
Acısını her satırda hissettim.
Okuduğum en zor kitaplardan biriydi.

Kamuran Şipal' in müthiş çevirisinden söz etmemek olmaz. Bir an bile kaybolmamış duygu yoğunluğu, sanki ana dilimde okudum. Müthişti.
Kapıların Dışında incelemem: #75886111
Diğer tüm kitap yorumlarım için:
https://www.youtube.com/c/klasikokur
332 syf.
·Puan vermedi
Yirmi altı yaşında ölmüş yazar. Ama öyle böyle ölmemiş; ölümün her aşamasını sindire sindire, hissede hissede, can çekişerek, yaşayarak, öyle aramızdan ayrılmış. Haliyle öykülerinde de sadece yaşadığı yıkım var. Çığlıkları kelimelerin içinden fışkırıyor adeta. İnsanlığın imdat çığlıkları... Havada asılı kalacağını ve aynı masada oturduğu dostlarının kulağına ulaşamayacağını bile bile haykırıyor Wolfgang. Nazi Almanya'sında bir Alman, savaş karşıtı olabilir mi? Yirmi yaşında kız arkadaşına yazdığı mektuplar arama sonucu ele geçince, düşünceleri tehlikeli bulunarak ölüme mahkûm ediliyor. Yirmi yaşında! Zindanlarda türlü işkencelere maruz kalarak ölümü bekliyor. Gücü elinde bulunduran iktidar, altı hafta sonra suçu çok büyük olan yazarın hayatını lütfedip bağışlıyor. Ama bırakmıyor dışarı. Altı ay daha hapsediyor. Sonra çıkartıyorlar fakat bir şartla; savaşacaksın! Hem de en ön safta. Rus cephesine gönderiliyor. Savaşın kanlı ve kirli yüzünü daha derinden görüyor. Bir daha iyileşmeyecek biçimde elinden yaralanıyor. Salgın hastalıklara yakalanıyor aynı zamanda. Geri hizmete düşünce, cephede askeri tiyatroya giriyor. Tam her şey yoluna giriyor derken, koğuşta anlattığı politik bir fıkra onun yeniden içeri girmesine neden oluyor. Mahkemelerde sürünüyor. Affedilmez yeni günahının cezasını çekmek üzere Nürnberg'e gönderiliyor. Cezaevinde hastalık ilerliyor, hücrede ölümü bekliyor. Her gün şehrin tepesine bombalar yağıyor, herkes kaçıyor, sığınaklara sığınıyor, ama o; hücrede terkedilmiş Wolfgang bekliyor, seyrediyor, duyuyor sesleri, biriktiriyor. Ülkesi tamamen bir yıkıntıya dönüştüğünde çıkıyor dışarı, ama kendisi de bir yıkıntıdan ibarettir artık. Yazmak için topu topu iki yılı kalmıştır elinde. Yazıyor, yazıyor... Çığlıklar atarak... Sancılar içinde... Hastane günleri başlıyor. Almanya'dan kaçıyor. İsviçre'de tanımadığı insanlar arasında 1947'de, yirmi altı yaşında ölüyor. O ölüyor ama yıkım edebiyatı doğuyor onunla birlikte. Hayat hikayesi kısaca böyle Wolfgang Borchert'in. Acı çeken bir ruhun bu kadar sarsıcı bir biçimde açığa çıkması kaçınılmazdı sanırım. Öykülerin gerçekçiliği ve etkili vuruşları karşısında sersemlememek imkansızdı. Savaşmış, yaralanmış, sakatlanmış ve geri döndüğünde sloganlarla büyümeye devam eden halkın arasına yeniden karışmış biri olarak diyebilirim ki genç Wolfgang, seni çok iyi anlıyorum. Seni düşünüyorlar, ama pastalarını da yemeye devam ediyorlardı. Sarı çiçekler papatyagillerden Karahindiba'lar! Şimdi çayır çimen her yerdeler. Kitabın açılış öyküsü. Hapishane avlusunda yeşermiş bir umudun simgesi. Artık gözüme çok daha farklı görünüyor Karahindiba... diye yazıp gitmişim zamanında... Herkese iyi okumalar olsun..
332 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
Adına "Yıkıntı Edebiyatı" denilen ve iki büyük emperyalist savaş sonrası oluşan bu akım; savaşa karşı bir duruş olan ve 68'liler hareketine kadar giden süreçte, mevcut düzenlere karşı oluşan isyanın çekirdeğini oluşturan bir söylemle ortaya çıkan Wolfgang Borchert'in kısacık yaşamında içinde tutamadıklarını yazıya döktüğü birbirinden çarpıcı öyküler.
