Ama Fareler Uyurlar Geceleyin

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.786
Gösterim
Adı:
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Baskı tarihi:
2 Haziran 2018
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750838958
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’nda askere alınarak gönderildiği Rus Cephesi’nde ağır yaralanıp nasyonal sosyalizm karşıtı görüşlerinden dolayı tutuklanan, 1942 ve 1944’te iki kez çarptırıldığı ağır hapis cezalarında yakalandığı hastalıklar yüzünden yirmi altı yaşında hayatını kaybeden Wolfgang Borchert, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Yıkıntı Edebiyatı’nın önde gelen isimlerindendir. Ölümünden önceki iki yıla sığdırdığı yapıtıyla umudunu, vatanını, yaşama amaçlarını yitirenlerin sesi olmuştur. Yapıtı manifesto niteliğiyle okunması gereken, gerçeklikle düş gücünü, insanın yıkıcı dünyasıyla edebiyatın yırtıcı karakterini birleştirebilmiş bir dil aracılığıyla, savaşın karanlığına özgün bir bakış getirmiştir Wolfgang Borchert. Bugün, sesi hâlâ gür ve sarih biçimde duyulurken, savaş karşıtı feneri ışığını bütün keskinliğiyle koruyor. “…aramızda, ah kim çıkar aramızda, kim kurşunlarla delik deşik bir akciğer hırıltısına bir şiir düzebilir, kim bir idam mahkûmunun çığlığını şiire dökebilir, kim bilebilir o ölçüyü, bir ırza tecavüze uygun düşecek o ritmik ölçüyü, kim makinelilerin uluyuşunu duyuracak bir vezin bilebilir ve bir sözcük, içinde gökyüzünün artık yansımadığı, yanan köylerin bile yansımadığı, ölü bir at gözünün yeni susmuş çığlığını anlatabilecek bir sözcük bulabilir, hangi basımevinde yük vagonlarının pas kırmızısı, bu dünya yangını kırmızısı, ak insan tenindeki bu kurumaya başlamış kan kabuklu kırmızı için bir harf bulunabilir?...

(Tanıtım Bülteninden)
332 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Wolff ..
bana bu kelimeleri nereden yazdığını biliyorum...
yeryüzünde bir "Araf"dan. .
https://youtu.be/Szt4KQQ1VUk

Elbe'yi.. benden çok sevdiğini biliyorum ..ona bakışından ,kokusunu içine çekişinden,her fırsatta onu görmeye gidişinden ..
Seni ben ağlatamam..
..biliyorum ..
bir dilenci heykeli değilim çünkü Barlach'ın elinden çıkmış. .
Ateşin, hastalığın, yaşama hevesin değilim ...biliyorum ..
Her sabah, o "Hesse"gülüşlerine dahil değilim ...biliyorum

"Ama sana veda etmek güç "
...Sana veda etmek korkutuyor beni

#spoiler

"Iyi bir kitap okumak..
günlerinizi normal akışından dışarı çıkarabilmek demektir ..
"Iyi bir kitap. ..size şarkı söyleyen ve söyleten kelimeler demektir ..
"Ve iyi bir kitap içinizde bir yerlerde kalmasını istediğiniz kitaptır ..

kalbinize yakın ,her elinizi attığınızda orada olduğunu hissettiğiniz kitaptır ..

"Ama Fareler Uyurlar Gece " üstüne basa basa "IYI" bir kitaptır ..
Teknik_ taktik incelemek asla istemediğim...
Aksine bütün duygularımla besleyip büyütmek istediğim bir kar topu benim gözümde bu inceleme ve hatta _hatta kucak kucak kar ..
Bir yangın ,duman. .ve kül
Genç bir rüzgar yaşlı bir duvar
hummalı bir Malarya bu inceleme ..

Bu kitabı okurken bir insan boyunda kara kargalar olup çevrenize bakmalısınız ..

Mavi üniformalı köpekler güler halinize..
Gülsünleŕ ..son insanlık kırıntılarıdır bu onların ya da onlar öyle zanneder ..

"Karahindibaģ "ne menem bir çicekmiş acaba?? ..der araştırmalısınız..

Gece gidecek evleri olmayan ruhlara bakmak için pencerenizi açmalısınız..
Seslerini duymalı ..onları tek tek toplayıp yıldızlar gibi ellerinizle alıp saklamalısınız

Kalbinizde, karacigerinizde,kanınızda..
her yere girebilen "ölüm " kelimesinin nabız gibi attığı duymalısınız..

Çürümüş ceset kokuları burnunuzu sızlatmalı..

Trenler geçmeli düşlerininizden sesleri çocuk çığlığı ..

Kentler eklenmeli haritalarınıza .
.__Hamburg diye bir yer vardı ?
__Artık yok mu ?
__bir gece de mi?
Yüzümüzde "dehşetli " bir "gülümseme "
Kentler silinmeli hafızalarınızdan ..

Bu kitabi böyle "okumalısınız "

Dip nottan öte. .

Bir adım ileride sizi bekleyen sürpriz

on dokuz öykü sinemasından bir bilet çıkar piyangodan ..
Piyangodur Çünkü
Wolff artık ölmüştür. .
Kan kusarak ateşler içinde ..yabancı bir ülkede ..

25 yaşındayım !!!
Karnım Aç! !!

Diye feryad eden mısraların yaratıcısı artık yeryüzü araf'ından baska bir cepheye terfi etmiş ..hiç anlamadigi Tanrısının yanına gitmiştir..
"Biz Stalingrad'dayken Tanrı nerdeydi !!"
haykırışını bizzat Tanrının yüzüne sormak için. .

Ölümünden sonra yayınlanan bu ondokuz öykü hepsi birbirinden güzel ve benden tam referanslıdır ..hoş ben bir şey olduğum için değil ,o beni feth ettiği içindir. .bir yazara "dahil olma" çabamdır benim ..

Üç siyah Kral gibi ..
Radi gibi. .
"Ama gülme sakın " :)
Bu salı gibi ..
ve en sevdiğim
"Doktorlar da hiç bir şey bilmiyor " gibi
Sizi başka bir evrene taşıyacak hikayeleri OKUYUN ..
Maria'yı merak edin ..belki siz de... olmayan adalete bir çelme takar ..kendinizi Iyi hissedersiniz ..

Sevgiyle okundu ..
Aşkla yazıldı ..
Wolfgang BORCHERT anısına ..
Ve ben..
gerçekten...
https://youtu.be/1DWzKXY7R3g
"Seni Çok Sevdim "


.
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

“...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

“...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

“Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
Bomba, dedi mucit
Savaş, dedi general.
Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

Sevgi ile kalın…


Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!
Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
HAYIR demek!

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

- Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -
332 syf.
Yitirmelerin, tüketmelerin, kaybetmelerin çığlıkları..
Ayrıcalıklı bir ruhun jilet kesikleri..
Karanlığın ve yalnızlığın en soğuk hali..
Ne derseniz deyin; herbiri gözlerinize saplanıp kalan, kelime görünümlü dikenlerden müteşekkil, yıkıntı edebiyatının en güzel örneklerinden biriydi okuduğum.

Koca bir enkaza dönüşen evrenin, kara deliklerde kaybolan ruhların, tutunacak dalı kalmamış insanların, acının hikayeleriydi.

Bu cehenneme 26 yıl direnebilmiş, hissedebilen, hissettirebilen, uzun hikayeler yazacak vakti olmayan..sanki erken vedasından haberdar gibi.." Hızlı yazmalıyım, çok yazmalıyım!" diye çırpınan bir kalemin yürek sesleriydi.

Bazen bir mahkumun yalnızlığında, bir hücrede,
Bazen bir ölünün simsiyah nefesinde,
Bazen içimizde taşıdığımız canavarlarda, ölümde,
Toprakta eşitlenen yaşam kavgasında,
Umutla umutsuzluğun,
Varlıkla yokluğun tam ortasında..

Kendinizi aniden içinde bulabileceğiniz öyküler bunlar. Çok uzun tasvirler, açıklayıcı bilgiler yok. Gerek de yok.
Bir duygu seline kapılıp, yalın ama derin kelimelerle ilerlerken bu tür ayrıntılar aklınıza bile gelmeyecek çünkü.

Başlangıç gibi bitişler de aniden. Tuhaf bir sızı dolduruyor hikayenin son noktadan sonrasını. Bu öykülerin bu kadar kıymetli olmasının sebebi, kendimizden kattıklarımızdır muhtemelen. Ve bittiğinde bile bitmeyen, devam eden kelimelerin yankılarıdır.

Edebiyatın üstünün hayatla örtüldüğü bu satırları okurken savaşın, esaretin, yokluğun, yıkımın, korkunun ve aynı zamanda umudun en derin izleriyle karşılaşıyorsunuz. Yoğunluğunun şiddetini bazen bir kelimede, bazen bir paragrafta ya da bir cümlede en baskın haliyle hissediyorsunuz.

Şöyle mesela;
"Haftada bir salı var.
Yılda elli.
Ve savaşta bir yığın.."

Üç cümle..üç kısa cümle..gölgeleri çok uzun olan üç kısa cümle bazen koskoca bir kitabın anlatmak istediğinin çok daha fazlasını ifade edebilir.
Borchert'in satırları gibi.
Hasta, yalnız, acı dolu bir insanın, inadına ümitli, inadına çırpınan haliyle kaleme aldığı satırlar çünkü bunlar.

Şiirsel, derin, anlamlı ama yalın, sade, aceleci ve cesurca.

Inandığı, savunduğu ama hasret kaldığı bir düzenin, yaşamın tasvirlerinde derin gölgeler olarak yerini aldı.

Onun direnişi hem fiziksel hem de ruhsaldı.

Başardı...





Keyifli okumalar..:)
332 syf.
·Beğendi·10/10
Yıkım edebiyatının en tanınmış isimlerinden Wolfgang Borchert. O henüz 18 yaşındayken  başlıyor savaşlar ile beraber gelen huzursuzluk. Ruhların bile donduğu soğuk Rus cepheleri. Gençliğini parçalayan korkunç hastalıklara sebep oluyor ve karşılığı, vatan hainliği ile suçlanmak, idamlarla korkutulmak.

Çok şey sığdırmak zorunda kalmıştır Borchert bu kısacık 26 yılına. Böyle parlak bir zeka böyle derin ruh nerelere mezar oluyor! Savaş-cepheler, sürgünler, hücreler... Korkunç,  bizler içinde çok büyük bir kayıptır bu derin ruh.

"Sagt nein" hayır de.. Savaşa hayır de, o hasta hali ile bağırsa bile başkaları hep susuyordu ve hâlâ susmaya devam ediyor.
 Sevgi değer Borchert.. Kısacık 26 yıl dedik bir de kısacık iki yılın var, yazmaya harcayabildiğin, kutsal bir iki yıl. Bu kadar kısa zamanda sen nasıl yazabildin bunları. O savaşlarda, o soğuklarda bir de geceler hayat  bunlarken nasıl?

Aslında belli de olur çok üşüdüğün hikâyelerinde.
Soğuk , gece, savaş, hücreler hepsi zihninde hepsini yaydın ellerinle.. Sol yaralanan ellin. inanmamışlardi belki ama niye? O tanışmak için sıkılası eline kelepçe mi yakıştı?

Ilık rüzgarların esintisi yoktu hayatında, sen soğukta yetişmeyi öğrenmiştin o kasırgalarla..

Borchert ile tanışmama ve Maria hikâyesini merak sarmama vesile olan Ebru İnce'ye teşekkür ederim, belki geç belki de hiç tanımayabilirdim bu iki güzel insanı.

Sizlere kitaptan: Bir asker. Pazar sabahlarının en temizinin şimdiye dek asla görülmemiş bu kar beyazında bir leke. Pek canlı bir savaş tablosu, nüansça zengin, suluboya resimler için çekici bir konu: kan, kar ve güneş. Soğuk kar ve içinde buram buram sıcak kan. Ve hepsinin üstünde güneş baba. Güneş babamız. Yeryüzündeki çocuklar der ki: güneş baba, güneş baba Ve güneş bir ölü­yü, bütün ölmüş kuklaların işitilmeyen çığlığını haykıran bir ölüyü aydınlatıyor suskun, korkunç, suskun çığlığını, içimizden kim, kalk ayağa saz benizli kardeşim... Kar, buna göğüs gerebilir, buzsu kar. Ve güneş. Güneş babamız.

Borchert'in kitaplarını okuyacaklar, çok yaşayın, güzel yaşayın ve yaşatın, umutla...
332 syf.
·Puan vermedi
Yirmi altı yaşında ölmüş yazar. Ama öyle böyle ölmemiş; ölümün her aşamasını sindire sindire, hissede hissede, can çekişerek, yaşayarak, öyle aramızdan ayrılmış. Haliyle öykülerinde de sadece yaşadığı yıkım var. Çığlıkları kelimelerin içinden fışkırıyor adeta. İnsanlığın imdat çığlıkları... Havada asılı kalacağını ve aynı masada oturduğu dostlarının kulağına ulaşamayacağını bile bile haykırıyor Wolfgang. Nazi Almanya'sında bir Alman, savaş karşıtı olabilir mi? Yirmi yaşında kız arkadaşına yazdığı mektuplar arama sonucu ele geçince, düşünceleri tehlikeli bulunarak ölüme mahkûm ediliyor. Yirmi yaşında! Zindanlarda türlü işkencelere maruz kalarak ölümü bekliyor. Gücü elinde bulunduran iktidar, altı hafta sonra suçu çok büyük olan yazarın hayatını lütfedip bağışlıyor. Ama bırakmıyor dışarı. Altı ay daha hapsediyor. Sonra çıkartıyorlar fakat bir şartla; savaşacaksın! Hem de en ön safta. Rus cephesine gönderiliyor. Savaşın kanlı ve kirli yüzünü daha derinden görüyor. Bir daha iyileşmeyecek biçimde elinden yaralanıyor. Salgın hastalıklara yakalanıyor aynı zamanda. Geri hizmete düşünce, cephede askeri tiyatroya giriyor. Tam her şey yoluna giriyor derken, koğuşta anlattığı politik bir fıkra onun yeniden içeri girmesine neden oluyor. Mahkemelerde sürünüyor. Affedilmez yeni günahının cezasını çekmek üzere Nürnberg'e gönderiliyor. Cezaevinde hastalık ilerliyor, hücrede ölümü bekliyor. Her gün şehrin tepesine bombalar yağıyor, herkes kaçıyor, sığınaklara sığınıyor, ama o; hücrede terkedilmiş Wolfgang bekliyor, seyrediyor, duyuyor sesleri, biriktiriyor. Ülkesi tamamen bir yıkıntıya dönüştüğünde çıkıyor dışarı, ama kendisi de bir yıkıntıdan ibarettir artık. Yazmak için topu topu iki yılı kalmıştır elinde. Yazıyor, yazıyor... Çığlıklar atarak... Sancılar içinde... Hastane günleri başlıyor. Almanya'dan kaçıyor. İsviçre'de tanımadığı insanlar arasında 1947'de, yirmi altı yaşında ölüyor. O ölüyor ama yıkım edebiyatı doğuyor onunla birlikte. Hayat hikayesi kısaca böyle Wolfgang Borchert'in. Acı çeken bir ruhun bu kadar sarsıcı bir biçimde açığa çıkması kaçınılmazdı sanırım. Öykülerin gerçekçiliği ve etkili vuruşları karşısında sersemlememek imkansızdı. Savaşmış, yaralanmış, sakatlanmış ve geri döndüğünde sloganlarla büyümeye devam eden halkın arasına yeniden karışmış biri olarak diyebilirim ki genç Wolfgang, seni çok iyi anlıyorum. Seni düşünüyorlar, ama pastalarını da yemeye devam ediyorlardı. Sarı çiçekler papatyagillerden Karahindiba'lar! Şimdi çayır çimen her yerdeler. Kitabın açılış öyküsü. Hapishane avlusunda yeşermiş bir umudun simgesi. Artık gözüme çok daha farklı görünüyor Karahindiba... diye yazıp gitmişim zamanında... Herkese iyi okumalar olsun..
332 syf.
Deniz feneri olsaydım
gecede, fırtınada
ışıktım balıklara,
vapurlara, kayıklara
ne yazık ki ben kendim
batmak üzre bir gemiyim!

Wolfgang Borchert
Fener, Gece ve Yıldızlar,

Dur durak bilmeden, başlangıçtan, sığınacak bir limandan, yosunlardan yoksunuz,derinlerden yeşil, gri, sarı, kirli beyaz çıkıp ge­len, geride iz bırakmadan dünyanın sularına dalıp kaybolan yüzler, insanlar...

Merdivenlere, duvar halılarına, kulelere ve kapılara bu kentte bizler, onmayan uğursuz sevgimizle kent denilen yalnızlık ormanında yitik, duvarlar­dan, binaların cephelerinden, demirden, betondan ve fenerlerden oluşan ormanda..."Bunaltıcı, karanlık, tehditkâr.
Kent; büyük, zalim, iyi. Kent; suskun, mağrur, taştan ve ölümsüz."

"Bir cevaptan yoksun yaşıyoruz. Bir evetten yoksun. Bir yurt­ tan, bir elden yoksun, kalpsizlikler ortasında, kasvetli karanlık­ larla çevremiz sarılmış. Karanlığın eline terk edilmiş. Ve sisin eli­ ne, acımasız gündüzün, kapısız ve penceresiz karanlığın, içimiz- dekinin ve çevremizdekinin eline terk edilmiş.

Oysa ki güleriz biz. Dururuz oysa ve güleriz. Ve yaşamımız, sevgimiz ve sevgili yaşanmış acılarımız; dalga gibi, rüzgâr gibi be­ lirsizliği ve rastlantıyı içerir. Anlıyor musun dediklerimi? Anlıyor musun ha?

Oysa gülüyoruz. Yarına inanıyoruz oysa. Ama bunun nasıl bir yarın olduğunu bildiğimiz yok. Güveniyor, bel bağlıyoruz yarına. Oysa bize böyle bir yarın için söz veren olmadı. Sesleniyor, yalvarıyor, yarın yarın diye hay­ kırıp duruyoruz."

İçimizde ölümleri ciğerlerimizde,kalbimizde, karaciğerimizde. kanımızda. Her gittiğimiz yere götürüyoruz... Bizler evler inşa ediyor, binalar yapıyoruz. Artık bu dünyadan göçüp gitme-mizin eli kula­ğında ve bizler ama yine de var olmaya devam ediyoruz. Akıl almaz şekilde var olma çabasındayız işte...Biz yeminlere, kendimize inanıyoruz...



"Ama Fareler Uyurlar Gece" adlı kitapta bir araya getirilen o kısa öyküleri okuduğumda, dikkatimi çeken, bazılarında faşizmin buyurganlığına, savaşın kıyıcılığına karşı direniş, bazılarında ise kayıtsızlığın öldürücü soğukkanlılığına karşı yükselen büyük sesidir yazarımızın...


Borchert, kısacık yaşamında yazdığı şiirler, öyküler ve o biricik oyununun yanı sıra, bir de vasiyet gibi bir manifesto bıraktı ardında. "Sen, makinenin başında ki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kaplari yapmayı bırakıp, miğferler ve mitralyözler yapmam emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYlR de!" diye başlayan ve bugün hala kulaklarımızda çınlayan manifestoyu...


