·
Okunma
·
Beğeni
·
52.801
Gösterim
Adı:
Amok Koşucusu
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052022658
Kitabın türü:
Çeviri:
Mehtap Kazar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İlgi Kültür Sanat Yayınevi
Bu kitap doğu Hint adalarında doktorluk yapmakta olan bir adamın görevi ile duyguları arasında kalışının hikâyesidir...
Amok koşucusu; güç, tutku, utanç ve hızla deliliğin pençesine düşen bir adamı anlatmaktadır. Pişmanlıklar içinde kıvranan, tutkunun esiri olan, vicdanını rahatlatmak için verdiği sözü tutmak adına hayatını ortaya koyan bir adamın öyküsüdür.
Zweig, hayatının bir yansıması sayılabilecek bu hikâyede; intihar kavramını, korkularını, saplantılı bir ruh hâlini, bir insanın yaşadığı çözümsüzlükleri kendine has tarzı ile ustalığını harmanlayarak bu eseri okuyucularına aktarmayı başarmıştır.
64 syf.
·2 günde·8/10
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”

Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...

Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.

Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”

İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.

Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
64 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Kitaba geçmeden bir iki şey söylemeliyim.

Yazarın kitapları kısa olduğu için çok tutuluyormuş. İlk bakışta çok da mantıksız görünmüyor. Fakat ne kadar kısa olursa olsun değil bir kitap, beğenmedikten sonra bir sayfa bile okunmuyor. O yüzden bu düşünceyi bu ülke için mesmetsiz olmasa da, yine de haksız buluyorum. Yazarın çok okunuyor olmasının nedeni ustalığından başka bir şey değil.

Her yazıma övgüyle eklediğim o, harikulade kadın duygularını anlatışı bu kitapta da mükemmel.

Yine tadı damakta kalan bir hikaye. Çok çabuk bitiyor. Neden bu kadar kısa yazmış diye üzülmemek elde değil.

Yazarın kitaplarını okurken bende değişik bir durum gelişti. Katık ederek okuyorum, hemen bitmesin diye.

Konudan bahsetmeyeceğim. Zaten 64 sayfa, bir de ben anlatırsam okunduğuna değmeyecek. Zira şu kadarının bilinmesi yeterli; yine bir öyküye dokunacaksınız. Yanlış yazmadım, evet dokunacaksınız. Yazar yine gerçek bir hikayeyi yakın bir arkadaşınızdan dilediğinizi hissettirecek size.

Keyifli bir okuma diliyorum.
189 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Koşmak değerli şey.

https://www.youtube.com/watch?v=AOBs8dU4Pb8 Amok Koşucusu kitabıyla tamamen bağdaşan bir şarkı. Çünkü ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız. Şarkıda da dendiği gibi aslında her zaman orada olmamak için koşarız ama koştuğumuz her yer orası olur, yani tam bir mekan döngüsü içinde sıkışıp kalırız.

Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

Çünkü, koşmak güzel şey.
64 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır ,söylemek istediği şeyi dolaylamadan bir çırpıda tam suratınızın ortasına söyler o an midenize yediğiniz yumruğu kestirecek vaktiniz olmadığını fark edemezsiniz bile. Tam da böyle bir kitap olmuş 60 sayfalık kısa fakat bir o kadar da uzun bir serüvene çıkmış gibi hissettim. Edebi dili zengin, üslup, anlatım bir o kadar lezzetli bir hikayeydi. Yazarın okuduğum ilk kitabı ve çok beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar.
276 syf.
·1 günde·10/10
Stefan Zweig'ın geçen hafta başladığım Merhamet adlı romanına devam ederken bir de hikâye kitabını sıkıştırdım araya-aslında bir Conrad bir de Cortazar da sıkıştırdım- ve çok nadiren olan birşey gerçekleşti: birkaç saat içinde kitabı bitirdim. Bitirmek zorundaydım; çünkü elimden bırakamadım. Zweig'ın bu kitabı ne zaman yazdığını bilmiyorum; ama kendi trajik sonuna yakın bir zaman mı diye düşünmeden edemedim. Kitap ne zaman yazılmış olursa olsun muazzam bir inceliğin, maharetin sonucu. Kitap muhteşem. Hikâyeler muhteşem. Dil, üslûp, ruhumuza akan o lezzet muhteşem. Yapamadım, bırakamadım elimden; okudum, okudum, okudum. Zweig'ın insan ruhunu berrak, lekesiz bir şekilde anlattığı hikâyeler bunlar yine, ve yazar yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor: zayıf, yaralı, zaafları olan, yalnız olan, aşık olan, yabancı olan insanların hikâyelerini anlatarak bize bu dünyada yaşamanın trajedisini hikâye ediyor, bize insandan, insan olmaktan, zaaflarla yaralı bereli olmaktan söz ediyor, bize bu hayatta zayıf olmanın, yabancı olmanın, aşık olmanın, yalnız olmanın acıtıcı sonuçlarından söz ediyor; ve bütün bunları bugüne dek okuduğum hikâyelerinin arasında en güzel, en etkileyici edebi üslûbuyla, en üst düzeyde bir incelikle anlatıyor, en azından kitabı okurken benim hissettiklerim bunlardı. 'Amok Koşucusu' adlı hikâye, kitabın zirvesi olabilir, kendi adıma hayatım boyunca okuduğum en etkileyici öykülerden biriydi ve en son Martin Eden'ı okurken ağlamıştım, hikâyenin son birkaç sayfasında artık kendimi tutamadım...pek duramadım da üstelik, okumaya devam ederken yaşlar da akıp gittiler. Zweig'ı ve diğer ruh kazıcılarını, iyi ki edebiyat var ve hayat edebiyattır, edebiyat hayattır diye bize düşündüren, bize söyleyen, anlatan, yazan bütün edebiyatçıları okumaya, onlarla düşünüp hislenmeye ve kendi hayat tecrübemizi böyle muhteşem dil eserleriyle süsleyip güzelleştirmeye devam...bu siteden kim sebep oldu da Stefan Zweig okumaya başladım, hatırlamıyorum; ama hakikaten minnettarım. Zweig okumadan şu dünyadan gitmiş olsaydım, bu lezzeti, bu tadı bilmeden, Zweig'ı tanımadan gidecektim.

Kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum. İyi bir edebiyatçı, romancı, hikâyeci ancak karakter yaratabilen, anlatabilen; anlattıkları bizde gerçek hissi yaratabilen; sahteliklere, geçici, basit imaj ve maskelere ihtiyaç duymadan pozsuz, bize hakikati işaret eden ya da gösteren yazarlar olabilir. Tanımadığımız halde hayat deneyimlerinden, hayal güçlerinden, fikir ve hayal yürütmelerinden bizimle bu tecrübeyi paylaşabilen ve bize şu ne olduğu muğlak dünya üzerinde yaşamanın ne olduğuna dair bize bir şeyler, çok şeyler söyleyebilen bütün edebiyatçılar, yazarlar, şairler hepimizin hayat yoldaşı aslında. Bu insanları okuyor olabilmek bile büyük lütûf, büyük bir güzellik. Bu yüzden; okumayan herkese mutlaka bu yaralı, güzel yazarı okumasını ve onun hikâyelerinde bize anlattığı bütün insanlarını tanımasını öneriyorum...
80 syf.
·2 günde·6/10
Galiba gemi yolculuğu Zweig'in hayatında önemli bir unsur olarak yerini almış ki, hikayelerini gemilerin üzerinden başlatıyor, Satranç'tan sonra ikinci bir gemi yolculuğu ve geriye dönüşle aktarılan bir hikaye daha. Yine bir kişinin psikolojik savaşı...

Nedir bu Amok ya da Amok Koşucusu? Merakımızı gidermek için yazar da bu soru sormuş ve cevaplamış bakalım neymiş:

"Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?
-"İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..." (can yayınları)

Tabii bunu okuduğumuz zaman hepimizin birer Amok Koşucusu'na aday olduğumuzu rahatlıkla anlayabiliriz. Olay ne biliyor musunuz: Hani yanlışlarınız, hayal kırıklıklarınız, üzüntüleriniz üst üste gelip, öyle bir birleşir ki, kaya parçası gibi yüreğinize, beyninize her yerinize bir ağırlık oturur! Ne düşünce üretecek aklınız kalır, ne de konuşacak mecaliniz, sadece ama sadece yüreğiniz çırpınır durur...Dışarıdan bakıldığında, sanki bir mumya gibisiniz ve sesiniz çıkmadığı için de varlığınız dikkat bile çekmez. Ancak kalbiniz öyle bir atar ki, patlamaması için fırlarsınız cümbüşün içine, artık söz de tehdit de kifayetsiz kalır...