Kitaba adını veren "Ama Fareler Uyurlar Geceleyin" ve "İçeriden Dışarıya" adlı iki öykü başta olmak üzere insanın içini kemiren ve kendi yaşamından da alıntılar olduğunu düşündüğüm insan öykülerini okurken, insanoğlunun nasıl yaşayan en vahşi canlı olduğunu görerek utanıyorsunuz.
Kitaptaki tüm öykülerin ana fikrini oluşturan ve savaşa karşı bir manifesto niteliğinde olan fikirleriyle yazarın, daha uzun bir yaşamı olmasını ve görerek, duyarak, acı çekerek dile getirmeye çalıştığı mesajlarını daha geniş kitlelere yayabilmesini dilerdim.
Aynı türde fikirleriyle başucu yazarlarımdan biri olan Eduardo Galeano'ya da bir selam çakıp, "Biz HAYIR diyoruz!!!" adlı kitabının adını ödünç alarak incelememin başlığı yapıyorum.
Başucu kitaplarımdan biri olarak kütüphanemin en güzel köşesinde bulunduracağım ve zaman zaman açıp öykülerini tekrar okuyacağım eserlerden biri olarak herkese tavsiye ediyorum.
332 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kendimi inceleme yazmak zorunda hissediyorum fakat ne yazacağımı dahi bilemiyorum. Kelimeler kifayetsiz kalıyor anlatmak istediklerimin yanında.

Ama Fareler Uyurlar Gece...
Kitaba ismini veren bu öyküyü asla unutmayacağım. Öyküleriyle beni derinden sarsan, beynimde ve kalbimde büyük izler bırakan bir eser bu kitap. Okurken düşündürüp sorgulatan, derin anlamlar içeren müthiş bir eserdi. Wolfgang Borchert 2 yıllık bir zaman diliminde hastalığın pençesinde durmak bilmeden yazmıştır bu öyküleri iyi ki yazmış. Tabii gönül isterdi ki bu öyküleri yazacak hayatına mal olacak o savaş ve tutsaklık dönemi olmasaydı. Belki o zaman bu öyküler olmayacaktı ama varsın olmasındı. En azından dünyadan eksilecek olan bir hayat daha belki de bu kadar acılı olmazdı.
Okumak isteyen arkadaşlara şiddetle tavsiye ediyorum. Kesinlikle okunması gerekenler listemde ilk 10'un içine girdi benim için.
332 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
27 yaşında ölen W.Borchert antimilitarist bir yazar. 2.Dünya savaşı'nda Rusya'ya saldıran Alman birliğinde. Nasyonal sosyalizm ve savaş karşıtı sözlerini mektuplarında paylaşınca önce 8 ay sonra 9 ay hücre cezası alıyor. Çıktığı zaman hastalıklı vücudu 2 yıl dayanabiliyor.Asıl ününü kapıların dışında adlı- savaş karşıtı oyunuyla yapıyor. Bu tüm öykülerinin toplandığı kitabı ise bir solukta okunuyor. Çok sade, yalın bir anlatımı var ama ayrıntılarda yoğunlaşıyor. İnsanı insana çok güzel anlatıyor. Beni en çok etkileyen öyküsü kitaba adını veren öyküydü. bu yazarı mutlaka tanıyın derim.
336 syf.
·Puan vermedi
Wolfgang Borchert'ten "Ama Fareler Uyurlar Geceleyin"i okudum. Yaklaşık 2-3 haftadır okuyordum. Bu arada malum @zorba_kitabevi_kafe 'nin işlerinden fırsat buldukça kopuk kopuk okudum. Kitabın hakkını veremedim. Sürekli kaynayıp duran bir öfkenin gerçeklikten düşe, düşten tükenişe evrilen sesi tüm metinlerde ilk göze çarpan şey. İlk öykü "Karahindiba"ya tek kelimeyle vuruldum. Yalnız bu öykünün varlığı bile kitabı biz ölümlüler dünyasından koparıp adını unutulmayacak kar listesine yazdıranların safına yükseltiyor. Wolfgang'ın edebiyatı "Tükeniş Edebiyatı" diye bilinen, şavaş yıllarının mahsulü bir edebiyat. Savaş mahvetmiş Wolfgang Borchert'i. Rus cephesinde açlıktan, bakımsızlıktan ağır hasta olmuş. Vurulmuş. Savaş karşıtı mektuplarından dolayı idama mahkum edilmiş, 6 ay öldürülmeyi beklemiş, gençtir cahıldır diye affedip Rus cephesine geri göndermişler. Wolfgang'ın her öyküsü savaş karşıtı. Yansın Suriye Yıkılsın İdlib nidalarının çınladığı coğrafyamızda neden savaşa "HAYIR" denmesi gerektiğini Borchert'ten dinlememiz gerek. Şöyle diyor: "Çünkü hayır demezseniz siz anneler, HAYIR demezseniz o zaman... O zaman hayatta kalmış son insan parçalanıp dağılmış bağırsaklar ve hapı yutmuş akciğerlerle yakıp kavuran, zehir kusan bir güneş altında, bir cevaptan yoksun, serseri serseri dolaşacak, başı sonu görülmeyen toplu mezarlar ve devcileyin ıssız beton yığınları arasında son insan, cılız, aklını kaçırmış, lanetler savurarak, sızlanıp yakınarak - ve o korkunç Niçin yakınması bozkırda işitilmeden kalacak, yıkıntılar içinden esip gidecek, kiliselerin molozları arasında kaybolacak, o yüksek sığınaklara çarpacak, göllenmiş kanlar içine düşecek işitilmeksizin, bir cevap bulamadan hayatta kalmış son insan hayvanın bu en son hayvansı çığlığı - bütün bunlar gerçekleşecek, yarın, yarın belki daha bu gece... Hayır demezseniz eğer... Bu metin kitabının son sayfalarında yer alan denemlerinden... Öykülerindeki öfke destansı. Bir dönem gençliğini ezip geçen savaş makinesine kafa tutuş... Bu arada bir tiyatro oyunu da var Borchert'in. Ve tüm bunları 26 yıllık ömrüne sığdırmış. Barış özlemini, barışın gereğini bir eski askerin ağzından dinlemek lazım İyi ki varsın edebiyat.
336 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Savaş, insanlığın kaçıncı yıktığı olduğundan bihaber belki onuncu, belki yüzüncü defa havaya sıktığı mermiyi tüfeğe, oradan verilen komuta aktarırken orada, gizliden saklanmış iki asker, evvelde öğrenci bu iki asker rütbeliler, ateş etmelerinin sonucunu izliyor. Tanımadıkları ve asla tanıyamayacakları binlerce şansı karalıyor, kafa taslarıyla birlik parçalayıp atıyorlar ve her gece fareler koşuyor, biz onları uyuyor addediyoruz. İnsanlar konuşuyor savaşın geç akşamında, onlar da uyuyamıyor zira gündüzleyin parçalanan kafa, merminin deldiği umut henüz tazeliğiyle ölüyü gecenin diriliğine taşımakta. Birkaç günde anlanamayan zamandır kafatasları aynı dağılımdayken aldığı özün bilincinden yoksun bu saldırılar, kendi tanıdıklarının etrafında sonunda bir daire ile dikkatini çekiyor. Birkaç gün önce bir kafatası paramparça kılınmıştı bir tüfek tarafından, bir mermi, bir ateş ediş, bir tetik, bir vazgeçiş, bir kabulleniş, bir emir tarafından. Ve her gece Tanrı'nın varolmayan kaşığından çorba içenlerle hapishane hücresine taşınan Karahindibağ'ın, koklayanın özlemiyle tüm vucudunu burun kesmesine yönelen pek çok noktayı topluyor, yoğunlaştırarak yeniden duyumsattıran Borchert'i dinliyorum. Her sabah onun huzursuz ölülerinin kaçının kafalarını bedenlerinden ayırdıklarını anımsamalarına engel olan bir düzenin ırmağından, dışarıya fışkırırcasına sarsıcı satırlar buluyor, hayatıyla birleştirip de düşünüldüğünde birçok imgeyi uzatmayı istiyorum. Çarpık yüzler çiziyor biri trenin bazen bir askeri taşıyan, bir yolcuyu sıradanlıkta sonraki adıma bırakan vasıflarının yanından geçip giden bir trenin camlarına birileri, palto adama uzatılıyor ve annesinin artık duyulmayan sesi, duyuluyor... Gençlik yıllarını önce savaşta, ardından hapis ve yeniden geniş bir alanı kutsadığı düşünülüp ön safta savaştırılarak geçirilmiş hayatın sonrası, koğuşta anlattığı idda edilen politik bir fıkranın altında o tozlu, yolu yılda bir oralara düşen sineği kabul edemeyebilecek sertlikte, diş fırçası isteğinde, insanların ihtiyaçlarının önünde durar misali dikili birograsinin sizleri sarmaladığı hücreye tıkılıyor. Zaman orada öyle sıkışmış formda ki, kişiliğimiz gibi tekdüze zira geçip geçmediğini ve yolu kat edip etmediğinizi anlamak, ancak nesnel bir göstergenin gölgesinde gerçekleşiyor. Savaş kimi öldürür? Merminin isabet ettiği bir savaşçıyı mı, mermi isabet ettireni mi, izleyeni mi, duyanı mı, kim yazar bunları peki? Yıkılmış şehirler, insanları taşıdıkları sularda delinir ve yıkılmışlığın nedenini, şiddeti içlerine alır, insanları boğarlar. Delinir kalpleri mermilerle, suçlayışlarla, teşrif ettikleri salonlarla, tutuklanışla ve kötü yüzlerle delinirler. Nazi Almanya'sının özelleştirdiği insanın bu daraltılan vasıflarına karşı çıkan, tümlüğü savunan bir insanın yıllarca boyuna savaş ve hapis yüzü görmesi, insanlığın karanlık tarafını o çağa dönmüş olmanın baskısını içine yerleştirir. Borchert çıktığı hapisten iyileşemeyecek bir yaranın yanında teşhissiz hastalığını sürüklemekten kurtulamadığı gibi, dostlarının yardımıyla az vaktinin bilincinde ruhunu pek canlı tutar.

Yazmakta devam ederken, farelerden ve insanlardan -ve dolayısıyla tek bir şeyden- bahsederken 2. dünya savaşının yarattığı yıkım edebiyatı (Trümmerliteratur) alanına yaşanmış olanın anlatımdaki güçlülüğü ve kendini hissettirişiyle gücünü belirttiği, yaşama umudunu Tanrı'yı da karşısına alarak Tanrısız yaşıyoruz (S. 44) hem olabildiğine karlı günleri, güneşi, tüm gecenin tekinsiz dönemlerini üzerimize yıkıyor. Tıpkı nedensiz ve en büyük bir kötülük olan savaşın yaptığı gibi evvelde tasvir gücünü hâliyle derin, öfkeli ve toprak altında yatan ölüler gibi buhara resim çizen karakterlere, ardından monologların uzun, öfkeyi ruha yayıcı etkisinde parlatıyor. Melodiyle yazılmış öykülerin arasında biz hayal kırıklığına uğratılmış, biz Tanrı'dan yoksun, biz bir evetsiz yaşayan, makineye güvenip de verilmeyen söze ihtiyaç duymayan, karanlıkta, inanıp kaçınılmaz sonumuza umarsızca gülümseyenler... Hayırı, tüm yıkımlara hayır demenin elzemliliğini bulacağız. Bizim manifestomuzdur bu, Borchert'in kalemi herkesin manifestosudur, yıkımın yalnız insanı değil binayı, kenti, değdiğini geçmişe karıştıran gücünü hayırlayarak birlikle sonlandırmanın manifestosu... Boyuna griyle bezeli bir hikaye bu, siyah belki. Emel Kalender
Babalar yüzlerinin derinliklerinde saklıyorlar kendilerini ve anneler, yedi bin beş yüz seksen dört kez katledilen anneler, bizim yabancılaşmış kalplerimizin acıları önünde çaresizlikten boğuluyorlar.
İnsan kalkıp düşüncesizce ben falan ya da filan kişiyle bir arada yapamam diyor; oysa asıl kendisi kendisi için pek katlanılacak biri değil.
Niye mi? Niye mi yaşıyorum? Belki inattan? Sırf inattan belki. İnat olsun diye gülüyor, yemek yiyor, yatıp uyuyor, sonra yine uyanıyorum.
Bir örümcek gittiği yere bir iplikciği öre öre sürüyüp götürür ardından, bu ipliğe güvenerek tehlikeye atabilir yaşamını, düşmeyi ve düşerken kendini tutmayı göze alabilir. Bir düştüğümüzde bizi tutacak iplik nerede?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Baskı tarihi:
Ekim 2003
Sayfa sayısı:
332
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752931541
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Ölümün kovaladığı, ama bir türlü başa çıkamadığı, her defasında artan bir öfkeyle ve başka kılıklara bürünerek peşine düştüğü öyküler. Ölüm, önce infazına ramak kalmış idam cezası, ardından Rus cephesi ve nihayet amansız bir hastalık olarak kovalayacaktır Borchert'in öykülerini. Binlerce yıllık varoluş öykümüzün dibe vurduğu, insanın bir tür olarak kendine inancını yitirdiği sahnelerden geçerek. Geceleyin karısından gizli fazladan bir dilim ekmek veren karısı, yıkıntılar arasında kalmış kardeşinin cesedini farelerden korumak için günlerce orada bekleyen dokuz yaşında bir çocuk, ellerinde kalan tek şeye, sokaklara kargalar gibi tünemiş savaş arttığı yorgun askerler, verecek bir ipek çorabı olmadığı için sevdiği kadının yataktaki sıcaklığından mahrum kalan bir adam, çevresindeki sevdiği kadının yataktaki sıcaklığından mahrum kalan bir adam, çevresindeki her şeyi bir anda silip, evrenin en önemli ve en güzel şeyine dönüşen hapishane avlusundaki sarı çiçekli karahindiba...

Kitabı okuyanlar 179 okur

  • Mazlum yazan
  • g
  • ❤VeyDef❤
  • Zeynep
  • Hakan Bilgili
  • RŞ2492
  • Gece
  • Murat Erdem
  • Hilâl
  • *Ru

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23 (20)
9
%9.2 (8)
8
%3.4 (3)
7
%2.3 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0