Amcanın Rüyası

·
Okunma
·
Beğeni
·
5976
Gösterim
Adı:
Amcanın Rüyası
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
2789785909576
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Dyadyushkin son
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Antik Kitap
İhtiyar ve hasta, makyajla kendisini gizlemeye çalışan, eğlence düşkünü bir prens. Asaletine ve parasına sahip olma hırsıyla prensle evlenmeye ya da kızlarını ona vermeye çalışan, bu sayede sosyeteye karışma hayalleri küçük bir kent burjuvazisi. Dostoyevski keskin gözlem gücünü bu sefer Çarlık Rusyası'na yöneltiyor. İnsanların değerlerinin sahip oldukları köylüler ve toprakla ölçüldüğü kıyıcı ortamın canlı eleştirisi.
167 syf.
Dostoyevski’nin Amcanın Düşü adlı romanı Sibirya’daki sürgün yaşamından döndüğünde yazdığı ilk romandır. Dostoyevski için bu kitabı edebiyat hayatındaki ikinci perdenin başlangıcı olarak kabul edebiliriz.


Sibirya’daki yaşamı yazar için bir dönüm noktasıdır. Bunun başlıca sebebi her bölgeden suçlu konumuna düşürülen insanları bir arada gözlemleme fırsatını bulmasıdır. Sürgün hiç kimsenin isteyeceği bir durum değildir; hastalıklar, kaos, şiddet, kirlilik insanın kaçtığı her şeyi bünyesinde barındırır.


'Amcanın Düşü'nde taşra toplumundaki ahlak anlayışını eleştiriyor,kasabada geçen olaylar günümüzde bile ahlakın yozlaştığını gösteriyor. Eleştirdiği ahlak anlayışını ve siyaseti çoğunlukla başkarakteri üzerinden anlatmaya başlıyor yazar.


‘’Marya Aleksandrovna dedikoduya son derece meraklıdır; o kadar ki, gündüz bir haber duymamışsa gece gözüne uyku girmez. Ama takındığı tavırlar yüzünden, onun dünyanın değil de, Mordasov’un baş dedikoducusu olduğu kimsenin aklından geçmez. Tam tersine huzurunda sanki bütün dedikodular yok olur, dedikoducular onun karşısında, öğretmenin önünde kızarıp bozaran öğrencilere döner, sözlerini şaşırırlar; konuşma hemen daha önemli konulara aktarılır. Marya Aleksandrovna, bazı Mordasov’lular hakkında öyle okkalı, kepaze şeyler bilir ki, fırsat düşse, bunu kendi özgü bir biçimde anlatsa, Mordasov, Lizbon depremine uğramışa döner. Oysa Marya Aleksandrovna’nın ağzı bu tür sırlar bakımından pek sıkıdır, olsa olsa ancak en yakın arkadaşlarına açılır… Yalnızca arada bir korkutur: ‘’Biliyorum ha!..’’ gibilerden çıtlatarak korku verir. İster kadın, ister erkek olsun karşısındaki vurup yıkmaktan çok, sürekli bir korku içinde tutmaktan hoşlanır. Zekâ ve siyaset de budur zaten!..’’ (Sayfa:11)

Alıntıda olduğu gibi Marya üzerinden günümüzdeki taşra, politikacıları ve siyasetçileri eleştiriyor.

Dostoyevski’nin Sibirya’da gözlemleri sonucu edindiği ‘İnsan bulunduğu şartlara göre iyi veya kötü olur’ düşüncesini genellikle karakterlerine yansıtıyor.

Prens,takma saçı, gözü ve bacakları olan karakter, Hafızası yerinde olmadığı için akli dengesi yerinde olmadığı düşünülür. Yine de kasaba içerisinde en saygı görülen tiptir. Normal bir kasaba insanından bile oldukça eksiği olduğu halde saygı görülmesinin tek nedeni zengin olmasından kaynaklanmaktadır.


Dostoyevski bu karakterle paranın insanlar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.Romanın birkaç bölümünde özellikle baş karakteri üzerinden Shakespeare’ye gönderme yapılıyor. Hatta bunlar çoğu yerde Shakespeare’yi yeren göndermeler var.
Shakespeare’e baş karakter üzerinden göndermede bulunur yazar.

‘’Tanrım! İnsan bu derece saf, kıt görüşlü olabilir mi? Ah gençlik, gençlik! İşte size Shakespeare’e dalıp hayaller kurmanın, başkasının kafası ve düşünceleriyle yaşarken, yaşıyorum demenin sonu!’’ (Sayfa: 102-103)

Kitabın olay örgüsü basit görünse de Ancak karakterlerin çözümlemesi ve derinliği bakımından oldukça önemli... Olay örgüsünü gerektiği kadar anlattım kitabı okuyunca göreceksiniz...
176 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Bunamanın eşiğine gelmiş yaşlı bir prens ve sadece para için onunla evlendirilmeye çalışılan yirmi üç yaşında genç ve dürüst bir kız.

Dostoyevski bu kitabında, bir taşra kasabasının ileri gelenlerinden ve kendini kasabadaki bütün kadınlardan üstün olarak gören kibirli, uyanık, düzenbaz , para düşkünü, menfaatperest bir kadın olan, kızın annesi Marya Aleksandrovna'nın ibretlik hikayesini bize anlatıyor.

Kitabı okumaya başladığımızda, Çarlık Rusya'sının bir taşra kasabasında ve sosyetenin içinde buluyoruz kendimizi. Bir taşra kasabasının da sosyetesi mi olurmuş diye sormayın. Çünkü bir köyün bile kendine göre bir sosyetesi vardır. İşte Dostoyevski'nin en büyük özelliği de bu değil mi? Alt tabakanın yaşamını bizlere aktarmak. Tabiiki bu tabakanında katmanları olacaktır.


Bir gün kasabaya yaşlı, bekar ve bunamış kabul edilen bir prens gelir ve Marya Aleksandrovna'nın evinde misafir olarak kalır. Bu durumdan haberdar olan tüm kasaba halkı bu yaşlı , bunak ama zengin prensin peşine düşer. İşte tüm olaylar böylece gelişir. Bırakın yirmi üç yaşındakini on iki on dört yaşındaki kız çocukları bile prensin karşısına çıkarılmaya çalışılır.

Dostoyevski'den dönemin toplum yapısını yansıtan harika bir eser daha. Sözü fazla uzatmadan, sadece okumak gerek diyorum.
160 syf.
·Beğendi·8/10
https://youtu.be/k4SqjLYSas8

Dostoyevski’nin eserlerini kronolojik sırayla okuyup incelediğim video serimin 4.’sünde Sibirya novellaları denen Amcanın Düşü ve Stepançikovo Köyü romanlarından bahsediyorum. Dostoyevski’nin suçu ve cezasını, neden ve nasıl idamdan son anda kurtulduğunu da anlattığım çok keyifli bir video oldu. İzleyen herkese şimdiden teşekkür ederim.
176 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Dostoyevski okuma etkinliği ile başladığım kitabı kısa zamanda severek okudum.
Yaşlanmış , takma diş saç ve sakalla ayakta duran, kendini beğenen bir Prens ile annesinin son derece menfaatçi yaklaşımlarından kaçamayan bir genç kadının öyküsü.. İyi ile kötüyü ayırt edebiliyor küçük hanım, annesinin aşağılık fikirlerini onun yüzüne çarpacak kadar da açık sözlü. Bunlara rağmen annesi Marya onu nereden kandıracağıni gayet iyi bilmekte ve kızını sözde onu düşünüyormuş gibi yaparak ihtiyar prens ile evlendirmeye razı etmekte. o sıralar Prens ile ilgilenen akrabası olduğu sanılan baska bir adam da Zina' yı seviyor ve Zina dan umut aliyor.. fakat sonra Zina nın kendisi yerine Prensi tercih etmesine dayanamıyor ve anne kızın bütün foyasını ortaya döküyor..Erdemli olan Zina kabul ediyor suçunu ve nasıl da para için şöhret için Prensi kandırdıklarini anlatıyor herkesin önünde..
Prens yaşlı ve bunak olduğu için evlenme teklif edip etmediğini bilemiyor ve ona söylenen herşey e inanıyor .. bu teklifin bir düş olduğunu idda ediyor. Gerçekler ortaya çıkınca gördüğünu sandığı düşün gerçek olduğunu anlıyor..
Kitap toplumsal baskının birey üzerindeki etkisinden, insanların baskasina ya rezil olmamak için yada mukemmel görünmek için yaptıklarından çok güzel biçimde bahsetmiş.
Aile içinde yaşanan sorunlara da değinerek yazar; anne bile olsa hakkimizda karar alırken mutluluğumuzu ikinci plana atabileceğini işaret ediyor... ve sonunda bütün kirli fikirlerin hep istenildiği gibi gitmeyeceğini de göstermiş bulunuyor
160 syf.
·8/10
Dostoyevski'nin Rus sosyetesini eleştirdiği güzel bir öykü olan Amcanın Rüyası'nı daha en baştan okurken aslında paraya, ün ve şöhrete verilen önemin sosyetik olma çabalarının günümüzde ve halen dünyanın hiç bir yerinde değişmediğini anladım. Yazar kendi döneminde, insanların değerinin sahip oldukları toprak ve köylü sayısıyla ölçüldüğü kıyıcı ortamın da eleştirisini yapmış.
Bu öyküde olaylar ihtiyar,hasta ve eğlence düşkünü bir prensin Mordasov'a gelmesiyle başlıyor. Prens, çok güzel bir kızı olan ve onu zengin biriyle evlendirmeye çalışan hesapçı, yalancı ve dedikoducu bir annenin eline düşüyor. Sosyetenin düştüğü durum ve bu durum içinde sürekli bir yarış halinde olan insanlar, karakter çözümlemeleri açısından çok derine inilmese de mizahi bir dille anlatılmış.Tavsiye ederim.
176 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
"Eine allerliebste Geschichte!"
Yani diyor ki "Enfes bir hikaye!"

Kitap okuyoruz hepimiz değil mi? Roman, öykü, felsefe, biyografi... Farklı farklı türlerde okuyoruz ama kaçımız "okuma" üzerine düşündü? Bölüm değiştirmemin ve sosyolojiye geçmemin ardından bazı şeyleri fark etmeye başladım. Çok ama çok yetersizdim! Yani sizi bilemem ama ben yetersiz olmayı hiç sevmiyorum. Kitap okumamın bir nedeni de bu zaten. Yazılmış bütün kitapları okumak ve her şeyi bilmek istiyorum (Aramızda kalsın :D )

Okulumda da hocalarla beraber "Kitap Çözümlemesi" yapmaya başladık. Hocam bana şey dedi: "Ömer,kitaplığındaki kitapların çok kaliteli ama biraz da bölüme yönelik okumaya başlamalısın." Tamam dedim yani o kadar sosyoloji kitabım yok kabul ediyorum. Sonra işte biz her hafta bi' kitap okuyup onun hakkında konuşmaya başladık. Benim gibi siz de "Kitap Buluşması" sandınız değil mi?

Kitap buluşması değil "çözümleme"olması açıklıyor aslında. Okuma üzerine düşündünüz mü diye sorma nedenim buydu. Yıllarca kitap okuyabilir bi' insan ve ne kadar çok okuduğuna önem verebilir. Ki bugüne kadar ben de ne kadar çok okuduysam o kadar mutlu oldum. Ama "okuma" demek çok farklıymış. Kitabı alıp önüne okuyunca saatlerce, o okuma olmuyormuş... Eline kağıdı kalemi alıp okumalıymışsın, saatlerce düşünmeli ve de kitap ne kadar kısa olursa olsun içinden ne kadar çok bilgi koparabildiğine bakmalıymışsın.

Nicelik değil de nitelik önemli diyor ya buradaki bazı arkadaşlarımız. Neden dediklerini anladım şimdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse bugüne kadar daha iyi okumaya çalıştım hep ama okumalarım hep "eksik" kaldı.
800-900 sayfa kitapları bile okusam buraya hep duygularımı yazdım. İşte bana şöyle hissettirdi böyle sevindirdi gibi. Tabii üzme ve depresyona sokma kısmı aha çok oldu ama olsun :D

Ama aslında önemli olan ne kadar çok okuduğun değilmiş, neler kapabildiğinmiş. Yani ben öyle bir şey gördüm ki 50 sayfalık bir kitap versek hocamıza, kaç sayfa yazı yazabilir kaç saat konuşabilir onun hakkında...

Bu yüzden ben de (tabii bölümümde kendimi geliştirme amacıyla) da bundan sonra kitap okuması yapıp burada inceleme yazmak yerine "kitap çözümlemesi" yaparak kitaptan ne kadar çok felsefi ve sosyolojik bilgi çıkarırsam o kadar mutlu olacağım. Umarım bundan sonra yapmaya gayret göstereceğim bu tarz incelemelerim de sizlere bilgi katar.

Amcanın Düşü uzun bir öykü. Ama en başta da dediğimiz gibi "Enfes bir hikaye!".
16. sayfada Dostoyevski kitabını şu şekilde anlatıyor: "Anlatacaklarım, Marya Aleksandrovna ile evinin Mordasov'daki yükselişi, şöhreti ve dört başı mamur düşünüşünün ayrıntılı, dikkate değer hikayesidir."
Ah Marya ah!

Tolstoy şöyle bir söz söylemiş: "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar:
ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

İşte Amcanın Düşü de bu şekilde başlıyor. Marya'mızın oturduğu şehre bir yabancı geliyor. O da Prens K, yani amca :D

Amcamız kitabın kapağında da gözüktüğü gibi kendisine baya özen gösteren, her tarafı takma dolu birisi :D Saçları,bıyıkları, gözü bile... Tabii kendisi de zengin ve şehre geldiği anda Marya denilen kadın Prensi evinde ağırlamaya başlıyor. Sonra da yine kapaktan da anlaşılacağı gibi kızı ile evlenmesi için çaba gösteriyor.

Şimdi size Felsefi ve Sosyolojik çözümlemeler sunacağım:

FELSEFE:
Dostoyevski yergi,taşlama yaptığı bu kitapta bi' taşra kasabasının insanlarının ahlakını anlatıyor. Tamam şehrinize bir yabancı geldi ve o zengin birisi de. Peki bu durumda yapacaklarınız nedir? Dedikoduyu çok seven bir halk var ve her şey hemen duyuluyor kasabada. Örneğin Marya kızını amcamız ile evlendirmeyi düşündüğü anda tüm insanlar bunu duymuş oluyor. Burada farklı bir şey görüyoruz aslında ya da Dostoyevski bunu ustaca bize gösteriyor. Kimse masum değil!

Marya sinsilikler ve oyunlar yaparak amcayı sarhoş ediyor sonra da kızını karşısına çıkarıyor. Evlenmelerini sağlamak için binbir türlü oyun düzenliyor ve insanın kendi kendisini yargılaması bu noktada ortaya konuluyor.

Ahlak kişisel midir? Sizi yargılayabilecek tek kişi aslında siz misinizdir ya da toplumsal doğrular- yanlışlar var mıdır? Herkes bir yanlışı yapsa o hala yanlış olmaz mı?

Burada da Marya'nın kızı Zina karar vermeye çalışıyor. Yaşlı bir adamı kandırarak onunla evlenmeli mi, yoksa ahlaklı davranarak onu kandırmaktan vaz mı geçmelidir?

Peki Amcanın Düşü ismi neden verildi? Descartes'in de "Rüya Argümanı" olarak adlandırdığı bir olay vardır. Bilgi felsefesi alanında yaşadığımız hayat gerçek mi değil mi diye sorular sorulur. Kitabımızda ise Amcamız, yaşadıklarının o kadar mümkün olmayan ve güzel şeyler olduğunu bilir ki onlara "gerçek" diyemez. Onların hepsi aslında "Amcanın Düşü"dür.
Bu noktada düşünmemiz gereken şey şu; hepimiz yaşıyoruz bu dünyada,nefes alıyoruz, çalışıyoruz ve kitap okuyoruz.
Peki yaşadığınız hayat gerçek mi değil mi nasıl bilebilirsiniz?
Amcamız yaşadıklarına "Düş" dedi çünkü yaşadıkları yaşayamayacağı kadar güzeldi.

Peki, bizler ya güzel değil de kötü ve iğrenç bir hayat yaşıyorsak, o zaman "düş" olduğunu nasıl anlayacağız? Ya da düş değil de kabus olduğunu...

SOSYOLOJİ:
Her bir kitap yazıldığı dönemden izler taşır. Yazılan kitap her ne kadar hayali bile olsa yazıldığı dönemden ve de yazarının düşüncelerinden etkilenir. Yazarı da yaşadığı toplumdan etkileniyor zaten...

Kitabımızın 18. sayfasında şunlar yazar: "Yine de bu eli açıklık, Mordasov'da yüksek sosyetenin törelerinden sayılır; kınayacak yerde çekici bulurlar böylelerini." Peki buradan nasıl bir sosyolojik çıkarım yapılır?

Bu konu biraz daha Kültürel Antropoloji'ye kayar ama toplumların "gösteriş" yapması toplumdan topluma değişiklik gösterir. Kitapta geçen örneğe göre Prens K. eli açık davranır ve parasını etrafa saçar. Ama "yüksek sosyetenin törelerinden" sayıldığı için çekici bulunur.

Toplumdan topluma değişen bu durum bazı toplumlarda kınanıp bazı toplumlarda ise takdir edilir. Örneğin Amerika gibi bir ülkede "servetini" kendine saklamalısın ve bunu gösteriş için harcamaman gerekir. Kitabın da değindiği bu kısımda 19. yüzyıl Rusya'sında insanların para saçmayı, gösterilişli balolar düzenlemeyi ve eğlenceli ziyafetler yapmayı "takdir ettiği" ortaya çıkıyor.

İkinci olarak ise Evlilik...
Her kitabı dönemine göre okumak gerekir ama bu kitabı dönemine göre okuyabilen kesim bana göre çok azdır. Nedeni aşırı basit :D

Sosyolojinin konularından birisi de Evlilik ve Aşk'tır. Kitabımızda geçen evlilik türü maddi açıdan zenginliğe kavuşabilmek için yapılan ve çıkarlar üzerine yoğunlaşmış bir evlilik türü olup "aşk" kelimesinden uzaktır. Yine kitapta da geçtiği gibi Marya bu evlilikte aşk olmayacağını söyler.

Burada dönemine göre yargılama kısmı ise şu şekildedir. Evliliklerin günümüzdeki yansımaları "Aşık olup evlenme" olup modern çağın beraberinde getirdiği, filmlerde dizilerde gördüğümüz; birbirlerine aşık olan iki gencin mutlu olmak için yaptığı evlilik çeşididir. Kitabımızdaki evlilik ise bu tür evlilikten çok uzak. Şimdi düşündüğümüz zaman parası için biriyle evlenmek ne kadar doğrudur? Ki daha da ötesine giderek o kişi ölsün de mirası bana kalsın diye düşünmek neredeyse gaddarca bir davranış!

Bu fikrin ise size çok ama çok yakın zamanda gelişen bir fikir olduğunu söylesem? Maddi amaçlar için yapılan ya da halk arasında mantık evliliği diye geçen bu evlilik türü bundan 2-3 asır önce yapıldığında gayet doğal karşılanabilirdi. Ki Romantizm akımı ile beraber "Aşık olma" ve "aşık olarak evlenme" hayatımıza girmeye başlamıştır. Kitapta da Sheakspeare'den bolca bahsedilir ve genç nesillerin ondan etkilenerek "aşk evliliği" yapmak istediği eleştirilir.

Dostoyevski ne kadar da ileri görüşlü be!

Kitabın eksik gördüğüm kısmı ise yazarın kitaba müdahale etmesi... 79. sayfada da göreceğimiz gibi yazar bir anda kitaptan koparak kendi fikirlerini söyler.

Sözlerimi 127. sayfadaki şu cümle ile bitirmek istiyorum. "Her şeye rağmen ne-fis bir düştü bu,nefis!..."

Bana bu kitabı hediye eden Özlem Hanım'a (özlem) tekrardan teşekkür ederim :)

Umarım sıkıcı olan bu incelemem sizlere biraz da olsa bilgi katmıştır :D

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
176 syf.
Herkesçe istenilen ama sadece sınırlı insanlarca sahip olunmasını uygun kabul eden Mordosov sosyetesinin ihtiyar ve hasta prensin zaaflarından yararlanmaya çalışması. Ve bu uğurda düşündügü senaryolarını geçmişin bazı tecrübelerinin vermiş olduğu rahatlıkla uygulamaya çalışan bir kadın ve tabi beklenmeyen bir son
176 syf.
·4 günde·Puan vermedi
"İçim bulanıyor, duydunuz mu; bütün bu çirkef şeylerden içim bulanıyor!.."

Zaten ayakta  duramıyor; elindeki bastonla, yanındaki uşakların yardımıyla düşe kalka, zor-bela yürüyorsun. Saçın, sakalın, bıyığın takma; dişlerin protez; gözün ise perdeli...
On dakika evvel gördüğün, duyduğun bir şeyi; on saniye sonra unutuyorsun. Napoleon arkadaşım, Lord Byron yoldaşım oldu; sonra ise karıştırdım; hayır, onlar değildi diyorsun. Üstüne bir de böyle balık hafızalılığınla övünüyorsun... Hele hele şu çapkınlığın yok mu... Güzel bir kız gördün mü vücudunda su kalmaz; damla-damla damlar ağzından... Sanki birer çeşme gibi akar.. gider... Âh Amca ah... Ama sen bir prens'sin değil mi, hem de bir ayağı mezarda olan prens?.. Avcılar için iyi bir avsın yani...

Düş görme zamanı gelip geçti amca. Şimdi asıl konuya gelelim; düşten öte düşten ziyade... Gerçekleri konuşmaya başlayalım.

Ama sen az daha bekle. Senden evvel şu anne (!) bozuntusuna iki çift lâf edeyim, birkaç kelam edeyim de içim rahat etsin. Belki şu gerilmiş olan sinirlerimi az da olsa hafifletmiş olurum bu vesileyle...

Marya Aleksandrovna... Ama sen bir anne(!)sin değil mi ya?.. "Kimse beni kınayamaz, anne olduğum için" düşüncesine kaptırdın kendini değil mi?..  Çünkü sen tüm bunları kızın için yaptın öyle değil mi?.. "Anne olunca anlarlar beni" dedin... "Âh şu gençler yok mu..." diyerek derinden derine nasıl da iç geçirdin ?.. Ama tüm bunlara rağmen yine de kimseyi kandıramadın değil mi?.. Tüm pilanların bozuldu, yıkıldı, mahvoldu; sen ise, tüm bu yıkımlar sonucu ortaya çıkan;  etrafı zıfiri bir karanlık gibi kaplayan kap-kara toz ve dumanlar içerisinde nefes almakta zorlandın.. zorlandıkça boğuldun.. boğuldukça da bir mum gibi eriyip gittin... Seni seyredenler ise, "Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır!.." Âyetinin azâmetine bir kez daha şahit oldular...

Evet, anne maskeli şeytan!.. Hiç... Ama hiç acımıyorum sana... Sakın kendimi temize çıkarayım deme. Rûhun çoktan kirlenmiş bir kere... Duygu sömürüsü de yapmaya kalkışma. Ne tür şeytâni duygularla beslendiğin yüzüne aksetmiş âdetâ... Ağlayıp gözyaşı da dökme. O gözlerden akan bir kaşık suda boğulmaya lâyıksın sen... Din'e sarılayım; entrikalarımı din perdesi altında yapayım da; yaptıklarımı kimse kınamasın diye düşündüysen eğer: O yapmacık tavırların senin bedeline tüm yalanlarını ortaya koyuyor; din sömürüsü yaptığını da sağır olmayan tüm kulaklara -sen söylemesen bile- gerçeği haykırıyor... Hele hele "ben kendimi değil, kızımı düşündüm" ayaklarına hiç... Ama hiiiç girme... Senin ne şâşaâlı hayâllerin peşinde olduğunu bilmeyen yok zîra...

Dahası: Umut vadederek kandırdıkların... Günlerini zehir etiklerin... Yüzüne güldüğün; ama arkasından kin kustukların... Bastırmaya çalıştığın vicdanın... Kalıplaşmış hissiyâtların...

Sonuç olarak: Sen; ikiyüzlü, yalancı, sahtekâr, alçak, adi, ahlâksız ve vicdansız bir avcısın!.. Belki de melek görünümlü şeytansın!.. Diyeceğim, diyeceğim de ama melek bunun neresinde saklı...

Gerçi söylediğim bu son sözleri kendi öz kızın da gözünün içine bakarak yüzüne söyledi (Hani onu mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki, prens-prenses, avrupa-mavrupa diye diye kandırdığın; şu balık hâfızalı, neredeyse her âzâsı takma, kız gördüğünde ağzından çeşme akıtan, bir ayağı gorda (mezarda) diğeri ise zorda olan, "nasıl olsa birkaç yıl, bilmedin birkaç gün sonra ölecek, o zaman da sahip olduğu her şey bize kalacak" diye düşündüğün; guya sevdiğin ve önemsediyin bir ihtiyarla evlendirmek istediğini açıkladığın zaman)   ama; içinde en ufak bir şübheye -kızım yanılıyor, ben iyi bir insanım belki de- mahal vermemek  için aynı sözleri ben de söylemek istedim ki için rahat (!) etsin...

"Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder.
Fena iz bırakır." diyerek; seninle konuşmayı burada sonlandırıyorum...

İşte gördüğün gibi amca prens... Bazen, ister düş olsun ister gerçek hayat olsun; böyle şeytanlar her zaman çıkabiliyor karşımıza. Hadi geçmiş olsun. :) Zaten geçti, hem de ebediyen...

Yazar ve çevirmenler arasında pek de fazla isim tanımıyorum, ama tanıdıklarım arasında  Dostoyevski ve Nihal Yalaza Taluy'un en iyilerden olduklarına bir kez daha şâhit oldum...

Belki bu kitap hakkında söylenecek bir sürü söz var, ama en iyisi daha fazla uzatmadan sözü burada bitirmek...
176 syf.
Para, şan ve şöhret uğruna Çevrilen entrikalar. Mordosov sosyetesinin Zengin hasta prensi ve onun zaaflarından yararlanmaya çalışan bir kadın ve onun güzeller güzeli kızı. Dostoyevski Para ve ünvan karşısında insanların ne hâllere düştüğünü en ince ayrıntısına kadar anlatmakla kalmamış insanın hırslarına ve aç gözlülüğüyle nelerini kaybedeceğine değinmiş bulacaksınız.
160 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'dan sonra okuduğum ikinci kitabı oldu. Suç ve Ceza'yı biraz daha sonra okuyabilirdim aslında ama elime geçince hemen okuyuvermiştim. Kitapta Marya Alexandrova isimli muhteşem kurnaz, sinsi bi okadar da dolapçı olan karakterimizin muhteşem komedyasını işliyor kitap ciddi ciddi ilerlerken bi anda patlak vererek insanı kahkahaya sürüklüyor birkaç sayfa sonra ise derin bir acıya itiyor. Dostoyevski ruh halini bu kitaba çok güzel yansıtmış. ( Kitabı hapishane veya sürgünden sonra yazmış ve yayınlamıştı sanırım) Kitaptaki karakterler aslında her insanın hayatında var olan tiplemeler. [ Çıkarcı Arkadaşlık İlişkileri - Etkisiz Koca - Sevdasından Yıllar geçse de vazgeçmeyen erkek (Mozgylakov) ] . Marya Alexandrova'nın kitabın en başında güçlü bir kişiliğe sahip olduğu belirtilmesi ve kitabın sonunda ise dibe çöken Marya'nın tekrar saltanatına kavuşmasının göstergesi ile tamamlanıyor.( Zina kadar harikulade bir kızı olmasa bunu yapabilir miydi orası meçhul tabi ).
160 syf.
·Puan vermedi
15 bölümden oluşan ve her bölümün sonunda diğer bölümü de okuyayım isteğiyle bir çırpıda bitirmeniz muhtemel.
Sanki tiyatro seyredercesine bir his bırakan. Hatta, acaba tiyatrosu oynanmış mı ya, diye araştırdığım ama oynanmayan ki keşke tiyatrosu oynansa izlemesi ne zevkli olur dediğim kitap.
Kitaptaki karakter olan Zina’nın her ne kadar Ruslar için ne anlama geldiğini bilmesem de biz Türkler için bu ismin olması da pek manidar olmuş o da ayrı mesele.
Ha bir de Dostoyevski’nin nerdeyse kitabın başından sonuna kadar Shakespeare’ye giydirip durmasına da hiç Shakespeare okumamış olmama rağmen anlam veremedim desem yalan olur ama bu kadar niye kurulmuş Dostoyevski onu anlamadım :)
“Sus! Hele götürdüğüm yerde bana bir daha ‘anacığım’ de de görürsün. Tam bir ay çaysız bırakırım seni.”
Kocası korku içinde sustu.
Dostoyevski
Sayfa 113 - Can Yayınları - 3. basım
"İçinden gelirse başkasını sev;ölenle ölünmez.Yalnız,seyrek de olsa,hatırla beni..."
Dostoyevski
Sayfa 166 - Can yayınları
İnsanların pek çoğu soyluca davrandıklarını sanıp, yalnızca kendilerini aldatırlar. Ben kendimi aldatmayı kabul etmiyorum....

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Amcanın Rüyası
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
2789785909576
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Dyadyushkin son
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Antik Kitap
İhtiyar ve hasta, makyajla kendisini gizlemeye çalışan, eğlence düşkünü bir prens. Asaletine ve parasına sahip olma hırsıyla prensle evlenmeye ya da kızlarını ona vermeye çalışan, bu sayede sosyeteye karışma hayalleri küçük bir kent burjuvazisi. Dostoyevski keskin gözlem gücünü bu sefer Çarlık Rusyası'na yöneltiyor. İnsanların değerlerinin sahip oldukları köylüler ve toprakla ölçüldüğü kıyıcı ortamın canlı eleştirisi.

Kitabı okuyanlar 591 okur

  • Recep İvedik
  • O.Sagir
  • Esraa
  • Büş
  • as us
  • Mehmet Emre Ağaç
  • İlyas Aslan
  • Kemal ŞEKER
  • Rahim Ali İNCE
  • Mâsiva

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.3 (4)
9
%1.1 (2)
8
%0
7
%0.6 (1)
6
%0
5
%0
4
%1.1 (2)
3
%0
2
%0
1
%0