"Çünkü hayır demezsen iz analar, hayır demezsen iz eğer, işte o zaman, pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde inildeyip duran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, sayrı, ölü kokular yayılacak ..."
Wolfgang Borchert- HAYIR de!
332 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Adına "Yıkıntı Edebiyatı" denilen ve iki büyük emperyalist savaş sonrası oluşan bu akım; savaşa karşı bir duruş olan ve 68'liler hareketine kadar giden süreçte, mevcut düzenlere karşı oluşan isyanın çekirdeğini oluşturan bir söylemle ortaya çıkan Wolfgang Borchert'in kısacık yaşamında içinde tutamadıklarını yazıya döktüğü birbirinden çarpıcı öyküler.
Kitaba adını veren "Ama Fareler Uyurlar Geceleyin" ve "İçeriden Dışarıya" adlı iki öykü başta olmak üzere insanın içini kemiren ve kendi yaşamından da alıntılar olduğunu düşündüğüm insan öykülerini okurken, insanoğlunun nasıl yaşayan en vahşi canlı olduğunu görerek utanıyorsunuz.
Kitaptaki tüm öykülerin ana fikrini oluşturan ve savaşa karşı bir manifesto niteliğinde olan fikirleriyle yazarın, daha uzun bir yaşamı olmasını ve görerek, duyarak, acı çekerek dile getirmeye çalıştığı mesajlarını daha geniş kitlelere yayabilmesini dilerdim.
Aynı türde fikirleriyle başucu yazarlarımdan biri olan Eduardo Galeano'ya da bir selam çakıp, "Biz HAYIR diyoruz!!!" adlı kitabının adını ödünç alarak incelememin başlığı yapıyorum.
Başucu kitaplarımdan biri olarak kütüphanemin en güzel köşesinde bulunduracağım ve zaman zaman açıp öykülerini tekrar okuyacağım eserlerden biri olarak herkese tavsiye ediyorum.
332 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
27 yaşında ölen W.Borchert antimilitarist bir yazar. 2.Dünya savaşı'nda Rusya'ya saldıran Alman birliğinde. Nasyonal sosyalizm ve savaş karşıtı sözlerini mektuplarında paylaşınca önce 8 ay sonra 9 ay hücre cezası alıyor. Çıktığı zaman hastalıklı vücudu 2 yıl dayanabiliyor.Asıl ününü kapıların dışında adlı- savaş karşıtı oyunuyla yapıyor. Bu tüm öykülerinin toplandığı kitabı ise bir solukta okunuyor. Çok sade, yalın bir anlatımı var ama ayrıntılarda yoğunlaşıyor. İnsanı insana çok güzel anlatıyor. Beni en çok etkileyen öyküsü kitaba adını veren öyküydü. bu yazarı mutlaka tanıyın derim.
336 syf.
·Puan vermedi
Wolfgang Borchert'ten "Ama Fareler Uyurlar Geceleyin"i okudum. Yaklaşık 2-3 haftadır okuyordum. Bu arada malum @zorba_kitabevi_kafe 'nin işlerinden fırsat buldukça kopuk kopuk okudum. Kitabın hakkını veremedim. Sürekli kaynayıp duran bir öfkenin gerçeklikten düşe, düşten tükenişe evrilen sesi tüm metinlerde ilk göze çarpan şey. İlk öykü "Karahindiba"ya tek kelimeyle vuruldum. Yalnız bu öykünün varlığı bile kitabı biz ölümlüler dünyasından koparıp adını unutulmayacak kar listesine yazdıranların safına yükseltiyor. Wolfgang'ın edebiyatı "Tükeniş Edebiyatı" diye bilinen, şavaş yıllarının mahsulü bir edebiyat. Savaş mahvetmiş Wolfgang Borchert'i. Rus cephesinde açlıktan, bakımsızlıktan ağır hasta olmuş. Vurulmuş. Savaş karşıtı mektuplarından dolayı idama mahkum edilmiş, 6 ay öldürülmeyi beklemiş, gençtir cahıldır diye affedip Rus cephesine geri göndermişler. Wolfgang'ın her öyküsü savaş karşıtı. Yansın Suriye Yıkılsın İdlib nidalarının çınladığı coğrafyamızda neden savaşa "HAYIR" denmesi gerektiğini Borchert'ten dinlememiz gerek. Şöyle diyor: "Çünkü hayır demezseniz siz anneler, HAYIR demezseniz o zaman... O zaman hayatta kalmış son insan parçalanıp dağılmış bağırsaklar ve hapı yutmuş akciğerlerle yakıp kavuran, zehir kusan bir güneş altında, bir cevaptan yoksun, serseri serseri dolaşacak, başı sonu görülmeyen toplu mezarlar ve devcileyin ıssız beton yığınları arasında son insan, cılız, aklını kaçırmış, lanetler savurarak, sızlanıp yakınarak - ve o korkunç Niçin yakınması bozkırda işitilmeden kalacak, yıkıntılar içinden esip gidecek, kiliselerin molozları arasında kaybolacak, o yüksek sığınaklara çarpacak, göllenmiş kanlar içine düşecek işitilmeksizin, bir cevap bulamadan hayatta kalmış son insan hayvanın bu en son hayvansı çığlığı - bütün bunlar gerçekleşecek, yarın, yarın belki daha bu gece... Hayır demezseniz eğer... Bu metin kitabının son sayfalarında yer alan denemlerinden... Öykülerindeki öfke destansı. Bir dönem gençliğini ezip geçen savaş makinesine kafa tutuş... Bu arada bir tiyatro oyunu da var Borchert'in. Ve tüm bunları 26 yıllık ömrüne sığdırmış. Barış özlemini, barışın gereğini bir eski askerin ağzından dinlemek lazım İyi ki varsın edebiyat.
332 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Benzerini görmediğim şairane bir dil ile kaleme alınmış eşsiz güzellikte öyküler. Kimileri o derece vurucu ki, inanmak gelmiyor içinizden. Kitaba ismini veren Ama Fareler Uyurlar Geceleri okuduğumda içimi acı kapladı. Ancak bunu ifade etmek o kadar zor ki. Kendi tarzında tek ve fikirleri özgürce açıklamak için tasvirler muhteşem. Ne pahasına olursa olsun meydan okuyuşunun kitaplaşmış hali.
332 syf.
·30 günde·10/10
Wolfgang Bourchert kısa ömründe öyle satırlar bırakmış ki geride öyküleriyle 2. Dünya Savaşı'nın gerçek, çirkin yüzünü gösteriyor.
Kitabın adını aldığı öyküde 9 yaşında ki bir çocuk yıkık bir evin üzerinde gece gündüz bekliyor. Birden düşen bomba sonucu toprağın altında kalan 4 yaşında ki kardeşini farelerin yemesini engellemek için. Öğretmeni farelerin uyuduğunu söylemediği için sürekli bekliyor. Öyle bir dili sahip ki kitap Kamuran Şipal'in emeği belli oluyor.
Bir diğer öyküde bowling oyununa benzetiyor cepheyi yazar. Siperden çıkan kafalar makineli ateşiyle uçuyor.
Yaşam boyunca acılar çeken Dünya'nın son 100 yılda çektiği acıları tren yolları, su kanalları, ağaçlar vb şeyler aracılığıyla aktarıyor.
...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayak altında çiğnenmesini hiç düşünür mü?
Wolfgang Borchert
Sayfa 23 - Yapı Kredi Yayınları - 2. Baskı - 2018 - Çeviren: Kamuran Şipal
İnsan kalkıp düşüncesizce ben falan ya da filan kişiyle bir arada yapamam diyor, oysa asıl kendisi insan için pek katlanılacak biri değil.
-Ölüleri yiyor da fareler.
-İnsanları yiyor.
-Hep insanları yiyerek yaşıyorlar.
-Kim diyor?
-Öğretmenimiz söyledi.
Wolfgang Borchert
Sayfa 146 - Yapı Kredi Yayınları
“Ve boyuna kendi peşinden koşuyor insan... Ama kaçılacak yer yok. Nereye gitse kendisiyle karşılaşıyor insan. Nereye gitse. Kendisinden kurtaramıyor yakasını.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Baskı tarihi:
2 Haziran 2018
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750838958
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Ama Fareler Uyurlar Gece
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’nda askere alınarak gönderildiği Rus Cephesi’nde ağır yaralanıp nasyonal sosyalizm karşıtı görüşlerinden dolayı tutuklanan, 1942 ve 1944’te iki kez çarptırıldığı ağır hapis cezalarında yakalandığı hastalıklar yüzünden yirmi altı yaşında hayatını kaybeden Wolfgang Borchert, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Yıkıntı Edebiyatı’nın önde gelen isimlerindendir. Ölümünden önceki iki yıla sığdırdığı yapıtıyla umudunu, vatanını, yaşama amaçlarını yitirenlerin sesi olmuştur. Yapıtı manifesto niteliğiyle okunması gereken, gerçeklikle düş gücünü, insanın yıkıcı dünyasıyla edebiyatın yırtıcı karakterini birleştirebilmiş bir dil aracılığıyla, savaşın karanlığına özgün bir bakış getirmiştir Wolfgang Borchert. Bugün, sesi hâlâ gür ve sarih biçimde duyulurken, savaş karşıtı feneri ışığını bütün keskinliğiyle koruyor. “…aramızda, ah kim çıkar aramızda, kim kurşunlarla delik deşik bir akciğer hırıltısına bir şiir düzebilir, kim bir idam mahkûmunun çığlığını şiire dökebilir, kim bilebilir o ölçüyü, bir ırza tecavüze uygun düşecek o ritmik ölçüyü, kim makinelilerin uluyuşunu duyuracak bir vezin bilebilir ve bir sözcük, içinde gökyüzünün artık yansımadığı, yanan köylerin bile yansımadığı, ölü bir at gözünün yeni susmuş çığlığını anlatabilecek bir sözcük bulabilir, hangi basımevinde yük vagonlarının pas kırmızısı, bu dünya yangını kırmızısı, ak insan tenindeki bu kurumaya başlamış kan kabuklu kırmızı için bir harf bulunabilir?...

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 118 okur

  • Arzu Sayan
  • erva
  • Murat Okan
  • Uğur Yeşil
  • Devrim Özgür
  • Soner Aydın
  • Özgür Çırak
  • Yıldız Çetinyürek
  • Levent V.
  • Derya

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%14 (8)
9
%21.1 (12)
8
%10.5 (6)
7
%7 (4)
6
%3.5 (2)
5
%1.8 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0