Asılacak Kadın

8,3/10  (49 Oy) · 
147 okunma  · 
38 beğeni  · 
1.890 gösterim
Her gerçeğin iki yüzü vardır; bir görünen, bir de görünmeyen. Olayların yalnız görünen yüzüne bakıp bir yargıya varmanın kolaycılığına kaçanların acımasızlıkları, bir insanın yaşamını bile alabilir elinden. Kemikleşmiş önyargılarını aşamayan bir toplumda, kadının cinsel açıdan sömürülüp unufak edilmesi öyle başka şekillerde algılanabilir ki...

Pınar Kür'ün gerçek bir olaya dayanarak kaleme aldığı Asılacak Kadın, işte böylesi bir acımasızlığı gözler önüne seriyor. Doğduğu günden itibaren yaşamı hep başkaları tarafından belirlenen, hasta bir adamın sapkın güdülerini bedeni üzerinde tatmin ettiği Melek... Onu bu hale düşürenler ve kurtarmaya çalışanlar...

Asılacak Kadın, kimsesizliğin talihsizlikle birleşerek katmerlendiği, cahilliğin çaresizlikle kol kola yürüdüğü bir yaşamın ürpertici öyküsü...
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2012
  • Sayfa Sayısı:
    134
  • ISBN:
    9789752891173.
  • Yayınevi:
    Everest Yayınları
  • Kitabın Türü:

“Suç” ve “Ceza”yı 20. Yüzyılda Yeniden Yazmak ve Sanatta “Katharsis”: Asılacak Kadın

Anahtar Kelimeler: Pınar Kür, Asılacak Kadın, Katharsis, Kadın, Suç, Ceza, Adalet.


Pınar Kür, toplumsal sorunları ve bu sorunlar içerisinde özellikle kadınların sorunları ele alan ve yazdığı romanlar yüzünden yargılanan, kitaplarının imhasına karar verilen bir yazardır. Kür’ün Yarın Yarın romanı yaklaşık iki yıl yargılandıktan sonra yayınlanabilir. Yarın Yarın gibi 1979’da yayınlanan ve on beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan Asılacak Kadın da Kür’ün yargılanmasına neden olur. Dönemin yargı organları Asılacak Kadın’ın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlığın propagandası” amacıyla yazıldığını savunarak Kür’ü yargılar, romanın da imhasına karar verir.

Toplumsal hastalıkların tedavi edilmesinde sanat belki de yasalardan, hukukçulardan ve resmi organlardan daha etkilidir. Adalet mekanizmasının yapamadığını yapar sanat. Nitekim sanat “insanı insana insanca anlatır.” Bir bakıma insanın toplumsal sorumluluklarını hatırlatan ve insana üyesi olduğu toplumun günahlarından arınmasının yolunu açan sanat bir “katharsis”tir. Aristoteles de, Poetika adlı kitabında sanatın asıl amacının arınma yani “katharsis” olduğunu söyler.

Asılacak Kadın ailesiz, korumasız ve kendini savunmamak üzere yetiştirilmiş genç bir köylü kadının bir zorbanın cinsel sapkınlığına kurban edilmesini konu alır. Cinsel anlamda sömürülen Melek, yalı zengini zorba Hüsrev tarafından ücret karşılığı olmadan mahallenin erkeklerine bir cinsel obje olarak sunulur. Dahası zorba, kadının bir cinsel obje olarak kullanıldığı sahneleri izler ve bir yönetmen gibi yapılması gerekenleri söyler. Bu cinsel sömürünün faillerinden biri olan Yalçın, pişman olarak zorbayı öldürür. Fakat çarpık adalet kadını kurtarmak için başkası tarafından işlenen cinayetin cezasını katile değil mağdur kadın Melek’e verir. Melek idamla cezalandırılır. Günümüzde de adaletin koruyamamasından dolayı kadınların her gün yeniden yeniden katledilmesi de bir idam çeşidi değil midir?

Pınar Kür, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında yaptığı gibi bu romanında “suç" ve “ceza” kavramlarını tartışmaya açar ve bu kavramları yeniden anlamlandırma fırsatı verir. Raskolnikov’un doğduğu çağa bakıldığında Rus toplumunun yoksulluk içinde yaşadığı görülür. Doğal olarak Raskolnikov’un cinayetinin nedeni “ekonomik”ti ve Dostoyevski romanı aracılığıyla bir çok şeyi sorguladı.
Pınar Kür gibi, kadının nesne olmanın dışında bir vasfının olmadığı erkek egemen bir toplumda yaşayan bir yazarın da kadınlıkla ilgili meselelerde bunu yapması kadar doğal ve yerinde bir şey yoktur. Pınar Kür de kendi güncel bağlamında Dostoyevski gibi söz konusu kavramları farklı bir yönden tartışmaya açar.

Kurtulmak için cinayetten başka bir yol kalmamışsa işlenen cinayet bir suç mudur? Kadın, cinayeti işlemediği halde idamla cezalandırılabilir mi? Aynı kişi hem mağdur hem de suçlu olabilir mi? Kadını “hiçli bir yoklukta” yaşatan, kadının ölümüne ayarlı toplumlar da bunların hepsi de mümkün.

Romanın üç bölümden oluşur. Bu üç bölüm sırasıyla Yargıç Faik İrfan Elverir, Melek ve Yalçın’ın kendi ağzından anlatılır. İlk bölümde yargıç, bilinç akışı tekniğiyle kendi gözünden cinayeti inceler. Yargıç, karısıyla karısının rızası olmadan evlenmiştir ve bu rızasızlık zamanla sadakatsizliğe en sonunda da intikama dönüşür. Kadınlara bakışı kendi geçmişiyle şekillenen yargıç, katilin cinayeti işlediğini kabul etmesine rağmen Melek’in suçlu olduğuna karar verir. Bu üçlü arasında rolü kesin olan bir tek yargıçtır. Yargıç’ın gözünde tanık ve sanık da bellidir. Buradan itibaren bazı sorular, cevap aramaya başlar: Yargıç haklı mı? Her şey onun gördüğü gibi mi? Görünenin ardında başka bir gerçek var mı? Adalet mekanizması ne kadar doğru çalışıyor? Suç nedir? Ceza nedir? Erdemli bir gerekçeyle işlenen cinayet cezalandırılmalı mı?

İkinci bölüm, Melek’in kendi ağzından hikâyesini anlattığı bölümdür. Bu bölümde Melek, yine bilinç akışı tekniğiyle içine doğduğu toplumsal koşulların ona yaşattıklarını anlatır. Hem bilinç akışı hem de Melek’in kendi yerel diliyle konuşması anlatılanların gerçekçi bir biçimde verilmesini sağlar. Ayrıntılı ve ilk ağızdan verilen psikolojik tahliller okuyucu bir anda, tecavüzün, şiddetin, çaresizliğin, pisliğin, kirlenmişliğin, çürümüşlüğün içine sokar. Üvey babası tarafından evden atılan ve Hüsrev’in yalısında hasta bakıcı olarak yaşayan Melek’in içinde bulunduğu durumdan kurtulması için kendini ya da zorbayı öldürmekten başka çaresi yoktur. Fakat Melek, “kurtulmak” kavramından habersizdir. Kendini savunmayacak kadar saf ve cahil olması nedeniyle zorbayı öldürmez. Mahvolan dünyasına bir de mahvolan ahretinin eklenmesini istemeyerek de kendini öldürmez. Yapılanları çaresizce kabullenir.

Melek’in şu sözleri onun ne kadar yalnız ve asıl ihtiyacının ne olduğunu gösterir: “O sevmek dediklerini bi tek ihtiyar dedemin ellerinden duymuşum bi de Yalçın’ın dilinden lakin onun dilini anlamamıştım esasında o sevmek işte bir türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş Yalçın nereden bilsin?”

Üçüncü bölüm, zulme ve haksızlığa başkaldıran ve Melek’i kurtarmak için zorbayı öldüren Yalçın’ın kendi yazdığı notlarından oluşur. Romanın en derli toplu ve sosyal mesaj yüklü bölümü bu bölümdür. Yalçın’ın ifadeleri Melek’in içinde bulunduğu durumu açıklaması bakımından önemlidir: “Önce kapıcı ana babasının, sonra Hüsrev beyin, en son da benim kurbanım oldu. Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun, içinde doğduğu ekonomik ve toplumsal koşulların kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey “toplum”un biz olduğumuzdu.”

Yaçın’ın Melek hakkındaki şu tespiti, özellikle günümüzdeki cinayetler de düşünüldüğünde kadının toplumda konumlanışı açısından son derece önemli: “Öteden beri anlayamadığım şey susması, hiçbir zaman hiçbir konuda özünü savunmaya kalkmamasıydı. Oysa belki de kurtarmaya, aklımca topluma kazandırmaya çalıştığım kadın kesin bir hiç yokluk içinde yaşıyordu da ben ayrımsayamadım.”

Yalçın, işlediği cinayeti kendi kafasında sorgulamaya başlar. “Suç” ve “ceza” kavramları artık tartışmaya açıktır. Yalçın işlediğinin bir cinayet olup olmadığını sorgular. Cinayetse bile ceza gerektirir mi? Yalçın’ın ifadeleri Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unun sorgulayışına benzer: “Ben cinayet mi işledim? Hayır, yalnızca Melek’i kurtarmaya çalıştım. Bunun için de adam öldürmem gerektiğine inandım. Hepsi bu. Cinayet mi denir buna? Gerekeni yapmak…” Yalçın gerekeni yaptığını düşünse de Melek’i kurtarmayı başaramaz. Sonuçta Melek yine erkek eliyle idama mahkum edilir.

Roman biçimsel açıdan da farklıdır. İlk iki bölümde bilinç akışı tekniği kullanırken son bölüm adeta anlatılanları toparlamak ister gibi kompoze bir anlatımla sunulur. Bilinç akışı kullanılan bölümlerden ilkinde noktalama işaretleri kullanılsa da ikinci bölümde noktalama işaretleri yok denecek kadar azdır. Noktalama işaretlerinin kullanılmaması bilinç akışının kesintiye uğraması için yerinde bir tercih.

Her üç bölümde de bilinen anlamda diyalog yoktur. İlk bölümde cümle akışı içinde verilen diyaloglar, ikinci bölümde farklı yazı fontlarıyla yine metin içinde verilir. Son bölümde metinden kopan diyaloglar sağa dayalı bir şekilde verilir. Melek’in yerel diliyle romanda yer alması da onu içinde bulunduğu sosyolojik koşullarla birlikte romana taşır. Burada her türlü tecavüze, sapkınlığa ve şiddete maruz kalan kadının ismi için seçilen “Melek” isminin de altını çizmek gerekir.

Romanın sonunda Pınar Kür’ün yargılandığı mahkemeye yazdığı bir de mektup bulunur. Pınar Kür bu mektubuyla romanını bir eleştirmen gibi açımlarken romanın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlık” anlatmadığını tam tersine bunlara karşı çıktığını savunur. Eserlerin sonuna eklenen bu tarz metinler okuyucunun yorum gücüne ket vursa da okuma ve anlamlandırma eylemini tamamladıktan sonra bu metni inceleyen bir okur bundan etkilenmeyecektir.


Özet olarak yazarın kendi ifadeleriyle “Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz, zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini ve sömürülüşünü, çektiği eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline gelişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlıkdışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir.”

Sonuç olarak roman, kadın ve erkek eşitliğinin, insani değerlerin içselleştirilmediği, kadın cinayetlerinin sona erdirilmediği sürece Türk toplumu için daima güncel kalacak…

Özgecan’a, Alime’ye, Neriman’a, Dudu’ya, Songül’e, Kadın’a, çocuk gelinlere…

Romanı erkeklere, kadınlara, hukukçulara, öğrencilerinize, sınıf arkadaşlarınıza, çocuklarınıza… okutun.

Romanı, etkinliklerin, kitap toplantılarının konusu yapın bir an önce…

Sahi Ünzile kaç koyun ediyor?