Giriş Yap

Anneme Mektuplar

8.910 üzerinden
17 Puan · 5 İnceleme
440 syf.
Öyle içten, Öyle hüzünle yazılmış ki ... Bu tür şeyleri ne sen ne de ben yazabiliriz. ( Hoş Allah da yazdırmasın ya) Çünkü bu kitap ; Memleketlerinden sürgün edilenlerin, Çok sevip sevdiğine bir türlü kavuşamayanların, Anaya, Ana gibi sevilen Kırım'a olan özlemin anlatıldığı, Ve hiç ama hiç bitmesini istemediğim bir kitap. Öyle bir günde , bir hafta da , bir ayda okunacak bi kitap değil... Aylarca okursun... Kendini ne zaman hüzünlü , keyifsiz , mutsuz hisseder, İçinde anlamını, sebebini ve kime olduğunu bilmediğin bir özlem duyarsın ya , İşte o an eline alırsın kitabı; okursun da okursun.... Taaa ki kendini mutlu mesut hissettiğin an'a kadar... Günün güzelken bu güzelim eser aklına gelmez, Ama günün hiç ummadığın gibiyse bu güzelim eser elinden hiç düşmez... Mekanı cennet olsun Rahmetlinin.. Büyük bir ADAM'dı. Büyük bir vatanseverdi. Neyse giden gittiğiyle kalıyor... Gidenlerin ardında ise bizlere kalan şey ; Sadece hüzün, Özlem, özlem, özlem...
Anneme Mektuplar
8.9/10 · 67 okunma
·
Reklam
440 syf.
·
10/10 puan
Son otuz sayfayı göz yaşları içinde okudum. Cengiz Dağcı ne yaşamında ne de ölümünden sonra pek kıymetini bilmediğimiz bir yazar malesef. Kitap öyle bir yazılmış ki kahramanlar olaylar kurgu mu yoksa gerçekte yaşadılar mı epey merak uyandırıyor. Bana göre Dağcı'nın en iyi romanı lütfen okuyunuz.
Anneme Mektuplar
8.9/10 · 67 okunma
440 syf.
Ey Güzel Kırım!
Cengiz Dağcı'nın 1988 yılında kaleme aldığı kitabı Anneme Mektuplar. Kızıltaşlı yaşlı bir adamın, ölen annesine yazdığı mektupları içeriyor. Kitapta toplam 15 mektup mevcut. Mektupları da ne yazık ki yanıtsız... Ama yanıt bulmak için yazmamış. Nedenini sayfa 356'da şu sözlerle ifade etmiş: "... Zaten mektupları yazmaya başlamamın başlıca sebebi o son günlerdi ve -bana öyle geliyor ki- mektupları yazıp bitirmediğim takdirde, ruhumun senin ve öğretmen Akimova'nın ruhundan kopacağını, ben ölünce de ruhumun Kızıltaş'tan uzak, güneşin ışımadığı, çiçeklerin açmadığı, kuşların uçmadıkları bir dünya içinde tek başıma çırpınacağını düşünmekten alamayışımdı kendimi." Kitabı başlangıçta Badem Dalına Asılı Bebekler kitabının devamı olarak düşündüm. Çünkü o kitaptaki gibi Topkayacılar, üzerinde Haluk işlemeli bez bebek, badem ağaçları ve daha bir sürü detay geçiyordu bunda da. O yüzden "Acaba mektupları yazan kişi Haluk mu?" dedim içimden. Ancak Badem Dalına Asılı Bebekler kitabında Haluk'un annesi, o daha çok küçükken vefat etmişti ve Zöhre Hanım tarafından büyütülmüştü Haluk. O nedenle bu fikrimden vazgeçtim ve mektupları yazan kişi isimsiz kaldı. Aslında -isimsiz değil benim için- karakterler, belki de olaylar birebir aynı olmasa da, yurduna duyduğu hasret aynı olduğundan bu mektupları yazan kişinin adını Cengiz koydum ben. Cengiz... Çünkü mektupları yazan da tıpkı Cengiz Dağcı gibi Londra'dan geçmişine bakıyordu, tıpkı Dağcı gibi gittiği her yere memleketini götürüyor, baktığı her şeyde memleketini görüyordu. Tıpkı Dağcı gibi savaşa katılıyor, sonra esirlik, hicret derken yolu Londra'ya düşüyordu. Bütün bunlardan ötürü mektubu yazan kişinin adını Cengiz koydum ben... Bu kitabın çook derin bir hasretle kaleme alındığını düşündüm okuduğum süre boyunca. Yaşlı bir adamın üniversite yıllarından başlayarak sevgilisi öğretmen Safiye Akimova'yla olan ilişkilerini, sonlarını anlatmıştı belki ama aslında ondan daha fazlasıydı benim için. Ata topraklarına duyduğu özlemi sığdırmış içine, sevdiğiyle yarım kalan hikayesini sığdırmış, ama aslında 440 sayfadan çok daha fazla şey okuduğumu hissettim okurken. Sayfa 94'teki alıntıda "Hey unutulamayan gençlik!" cümlesi çok dokundu bana. "Ne var ki bunda?" diyebilirsiniz. Ama ben bu cümlede Cengiz Dağcı'nın sürgünde geçmiş ömrünün acı hatıralarını görüyorum. Romanlarını yazarken her defasında karış karış anlattığı Kızıltaş'ı, Çukurca'yı görüyorum. Kendi topraklarında insanca yaşamak hakkından mahrum edilişi gelip oturuyor içime. 2011 yılında -henüz daha Dağcı kitaplarıyla tanışmamışken- dönemin Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun girişimleriyle yaşamında hasret kaldığı köyüne, ancak ölümüyle kavuştuğu haberini hatırlıyorum kitabın her satırında. İçime oturuyor. Çok ağır değil mi diye düşünüyorum Gittiğin her yere vatanını taşıyorsun! Baktığın her şeyde vatanını görüyorsun. Ağır elbet! Yaşanmamış, tatsız tuzsuz geçen bir ömrü hatırlatıyor bu sürgün bana. Kitabın 420. sayfasındaki "Neden ve niçin bilmiyorum, beni gören (kimliğimi bilmesi şart değil) yalnızca beni gören, yaşadığım dünyada yaşadığımdan haberi olan birine ihtiyacım var, Anneciğim." cümlesini defalarca okudum. Ne kadar büyük bir yalnızlık! Hepiniz bunca yıl böylesine büyük yükün altından nasıl kalktınız? Hayret ettim doğrusu. ... Geçtiğimiz günlerde, kitabı henüz bitirmişken Kırımlıların vatanlarından sürülüşünü anlatan "Ey Güzel Kırım" türküsüne denk geldim TV'de. "... Ben bu yerde yaş almadım, Yaşlılığıma doyamadım, Vatanıma hasret oldum Ey güzel Kırım." Sanki bu sözler sadece Cengiz Dağcı'ya yazılmış. Sanki bir gecede 400 bin kişi sürülmemiş de vatanlarından, sadece Dağcı'yı sürmüşler de, Dağcı da 400 bin kişilik bir acıyı tek başına sırtlanmış da kitaplarında anlatmış gibi geldi bana. Kitabı okurken duygudan duyguya savruldum, düşüncelerimi de derli toplu ifade edemediğimi düşünüyorum. Normalde incelemelerimi daha sonra hatırlamak üzere yazdığımdan ipucu (spoiler) içerecek şekilde yazardım. Ancak bu kitabı birkaç cümleyle özetleyip aslında kitaba hâkim olan duyguları istesem de aktaramayacağımdan, kitap hakkında ipucu içeren bir şey yazmak istemiyorum. Sadece bu kitabı okumanızı tavsiye edebilirim, ancak özetleyemem. Değerli okurlara keyifle okumalar dilerim. *Yukarıda bahsettiğim Ey Güzel Kırım türküsünü dinlemek isteyenler için en beğendiğim yorumların bağlantıları aşağıdadır. Keyifle dinlemeler... youtu.be/MS7hMepRZGU youtu.be/rx5H2KX4hQc ** Bu türküyü yeni bir sesten keşfettim dinlemenizi öneririm. youtu.be/NhkLu6uq_dA
Anneme Mektuplar
8.9/10 · 67 okunma
·
2 yorumun tümünü gör
440 syf.
Vatanından uzakta yaşamak, hele sürülmek elbet tarifsiz bir acıdır. Garip kalırsın konuşacak, dertleşecek soluklanacak birilerini ararsın hep, ama bulamazsın... Bir film şeridi gibi geçer gözünün önünden yaşadıkların,toprağının kokusunu hissedersin taa uzaklardan, burnun direği sızlar, gözlerde yaş kalır sonrasında... Kendinle konuşur, kendinle dertleşirsin, küçük bir çocuk kadar masum ve korumasızsındır artık. İnsan her daim acısını da, mutluluğunu da birileriyle paylaşmak ister. Beden başka topraklarda iken, doğduğun toprakların nefesi ile nefeslenerek, oradaymışcasına yazılan özlem, hasret, çile ve ızdırap dolu Anneye yazılmış 15 mektup, işte bu duygularla sipariş ettiğim bir kitaptı... Lakin, her mektupta cinselliğin gereksiz şekilde yer almasını hafsalam almadı bir türlü. Bu bölümleri garipseyerek ve sıkılarak okudum maalesef. Ulaşsın veya ulaşmasın anneye yazılan mektuplarda bunlardan bahsedilmesi, çok güzel yemeğe gereksiz şekilde tuz atmak gibiydi sanki. Bu durumun diğer okuyucu incelemelerinde yer almaması nedeniyle, benim gibi düşünerek kitabı okumak isteyenlerin de aynı duruma düşmemeleri adına yazma ihtiyacı hissettim. Okuma düşüncesinde olan kitap dostlarının bu durumu göz önünde bulundurmaları, kitabın akıcılığı ve bütünlüğü açısından fayda sağlayacağı kanaatindeyim.
Anneme Mektuplar
8.9/10 · 67 okunma
·
1 yorumun tümünü gör