İnsanız ve insanlar hata yapar, kişi bazen hatasını anlar bazen anlamaz, bazen anlayıp düzeltmeye çalışır bazen ise aynı hatayı yapmakta ısrar eder ve ısrar eden kötü karakterli olarak toplumda yerini alır...

Buradaki hikayede hatasını anlayıp, tüm varlığıyla düzeltmek için çaba gösteren bir karakter görürüz. Aslında bize o kadar çok şey anlatıyor ki mesela hukuk fakültesinde soru olabilecek bir ifadeyi bile ortaya atabiliyor. "Hatayı başlatan mı suçlu yoksa yapılan hatayı düzeltme imkanı vermeyen mi?" şeklinde sorulabilir. Tabii ki hukukta olayın detaylı açıklanması gerekir ve karar vericiler de geçerli olan ülkenin yasasına göre bunun kararını verirler. Ama bizim için bu olay çok daha farklı biz yasaya bakarak değil vicdanlara bakarak değerlendiririz;

o zaman sorumuzu güncelliyorum
"Arzularına yenilip mesleğini kötüye kullanmak mı daha kötü yoksa bunu gurur haline getirip, o hatanın düzeltmesini engellemek mi daha kötü"

şehvet ve gurur...
64 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Her zamanki gibi muhteşem bir Zweig kitabı daha...
İçimizdeki pişmanlıkların dışa vurumu bazen çok üzücü sonuçlar yaratabiliyor.
Bazen bende kendimi Amok koşucusu gibi hissediyorum.Hedefimde ne varsa ona emin ve hızlı adımlarla giderken etrafı görmüyorum duymuyorum gerçekten kitaptaki betimleme gibi sarhoşluktan çok insan kudurması gibi bir şey bu.
Uzun bir süre de okudum hastayım çünkü sadece 1 günde okuyabileceğiniz çok güzel bir eser ve Zweig zehirlenmesi yaşıyorum, kurtulamıyorum bir türlü :)
64 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Yine bir solukta biten Zweig hikayesi. Kesinlikle kısa olduğundan değil, sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamadığınızdan.
Hem bu kadar sade bir üslupla hem de bu kadar kısa yazılmış öyküler nasıl bu kadar etkileyici olabilir? Yazar o korkuyu, çaresizliği nasıl bu kadar hissettirebilir? Zweig gerçekten başarıyor. Kahramanın çıkmazlarını, duygularını birebir yaşatıyor. Diğer tüm kitapları sırada.

Bu ay Arka Kapak dergisinde dosya konusu Zweig. Kesinlikle alınmalı. Benim gibi meraklılarına duyurulur :)
64 syf.
·2 günde·9/10
Öncelikle şu notu sizlere aktarmam gerek: Kitabı İş Bankası Modern Klasikler olarak tek öykü Amok Koşucusu olarak okudum. Çünkü Can Yayınları Amok Koşucusunu 7 farklı öykü olarak basmış içerisinde 7 farklı öykü var; günümüzde bu öykülerin hepsi ayrı ayrı bir kitap.

Klasik haline gelmiş bir cümle olacak ama elimde uzun zamandır duruyordu bu kitap. Romanların arasına kısa bir öykü kitabı sıkıştırmak için elime aldım. Aldım almasına da Zweig beni aldı sanırım kendi dünyasına.

Öylesine usta bir kalem ki... Betimlemeler, canlandırmalar, dil vb. resmen hikayenin içine yerleştirdi... Bu adamı okuyunca öylesine hızlı ve ondan ayrılmadan okumak istiyorum ki gerçekten çok farklı bir dili var. Devamlı bir okuma hırsına kapılıyorum bu adamda; e tabi kitapta kısa olunca kitap hemencik bitiveriyor.

Mükemmel bir aşk hikayesi yazmış Zweig. Öylesine aşık olmuş ki bir Amok Koşucusu olmuş... Amok Koşucusu ne ? O da kitabın içinde kalsın. Bütün duygulara, edebiyatın güzelliklerine hükmediyor sanki. Kitabın ismini zaten Can Yayınları olsun, İş Bankası Yayınları olsun duymuşsunuzdur ki klasik haline gelmiş artık bu eser. Öylesine güzel uzun cümleler kurmuş ki okuyorsunuz ama okuduğunuzdan sıkılmıyorsunuz ve o uzun cümlelerin güzelliğine vuruluyorsunuz. Karakteri ve eşyaları olağanüstü gözünüzün önünde gibi canlandırıyor Zweig.

Tüm duygulara hitap edebilen bir eser. Üzücü, çok kötü bir son var ki gerçekten duygulanmamak elde değil. Eser öylesine güzel ki; belki de öykü diyemeyeceğim kadar güzel bir roman gibi. Duyguyu karşıya çok iyi geçiriyor Zweig. Kesinlikle gözü kapalı tavsiye ederim.
64 syf.
·Puan vermedi
 bir Stefan Zweig kitabı… İsmi kadar ilginç, Amok Koşucusu… Açıkçası başlamadan önce hakkında sıkıcı olduğuna dair yorumlar duymuştum. Buna kesinlikle katılmıyorum. Diğer Stefan Zweigkitaplarını nasıl heyecanla ve hissederek okuduysam bunda da aynı şeyi yaşadığımı söyleyebilirim.
Başlarda hiçbir şey anlayamazken ve “Bunu nasıl bağlayacak acaba?”düşüncesiyle merakla devam ederken, kendini birden olayın içinde bulmak… Sadece içinde bulmak değil yaşamak. Zweig’ı okumayı bu yüzden seviyorum. Çünkü gerçekten olayı yaşıyorum. Ayrıca kitaplarının da gayet kısa olduğunu düşünürsek hiç sıkmadan, bir okuyuşluk farklı bir insan olmamızı sağlıyor bence. Yani diyeceğim o ki; kendinizi kaptırıp tek seferde bitirebileceğiniz bir kitap arıyorsanız kesinlikle öneririm. En azından benim Amok Koşucusu yorumum böyle.
Amok Koşucusu kitabı, kimsenin asıl nedenini bilmediği bir kazayla başlıyor. Kitabın asıl kahramanı neler olduğunu bildiğini iddia ediyor ve gemide başından geçenleri anlatmaya başlıyor. Gemideki insanların sürekli gülüşmelerine ve sürekli telaş halinde olmalarına dayanamayan kahramanımız, kendini gündüzleri uyuyup geceleri ayakta kalmaya alıştırıyor. Bu şekilde kendini insanlardan uzak tutuyor. Ancak gece kendini yalnız sandığı bir anda, karanlıktan yüzünü göremediği, yalnızca bazen yanan piposunu görebildiği bir adamla karşılaşıyor. Yani Amok Koşucusuyla… Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor… orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk… tıpkı benim odamda oturduğum gibi… ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor… dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru… nereye olduğunu bilmeden

Amok’u bu şekilde tanımlayan ve kendini tam olarak ona benzeten esrarengiz adam, artık dayanamayıp yaşadığı her şeyi anlatmaya başlıyor. Başarılı ve kendi çapında bilinen bir doktorun, bir anlık gurur ve kibrine yenik düşüp nasıl pişman olduğunu görüyoruz bu hikayede. Yardım edebileceği bir insana yardım etmemenin verdiği pişmanlıkla her şeyini geride bırakıp nasıl amok koşucusuna dönüştüğünü görüyoruz. Bir doktorun çırpınışını ama geç kalışının nasıl hayatının amacı haline dönüştüğünü…
Pişmanlık insanı ne kadar değiştirebilir? Hayatını, bir insana yardım etmek uğruna hiçe sayabilecek kadar değiştirebilirmiş. Duygular ne kadar bir arada bulunabilir? Nefret, kibir, pişmanlık, yardımseverlik, belki de aşk… Bunların hepsini birlikte görüyoruz ve hissediyoruz. Ama hepsinden önemlisi bir Amok’un nasıl olduğunu gerçekten hissettim. O amaçsız, kimseyi görmeden koşmanın nasıl olduğunu, saygın bir insanın o gülünç duruma düşerken nasıl bu kadar hedefinden sapmadığını gördüm diyebilirim. Amaçsız koşu dedim ama belki de hayatında hep insanlara yardım eden bir insanın amacına koşuşudur, bilemiyorum. Amok’un nasıl bir psikoloji olduğunu ve neler hissettirdiğini anlatamam ama hissettirdiklerinin çok farklı olduğunu söyleyebilirim.
Kitabın ismindeki “Amok”tan söz edilecek olursa, aslında bu bir hastalık. Kısacası, önündeki her şeyi yakarak yıkarak kendi ölümünü hazırlayanlara böyle denir. Bu bilgi size kitap hakkında ufakça bir fikir vermiş olsa gerek.
Ve son olarak: “Söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz.”
Amok Koşucusu kitabını hepinize tavsiye ediyorum, iyi okumalar
191 syf.
·8/10
Durup dinlemem gerek şimdi. Dinlenmem gerek. Az biraz soluk almam, gerek. Yavaşlamam gerek. Anlamam için. Zweig kitapları bünyede böyle bir etki bırakıyor. Mührünü vurup geçiyor.
Bir amok gibi hedefe kitlenen bilinçsizce oradan oraya koşan ve yok olanlar gibi, bu işlem her gün tekrar ediyor. Herkes bir amok koşucusu ve amoka talip. Bir yerlere ulaşmaya çalışan yığınla koşucular var, her yerdeler. Sokak ortasında keman çalan o ünlü kemanisti kimsenin tanımayışı gibi, sadece küçük bir çocuk o koşuşturmadan izole eder kendisini ama annesi çekiştirip durur. Böyle bir koşuşturma hali de amok koşuculuğuna benzetilemez mi? Ruhumu çok çok çok gerilerde bıraktığımı düşünüyorum. Dipsiz kuyuda yankılanan sesim çok uzaklardan geliyor. Ruhum kadar uzakta.
Yapay sistemlerin kurucularıydık bir zamanlar. Şuan kurduğumuz yapay düzenin köleleştirilmiş koşucularıyız.
Sistem dahi buna göre dizayn edilmiş. Çocuğumuz, yeğenimiz öğrencimiz vs. önüne konan bariyerleri tek tek aşsın istiyoruz. Her seferinde kendini ispat etsin. Çalışsın uykusuz kalsın. Sosyal ortamından uzak dursun. Önündeki sınava odaklansın. İyi bir lise, iyi bir üniversite kazansın. Sonra koşsun. kariyerini tamamlasın. Statü elde etsin. Hep koşsun. Biz koşalım koşturalım.
İlişkiler neden yavan, eğitim neden böyle, insan onuru neden ayaklar altında, sorgulamaya fırsat kalmadan şu bariyer bu bariyer derken; sonu olmayan amacı olmayan bir koşunun saçma sapan aktörleriyiz. Tabi aktör denirse buna!
Bu tarz kitaplar, insanın dipsiz karanlık kuyusuna ışık tutuyor. Bu ışıkta kendi aksini görüyor insan. Tıpkı amok gibi.
Amok, cinnet halidir. Bu hali kitlesel şekilde görmek dehşet verici. Çokça şahit olduk değil mi? Bir amok koşucusunun yaptıklarına şahit olan doktor gibi ve hepimizin hikayesini anlatan Zweig gibi.. Bir doktorun hikayesinden kendi gerçeğimize şahit olmak ve sonra toplum gerçeğine şahit olmak...
Zweig'in bizlere anlattığı nefret, hayranlık, tutku, aşk, sevgi ve merhamet ile yoğrulan bir hikaye, içinde koşu olan...

https://youtu.be/SlB_QPMUWmg

https://youtu.be/q4P9cOzEFDA
Güvenin şartı samimiyettir, kayıtsız şartsız samimiyet.
Stefan Zweig
Sayfa 21 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Bana anlatabilirdi...Ona hiçbir şey için söz veremezdim,ama onu dinlemeye hazır olduğumu söylemek bir insanlık göreviydi.Birini zorluk çekerken gördüğünüzde,ona yardım etmek elbette bir insanlık göreviydi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Amok Koşucusu
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052022658
Kitabın türü:
Çeviri:
Mehtap Kazar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İlgi Kültür Sanat Yayınevi
Bu kitap doğu Hint adalarında doktorluk yapmakta olan bir adamın görevi ile duyguları arasında kalışının hikâyesidir...
Amok koşucusu; güç, tutku, utanç ve hızla deliliğin pençesine düşen bir adamı anlatmaktadır. Pişmanlıklar içinde kıvranan, tutkunun esiri olan, vicdanını rahatlatmak için verdiği sözü tutmak adına hayatını ortaya koyan bir adamın öyküsüdür.
Zweig, hayatının bir yansıması sayılabilecek bu hikâyede; intihar kavramını, korkularını, saplantılı bir ruh hâlini, bir insanın yaşadığı çözümsüzlükleri kendine has tarzı ile ustalığını harmanlayarak bu eseri okuyucularına aktarmayı başarmıştır.

Kitabı okuyanlar 12.413 okur

  • Seymani güler
  • Halil
  • Zühal Köse
  • Melike
  • Gülsen Hıra
  • Merve
  • Elif Berna Engin
  • BARANBERK
  • fy_neo

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (1)
9
%0 (1)
8
%0.1 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları