·
Okunma
·
Beğeni
·
62710
Gösterim
Adı:
Anna Karenina
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
640
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051910475
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Andaç Yayınları
Anna Karenina, Lev Tolstoy’un 1873-1877 yıllarında yazdığı ve bölümler halinde basılmış olan romanıdır. 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüş, 19. yüzyıl Rus toplumunun ruhsal dalgalanmaları içinde çarpıcı bir aşk hikayesinin ve ihanetin anlatıldığı bir başyapıttır.

Güzelliği ve nezaketiyle herkesin beğenisini kazanan Anna Karenina'nın mutsuz ve monoton bir evliliği vardır. Ağabeyi ile yengesinin bozulan ilişkilerini düzeltmek için gittiği Moskova'da yakışıklı ve genç kont Vronski ile tanışması, krndisi de tutkusu ve sevgisiz bir ebliliğin içine sıkışmış olan Anna'nın hayatında dönüm noktası olur ve 19. Yüzyıl Rusyasında bir kadının asla yapmaması gerekeni yapar.

Tolstoy'un en önemli romanı olarak kabul gören Anna Karenina kesinlikle okunması gereken bir aşk hikayesi.

Modern dünya edebiyatının en iyi romanlardan biri olarak kabul edilen Anna Karenina, güncelliğini daima koruyacak bir eser.
1062 syf.
·12 günde·8/10
Neden Tolstoy okumalı?

Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

"Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
"Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
"Anna Karenina derin bir kitaptır. "
"Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
"En kisa tanımı aşkın romanı. "
"Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
"Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (https://1000kitap.com/...n-okunmayan-10-kitap)
Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Hesna Suàrez 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

- Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

- Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

- Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

- Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

- Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

- Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

- Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

- Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

- Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
Dünya klasiklerini sevmeyen çok insan duydum. Bir nevi haklılar. Maddi bakımdan düşük bir ülke olduğumuz için koşullar bizi ucuz kitaplara yöneltiyor. Gazetelerin kuponla dağıttıkları dünya klasiklerini aldık. Okulda öğretmenlerin alın okuyun dediği klasiklerin kitapçılarda en ince olanlarını seçtik. Kitap okuduğumuzu zannettik. Okumamışız aslında onlar sadece kitap özetiydi. Kitap çevirilerinde özellikle romanlarda çeviren kişiler yazarın tam olarak duygularını yansıtamıyor diye düşünüyorum. Klasikler için iyi bir çeviri şart. Başka türlü klasik okumanızı tavsiye etmem.

Elime geçen üçüncü Anna Karenina kitabı. Diğer ikisini de okudum. Ancak Tolstoy'u ve de tüm dünya klasiklerini kaliteli yayınlardan okumak gerekiyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Can Yayınları gibi..

Şuan lisede okuyan gençlerimiz de klasik sevmiyor. Kitap vermek için gittiğim okullarda klasiklere ilgi gösteren yok. Kitapla dolaşan gençlerin ellerinde Büşra Küçük Kötü Çocuk ve Zeynep Sey Solucan kitapları var. Keşke onlara da kaliteli kitaplar okumaları gerektiğini aşılayabilsek.
  • Karamazov Kardeşler
    9.1/10 (2.094 Oy)2.491 beğeni6.786 okunma9.776 alıntı67.230 gösterim
  • Ana
    8.7/10 (2.167 Oy)2.335 beğeni8.669 okunma6.272 alıntı45.961 gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.2/10 (2.467 Oy)2.395 beğeni9.682 okunma3.868 alıntı62.879 gösterim
  • Madame Bovary
    7.7/10 (1.564 Oy)1.438 beğeni7.613 okunma2.552 alıntı46.923 gösterim
  • Gazap Üzümleri
    9.0/10 (2.146 Oy)2.502 beğeni6.984 okunma4.251 alıntı72.916 gösterim
  • İki Şehrin Hikâyesi
    8.6/10 (2.983 Oy)3.061 beğeni11.004 okunma3.857 alıntı90.136 gösterim
  • İnsancıklar
    8.2/10 (2.576 Oy)2.659 beğeni9.876 okunma8.150 alıntı62.265 gösterim
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.5/10 (2.296 Oy)2.889 beğeni8.927 okunma17.010 alıntı107.168 gösterim
  • Martin Eden
    9.2/10 (3.892 Oy)3.891 beğeni10.026 okunma8.943 alıntı91.100 gösterim
  • Kumarbaz
    8.3/10 (3.165 Oy)3.132 beğeni11.915 okunma4.407 alıntı64.184 gösterim
1062 syf.
Kitabın incelemesine geçmeden önce ülkemizde neden dünya klasikleri ve orjinaline yakın şekilde basan yayınlar değilde sadeleştirilmiş halleri daha çok satılıp okunuyor ? Bünün birkaç nedeni vardır ; Maddi durum,bilinçsizlik ve kolaya kaçmaktır.Çünkü okullarda kitap okutulup özeti istenirdi böyle olunca da öğrenciler internette kolay bulunan özetleri yazıp veriyorlardı.Okullarımızda özet yerine kitapla ilgili düşünceleri alsaydılar daha etkili ve verimli olurdu.İkinci nedene gelecek olursak millet olarak kitap okuma alışkanlığımız yok olanlarda zorunluktan yada kolaya kaçarak okumaya çalışıyor.Son nedene gelecek olursak ülke olarak refah bir ülkede değiliz onun için dünya klasiklerini kuponlarla yada cep boyda satılan sadeleştirilmiş ve çeviri hatalarıyla dolu kitapları aldık ve dünya klasiklerinden soğuduk.Maddi imkanı olmayan okurlarımız halk kütüphanelerine gittiklerinde kaliteli kitaplar ve yayınlarını bulması baya zor.Kitap incelemesine geçecek olursam ;
“Zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman.”olarak nitelendirilen Anna Karenina kitabıyla Tolstoy’un gelmiş geçmiş en büyük ve soluksuz yolculuğuna çıktım.Kitap bittikten sonra kendimi bir boşlukta hissettim çünkü kitabın içerisindeki dünyaya o kadar dalmıştım ki sanki kitap bitince yeni bir dünyaya gelmiş gelmiş gibi oldum.Konu olarak sadece bir kadının yasak aşkı gibi etrafında uyarlanmış bir eser değildir.İçerisinde dönemine ait bir çok hikaye barındıran,psikolojik çözümlemelerle karakterleri ayrıntılı bir şekilde inceleyen muazzam bir eserdir.Konu olarak aşk,ölüm,evlilik,din,ahlaki çöküntü ve köylü kentli çatışması işlenmektedir.Yazar her kahramanı ilmek ilmek işlemiş ve karakterlerini olağanüstü bir şekilde oluşturmuş.Karakterleri okurken hep onların yerinde kendinizi koyarak onu okuyarak hissediyorsunuz.Özellikle karakterlerin iç dünyasına girmemiz ruh çatışmalarına,buhranlarını anlamaya çalışmak muazzamdı.
Belki de Anna toplumdaki ahlaki çöküntü için sadece bir araçtı...
1035 syf.
·68 günde·10/10
Kitabın başında İncil'den bir alıntı: "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."


"Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Şunu keşfetti
Tolstoy: (Hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini) Yaşamı, çok hoşa
gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna
denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini... Saati sayısız okur-
larının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur."
Vladimir Nabokov'un sonsözünden.

Anna...
Bu ad bende çok şey ifade ediyor..neden bilmem ama Anna adı tarihte hep mi hayatı mahvolmuş kadınların adı olur?
İlk kez Boleyn Kızı kitabında İngiltere kralı VIII Henry'nin ikinci ve idam olunan karısı Anna'yla tanışmıştım...

Boleyn kızı Anna yüksek mevki istiyordu, Karenina yalnızca aşk...
Her ikisinin sonu ölüm oldu ..birininki idam, diğerininki intihar...

Daha kaç ANNA'lar var bu hayatta?
Anna Karenina uykusunda doğuş yaparken öleceğini görmüştü..ama o intihar ederek hayatını sonlandırdı...

Tolstoy için ölüm, ruhun doğuşu demektir çünkü.


Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı
yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi ceza-
landırmaya hakkı yoktu.

Ne oldu da kitabı sevdim?

Vladimir Nabokov değerli incelemesini okuyanadek...okuyup bitirdikten sonra ben hiç dikkat etmemişim kitaptaki ayrıntılara dedim kendi kendime..oysa Lev Nikolayeviç Tolstoy ne büyük bir yazar ne büyük bir insanmış...

Tolstoy 1875'ten sonra yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. 1877'de yayımlanan ikinci büyük romanı Anna Karenina bu bunalımın izlerini
taşıdığı çok açık.

Konuşmamı çok sürdürmeden bu kitap hakkında okuduğum Nabokov'dan en değerli, en güzel incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum..


Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç,
güzel, özünde iyi; ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir
kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, göz kamaştırıcı
bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla
evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde
mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte,
yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı
yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tat almasını
sağlamaktadır.
Bir Moskova yolculuğunda Vronski'yle tanışır ve ona derin bir aşkla
bağlanır. Bu aşk, Anna'nın çevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her
şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında
Karenin'in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve
çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe
biçimini ansızın fark eder. Bu kulakları eskiden hiç fark etmemiştir,
çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna'nın öylece kabul-
lendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey
değişmiştir. Vronski'ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir geze-
gendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.
Anna yalnızca bir kadın. Kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği
değil; dopdolu, yoğun doğasının ahlâki yönü ağır basan bir kadındır
da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir
kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisin-
in, Prenses Betsi'nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle
kendini sınırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri,
gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden
sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir.
Anna, Vronski'ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrıl-
maya –çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın– evet der
ve önce ülke dışında, İtalya'da, sonra da onun Orta Rusya'daki kır
evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu "açık" gönül serüveni ahlâktan
nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlâksız olarak damgalan-
masına yol açsa da yapar bunu. (Anna'nın, bir bakıma Emma'nın
Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir. (Kaldı ki
kendi çocuğundan ayrılırken Emma'nın içi bile sızlamaz, o küçük
hanım için çetrefil ahlâki sorunlar filan söz konusu değildir.) Sonunda
Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü toplu-
luğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe say-
dığını göstererek küplere bindirir Anna.
Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züp-
pece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden "bucak
bucak kaçılırken" Vronski, erkek olduğu için –kesinlikle çok derin,
yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece "gözde" bir erkek diyebiliriz
ona– rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski
dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna'yla bir saniye bile aynı odada
durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna'yı hâlâ
sevmektedir; ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi
dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetler-
inden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle,
onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak
görür. Yalnızca aşkının Vronski'ye artık yetmediği, onu belki de
yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna'nın kıskançlığı
karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna'nın kuşkularını
doğrular sanki.[228] Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık
içinde dönenen Anna, mayıs ayının bir pazar akşamı kendini bir yük
katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Ney-
se ki, Osmanlılarla savaş –yıl 1876'dır– rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy'un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü tabur-
uyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak nok-
tadır; çünkü çok kolaycı, çok hazırcıdır.

Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut
bir öykü de Levin ile Prenses Kiti Şçerbatski'nin sevişmeleri ve
evlenmeleridir. Tolstoy'un içine kendini tüm öteki erkek kahraman-
larından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan'ın "V"sini
büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin,
Vronski'den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyur-
mak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir
yaşam sürdürmüştür Vronski; âşıkken bile ahlâki ideallerin yerini
çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahat-
sızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve
onun içindeki yerini hak etmekle yükümlü olduğunu düşünen bir
adamdır. Bu nedenle, Levin'in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir,
roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy'un o tarihlerde kendi
kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.
Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır.
Anna'nın kaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Şçerbatski
olan karısı Doli, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın,
bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız
kocasına adadığı için Tolstoy'un ideal kadınlarından biri; sonra Şçer-
batskiler, Moskova'nın en köklü aristokrat ailelerinden biri;
Vronski'nin annesi ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden
oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden
çok farklıydı. Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski
kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise
incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de
Karenin'in kendisi; Anna'nın kocası Karenin, soğuk, hak düşkünü,
kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı,
dostlarının sahte ahlâkçılığını kabullenmeye dünden razı philistine
bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok
geçmeden unutur ve kariyer kaygıları adına gözden çıkarır.
Vronski'nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve
ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecek-
tir) Anna'nın yatağının başucunda, Karenin Vronski'yi bağışlar ve ger-
çek bir Hıristiyan'a yakışacak bir tevazu ve yüce gönüllülükle onun
elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine
geri dönecektir; ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve
Anna bilinçaltında Vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin
de adları Aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak Anna'nın
rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun
sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da –onu pek etkile-
meyecek; ama Anna için çok önemli olan bir girişim– bunu yaparken
birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna
için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi
kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum
sağlamayı bile becerir.

Tolstoy, Anna'nın kırmızı çantasını birinci bölümün XXVIII.
parçasında ortaya çıkarır. Bu çanta "oyuncak gibi" ya da "minicik"
olarak tanımlanır; ama büyüyecektir. Anna, Petersburg'a gitmek üzere
Doli'nin Moskova'daki evinden çıkarken birden nedeni belirsiz bir
gözyaşı seline kapılacak, al basmış yüzünü içine bir gecelik başlığı ve
keten mendiller koyduğu bu küçük çantanın üzerine eğilecektir. Tren-
in kompartımanına yerleştiğinde küçük bir yastık, İngilizce bir roman
ve bunun sayfalarını açmak için bir kâğıt keseceği çıkarmak üzere
kırmızı çantayı bir kere daha açacaktır; bundan sonra kırmızı çanta
yanında uyuklayan hizmetçinin ellerine emanet edilir. Dört buçuk yıl
sonra (1876 Mayıs'ı) yaşamına son verdiğinde silkip attığı son eşya da
bu çanta olacaktır. Kendini trenin altına atarken bileğinden çıkarmaya
çalıştığı bu çanta onu kısacık bir an oyalar.
Şimdi gelelim teknik açıdan kadının düşüşü olarak adlandırılan
olaya. Ahlâki açıdan bakıldığında, bu sahne Flaubert'den, Emma'nın
coşku sarhoşluğundan, Rodolphe'ın Yonville yakınlarındaki küçük,
güneşli çam korusunda içtiği purodan çok, çok uzaklardadır. Bu parça
boyunca zinayı kanlı bir cinayetle eş tutan ahlâki bir karşılaştırma
sürdürülür; ahlâki bir imge olarak Anna'nın bedeni sevgilisi
tarafından, günahı tarafından ayaklar altında ezilir, parça parça edilir.
Anna ezici bir gücün kurbanıdır:
1062 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Bence, Tolstoy okumanın keyfi, uzun yazılmış bir kitabını okurken çok daha fazla hissediliyor. Daha önce bunu Savaş ve Barış'ı okurken yaşamıştım. Şimdi de Anna Karenina'da aynı duyguları yaşadım.

Oysa yıllar öncesinde filmini seyredip , olayların nasıl gelişeceğini ve konunun nasıl bir şekilde sonlanacağını bilmeme rağmen , sanki filmi hiç seyretmemiş hissine kapılarak, yine de sıkılmadan, farklı bir merak içerisinde ve aynı duyguları yaşayarak, kitabı keyifle okudum. Sadece bu kitaba ait olmayan bu durumun , sanırım filmlerde karakterlerin iç dünyasının yeterli olarak yansıtılmamasından ve filmlerin, kitabın ancak özetinin, özetinin... özeti olarak yapılmasından kaynaklandığı kanaatindeyim.Burada bunu daha çok hissettim.

Yazarın bir konuyu ele alışı ve anlatışı adeta insanı mest ediyor. Basit, ve sade bir şekilde, her kesin kolayca anlayacağı bir uslupla , deyim yerindeyse tane tane anlatımı her kitabında aynı. Bu yüzden Tolstoy kitaplarını okurken insan bırakın yorulmayı, adeta dinleniyor. Sizleri bilmem ama ben kendimi hep böyle hissediyorum.
Yazarın şimdiye kadar okuduğum kitaplarında gördüğüm diğer bir özelliği ise, konuyu anlatırken mümkün olduğu kadar olaylara objektif yaklaşması. En kötü olayda da, en güzel olayda da verilen olumlu ya da olumsuz tepkileri tüm gerçekliğiyle aktarıp, esas yargılamayı ise tamamen okuyucuya bırakmasıdır.

Anna Karenina'nın konusuna gelirsek, kitapta, toplumun sosyal yapısı gereği ve ahlaki olarak insanlar tarafından yanlış kabul edilen ve hoş karşılanmayan bir aşk anlatılıyor. Konu 1800'lü yılların ikinci yarısında Çarlık Rusyasın'da geçiyor. Esas itibariyle ülkenin zengin ve burjuvatik yaşam koşulları ön plana çıkartılıyor. Ama zaman zaman da ülkedeki alt tabaka olan köylüler ve işçilerin yaşam koşulları hakkında da hem bilgi veriliyor hemde bu konudaki çeşitli görüşler tartışılarak okuyucuya yansıtılıyor.

Kitapta anlatılan aşk o kadar geniş ve kapsamlı anlatılıyor ki, hem bu aşkı yaşayan iki kişi ve hem de bu aşk yüzünden olumlu veya olumsuz etkilenen etraflarındaki kişilerin yaşadığı olaylar muhteşem bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Kitap ve konusu hakkında çok daha fazla bilgi vermenin doğru olacağını sanmıyorum. Uzun ve kapsamlı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Kesinlikle sıkıcı olmayan ve akıcı bir kitap. Ben büyük beğeniyle ve keyif alarak okudum. Okunmasını da kesinlikle tavsiye ediyorum.
1118 syf.
ÖMRÜMÜ YEDİN ANNA:)
İki kere ömrümü yedin :/ onca yazdığım inceleme kablonun çıkmasıyla boşa gitti ve dersimi aldım.Word dosyasına yazıyorum garantiledim yazdıklarımı :) onca yazdıklarıma da üzüldüm ama yapacak bişey yok :/

Neden ömrünü yedi demeyin . Anna’ya söylerken aslında Tolstoy’a lafım . Kızım sana söylüyorum gelinim sen işit misali .Tolstoy zor bir karakter.Zaten Anna’yı anlamak Tolstoy’u anlamaktır.

Kendi karakterini yansıttığı eseri Anna Karenina yazarın en verimli çağlarında yazılmış bir kitaptır. Oldukça uzun sürmüş yazması , zaman zaman ara verdiği de olmuş.Bunun bir etkisi var mıdır bilinmez ama çok ayrıntılı olan anlatım bazı zamanlar sıktı beni.Elbisesinin kırışığına kadar yazılan ayrıntıları okumaktan esas konuyu kaybetmeme çabama bir de upuzun Rus isimleri eklenince kafam iyice karıştı:) Bir insanın kaç ismi kaç soyadı olur çözemedim:/ Laf aramızda hala ad soyad olayını anlayamadığım noktalar var. İsimlere hakim olduktan sonra gerisi kolay. Anlatımı oldukça akıcı çünkü.

Pembe dizi formunda gözükse de içinde hayatı ve hayatın sorgulandığı bir eser bulacaksınız.Pembe dizi demişken söylemeden geçemiycem.Okurken gözümde canlanan kabarık elbiseli ,saçlarından bukleler sarkan,ellerinde beyaz eldivenli kadınlar :) oldukça fit smokinli,ince bıyıklı,biryantinli saçlarıyla kibar beyler gözümün önündeydiler hep.Başlarda bu ne yaa dizi gibi desem de alıştık kaynaştık karakterlerle.

Kitabı beğenmiş olmamla birlikte beğenmediğim tarafı da vardı.O da her kitabında aynı şeyleri vurgulama durumu belki de üst üste Tolstoy okumuş olmakla ilgilidir.Yoksa yazar kendisi de farkında ve yapmak istediği şey de bu zaten .Okurlar onu sevsin ama seviyorum diyemesin… Sonsözde karşılaştım bu düşünceyle ve düşündüm ,haklı buldum.Sevmedim okumam dedirtmedi enteresan,beğenmediğim şeyler olmasına rağmen diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.Her kitapta aynı lezzeti almak istemeyenlerdenseniz Tolstoy okurken araya başka kitaplar alın derim.

Hayal kırıklığına uğradığım bir nokta da Anna’nın sonuydu. Tamam her şey iyi hoş ama kitaba adını veren karakter resmen bir anda yokoldu:/ Anna’nın sonundan sonra hayat gayet normalmiş gibi devam etti ve o satılarda hep Annayla ilgili bir şeyler aradım.Bu bence kitapta boşluk duygusunu oluşturdu.Spoiler vermemek adına tam açıklayamasam da okuduğunuzda dikkat ederseniz hak verirsiniz .

Tavsiye ederim. Tolstoy okumayı sevdim .İnsani değerler,din,dürüstlük,evlilik ve bunun gibi hayatın içinde olan her şeyi bulacağınız kitabı okurken keyif alacağınız gibi dersler de çıkarmanız mümkün.Benden bukadar umarım faydalı olur yazdıklarım.

Okuduğunuz için Teşekkür ederim :)
1062 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10
Ve Anna Arkadyevna Karenina.
Soğuk sonbaharı kışa bağlayan bir gecede uzunca, upuzunca bir yolda ve yetişmek için uykusuz saatlerce direksiyon salladığın anda aklına düşüverir, buz gibi soğuk ile sıcak bedenin çarpışma anı. Çünkü uykusuzluktan kapanan gözlerin, karanlık ışıksız otobanda ve direk önüne sürekli bakmanın verdiği rahatsızlıkla yorgundur. Aracın içi alabildiğince sıcak, açarsın Çorum’a gelmeden camını ve İstanbul’a kadar bir yanında harıl harıl çalışan devasa arabanın kliması, diğer yanında camdan terli bedenine değen buz gibi soğuk… Ve Rusya…

İlk romanlar 17 yüzyılda ortaya çıkmıştır. Asıl hedefi ise girişimci kişi ve yazarların kadınların okuyabileceği, bu hususta paralarını akıtabileceği bir iş kolu yaratmaktı. O zamana kadar kadınların kesinlikle dış dünya ile bir bağları yoktu. Hatta İngiltereli işçi kadınlar neredeyse maaşlarının tamamını "romans" denen o zamanın romanlarına yatırırlardı.

"Kadının dünyaya açıldığı ilk ve tek kitap romandı."
Şöyle bir o tarihten önceye baktığınızda ise kadını konu alan, hiçbir yazım örneği yoktu. Bu tür yapıtlar önce Kamelyalı Kadın başta olmak üzere kadının ön plana çıktığı yazım şekilleri olarak önemini korudu. Bu kitaplar sayesinde kadınlar dış dünyaya açıldı ve yaşanılanları bir bir özümsemeye başladı. Rus ve dünya edebiyatında kadın konulu ilk eserler genelde aşk temalıydı. Ancak zamanın ve modernizmin getirdiği yeni kadın kimliği; kadının tek meziyetinin aşk olmadığını örneğini bizlere gösterdi. Tarih erkek işidir ve tarihte kadının yeri asla yoktur. Bunu anlamak için İngilizlerin kullandığı dili bilmek kâfidir. "History" yani tarihçe demektir. Az bir kelime oyunu ile bunu "His Story" yaptığımız zaman ise "onun hikâyesi" anlamına getirmekteyiz. Erkeğin tarihinde ise maalesef kadına yer yoktur.

Peki, dünya edebiyatı bize ne gerekti, neden var ve neden böyle tutuluyor?
Yukarıda belirttiğimiz gibi romanlar hem kadınlar ve hem de erkekler için dünyaya açılmanın en kolay yoluydu. Bu sebeple uzak yerleri yakın etmenin, onların kültürlerini, yaşam şekillerini görmenin hissetmenin ve yaşamanın bizler için sayısız faydası, hayal dünyamızın kendi penceremizden değil de daha geniş bir pencereden tasavvur etmenin kolaylığı için dünya edebiyatı gerekliydi. Her bölgenin ve dahi ülkenin kendi zenginliklerini görmesek de hissedebilmek dünya edebiyatını etkin kılmaktadır.

Kitabın ismi Anna Karenina olmasına rağmen neden kitap içerisinde Anna çok yer kaplamaz?
Anna Karenina bir romandan ibaret değildir. Daha çok bir dönem ve devlet eleştirisidir. Kitaba verdiği bu isimle ise kitabı kamufle etti. Anna’ya çok yer verilmedi; istenilen bir aşk romanı ya da yasak aşk gibi konulara girip kitabın sadece o güne hitap etmesini istemedi. Bu sebeple Anna’yı mükemmel bir şekilde betimledi, okurun ağzına bal çaldı. Sonra ise asıl konulara işçi işveren, aristokrat ve normal sınıf gibi sosyolojik, psikolojik analizlere girip, kitabın roman dışında çok şey olduğunu izah etmeye çalıştı.

Kişilik analizleri o kadar muazzam ki; psikoloji ilmi tam olarak peyda olmadan bu denli bir girişimle ve oluşturduğu karakter Anna ile toplum yapısını ve yapının oluşturduğu en uç kişileri, bu kişilerin düşünce yansımasını akıl yordamıyla kâğıda düşürmesi gerçekten takdir edilecek bir husus. Rus Edebiyatı'nın en büyük yazarı olması bence bu doğaüstü kişilik/karakter analizleriyle meydana gelmiştir.

Halid Ziya Uşaklıgil'in Bihter'i, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'ası var ise Tolstoy'un da Anna'sı var diyebilir miyiz?
Elbette diyebiliriz. Hatta bir çok benzerlik bulmamız ise muhtemeldir.

Anna Karenina modern günlerin ilk zamanlarında yaşanan kadın problemlerinden mi meydana geldi?
Dışarıdan bakıldığında her ne kadar Anna Karenina’nın aşkın peşinden gitmesine alkış tutup, ıslık çalıp, helal olsun aşkının peşinden gitti diyecek olsak da; Anna’nın durumu bencil bir insanın kurgulanmasından öte bir durum değildir. Dönemin yapısı ve ahlak anlayışı bunu gerektirdiği için Anna karakteri ortaya çıkmış ve o karakterin diğer karşılığı olan Levin karakteri daha da güçlendirilmiştir. Çünkü asıl amaç insan psikolojisine inip, kişinin kendisini sorgulaması ve hatta kendi bedeniyle cihatta bulunup bir dine mensup olmasa dahi ilahi bir inanca bir yaratıcıya inanılması gerektiğini vurgulamıştır.

Anna neden unutulmuyor, kalıcı olmasının sebebi nedir?
Kitabın popülerliğinin aslında abartıldığı gibi olmadığını düşünüyorum. Yıllara meydan okuyacak bir eserdir çünkü çok sağlam karakterle donatılmış, insani duygular ve hareketler ustaca sayfalar arasına serpiştirilmiştir. Döneme olan merak ve yazarın yüceliği ise kitaba daha da bir mana katıp, kitabın klasik olmasına sebebiyet vermiştir. Tolstoy’un psikoloji üzerine yazdığı bir eseri var mıdır bilmiyorum ancak kesinlikle bu gücü kendisinde görüyor ve sırf bu şekilde muazzam kişilik tasavvurları kendisini Rus Edebiyatı’nın en tepelerine taşıdığına inanıyorum.

Ve toprak.
17. yüzyıla kadar Rusya topraklarında doğan her bireyin toprak sahibinin öz malı olduğunu belki bilirsiniz. 18. Yüzyılda ise toprak reformları sayesinde, köylü toprak sahiplerinin nüfuslarından düşüp kendi kimliklerini kazanmışlardır. Aşırı derecede bir Fransız ve İngiliz yaşam özentisi içerisinde olan Ruslar birçok şeyden etkilenmiş ve toprağın yüceliğini uzunca bir süre keşfedememişlerdir. Eserde buna el altından göndermeler yapılıp, olması gerekenin ve işçi işveren sınıf arasındaki problemleri dile getirmekle kalmamış, akıl verme çabalarına dahi girilmiştir.

Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesidir. Rusya hakkında merak ettikleriniz ve dönemin yaşantılarına şahit olmak istiyorsanız usta yazarla buluşmanız gerekmektedir. Kitabı kesinlikle tam ve eksiksiz metin ile okuyunuz. 850 gram olan kitabım okurken ağırlık yaratsa da çevirisinde ve gidişatında problemsiz bir şekilde okumamı sonlandırmayı başardı. Daha öncesinde farklı bir yayınevinden okumama rağmen İş Bankası Kültür Yayınları’ndan olan kitabımı sanki ilk defa okuyormuşçasına harika bir çeviri ile karşılaştım…

Filmi ise kesinlikle kitabı okumadan izlemeyiniz. Çünkü kurguyu ve içeriği bilmiyorsanız filmi anlamamınız çok olasıdır. Ayrıca kitap kesinlikle filmin çok üzerindedir. Filmde sadece Anna karakterine ağırlık verilmiştir. Kitapta ise Anna karakteri pek yer kaplamaz.

Sevgi ile kalın.
1062 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
*Öncelikle sitede kitabın çok kapsamlı incelemeleri olduğu için ,ben sadece Tolstoy'un  insanı hipnoz edercesine içine çeken insani anlatımının kendi dünyama yansımalarını ifade etmek istedim.Biraz uzun oldu ama okuyabilen arkadaşlarla şimdiden teşekkür ediyorum:)

Tolstoy denilince akla ilk gelen kavram: Sevgi
İnsan ne ile yaşar? Sevgiyle. Sevginin yetemediği yerler de saygıyla doldurulur.
Anna Karenina sevginin nefretle aşk arasında değişen frekansının ,gözlerdeki ışıma miktarını değiştirerek ve buradan dalga dalga etrafa yayılırken, karşılıklı etkileşimlerde kimi zaman büyürken kimi zaman da birbirini söndürmesinin romanı.

Gözler sözlerden daha derin anlamlar taşırmış. Sözlerin gözleri anlamlandırmaya çalıştığı bu romanı okurken her bir karakter Hakan Günday'ın deyimiyle "Gözlerini açtı ve hayata baktı. Daha doğrusu gözlerinin kapılarını açtı ve biz onun hayatına baktık."

İlk bakış. Bakışın en taze ,en masum aynı zamanda en esrarlı hali. Emzirilirken bir bebeğin annenin gözlerinin içine uzun uzun bakıp anlamlandırma çabası.
Zamanla mutluluğun ,öfkenin en saf haliyle yansıdığı çocuğun gözlerine dönüşmesi. Ve gençlik. Aşkın kesfedilişi. Hayallerinin referansıyla hareket edip, kısa zamanlı akıl tutulmasının parlattığı, hayranlık dolu, tutkulu gözler. Karşılıklı aynı duyguların hissedilmesinin verdiği güvenle birleştirilen hayatlar. Zamanla aklın görüşünü kısıtlayan tutku sisinin dağılması, kusursuzluk arayışındaki kusurlu insanın aradığı gerçek hazzı sahip olduklarında bulamayışı.Yeni arayışlar...

İnsanoğlu sürekli bir tamamlanma ihtiyacı içerisinde. Sevdiği insanla kurduğu evlilik hayallerini düğünüyle gerçekleştirdiğinde mutludur. Ama umduğu kadar değil.Yine de gözlerdeki parlaklık zamanla kesintiye uğrasa da, konuşurken farkedilen ani- kısa süreli ışıldamalar hala heyecan vericidir. Bir bebeğin varlığı taçlandırır hayatlarını. Çok mutludurlar, ama hissedilen saf mutluluk değildir. Çünkü insan birşeye sahip oldu mu, aynı anda onu kaybetme endişesi ve sorumlulukları da yüklenir kalbine. Elde edilenlerden beklenilen tat alınamaz. Zaten genel kaideye göre tadımlıktır bu dünya, doyma yeri değil. Ama elimizde de değildir çünkü açızdır.Bu noktada ,Tolstoy'un dediği gibi "Mantık varoluş mücadelesini keşfeder." Hem aklın hem kalbin hem de vicdanın aynı anda tatmin olması zorlaşırken bakışlar artık donuklaşır. Zamanla hazların tatmin olamayışı gözlerde yeni bir kıvılcım oluşturur. Nefret...

Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinde karşıma çıkan ve sevgi denilince hep aklıma gelen bir sahne var:
Tolstoyculuk akımına mensup bir genç Gorki'yle hararetli bir tartışmaya girer.Meselelerin çözümünün sevgi olduğunu ,sevgiyi esas almazsak hiçbir sistemin temelinin sağlam olamayacağını anlatmaya çalışır.Oysa Gorki o an aklından şöyle geçiriyordur:
"Sevgi! Sevgi diyor ama bunları söylerken gözlerinde nefret var.!"
İşte bu çelişki yutar bazı güzellikleri.

Artık ışığını kaybeden gözlerden sürekli yer değiştiren acı ve nefret okunur. Kimi zaman bakar ama görmez. Uzun uzun bakar kalır nesnelere. Hayata ruhundaki pencereler arkasından izlercesine eşlik eder, dışarıda kalmıştır.

Ve gözler kısılır.

Aynı anda beynine hücum eden düşüncelerin gürültüsü duyulmamaya çalışılarak daha sessiz olan kalbe ve vicdana söz hakkı verilir. İşte bu an bir dönüm noktasıdır. Kimileri bu noktada tutunacak bir dal değil de aksine kendini içine  çeken bir karadelik bulur, bilinçsizce kapılır ve gözlerini ebediyen kapatır...
Kimilerinde ise yeni bir diriliş filizlenir. Akıl, kalp ve vicdan kargaşa halinde oturdukları masadan el sıkışarak ve birbirlerinin varlığını tanıyarak kalkar.
Ve mutlu son : Gözler tekrar ışımaya başlar.

Özellikle son sayfaları okurken ben de gözlerimi kısıp, anlamaya zorladım kendimi.

"Tanrı kavramıyla bir hristiyan olarak yetiştirilen ben, bana hristiyanlığı veren o manevi nimetlerle bütün yaşamını tıka basa dolduran, bu nimetlerle yaşayan ben -çocuklar gibi- onları anlamadan bozuyorum. Yani bana can veren, beni yaşatan şeyi kırıp parçalamak istiyorum. Ama yaşamın önemli bir anı gelip çatınca -üşüyen veya acıkan çocuklar gibi- ona koşuyorum."

Ölüm, hastalık gibi hallerde gayriiradi hissedilen, insanı aciz bırakan kendi kendine yetemediği durumlarda ortaya çıkan güvenli bir sığınağa girme hissi bahsedilen. O sığınağa girince herşey bir anda degişmiyordu; acı, hüzün, öfke,hayal kırıklıkları gibi duygular yine yaşanıyordu ama insanın "ruhundaki huzurun zaman zaman üstü örtülse de, gerçek varlığı güvenli bir yerde muhafaza oluyordu."
İnancın en güzel tanımlarından birini okuduğumu farkedip tekrar ışıltısına kavuşan gözlerimle son sayfaları da okuyup kitabımı bitiriyorum.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Çok uzattım ama Nazan Bekiroğlu'nun Yol hali kitabındaki  yorumlarını da şuraya hemencik bırakıyorum.

"Tolstoy'un hayatında bir Sofya var. Sofya her ne idiyse onda sabit duran tek şey aşıklığıdır. Fakat zorlu bir aşıktır O. Kocasının dehasını aşkıyla iç içe geçirebildiği sürece sorun yoktur. Gönüllü hizmetindedir. Savaş ve Barış' ı 6 kez, Anna Karenina'yı da bir o kadar temize çeken o değil midir? Sekreteri olup danışmanlığını yapmamış mıdır?
Anna böyle konuşmaz. Bir anne böyle hissetmez. Bir kadın böyle sevmez diye. Tolstoy Sofya söylemese nereden bilecekti bunları."

Kitap yazmayı bıraktıktan sonra Tolstoyculuk öğretisiyle meşgul Tolstoy'un yanında Sofya zamanla zaptedilemez bir aşığa dönüşür, adeta bir Anna Karenina olur. Ama hikaye farklı işler. 82 yaşında, gerçekte bir prens olan ama herşeyi geride bırakıp  Astapova Tren İstasyonu'na giden bu kez Tolstoy' dur...Sofya'ya rağmen.

Kalınlığına takılmadan, akıp giden bu romanı okumakta geç kalmamanızı önerir ve iyi okumalar dilerim :)
1062 syf.
Alıntılar altında, okur arkadaşlarımla karşılıklı, kayda değer yorumlar yaptık. Nihrir üstadın dediği gibi Tolstoy özetlenemez. Anna Karenina da özetlenecek gibi bir kitap değil üstat. :)

Vladimir Nabokov son sözde şöyle der: Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Öncülleri Puşkin ve Lermontov'u bir yana bırakırsak Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz; bir, Tolstoy; iki, Gogol; üç, Çehov; dört, Turgenyev.

Gerçekten de kitabı okurken anlatımdaki farklılığı görmemeniz mümkün değil. Olayları anlatırken ve kişileri tanımlarken seçilen kelimeler, kurulan uzun cümleler sizi zaten hapsediyor kitaba. Olaylar hakkında bilginiz çok iyi ve bunlara vakıfsınız. Karakterler: Onlar arkadaşlarınız, tanıdıklarınız. Yine Nabokov’ un vurguladığı gibi, sanki kişilerle daha önceden bir tanışıklığınız var, ertesi akşam buluşup yemek yiyip koyu bir sohbete dalacaksınız.

Anna: Etrafında kimi zaman bahar güneşi, kimi zaman yaz yağmuru ve çoğunlukla da kasırgaların hüküm sürdüğü bir eş, bir anne, bir sevgili, bir arkadaş veya baştan çıkaran bir yosma. Evet Anna aşk aramaktadır (aşk hayatıdır, hayatı da aşk), ahlaki değer yargıları ve aile bütünlüğü, aradığı aşkı karşısında pek bir önem arz etmemektedir. Ancak, aşırı kıskançlığı, sürekli kurgularda bulunması kendisini paranoya noktasına getirmesine yeterlidir.

Konuların merkezi Anna olmasıyla birlikte, aynı zamanda Rus sosyal hayatı, değer yargıları, Avrupa ve dillerinin özentisi, sosyetenin şaşaası,protokolü, kırılmaz kurallarının vurgusu dikkat çekiyor. Karakterlerin, inançlarının yaşamlarındaki rolü, inançsal değişimle birlikte, oluşan düşünsel değişimin, kişi ve çevresindekiler üzerinde yarattığı etkisi gözlemlenmekte. Aynı zamanda kent ve köy yaşamlarının irdelenmesi de söz konusu.

Levin dikkatimi çeken bir başka karakter. Kitabı okurken, gözlerim hep üzerinde, kulağım söylediklerinde oldu. Temiz sevgisi ve saflığıyla Kiti unutulur mu hiç? Ya kendisini ailesine, çocuklarına adayan anaç Doli? En az Anna kadar, inanın belki de Anna’dan daha fazla, bu üç karakterin dikkatimi çektiğini söylemeden geçemem.

Günümüzde hak ettiği yeri koruyan, düz yazının büyük ustası Tolstoy ve klasiklerin en başında gelen kitabı “Anna Karenina”. Kitabı okuyunca neden ilgi ve övgü gördüğünü, dünya edebiyatındaki şaheser oluşunun nedenini daha iyi anlama olanağına sahip oluyorsunuz.

Kurgusu, karakterleriyle ve anlatımıyla, okuduğunuzda zevk alacağınız, sonunu belki de tahmin edemeyeceğiniz bir dev eser.

(Vladimir Vladimiroviç Nabokov. d. 22 Nisan 1899 – ö. 2 Temmuz 1977. Rus asıllıABD'li yazar. İlk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü İngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick ve Adrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır.)

http://1000kitap.com/Nihrir üstat ve Nina Hanım, sizlere de ayrıca buradan teşekkür ediyorum.

Not: Dostoyevski dünyada büyük bir yazar olarak kabul edilmesine rağmen, Nabokov şahsi düşüncesiyle sıralamaya almamıştır.
1062 syf.
·317 günde·Puan vermedi
ANNA ..
1878 de yazıldı 2019 hâlâ okunmakta ve sonsuza kadar okunacak .

#Dehşetli SPOILER vardır! !!! kitabın sonunu bilmeyen tarafta_iseniz bu incelemeyi okumayın!!!

Anna ile bir gece yarısı karlı bir istasyonda tanıştım.Dokuz yaşından küçüktüm çünkü hâlâ Yeşilköy de yaşıyordum ..
Muhtemelen pazar gecesiydi ..
çünkü banyo yapmıştım ..
..ve kıştı ki pamuklu pembe sabahlığımı giydirmişti annem ..
Babamın eve gelmediği gecelerden biri olmalıydı ki,büyük yatakta yatma keyfine nail olmuştum ..
..anneyle koyun koyuna geceler ..
ben mutluydum ..
ama ..
acaba annem ne hissediyordu ???
sobanın önünde mandalina yediğini hatırlıyorum,odada soba üstü meyve kabuğu kokusu vardı ..
zaten tek ampullü ışığı kapatmıştı Anna Karenina izliyordu ..
ben yatakta yatiyordum..
nizami,örtüyü bile karıştırmadan ..
elimde bir ciltli kitap vardı rengi koyu yeşil ..
ama neydi acaba ..???
Siyah beyaz televizyon ışığında okumaya uğraşıyordum ..
İnatla ..
Başımı tiz bir tren çığlığı ile kaldırdığımda, kar..
İstasyon
ve bir kadın yüzü gördüm
belki kadın ağlıyordu ..
..belki annem ağlıyordu ayırt edemedim ömrümce.
..sonrası
istiklal Marsi_kapanış
Bakın bu sahne o kadar etkileyicidir ki aklınıza kazılır ..
Mesele vals dediğinizde de bir Anna Karenina görüntüsü sinyal vermeye başlar :)
https://youtu.be/WTZSQv9cA-0

BIR Tolstoy muamması Anna Karenina

Neden Tolstoy Anna öldüğünde yaslara girdi ..
neden yemeden içmeden kesildi ..
baygın bir halde bulunana kadar neden odasından çıkmadı..
Neden gözyaşları içinde "Anna Karanina öldü " dedi. .

Ben bu sorunun cevabını şöyle buldum
"Tolstoy kendi yarattığı bir karakter olan Anna Karanina ya aşık mı oldu ..hayır
Tolstoy Anna Karenina ismimini kullanarak bu kitaba dikkat çekti
.. özellikle de yasak aşk kelimelerinin cazibesine okuyucuyu çekip bize Levin'i dikte etti .
"sayfalarında ruhumdan kabuklar bıraktım "
demesi bir kadını ortaya atıp aslında onu ne kadar iyi bir aldatmaca olarak kullandım ve sizi kandırdım ifadesidir
Ve sergilediği bu aşırı davranışları belkide Annayı "kurban etmesinden" kaynaklı idi ..
..............

Zamañın eleştirmenlerine göre kitabın ismi "Pava" (Levinin ineginin ismi)

Anna Karenına'nın dönemde çok ilgi çeken Fransız edebiyatına ..
özellikle de'Kamelyali Kadın' bir karşı duruş olarak yazılmış olma durumu var bu bir tez tabii .. tartışılır.
Fakat Tolstoyun her zamanki Rus milliyetçiğı ,ülkesindeki değişimler,kültür farkları ve toprak sevgisi romanın sadece bir aşk hikayesi olarak ilerlemesine müsaade etmemiş ..
ilk taslaklarda Levin karakteri öyküye dahil değilmiş ..
dolayısıyla kendi ruhuna fazla uzak bir eser olduğunu görmüş. .
Tolstoy bu kadar soyut bir aşk romanı yazmış olmaktan o kadar rahatız olmuş ki. .
Levin olarak romana girmiş ve fikrinde ne varsa toprak ve gelişim adına ortaya dökmüş .. eğer böyle yapmasaydı. .
.. bence hiç bir zaman bir Anna Karanina romanı basılmayacaktı ..

Anna Karanina bir "aldatmaca"roman ismidir..
çünkü ikiye ayrılmış olan romanın sadece bir bölümünü temsil eder ki onda bile asıl karakterler erkektir onların hareket ve duyuları Annadan çok daha fazla ifade edilir ..

ANNA ve Vronsky aşkı hem yanlış taraftır hem de okuyucu Annayı her şeye rağmen asil ve güzel bulur ..
Annaya hem kızar hem bir yandan üzülür ..
kitapta Levinin bir kaç kez Annayı hem güzel akıllı ve büyüleyici hem "acımak" ile biten cümlelerden oluşan söylemlerini görürüz ..

Kitty doğru kadındır ve gerçek hayatta da Tolstoyun eşini ifade ettiği söylenir.
Ama Anna "eşsizdir"
Öyle diyorlar:)

Dip not:

Bu kitapta beni rahatsız eden en büyük unsurlardan biridir "Kitty" ve "Dolly" isimleri ..zaten bir isim takıntım vardır bir çoğunuz bilir ..hele de bir Rus Klasiğini bu isimlerle okumak çok amerikanvari geldi bana .. fakat yine bir değişim _ dönüşüm zamanında oluşan gelişmelerde rus toplumunun fransız kültüründen sonra (ki fransızca konuşuyorlar) bir ıngilizce öğrenme merakına girdiğini görürüz .. yani bu dışa açılım yeni kültürlerin gelip kendi toprağının dilini bile değiştirmesine sebep olacaktır ...

"Puskin okurken dikkat ettigim söylem gibi "şiirlerimi rusça yazmak istemiyorum" demiş mesela ' ..
Hem bu kadar devrimci_milliyetçi olup hemde dil konusundaki bu fikirler beni şaşırtıyor . Konuyu enine boyuna bir araştırmak gerekiyor

Konuyu çok dağıttık topluyorum :))
Anna Karenina okunmalı mı _elbette
Çünkü okumamak bir kayıp olacaktır
Ama
Okuyup beğenmedim diyebilir misiniz _elbette bu tamamen kendi insiyatifinize bağlıdır ..

Şimdiden iyi okumalar ..
Sevgiler ..
1184 syf.
·126 günde·Beğendi·10/10
Bazen günde 50 sayfa, bazen 10 sayfa okuyarak, bazen de 1 hafta hiç okumadan dün ancak bitirebildim kitabı. Fakat bir türlü yarım bırakamadım. Çünkü kitap beni içine aldı, adeta hapsetti. Açıkçası bu kitap için 1 hafta da uğraşsam, düzgün bir inceleme yazamam. Ben sadece aklımda kalan bir kaç şeyi yazacağım.

Tolstoy, bir Yaşar Kemal kadar doğayı iyi tasvir ediyor. Söz gelimi köyü, tarlayı, işçileri anlatırken insan bunları hissediyor. Fakat bunun yanında da psikolojik tespitleri, kurgusu, zaman kullanımı, yazım dili, sadeliği gibi detaylar da muhteşem. "Büyük yazarların"ın özelliği de bu herhalde. Hemen hemen her özellikleri çok iyi. Fakat bazı özellikleri bu çok iyinin de ötesinde.

Kitaptan etkilenmemek çok zor. 1800'lerde yazılmasına rağmen kadın-erkek ilişkisi, işçi-işveren ilişkisi üzerine yapılan tespitler şimdi aynı geçerliliğini koruyor. Mesela en ahlaksızların ahlakçı kesilmesi olayının bizde olduğu gibi, bizden din ve milliyet olarak farklı ve üstelik de 200 yüz yıl önce yaşayan bir toplumda da aynen olması insanı düşündürtüyor.

Kitabı okuduktan sonra şayet, Sonsöz isimli Vladimir Nabokov'un kaleme aldığı kitapla ile ilgili eleştiri kitabın sonunda yoksa, size önerim mutlaka bunu netten bir yerden bulup okumanız. İlk defa bu kadar detaylı bir eleştiri yazısı okudum. Kitabı okuduktan sonra ilk olarak insan etrafında oturup kitap hakkında sohbet edebileceği birini arıyor. Bu eleştiri de bu hazzı yaşatıyor size.

Son olarak da Dostoyevski'nin kitapla ilgili yorumunu bırakayım: “Anna Karenina, çağımızın Avrupa edebiyatındaki benzerlerinden hiçbirisinin, kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir.” (Hürriyet)
1062 syf.
·10 günde·9/10
Tolstoy bir gün bir tren istasyonunda bir olayla karşılaşır. (Baya bir oldu) Olayın ne olduğunu söylersem kitap için ağır spoiler olur. Çünkü, Anna Karenina'yı bu olay üzerine yazmayı düşünür.

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir." diye başlar roman. Daha ilk cümleden gidişat belli olmuştur: Aile kıyaslamaları. Birçok aile işlenmesine rağmen özelde iki buçuk aile üzerinden mutluluğa ve mutsuzluğa bir gözlem yapılır. (Buçuklu kısım için Bkz.: Anna Karenina, Yazan: Lev Tolstoy)

Geliyor bir ahu afet,
Tepeden tırnağa zerafet.

Anna Anna Anna...

Trene binip de kalbinden kaçabilir miydin?

İstasyonda kendisini karşılayan kocasının kocaman kepçe kulaklarının çirkinliğini farketmişti. Neden şimdi?

Kocası; artık bir sihirsiz nefes, akisleri sönen bir sesti. Artık herkes gibi olan bir adamla yaşamak katlanılır şey miydi?

Cemiyet! tarafından ahlaksızlık bombardımanına tutulsa da benzersiz doğasının yoğun duygularını şeffaf ve net ortaya koymaktan çekinmeyen, gönül serüvenini gizli kapaklı yapıp sözde ahlaklılığı reddeden, göründüğü gibi olan, gücünü aşktan alan, özgürlüğe kanatlanan Anna.

Aşkı onun en büyük gücüydü ama aynı zamanda da en büyük zayıflığı. Histerik hezeyanlarla kuşatıldı çepeçevre. Nazım Hikmet diyordu ya hani:

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra bir de bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her sefer ki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.

İşte bu adam gibiydin artık Anna; aksi, lanet, taş, semsert.

Naif, narin, kırılgan Kiti hello. Kıskandı Levin. Levin işte şu Tolstoy'un kendisini bulduğu, ahlaki idealleri olan, vicdanın V'sini büyük yazan adam, bu şehirde olmaz, dağlara gitmeli diyen yalnız kurt Lev(in) Tolstoy.

O ki bir toprak ağasıdır. "Ulan kıçınızdaki dona kadar bana borçlusunuz, bütün köyü satarım ha! diye tehdit sallayan bir faşo ağa değildir. Dağlar padişahı Zülfo Ağa'nın torunu, on sekiz köy, beş yayla, yirmi bin camış sahabı, Abdo Ağa'nın oğlu Bilo Ağa da değildir. O, halkın adamı, Hakk'ın aşığı Tolstoy'dan başkası da değildir. Köy halkını marabası değil, ortağı olarak gören gönlü yüce insan Levin Hazretleri'dir o.

(Toprak meseleleri ile ilgili görüşlerinin ayrıntısına girmeye gerek görmüyorum. Çünkü ileride yazacağı Diriliş'inde daha keskin ifadeler kullanacaktır bu konuda)

Levin'in Hakk'a aşık olması tinsel bir evrimleşme süreci içerisinde ele alınır. Tolstoy kendi iç dünyasında yaşadığı değişimi burada da aşama aşama kaydetmiştir.

Anna ve Levin üzerinden bir Anna Karenina kritiği yapmak istediğimde, bir dönem kitapları miting meydanlarına meze edilmiş sağ cenahın önemli ismi Said Nursi'nin şöyle bir sözünü burada kullanmak istiyorum:

"Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fani mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır.(Anna gibi).
Veyahut, o mecazi mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, baki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye inkılap eder.(Levin gibi)"

Levin'in hayatının geri kalan kısmını bilmiyoruz. Ama Tolstoy'unki belli. Adeta takıntı seviyesine getirdiği Rusya merkez vaizliği göreviyle yaptığı vaazları diğer eserlerinde de kafamıza matkapla dübelleme girişimine devam etmekte. Artık kaçınılmaz olan bu durumdan zevk almasını bilmek gerek.

Son dönemdeki 125 büyük yazarın oylaması neticesinde 20.yüzyıla kadar yazılmış romanlar içerinde en iyisi olarak gösterilmiş Anna Karenina. Ben sıradan bir okur olarak yazarların baktığı çerçeveden bakamam. O yüzden okumuş olduğum romanlar içerisinde babaların babası Karamazov Kardeşler var ki, gönlümün bir numaralı efendisidir. Bu yazarlar arasında Orhan Pamuk da var mı bilmiyorum ama kendisinin bu iki kitap hakkındaki görüşünü de belirteyim:

-Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman.

Aynı Orhan Pamuk Karamazov Kardeşler ile ilgili olarak da "geçen bin yılın romanı" tabirini kullanıyor.

Yorum sizin...

Tolstoy yine böyle kafasının güzel ama nasıl güzel olduğu bir gün eline bir kitap alıp başlamış ortasından okumaya. Çok hoşuna gitmiş roman. Sonra adına bakayım demiş ve görmüş ki Anna Karenina, yazan Lev Tolstoy.

https://i.hizliresim.com/rONQYa.jpg
Mutlu aileler hep birbirine benzer. Mutsuz ailelerinse, her biri kendilerine özgü bir şekilde mutsuzdur.
( "Happy families are all alike; every unhappy family is unhappy in its own way." )
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Anna Karenina, Richard Pevear, Larissa Volokhonsky (Çevirmenler) Penguin, 2002.
—"Şu takma saç modası da ne tuhaf şey! diye mırıldandı. Kızının saçını okşayamıyor da, ölmüş pis pis kadınların saçını okşuyor insan."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Anna Karenina
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
640
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051910475
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Andaç Yayınları
Anna Karenina, Lev Tolstoy’un 1873-1877 yıllarında yazdığı ve bölümler halinde basılmış olan romanıdır. 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüş, 19. yüzyıl Rus toplumunun ruhsal dalgalanmaları içinde çarpıcı bir aşk hikayesinin ve ihanetin anlatıldığı bir başyapıttır.

Güzelliği ve nezaketiyle herkesin beğenisini kazanan Anna Karenina'nın mutsuz ve monoton bir evliliği vardır. Ağabeyi ile yengesinin bozulan ilişkilerini düzeltmek için gittiği Moskova'da yakışıklı ve genç kont Vronski ile tanışması, krndisi de tutkusu ve sevgisiz bir ebliliğin içine sıkışmış olan Anna'nın hayatında dönüm noktası olur ve 19. Yüzyıl Rusyasında bir kadının asla yapmaması gerekeni yapar.

Tolstoy'un en önemli romanı olarak kabul gören Anna Karenina kesinlikle okunması gereken bir aşk hikayesi.

Modern dünya edebiyatının en iyi romanlardan biri olarak kabul edilen Anna Karenina, güncelliğini daima koruyacak bir eser.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları