·
Okunma
·
Beğeni
·
33.390
Gösterim
Adı:
Anna Karenina (I. Cilt)
Baskı tarihi:
1 Mart 2012
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Çeviri:
Zarina Yıldırım
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İLYA YAYINEVİ-İZMİR
Dün akşam bana aklından, evli, üst sınıftan, fakat kendini yitirmiş bir kadını geçirdiğini söyledi.” Burada Tolstoy’un eşi bir aldatmadan değil, eşinin dünya edebiyatına kazandırdığı ikinci büyük eseri “Anna Karenina”dan ilk bahsedişini anlatıyor.
1878 yılında yayımlanan, çok yönlü ve psikolojik açıdan en ince detayına kadar örülmüş bu muhteşem eser, soylu Karenin ailesinin hikâyesini anlatır. Toplumsal kurallar tarafından sarılmış, tepkisiz bir soy. Eşinin soğukluğu genç ve hassas Anna’yı, Kont Vronski’nin kollarına iter. Bu cinsellik üzerine kurulan ilişki hüsranla sonuçlanır. En sonunda Anna kendisini olduğu kadar eşini ve sevgilisini de felakete sürükler.
Kitabın bir başka önemi de, Tolstoy’un çiftlik sahibi Levin rolünde, kendisini ölümsüzleştirmesidir. Adamın Moskova sosyetesinden kaçarak basit bir çiftlik hayatına dönmesi, yazarın kendi ideallerini temsil etmektedir.
Neden Tolstoy okumalı?

Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

"Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
"Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
"Anna Karenina derin bir kitaptır. "
"Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
"En kisa tanımı aşkın romanı. "
"Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
"Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (OKUNDUĞU SÖYLENMESİNE RAĞMEN OKUNMAYAN 10 KİTAP)
Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Hesna 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

- Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

- Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

- Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

- Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

- Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

- Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

- Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

- Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

- Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
Yazacaklarım incelemeden çok tavsiye olacak.

Elime geçen üçüncü Anna Karenina kitabı. Diğer ikisini de okudum. Ancak Tolstoy'u ve de tüm dünya klasiklerini kaliteli yayınlardan okumak gerekiyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Can Yayınları gibi..

Dünya klasiklerini sevmeyen çok insan duydum. Bir nevi haklılar. Maddi bakımdan düşük bir ülke olduğumuz için koşullar bizi ucuz kitaplara yöneltiyor. Gazetelerin kuponla dağıttıkları dünya klasiklerini aldık. Okulda öğretmenlerin alın okuyun dediği klasiklerin kitapçılarda en ince olanlarını seçtik. Kitap okuduğumuzu zannettik. Okumamışız aslında onlar sadece kitap özetiydi. Ve de bir metni ingilizceden vs dillerden çevirirken düz olarak çeviriyoruz. (Yani benim ingilizcem berbat ötesidir. Allahtan translate çıktı da ortamlarda çuvallamıyorum. ) Kitap çevirilerinde özellikle romanlarda çeviren kişiler yazarın tam olarak duygularını yansıtamıyor diye düşünüyorum. Bu nasıl bir kitap istesem ben daha iyilerini yazabilirim dediğim çok oldu. Bendeki ego tavana vurmuştu o zamanlar, inceleme yazarken iki kelimeyi bir araya getiremeyen ben koskoca dünya devleri Tolstoya, Gorkiye, Dostoyevskiye kafa tutuyordum adamlar mezarında ters dönmüştür. Böyle düşünmemin tek nedeni ise hep o berbat çevirilerdi.

Şuan lisede okuyan gençlerimiz de klasik sevmiyor. Kitap vermek için gittiğim okullarda klasiklere ilgi gösteren yok. Kitapla dolaşan gençlerin ellerinde Büşra Küçük Kötü Çocuk ve Zeynep Sey Solucan kitapları var. Keşke onlara da kaliteli kitaplar okumaları gerektiğini aşılayabilsek.
  • Madame Bovary
    7.8/10 (876 Oy)727 beğeni4.166 okunma917 alıntı25.017 gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.0/10 (1.097 Oy)1.176 beğeni3.371 okunma2.754 alıntı29.998 gösterim
  • Ana
    8.7/10 (1.339 Oy)1.372 beğeni4.958 okunma1.967 alıntı26.988 gösterim
  • Vadideki Zambak
    7.9/10 (1.367 Oy)1.262 beğeni6.140 okunma2.905 alıntı39.752 gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (1.409 Oy)1.266 beğeni5.137 okunma1.494 alıntı34.175 gösterim
  • İnsancıklar
    8.1/10 (1.331 Oy)1.267 beğeni4.678 okunma1.995 alıntı30.501 gösterim
  • İki Şehrin Hikâyesi
    8.6/10 (1.767 Oy)1.698 beğeni6.046 okunma1.238 alıntı50.017 gösterim
  • Gazap Üzümleri
    8.9/10 (1.124 Oy)1.262 beğeni3.454 okunma1.575 alıntı37.382 gösterim
  • Martin Eden
    9.1/10 (1.870 Oy)1.815 beğeni4.466 okunma2.646 alıntı39.554 gösterim
  • Kumarbaz
    8.2/10 (1.704 Oy)1.590 beğeni5.667 okunma1.387 alıntı33.144 gösterim
Bence, Tolstoy okumanın keyfi, uzun yazılmış bir kitabını okurken çok daha fazla hissediliyor. Daha önce bunu Savaş ve Barış'ı okurken yaşamıştım. Şimdi de Anna Karenina'da aynı duyguları yaşadım.

Oysa yıllar öncesinde filmini seyredip , olayların nasıl gelişeceğini ve konunun nasıl bir şekilde sonlanacağını bilmeme rağmen , sanki filmi hiç seyretmemiş hissine kapılarak, yine de sıkılmadan, farklı bir merak içerisinde ve aynı duyguları yaşayarak, kitabı keyifle okudum. Sadece bu kitaba ait olmayan bu durumun , sanırım filmlerde karakterlerin iç dünyasının yeterli olarak yansıtılmamasından ve filmlerin, kitabın ancak özetinin, özetinin... özeti olarak yapılmasından kaynaklandığı kanaatindeyim.Burada bunu daha çok hissettim.

Yazarın bir konuyu ele alışı ve anlatışı adeta insanı mest ediyor. Basit, ve sade bir şekilde, her kesin kolayca anlayacağı bir uslupla , deyim yerindeyse tane tane anlatımı her kitabında aynı. Bu yüzden Tolstoy kitaplarını okurken insan bırakın yorulmayı, adeta dinleniyor. Sizleri bilmem ama ben kendimi hep böyle hissediyorum.
Yazarın şimdiye kadar okuduğum kitaplarında gördüğüm diğer bir özelliği ise, konuyu anlatırken mümkün olduğu kadar olaylara objektif yaklaşması. En kötü olayda da, en güzel olayda da verilen olumlu ya da olumsuz tepkileri tüm gerçekliğiyle aktarıp, esas yargılamayı ise tamamen okuyucuya bırakmasıdır.

Anna Karenina'nın konusuna gelirsek, kitapta, toplumun sosyal yapısı gereği ve ahlaki olarak insanlar tarafından yanlış kabul edilen ve hoş karşılanmayan bir aşk anlatılıyor. Konu 1800'lü yılların ikinci yarısında Çarlık Rusyasın'da geçiyor. Esas itibariyle ülkenin zengin ve burjuvatik yaşam koşulları ön plana çıkartılıyor. Ama zaman zaman da ülkedeki alt tabaka olan köylüler ve işçilerin yaşam koşulları hakkında da hem bilgi veriliyor hemde bu konudaki çeşitli görüşler tartışılarak okuyucuya yansıtılıyor.

Kitapta anlatılan aşk o kadar geniş ve kapsamlı anlatılıyor ki, hem bu aşkı yaşayan iki kişi ve hem de bu aşk yüzünden olumlu veya olumsuz etkilenen etraflarındaki kişilerin yaşadığı olaylar muhteşem bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Kitap ve konusu hakkında çok daha fazla bilgi vermenin doğru olacağını sanmıyorum. Uzun ve kapsamlı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Kesinlikle sıkıcı olmayan ve akıcı bir kitap. Ben büyük beğeniyle ve keyif alarak okudum. Okunmasını da kesinlikle tavsiye ediyorum.
ÖMRÜMÜ YEDİN ANNA:)
İki kere ömrümü yedin :/ onca yazdığım inceleme kablonun çıkmasıyla boşa gitti ve dersimi aldım.Word dosyasına yazıyorum garantiledim yazdıklarımı :) onca yazdıklarıma da üzüldüm ama yapacak bişey yok :/

Neden ömrünü yedi demeyin . Anna’ya söylerken aslında Tolstoy’a lafım . Kızım sana söylüyorum gelinim sen işit misali .Tolstoy zor bir karakter.Zaten Anna’yı anlamak Tolstoy’u anlamaktır.

Kendi karakterini yansıttığı eseri Anna Karenina yazarın en verimli çağlarında yazılmış bir kitaptır. Oldukça uzun sürmüş yazması , zaman zaman ara verdiği de olmuş.Bunun bir etkisi var mıdır bilinmez ama çok ayrıntılı olan anlatım bazı zamanlar sıktı beni.Elbisesinin kırışığına kadar yazılan ayrıntıları okumaktan esas konuyu kaybetmeme çabama bir de upuzun Rus isimleri eklenince kafam iyice karıştı:) Bir insanın kaç ismi kaç soyadı olur çözemedim:/ Laf aramızda hala ad soyad olayını anlayamadığım noktalar var. İsimlere hakim olduktan sonra gerisi kolay. Anlatımı oldukça akıcı çünkü.

Pembe dizi formunda gözükse de içinde hayatı ve hayatın sorgulandığı bir eser bulacaksınız.Pembe dizi demişken söylemeden geçemiycem.Okurken gözümde canlanan kabarık elbiseli ,saçlarından bukleler sarkan,ellerinde beyaz eldivenli kadınlar :) oldukça fit smokinli,ince bıyıklı,biryantinli saçlarıyla kibar beyler gözümün önündeydiler hep.Başlarda bu ne yaa dizi gibi desem de alıştık kaynaştık karakterlerle.

Kitabı beğenmiş olmamla birlikte beğenmediğim tarafı da vardı.O da her kitabında aynı şeyleri vurgulama durumu belki de üst üste Tolstoy okumuş olmakla ilgilidir.Yoksa yazar kendisi de farkında ve yapmak istediği şey de bu zaten .Okurlar onu sevsin ama seviyorum diyemesin… Sonsözde karşılaştım bu düşünceyle ve düşündüm ,haklı buldum.Sevmedim okumam dedirtmedi enteresan,beğenmediğim şeyler olmasına rağmen diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.Her kitapta aynı lezzeti almak istemeyenlerdenseniz Tolstoy okurken araya başka kitaplar alın derim.

Hayal kırıklığına uğradığım bir nokta da Anna’nın sonuydu. Tamam her şey iyi hoş ama kitaba adını veren karakter resmen bir anda yokoldu:/ Anna’nın sonundan sonra hayat gayet normalmiş gibi devam etti ve o satılarda hep Annayla ilgili bir şeyler aradım.Bu bence kitapta boşluk duygusunu oluşturdu.Spoiler vermemek adına tam açıklayamasam da okuduğunuzda dikkat ederseniz hak verirsiniz .

Tavsiye ederim. Tolstoy okumayı sevdim .İnsani değerler,din,dürüstlük,evlilik ve bunun gibi hayatın içinde olan her şeyi bulacağınız kitabı okurken keyif alacağınız gibi dersler de çıkarmanız mümkün.Benden bukadar umarım faydalı olur yazdıklarım.

Okuduğunuz için Teşekkür ederim :)
*Öncelikle sitede kitabın çok kapsamlı incelemeleri olduğu için ,ben sadece Tolstoy'un  insanı hipnoz edercesine içine çeken insani anlatımının kendi dünyama yansımalarını ifade etmek istedim.Biraz uzun oldu ama okuyabilen arkadaşlarla şimdiden teşekkür ediyorum:)

Tolstoy denilince akla ilk gelen kavram: Sevgi
İnsan ne ile yaşar? Sevgiyle. Sevginin yetemediği yerler de saygıyla doldurulur.
Anna Karenina sevginin nefretle aşk arasında değişen frekansının ,gözlerdeki ışıma miktarını değiştirerek ve buradan dalga dalga etrafa yayılırken, karşılıklı etkileşimlerde kimi zaman büyürken kimi zaman da birbirini söndürmesinin romanı.

Gözler sözlerden daha derin anlamlar taşırmış. Sözlerin gözleri anlamlandırmaya çalıştığı bu romanı okurken her bir karakter Hakan Günday'ın deyimiyle "Gözlerini açtı ve hayata baktı. Daha doğrusu gözlerinin kapılarını açtı ve biz onun hayatına baktık."

İlk bakış. Bakışın en taze ,en masum aynı zamanda en esrarlı hali. Emzirilirken bir bebeğin annenin gözlerinin içine uzun uzun bakıp anlamlandırma çabası.
Zamanla mutluluğun ,öfkenin en saf haliyle yansıdığı çocuğun gözlerine dönüşmesi. Ve gençlik. Aşkın kesfedilişi. Hayallerinin referansıyla hareket edip, kısa zamanlı akıl tutulmasının parlattığı, hayranlık dolu, tutkulu gözler. Karşılıklı aynı duyguların hissedilmesinin verdiği güvenle birleştirilen hayatlar. Zamanla aklın görüşünü kısıtlayan tutku sisinin dağılması, kusursuzluk arayışındaki kusurlu insanın aradığı gerçek hazzı sahip olduklarında bulamayışı.Yeni arayışlar...

İnsanoğlu sürekli bir tamamlanma ihtiyacı içerisinde. Sevdiği insanla kurduğu evlilik hayallerini düğünüyle gerçekleştirdiğinde mutludur. Ama umduğu kadar değil.Yine de gözlerdeki parlaklık zamanla kesintiye uğrasa da, konuşurken farkedilen ani- kısa süreli ışıldamalar hala heyecan vericidir. Bir bebeğin varlığı taçlandırır hayatlarını. Çok mutludurlar, ama hissedilen saf mutluluk değildir. Çünkü insan birşeye sahip oldu mu, aynı anda onu kaybetme endişesi ve sorumlulukları da yüklenir kalbine. Elde edilenlerden beklenilen tat alınamaz. Zaten genel kaideye göre tadımlıktır bu dünya, doyma yeri değil. Ama elimizde de değildir çünkü açızdır.Bu noktada ,Tolstoy'un dediği gibi "Mantık varoluş mücadelesini keşfeder." Hem aklın hem kalbin hem de vicdanın aynı anda tatmin olması zorlaşırken bakışlar artık donuklaşır. Zamanla hazların tatmin olamayışı gözlerde yeni bir kıvılcım oluşturur. Nefret...

Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinde karşıma çıkan ve sevgi denilince hep aklıma gelen bir sahne var:
Tolstoyculuk akımına mensup bir genç Gorki'yle hararetli bir tartışmaya girer.Meselelerin çözümünün sevgi olduğunu ,sevgiyi esas almazsak hiçbir sistemin temelinin sağlam olamayacağını anlatmaya çalışır.Oysa Gorki o an aklından şöyle geçiriyordur:
"Sevgi! Sevgi diyor ama bunları söylerken gözlerinde nefret var.!"
İşte bu çelişki yutar bazı güzellikleri.

Artık ışığını kaybeden gözlerden sürekli yer değiştiren acı ve nefret okunur. Kimi zaman bakar ama görmez. Uzun uzun bakar kalır nesnelere. Hayata ruhundaki pencereler arkasından izlercesine eşlik eder, dışarıda kalmıştır.

Ve gözler kısılır.

Aynı anda beynine hücum eden düşüncelerin gürültüsü duyulmamaya çalışılarak daha sessiz olan kalbe ve vicdana söz hakkı verilir. İşte bu an bir dönüm noktasıdır. Kimileri bu noktada tutunacak bir dal değil de aksine kendini içine  çeken bir karadelik bulur, bilinçsizce kapılır ve gözlerini ebediyen kapatır...
Kimilerinde ise yeni bir diriliş filizlenir. Akıl, kalp ve vicdan kargaşa halinde oturdukları masadan el sıkışarak ve birbirlerinin varlığını tanıyarak kalkar.
Ve mutlu son : Gözler tekrar ışımaya başlar.

Özellikle son sayfaları okurken ben de gözlerimi kısıp, anlamaya zorladım kendimi.

"Tanrı kavramıyla bir hristiyan olarak yetiştirilen ben, bana hristiyanlığı veren o manevi nimetlerle bütün yaşamını tıka basa dolduran, bu nimetlerle yaşayan ben -çocuklar gibi- onları anlamadan bozuyorum. Yani bana can veren, beni yaşatan şeyi kırıp parçalamak istiyorum. Ama yaşamın önemli bir anı gelip çatınca -üşüyen veya acıkan çocuklar gibi- ona koşuyorum."

Ölüm, hastalık gibi hallerde gayriiradi hissedilen, insanı aciz bırakan kendi kendine yetemediği durumlarda ortaya çıkan güvenli bir sığınağa girme hissi bahsedilen. O sığınağa girince herşey bir anda degişmiyordu; acı, hüzün, öfke,hayal kırıklıkları gibi duygular yine yaşanıyordu ama insanın "ruhundaki huzurun zaman zaman üstü örtülse de, gerçek varlığı güvenli bir yerde muhafaza oluyordu."
İnancın en güzel tanımlarından birini okuduğumu farkedip tekrar ışıltısına kavuşan gözlerimle son sayfaları da okuyup kitabımı bitiriyorum.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Çok uzattım ama Nazan Bekiroğlu'nun Yol hali kitabındaki  yorumlarını da şuraya hemencik bırakıyorum.

"Tolstoy'un hayatında bir Sofya var. Sofya her ne idiyse onda sabit duran tek şey aşıklığıdır. Fakat zorlu bir aşıktır O. Kocasının dehasını aşkıyla iç içe geçirebildiği sürece sorun yoktur. Gönüllü hizmetindedir. Savaş ve Barış' ı 6 kez, Anna Karenina'yı da bir o kadar temize çeken o değil midir? Sekreteri olup danışmanlığını yapmamış mıdır?
Anna böyle konuşmaz. Bir anne böyle hissetmez. Bir kadın böyle sevmez diye. Tolstoy Sofya söylemese nereden bilecekti bunları."

Kitap yazmayı bıraktıktan sonra Tolstoyculuk öğretisiyle meşgul Tolstoy'un yanında Sofya zamanla zaptedilemez bir aşığa dönüşür, adeta bir Anna Karenina olur. Ama hikaye farklı işler. 82 yaşında, gerçekte bir prens olan ama herşeyi geride bırakıp  Astapova Tren İstasyonu'na giden bu kez Tolstoy' dur...Sofya'ya rağmen.

Kalınlığına takılmadan, akıp giden bu romanı okumakta geç kalmamanızı önerir ve iyi okumalar dilerim :)
Alıntılar altında, okur arkadaşlarımla karşılıklı, kayda değer yorumlar yaptık. Nihrir üstadın dediği gibi Tolstoy özetlenemez. Anna Karenina da özetlenecek gibi bir kitap değil üstat. :)

Vladimir Nabokov son sözde şöyle der: Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Öncülleri Puşkin ve Lermontov'u bir yana bırakırsak Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz; bir, Tolstoy; iki, Gogol; üç, Çehov; dört, Turgenyev.

Gerçekten de kitabı okurken anlatımdaki farklılığı görmemeniz mümkün değil. Olayları anlatırken ve kişileri tanımlarken seçilen kelimeler, kurulan uzun cümleler sizi zaten hapsediyor kitaba. Olaylar hakkında bilginiz çok iyi ve bunlara vakıfsınız. Karakterler: Onlar arkadaşlarınız, tanıdıklarınız. Yine Nabokov’ un vurguladığı gibi, sanki kişilerle daha önceden bir tanışıklığınız var, ertesi akşam buluşup yemek yiyip koyu bir sohbete dalacaksınız.

Anna: Etrafında kimi zaman bahar güneşi, kimi zaman yaz yağmuru ve çoğunlukla da kasırgaların hüküm sürdüğü bir eş, bir anne, bir sevgili, bir arkadaş veya baştan çıkaran bir yosma. Evet Anna aşk aramaktadır (aşk hayatıdır, hayatı da aşk), ahlaki değer yargıları ve aile bütünlüğü, aradığı aşkı karşısında pek bir önem arz etmemektedir. Ancak, aşırı kıskançlığı, sürekli kurgularda bulunması kendisini paranoya noktasına getirmesine yeterlidir.

Konuların merkezi Anna olmasıyla birlikte, aynı zamanda Rus sosyal hayatı, değer yargıları, Avrupa ve dillerinin özentisi, sosyetenin şaşaası,protokolü, kırılmaz kurallarının vurgusu dikkat çekiyor. Karakterlerin, inançlarının yaşamlarındaki rolü, inançsal değişimle birlikte, oluşan düşünsel değişimin, kişi ve çevresindekiler üzerinde yarattığı etkisi gözlemlenmekte. Aynı zamanda kent ve köy yaşamlarının irdelenmesi de söz konusu.

Levin dikkatimi çeken bir başka karakter. Kitabı okurken, gözlerim hep üzerinde, kulağım söylediklerinde oldu. Temiz sevgisi ve saflığıyla Kiti unutulur mu hiç? Ya kendisini ailesine, çocuklarına adayan anaç Doli? En az Anna kadar, inanın belki de Anna’dan daha fazla, bu üç karakterin dikkatimi çektiğini söylemeden geçemem.

Günümüzde hak ettiği yeri koruyan, düz yazının büyük ustası Tolstoy ve klasiklerin en başında gelen kitabı “Anna Karenina”. Kitabı okuyunca neden ilgi ve övgü gördüğünü, dünya edebiyatındaki şaheser oluşunun nedenini daha iyi anlama olanağına sahip oluyorsunuz.

Kurgusu, karakterleriyle ve anlatımıyla, okuduğunuzda zevk alacağınız, sonunu belki de tahmin edemeyeceğiniz bir dev eser.

(Vladimir Vladimiroviç Nabokov. d. 22 Nisan 1899 – ö. 2 Temmuz 1977. Rus asıllıABD'li yazar. İlk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü İngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick veAdrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır.)

https://1000kitap.com/Nihrir üstat ve Nina Hanım, sizlere de ayrıca buradan teşekkür ediyorum.

Not: Dostoyevski dünyada büyük bir yazar olarak kabul edilmesine rağmen, Nabokov şahsi düşüncesiyle sıralamaya almamıştır.
Bazen günde 50 sayfa, bazen 10 sayfa okuyarak, bazen de 1 hafta hiç okumadan dün ancak bitirebildim kitabı. Fakat bir türlü yarım bırakamadım. Çünkü kitap beni içine aldı, adeta hapsetti. Açıkçası bu kitap için 1 hafta da uğraşsam, düzgün bir inceleme yazamam. Ben sadece aklımda kalan bir kaç şeyi yazacağım.

Tolstoy, bir Yaşar Kemal kadar doğayı iyi tasvir ediyor. Söz gelimi köyü, tarlayı, işçileri anlatırken insan bunları hissediyor. Fakat bunun yanında da psikolojik tespitleri, kurgusu, zaman kullanımı, yazım dili, sadeliği gibi detaylar da muhteşem. "Büyük yazarların"ın özelliği de bu herhalde. Hemen hemen her özellikleri çok iyi. Fakat bazı özellikleri bu çok iyinin de ötesinde.

Kitaptan etkilenmemek çok zor. 1800'lerde yazılmasına rağmen kadın-erkek ilişkisi, işçi-işveren ilişkisi üzerine yapılan tespitler şimdi aynı geçerliliğini koruyor. Mesela en ahlaksızların ahlakçı kesilmesi olayının bizde olduğu gibi, bizden din ve milliyet olarak farklı ve üstelik de 200 yüz yıl önce yaşayan bir toplumda da aynen olması insanı düşündürtüyor.

Kitabı okuduktan sonra şayet, Sonsöz isimli Vladimir Nabokov'un kaleme aldığı kitapla ile ilgili eleştiri kitabın sonunda yoksa, size önerim mutlaka bunu netten bir yerden bulup okumanız. İlk defa bu kadar detaylı bir eleştiri yazısı okudum. Kitabı okuduktan sonra ilk olarak insan etrafında oturup kitap hakkında sohbet edebileceği birini arıyor. Bu eleştiri de bu hazzı yaşatıyor size.

Son olarak da Dostoyevski'nin kitapla ilgili yorumunu bırakayım: “Anna Karenina, çağımızın Avrupa edebiyatındaki benzerlerinden hiçbirisinin, kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir.” (Hürriyet)
Tolstoy bir gün bir tren istasyonunda bir olayla karşılaşır. (Baya bir oldu) Olayın ne olduğunu söylersem kitap için ağır spoiler olur. Çünkü, Anna Karenina'yı bu olay üzerine yazmayı düşünür.

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir." diye başlar roman. Daha ilk cümleden gidişat belli olmuştur: Aile kıyaslamaları. Birçok aile işlenmesine rağmen özelde iki buçuk aile üzerinden mutluluğa ve mutsuzluğa bir gözlem yapılır. (Buçuklu kısım için Bkz.: Anna Karenina, Yazan: Lev Tolstoy)

Geliyor bir ahu afet,
Tepeden tırnağa zerafet.

Anna Anna Anna...

Trene binip de kalbinden kaçabilir miydin?

İstasyonda kendisini karşılayan kocasının kocaman kepçe kulaklarının çirkinliğini farketmişti. Neden şimdi?

Kocası; artık bir sihirsiz nefes, akisleri sönen bir sesti. Artık herkes gibi olan bir adamla yaşamak katlanılır şey miydi?

Cemiyet! tarafından ahlaksızlık bombardımanına tutulsa da benzersiz doğasının yoğun duygularını şeffaf ve net ortaya koymaktan çekinmeyen, gönül serüvenini gizli kapaklı yapıp sözde ahlaklılığı reddeden, göründüğü gibi olan, gücünü aşktan alan, özgürlüğe kanatlanan Anna.

Aşkı onun en büyük gücüydü ama aynı zamanda da en büyük zayıflığı. Histerik hezeyanlarla kuşatıldı çepeçevre. Nazım Hikmet diyordu ya hani:

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra bir de bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her sefer ki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.

İşte bu adam gibiydin artık Anna; aksi, lanet, taş, semsert.

Naif, narin, kırılgan Kiti hello. Kıskandı Levin. Levin işte şu Tolstoy'un kendisini bulduğu, ahlaki idealleri olan, vicdanın V'sini büyük yazan adam, bu şehirde olmaz, dağlara gitmeli diyen yalnız kurt Lev(in) Tolstoy.

O ki bir toprak ağasıdır. "Ulan kıçınızdaki dona kadar bana borçlusunuz, bütün köyü satarım ha! diye tehdit sallayan bir faşo ağa değildir. Dağlar padişahı Zülfo Ağa'nın torunu, on sekiz köy, beş yayla, yirmi bin camış sahabı, Abdo Ağa'nın oğlu Bilo Ağa da değildir. O, halkın adamı, Hakk'ın aşığı Tolstoy'dan başkası da değildir. Köy halkını marabası değil, ortağı olarak gören gönlü yüce insan Levin Hazretleri'dir o.

(Toprak meseleleri ile ilgili görüşlerinin ayrıntısına girmeye gerek görmüyorum. Çünkü ileride yazacağı Diriliş'inde daha keskin ifadeler kullanacaktır bu konuda)

Levin'in Hakk'a aşık olması tinsel bir evrimleşme süreci içerisinde ele alınır. Tolstoy kendi iç dünyasında yaşadığı değişimi burada da aşama aşama kaydetmiştir.

Anna ve Levin üzerinden bir Anna Karenina kritiği yapmak istediğimde, bir dönem kitapları miting meydanlarına meze edilmiş sağ cenahın önemli ismi Said Nursi'nin şöyle bir sözünü burada kullanmak istiyorum:

"Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fani mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır.(Anna gibi).
Veyahut, o mecazi mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, baki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye inkılap eder.(Levin gibi)"

Levin'in hayatının geri kalan kısmını bilmiyoruz. Ama Tolstoy'unki belli. Adeta takıntı seviyesine getirdiği Rusya merkez vaizliği göreviyle yaptığı vaazları diğer eserlerinde de kafamıza matkapla dübelleme girişimine devam etmekte. Artık kaçınılmaz olan bu durumdan zevk almasını bilmek gerek.

Son dönemdeki 125 büyük yazarın oylaması neticesinde 20.yüzyıla kadar yazılmış romanlar içerinde en iyisi olarak gösterilmiş Anna Karenina. Ben sıradan bir okur olarak yazarların baktığı çerçeveden bakamam. O yüzden okumuş olduğum romanlar içerisinde babaların babası Karamazov Kardeşler var ki, gönlümün bir numaralı efendisidir. Bu yazarlar arasında Orhan Pamuk da var mı bilmiyorum ama kendisinin bu iki kitap hakkındaki görüşünü de belirteyim:

-Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman.

Aynı Orhan Pamuk Karamazov Kardeşler ile ilgili olarak da "geçen bin yılın romanı" tabirini kullanıyor.

Yorum sizin...

Tolstoy yine böyle kafasının güzel ama nasıl güzel olduğu bir gün eline bir kitap alıp başlamış ortasından okumaya. Çok hoşuna gitmiş roman. Sonra adına bakayım demiş ve görmüş ki Anna Karenina, yazan Lev Tolstoy.

https://i.hizliresim.com/rONQYa.jpg
Anna Karenina’yı bir kez daha izledim. Filmin başında açtığım Carmenere üzümü ağırlıklı sek kupajı mideme indirirken şarap olmazsa elimi bile sürmeyeceğim Parmezan peynirinin, her birini yaklaşık birer gram halinde kestiğim parçalarını birer ikişer yoğun sek şaraba katık ediyorum.

Filmin sonunda ağzımda Parmezanın buruk tadı, damarlarımda dolaşan Carmenere kupajın üstüme getirdiği ağırlık, içimde filmin tarif edilmez hüznü bilgisayarımın başına geçiyorum. Kafamın içinde turlayan her biri bir kavrama yapışmış kelimeleri izlerken, hangilerini misafir edeceğim konusunda kararsız ve oldukça zayıfım.

Acaba diyorum, Rusların çevirdiği mi yoksa Holyywood’ta çevrilen mi daha yakın Tolstoy’un kitabına? Belki de en iyisi bir Rus’un fikrini almak düşüncesiyle mutfağa doğru seğirtiyorum. Bilgisayarın klavyesinden yükselen seslerle kendinden geçmiş Galina Aleksandrovna’nın yanına geliyorum. Omuzlarının bana en yakınına elimi koyup, yatıp yatmayacağını soruyorum.

“Aman” diyor “bana ilişme. Romanımı bitirmek üzereyim”

“Roman?! Hangisini?”

“Türk romanını...”

“Nasıl yani? Sen o romana başlamış mıydın ki? Hani Türk tarihini okuyordun?”

“Zdrasti (selam)” diyor. “Ama burada “günaydın” anlamına geliyor.” Bir nevi tiye almak gibi. “Günlerce okudum ve Yavuz Sultan Selim zamanına karar kıldım”

“Yavuz Sultan Selim biraz sorunlu” diyecek oluyorum ”Neden” dese, sorusuna, ona uygun, anlayabileceğim bir cevap yok kafamda. Alevi-Sunni anlat anlatabilirsen. Allahtan beni dinlemiyor pek.

-“Küpeli hali hoşuma gitti diyor. O dönemi seçtim. Zaten padişahın olduğu bölüm yok hiç”
Beni baştan ayağa süzdüğü gözlerine yardıma çağırdığı ağzından “Hadi” diyor “git ve işine bak. İlham gelmişken hazır, son birkaç sayfayı yazmak istiyorum. Romanı bitireyim, sen Türkçeye çevirirsin, sözleri dökülüyor”

Yüzüme takındığım sahte gülümsemeyle “Çevirsem çevirsem sayfalarını çeviririm” diyorum.

Mutfakta yalnız bırakırken onu, derin bir hayranlık duyduğumu hissediyorum. Dört yıl Rus dili ve edebiyatı, üstüne iki yıl daha literatür mastırı yapmış, şimdilerde evinde bir Türk’ten olma (o Türk ben oluyorum) üç çocuğunu yetiştirmeye çalışan bir kadın; kahramanı, hem de Yavuz Sultan Selim döneminden bir Türk ve onun romanını yazıyor.

Kadehimde kalan şarabı derin derin içime çekip kokluyorum. Burnuma bukle bukle Kapadokya kokusu geliyor. Kendimi sevdiğimle, sıkı bir kar yağışı altında Sinassos’ta düşlüyorum. Kulaklarımda Sevim Tanürek’in “Menekşe Gözler Hülyalı” parçası işime, daha doğrusu keyfime dönüyorum.

Neyse ki ben de bir Rus klasiğinin Amerikan versiyonu olan filmi izlemişim. Elimde yıllarca önce okuduğum romanın Rusça versiyonu, aklımda Lev Tolstoy (Bu arada Lev, aslan demek) Tolstoy, Anna Karenina’ya başladığında zihnindeki hedef oldukça belliymiş: Aile sadakat bağlarını çiğneyen, bu şekilde hem toplumun hem de dinin buyruklarına karşı gelen kötü kadını, ’hak ettiği’ sona uğurlamak. Tutkuyu (aşka dair) cezalandırmak. Yani, Tolstoy’un Anna Karenina’sı ilk taslaklarda insancıllıktan yoksun, hain, bencil, ahlaksız ve kötü bir kadın iken, romanın yazılması aşamalarında giderek insanileşmiş, giderek duyguları ve sebepleri olan, hataları mazur görülebilen, hatta hatalarıyla sempati duyabileceğimiz etten ve kemikten bir insana dönüşmüş.

Tolstoy’un nefret kusmak istediği kişi, acınan, kendisi de kaderin elinde bir oyuncak haline dönen bir gerçek insana dönüşmüş. Toplumun kolektif bilinci, ortak oluşturulmuş üst yapı kurumlarıyla denetleme işini üstlenir. Bu “ne diyecekler” korkusu insanı “terbiye edip, hizaya sokar”. Aslında gelinen nokta kendine yabancılaşma, kendini inkâr, belki de damlayanla yetinmedir. Anna Karenina’nın yeni versiyonunu, Tolstoy’un bastırmaya karar verdiği, sonu, günahları da sevapları da beraber götüren ölümle bitse de çok sevdim.
#Anna Karenina

Yüzyıldır Anna Karenina hakkında pek çok şey yazıldı. Rus olan ve olmayanlar yazdı, Tolstoy’u bilen ve bilmeyenler, Rusya’da yaşayan ve yaşamayanlar, içinde bulunanlar ve gelip geçenler yazdı. Anna Karenina’yı Batılılar ve Doğulular yazdı, tüm değişik adları ile, heyecanla, merak, ilgi ve sevgi ile, şaşırarak, bazen bozularak yazıldı, yazılıyor ve hiç durmaksızın yazılacak, anlatılacak.

Onların ve başkalarının arayışı bizim de arayışımız oldu.

Kitabın içeriği hakkında bilgi vermeye gerek görmüyorum. Bir dünya klasiği olması hasebiyle okumayan neredeyse kalmadığı için çeşitli görüşlere ve kendi görüşlerime yer verdiğim bir kesit yayınlıyorum.

Orhan Pamuk

“Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman. Tolstoy’un her şeyi gören, herkesin hakkını veren, hiçbir ışığı, hareketi, ruhsal dalgalanmayı, şüpheyi, gölgeyi kaçırmayan, inanılmayacak kadar dikkatli, açık, kesin ve zekice bakışı, bu romanın sayfaları çevirdikçe okura, “evet, hayat böyle bir şey!” dedirtir. Yarıştan önceki bir atın diriliğini, mutsuz bir bürokratın yavaş yavaş düştüğü yalnızlığı, bir kadın kahramanının üst dudağını, bir büyük ailedeki dalgalanmaları, hep birlikte yaşanan hayatlar içinde tek tek insanların inanılmaz ve hayattan da gerçek kişisel özelliklerini Tolstoy mucizeye varan bir edebi yetenek, hoşgörü ve sanatla önümüze seriverir. Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman Anna Karenina’dır. Nabokov’un bu büyük roman hakkındaki sonsözü ise Tolstoy’un mirasçısı bir başka büyük yazarın edebiyat, roman ve hayat konusunda vazgeçilmez bir dersi niteliğinde.”

M. Özlem PARER

Tolstoy destan olarak nitelenen ilk başyapıtı Savaş ve Barış'ın ardından gelen Anna Karenina'yı, kendi iç dünyasıyla birlikte sanatında da kırılma noktasıyla sonuçlanan bir ‘’bunalım"ın, manevi krizin eşiğinde yazmıştır. Yaşadığı bu süreci İtiraflarım'da (İspoved, 1879-1882) açıkça dile getiren Tolstoy Anna Karenina'yı yazdığı dönemi de kapsayan yıllarda ailesiyle birlikte daha iyi bir yaşam sürmenin yollarını aradığını anlatmış, “boş bir uğraş” olarak andığı yazarlığıyla “küçük bir emek karşılığında büyük para” kazandığını belirten sözleriyle sanatını profesyonel olarak kullandığını duyumsatmıştır. Bununla birlikte yazmayı “ruhunda yaşamın anlamına ilişkin her türlü soruyu bastırma’’nın bir yolu olarak gördüğünü suçluluk duyarcasına itiraf etmiştir.11873 Martında "bütün ruhu"yla yazmaya başladığını belirttiği Anna Karenina yaklaşık bir yıl sonra, 1874 baharında bölümler halinde yayınlandığı halde, romanını tamamlamadan pedagojiyi sanattan daha önemli bir konu olarak görüp yeniden bu alana dönmüştür. 9 Nisan 1876 tarihli mektubunda bölümler halinde yayını süren romanının yayın öncesi düzeltmelerini yapacak gücü olmadığını, yayınlanmış olan her şeyi yeniden yazmak, atmak hatt"yadsımak ve suçluyum, ilerlemeyeceğim, yeni bir şeyler yazmayı deneyeceğim” demek gerektiğini dile getirmiştir.

Özgür Beden

Edebiyat alanında kıyaslamalara karşıyım. https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski ve Lev Nikolayeviç Tolstoy dünyaya mal olmuş, üstün yetenekli yazarların başında geliyorlar. Her iki yazarı da keyifle okuyorum. Anna Karenina hayatımda ilk okuduğum kitaplarından olduğu için manevi bir öneme sahip benim için. Tekrar tekrar okumaktan sıkılmadığım ender yapıtlardan biridir. İyi ki varsın Tolstoy, iyi ki böyle kaliteli eserler bizlere miras bıraktın. Önünde saygıyla eğiliyorum.
Yarım bıraktığım bu romanı ruhuma huzur vermeyen yerinden alarak bitirdim.Genel incelememi yazmadan önce belli başlı karakterlere değinmek istiyorum.

Anna; aşka ruhunda yer bulamadan evlenmiş, güzelliği, çekiciliği ve zekasıyla çevresinde bulunanları kendine hayran bırakan ve kendisini uçuruma sürükleyen geç gelen aşkıyla(Vronski) kıskanç bir kişiliktir.Biricik tutkusu vronski uğruna her şeyden vazgeçmiştir.Ruhsal bunalımları ve gelgitleriyle savaş içerisindedir adeta.Kendini mahvetmek ve vronskiye ceza vermek uğruna hiçbir hareketten geri durmamıştır.Tek gerçeği olan bu aşk onu örümcek ağına çekecek ve hayat ışığını yok edecektir.Pişmanlığı son anda hissedecek fakat inancın kollarında silinip gidecektir...

Vronski; genç, yakışıklı, lükse ve eğlenceye düşkün, soyluluğuyla övünen bir karakter.Bayanlarla içli dışlı fakat bağlanmak konusunda geri duran vronski Anna'yı gerçekten sevmiştir.Onun için ailesini, eğlenceli hayatını, mesleğini ve çapkınlığını geride bırakmıştır.Anna'nın her an yanında bulunmuş ve mutluluğu uğruna hiçbir şeyden ödün vermemiştir.Fakat bir süre sonra o da her şeyi akışına bırakmış yaşamına devam etmiştir...

Levin; köy hayatında mutlu, çalışmayı seven, din konusunda sorgular içinde yüzen ve Kiti'ye aşık bir adam.Tolstoy'un kendi kişiliğini en çok hissettiren karakterimiz.Romanda sonsuz mutluluğa erişen başkişimiz.Levin için inanç olsun veya olmasın bir insanı mutluluğa götüren kavram iyiliktir.Kendini devamlı sorgulamaya ittiği inanç konusunda uzlaştığı tek nokta da bu olacaktır...

Genel bakış açıma gelirsem Anna Karenina Rus toplumunu en güzel ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.Ahlaksız kabul edilen bir kadına bakış açısıyla, Hristiyan öğretilerine bağlı bir adam(öyle görünsün de ne olursa olsun)gözler önünde.Diğer tarafta Tanrı bilincine varmaya çalışan kişilik ve daha birçokları.

Hakkında yazılabilecek bir sürü şey bulunan bu roman Tolstoy'un Rus toplumuna inen bir balyozudur hiç kuşkusuz.Aşkın,tutkunun,çalışkanlığın,evlilik hayatının,dostluk ve kardeşlik bağlarının,çaresizliğin,yalnızlık ve bitmişliğin,saplantılı düşüncelerin,masumiyetin her sayfada ayrı ayrı bizi karşıladığı bir başyapıt.İçine adım attığınız anda zamandan ve mekandan soyutlanıyorsunuz.Eğer bir klasik okumakla yetinecek olsaydınız(ki çok saçma olurdu) bu romanı okuyun derdim..!
Nasıl yazdın diye, öfke, kıskançlık, hayranlık ve kelimelerle anlatamayacağım değişik duygularla karşısına geçip haykırmak istedim an itibarıyla. Hiçbir şey anlatmadan, kelimeleri yan yana dizerek oturup yazmaya çalışsan bin altmış iki sayfa yazamazsın. Bana sayfa adeti üzerinden böyle şeyler yazdırması elbette kitabın o kadar sayfadan oluşması değildir. Belki bu kalınlıkta başka kitap için böyle düşünmeyebilirim. Bir sürü alıntı not alıp, o alıntılar üzerinden düşünceleri yazacaktım, taki Nubokov’un romandaki olaylar 1872 yılının 11 Şubat’ında bir Cuma günü sabah 8 de başlar diye yazdığını okuyana kadar. Elbete böyle bir tarih romanda yazmıyordu. Ama Osmanlılarla yapılan savaştan (benim çevirimde -İş Bankası- Osmanlı yazmayı tercih etmemişti), romanda geçen yaz ve kışlardan belli olaylardan hesabı yaparak bu tarihi buluyordu. Bunun üzerine de bir öfkeye kapıldım. Ona da kızdım bu nasıl okumak kardeşim!
Yasak aşkın falan kitabı değildir kesinlikle, Tolstoy’un kafasındakileri aktarmak için yarattığı bir yöntemdir, bu yöntemle birlikte kullandığı karakterlerden biridir sadece Anna Karenina. Kitabın genelinde ona düşen sayfa sayısı bellidir. Aslında Anna-Vorsinski ve Kiti-Levin ilişkileri doğrultusunda diğer karakter ve yaşantıların katkılarıyla temelde; yalnızca fiziksel değil sevgi üzerine kurulan, her zaman özveriye hazır ilişki (evlilikle), cinsel aşk üzerine kurulan ilişki (evlilik) arasında yaşananlarla, ahlaki sorgulamalar yapan, insanın var oluş nedenine cevaplar arayan, zamansal olarak geçmişe, geleceğe her evreye hitap edebilecek olan bir eserdir. Tolstoy’un inanç konusunda, ya da insan olarak var olmasının manasını bu eserde ve benim okuduğum eserlerde araştırması, bu konulara değinmesi sanatçı kişiliğinin eleştirilmesine yol açmıştır. Bunun ne demek olduğunu ben asla anlayamam. Benim anlayabileceğim, bir insanın hayat üzerine, inancı üzerine araştırmalar yapması, kafa yorması ve inandığını eğer yazarsa kitaplarına, yönetmense filmlerine aktarması gayet normaldir. Anna Karenina’da Levin’in abisinin ölüm sahnesi ile inanmayan abisinin o anki durumu ile karısı Kiti’nin doğum sahnesinde inanmayan Levin’in durumu, insanın çaresizliği anında Allah’a farkında olmadan da dua ve temennilerle teslim olması durumu çok güzel işlenmiştir ki, Gölcük depreminde buna benzer sahneleri yaşamış biri olarak çok iyi anlayabiliyorum.
Bu kitapta Levin karakteri Tolstoy’u temsil ediyordur ve bir insanın kendisini aramasını, özelikle doğanın içinde yalnız başına düşüncelere dalarak, sorular üreterek, sorulara cevaplar bulmaya çalışması, bu konularda okuması, filozofların eserlerini hatim etmesi, karısının o hep yalnız, yalnızlığından dolayı düşünüyor demesi, teknik olarak yalnız olmadığı halde (evli ve çocuğu var, çevresinde insanlar var) iç dünyasındaki arayışların bıraktığı yalnızlığı ile aydınlanmaya çalıştığı durumlar felsefi açıdan bence mükemmel anlatılmıştır.
Karmaşık olaylar örgüsü, bir sürü karakter ile toplum üzerine, siyaset üzerine, aile üzerine, ahlak üzerine, inanç üzerine ve en önemlisi sevgi üzerine yazılmış ne kadar çok paragraf ve anlatı varsa da akıllardan asla çıkamayacak, yaratılmış bir Anna karakteri var. Bu karakterin tarifine kaç erkek yüreği dayanabilir. Gerçekten romanın çok az yerini işgal eder, bir sürü konuda mesajlar, dersler verse de roman, Anna kitaptır ve hep akıldadır. Tüm karakterler yaşar, o öldüğü halde yine okurun gözünde yaşar.
“Eğer İyiliğin bir nedeni varsa, o artık iyilik değildir; eğer iyiliğin bir sonucu, yani ödülü varsa yine iyilik değildir. Demek ki iyilik, neden ve sonuç zincirinin dışındadır. Bunu ben de biliyorum, hepimiz biliyoruz.” Levin karakteri üzerinden Tolstoy; inanmak için mucize aramaya gerek yok, neden ve sonuç ilişkisi kurmadan yapılan iyilik mucizenin kendisidir diyor.
Son olarak; Levin, yani Tolstoy kendi içine gidip düşüncelere dalarak bir sonuca varıp aydınlanma yaşadığında artık farklı olacağını söyler kendi kendine. Artık eşime farklı davranacağım, insanlara farklı davranacağım sözünü verir bir anlamda. Bu kararları aldığı anda, çiftlikteki arabacı at arabasıyla onu ormanın içinden almaya geldiğinde, eve dönerken atların dizginlerini eline alarak, yine aynı düşüncelerle evin yolunu tutar. İçinden arabacının atların koşumlarını doğru bağlanmadığını düşünmekte ama aldığı karardan dolayı onu üzmek istemediği için ses çıkarmamaktadır. İlginç olan arabacı ona yolun üzerindeki bir şey için uyarı yaptığında, hemen işime karışma diye tersler. İşte insan budur, az önce büyük bir aydınlanma, huzur vb. bir şey yaşasa da çok kolay kalp kırabilir. Böyle ince ince bir sürü anekdot vardır eserde.
— Ancak onurlu bir erkeğe, onurlu bir kadına hakaret edebilir insan; ama hırsıza hırsız olduğunu söylemek la constatation d'un jait'dir (bir gerçeği saptamak) yalnızca.
Sahip olduğum şeylere sevindiğim,
Sahip olmadıklarıma da üzülmediğim için mutluyum.
Alphonse Karr şöyle demiş; savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylüyorsunuz.
Öyleyse savaşı tavsiye edenlerin hepsini cephenin en öndeki hatlarına sürün.
Onlar en önde savaşsınlar.
Vakit vardır, bütün bir ayını bir meteliğe verirsin; vakit vardır, yarım saatine paha biçemezsin...
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 326 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Anna Karenina (I. Cilt)
Baskı tarihi:
1 Mart 2012
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Çeviri:
Zarina Yıldırım
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İLYA YAYINEVİ-İZMİR
Dün akşam bana aklından, evli, üst sınıftan, fakat kendini yitirmiş bir kadını geçirdiğini söyledi.” Burada Tolstoy’un eşi bir aldatmadan değil, eşinin dünya edebiyatına kazandırdığı ikinci büyük eseri “Anna Karenina”dan ilk bahsedişini anlatıyor.
1878 yılında yayımlanan, çok yönlü ve psikolojik açıdan en ince detayına kadar örülmüş bu muhteşem eser, soylu Karenin ailesinin hikâyesini anlatır. Toplumsal kurallar tarafından sarılmış, tepkisiz bir soy. Eşinin soğukluğu genç ve hassas Anna’yı, Kont Vronski’nin kollarına iter. Bu cinsellik üzerine kurulan ilişki hüsranla sonuçlanır. En sonunda Anna kendisini olduğu kadar eşini ve sevgilisini de felakete sürükler.
Kitabın bir başka önemi de, Tolstoy’un çiftlik sahibi Levin rolünde, kendisini ölümsüzleştirmesidir. Adamın Moskova sosyetesinden kaçarak basit bir çiftlik hayatına dönmesi, yazarın kendi ideallerini temsil etmektedir.

Kitabı okuyanlar 4.269 okur

  • Özge karakaş
  • Ahmet Furkan Topaloğlu
  • A.V

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.1 (1)
7
%0
6
%0
5
%0.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları