Asılacak Kadın

·
Okunma
·
Beğeni
·
5009
Gösterim
Adı:
Asılacak Kadın
Baskı tarihi:
1979
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın
134 syf.
“Suç” ve “Ceza”yı 20. Yüzyılda Yeniden Yazmak ve Sanatta “Katharsis”: Asılacak Kadın

Anahtar Kelimeler: Pınar Kür, Asılacak Kadın, Katharsis, Kadın, Suç, Ceza, Adalet.


Pınar Kür, toplumsal sorunları ve bu sorunlar içerisinde özellikle kadınların sorunlarını ele alan ve yazdığı romanlar yüzünden yargılanan, kitaplarının imhasına karar verilen bir yazardır. Kür’ün Yarın Yarın romanı yaklaşık iki yıl yargılandıktan sonra yayınlanabilir. Yarın Yarın gibi 1979’da yayınlanan ve on beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan Asılacak Kadın da Kür’ün yargılanmasına neden olur. Dönemin yargı organları Asılacak Kadın’ın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlığın propagandası” amacıyla yazıldığını savunarak Kür’ü yargılar, romanın da imhasına karar verir.

Toplumsal hastalıkların tedavi edilmesinde sanat belki de yasalardan, hukukçulardan ve resmi organlardan daha etkilidir. Adalet mekanizmasının yapamadığını yapar sanat. Nitekim sanat “insanı insana insanca anlatır.” Bir bakıma insanın toplumsal sorumluluklarını hatırlatan ve insana üyesi olduğu toplumun günahlarından arınmasının yolunu açan sanat bir “katharsis”tir. Aristoteles de, Poetika adlı kitabında sanatın asıl amacının arınma yani “katharsis” olduğunu söyler.

Asılacak Kadın ailesiz, korumasız ve kendini savunmamak üzere yetiştirilmiş genç bir köylü kadının bir zorbanın cinsel sapkınlığına kurban edilmesini konu alır. Cinsel anlamda sömürülen Melek, yalı zengini zorba Hüsrev tarafından ücret karşılığı olmadan mahallenin erkeklerine bir cinsel obje olarak sunulur. Dahası zorba, kadının bir cinsel obje olarak kullanıldığı sahneleri izler ve bir yönetmen gibi yapılması gerekenleri söyler. Bu cinsel sömürünün faillerinden biri olan Yalçın, pişman olarak zorbayı öldürür. Fakat çarpık adalet kadını kurtarmak için başkası tarafından işlenen cinayetin cezasını katile değil mağdur kadın Melek’e verir. Melek idamla cezalandırılır. Günümüzde de adaletin koruyamamasından dolayı kadınların her gün yeniden yeniden katledilmesi de bir idam çeşidi değil midir?

Pınar Kür, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında yaptığı gibi bu romanında “suç" ve “ceza” kavramlarını tartışmaya açar ve bu kavramları yeniden anlamlandırma fırsatı verir. Raskolnikov’un doğduğu çağa bakıldığında Rus toplumunun yoksulluk içinde yaşadığı görülür. Doğal olarak Raskolnikov’un cinayetinin nedeni “ekonomik”ti ve Dostoyevski romanı aracılığıyla bir çok şeyi sorguladı.
Pınar Kür gibi, kadının nesne olmanın dışında bir vasfının olmadığı erkek egemen bir toplumda yaşayan bir yazarın da kadınlıkla ilgili meselelerde bunu yapması kadar doğal ve yerinde bir şey yoktur. Pınar Kür de kendi güncel bağlamında Dostoyevski gibi söz konusu kavramları farklı bir yönden tartışmaya açar.

Kurtulmak için cinayetten başka bir yol kalmamışsa işlenen cinayet bir suç mudur? Kadın, cinayeti işlemediği halde idamla cezalandırılabilir mi? Aynı kişi hem mağdur hem de suçlu olabilir mi? Kadını “hiçli bir yoklukta” yaşatan, kadının ölümüne ayarlı toplumlar da bunların hepsi de mümkün.

Romanın üç bölümden oluşur. Bu üç bölüm sırasıyla Yargıç Faik İrfan Elverir, Melek ve Yalçın’ın kendi ağzından anlatılır. İlk bölümde yargıç, bilinç akışı tekniğiyle kendi gözünden cinayeti inceler. Yargıç, karısıyla karısının rızası olmadan evlenmiştir ve bu rızasızlık zamanla sadakatsizliğe en sonunda da intikama dönüşür. Kadınlara bakışı kendi geçmişiyle şekillenen yargıç, katilin cinayeti işlediğini kabul etmesine rağmen Melek’in suçlu olduğuna karar verir. Bu üçlü arasında rolü kesin olan bir tek yargıçtır. Yargıç’ın gözünde tanık ve sanık da bellidir. Buradan itibaren bazı sorular, cevap aramaya başlar: Yargıç haklı mı? Her şey onun gördüğü gibi mi? Görünenin ardında başka bir gerçek var mı? Adalet mekanizması ne kadar doğru çalışıyor? Suç nedir? Ceza nedir? Erdemli bir gerekçeyle işlenen cinayet cezalandırılmalı mı?

İkinci bölüm, Melek’in kendi ağzından hikâyesini anlattığı bölümdür. Bu bölümde Melek, yine bilinç akışı tekniğiyle içine doğduğu toplumsal koşulların ona yaşattıklarını anlatır. Hem bilinç akışı hem de Melek’in kendi yerel diliyle konuşması anlatılanların gerçekçi bir biçimde verilmesini sağlar. Ayrıntılı ve ilk ağızdan verilen psikolojik tahliller okuyucu bir anda, tecavüzün, şiddetin, çaresizliğin, pisliğin, kirlenmişliğin, çürümüşlüğün içine sokar. Üvey babası tarafından evden atılan ve Hüsrev’in yalısında hasta bakıcı olarak yaşayan Melek’in içinde bulunduğu durumdan kurtulması için kendini ya da zorbayı öldürmekten başka çaresi yoktur. Fakat Melek, “kurtulmak” kavramından habersizdir. Kendini savunmayacak kadar saf ve cahil olması nedeniyle zorbayı öldürmez. Mahvolan dünyasına bir de mahvolan ahretinin eklenmesini istemeyerek kendini de öldürmez. Yapılanları çaresizce kabullenir.

Melek’in şu sözleri onun ne kadar yalnız ve asıl ihtiyacının ne olduğunu gösterir: “O sevmek dediklerini bi tek ihtiyar dedemin ellerinden duymuşum bi de Yalçın’ın dilinden lakin onun dilini anlamamıştım esasında o sevmek işte bir türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş Yalçın nereden bilsin?”

Üçüncü bölüm, zulme ve haksızlığa başkaldıran ve Melek’i kurtarmak için zorbayı öldüren Yalçın’ın kendi notlarından oluşur. Romanın en derli toplu ve sosyal mesaj yüklü bölümü bu bölümdür. Yalçın’ın ifadeleri Melek’in içinde bulunduğu durumu açıklaması bakımından önemlidir: “Önce kapıcı ana babasının, sonra Hüsrev beyin, en son da benim kurbanım oldu. Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun, içinde doğduğu ekonomik ve toplumsal koşulların kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey “toplum”un biz olduğumuzdu.”

Yaçın’ın Melek hakkındaki şu tespiti, özellikle günümüzdeki cinayetler de düşünüldüğünde kadının toplumda konumlanışı açısından son derece önemli: “Öteden beri anlayamadığım şey susması, hiçbir zaman hiçbir konuda özünü savunmaya kalkmamasıydı. Oysa belki de kurtarmaya, aklımca topluma kazandırmaya çalıştığım kadın kesin bir hiç yokluk içinde yaşıyordu da ben ayrımsayamadım.”

Yalçın, işlediği cinayeti kendi kafasında sorgulamaya başlar. “Suç” ve “ceza” kavramları artık tartışmaya açıktır. Yalçın işlediğinin bir cinayet olup olmadığını sorgular. Cinayetse bile ceza gerektirir mi? Yalçın’ın ifadeleri Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unun sorgulayışına benzer: “Ben cinayet mi işledim? Hayır, yalnızca Melek’i kurtarmaya çalıştım. Bunun için de adam öldürmem gerektiğine inandım. Hepsi bu. Cinayet mi denir buna? Gerekeni yapmak…” Yalçın gerekeni yaptığını düşünse de Melek’i kurtarmayı başaramaz. Sonuçta Melek yine erkek eliyle idama mahkum edilir.

Roman biçimsel açıdan da farklıdır. İlk iki bölümde bilinç akışı tekniği kullanırken son bölüm adeta anlatılanları toparlamak ister gibi kompoze bir anlatımla sunulur. Bilinç akışı kullanılan bölümlerden ilkinde noktalama işaretleri kullanılsa da ikinci bölümde noktalama işaretleri yok denecek kadar azdır. Noktalama işaretlerinin kullanılmaması bilinç akışının kesintiye uğraması için yerinde bir tercih.

Her üç bölümde de bilinen anlamda diyalog yoktur. İlk bölümde cümle akışı içinde verilen diyaloglar, ikinci bölümde farklı yazı fontlarıyla yine metin içinde verilir. Son bölümde metinden kopan diyaloglar sağa dayalı bir şekilde verilir. Melek’in yerel diliyle romanda yer alması da onu içinde bulunduğu sosyolojik koşullarla birlikte romana taşır. Burada her türlü tecavüze, sapkınlığa ve şiddete maruz kalan kadının ismi için seçilen “Melek” isminin de altını çizmek gerekir.

Romanın sonunda Pınar Kür’ün yargılandığı mahkemeye yazdığı bir de mektup bulunur. Pınar Kür bu mektubuyla romanını bir eleştirmen gibi açımlarken romanın “cinsel tahrik” ve “ahlaksızlık” anlatmadığını tam tersine bunlara karşı çıktığını savunur. Eserlerin sonuna eklenen bu tarz metinler okuyucunun yorum gücüne ket vursa da okuma ve anlamlandırma eylemini tamamladıktan sonra bu metni inceleyen bir okur bundan etkilenmeyecektir.


Özet olarak yazarın kendi ifadeleriyle “Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz, zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini ve sömürülüşünü, çektiği eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline gelişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlıkdışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir.”

Sonuç olarak roman, kadın ve erkek eşitliğinin, insani değerlerin içselleştirilmediği, kadın cinayetlerinin sona erdirilmediği sürece Türk toplumu için daima güncel kalacak…

Özgecan’a, Alime’ye, Neriman’a, Dudu’ya, Songül’e, Kadın’a, çocuk gelinlere…

Romanı erkeklere, kadınlara, hukukçulara, öğrencilerinize, sınıf arkadaşlarınıza, çocuklarınıza… okutun.

Romanı, etkinliklerin, kitap toplantılarının konusu yapın bir an önce…

Sahi Ünzile kaç koyun ediyor?
191 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Baştan ayağa pislik üretiyorken zihnin, mümkün mü senin KOKUNU duymamak!!

Çünkü sen, kurtulamayacaksın o kokudan.
Kadınlardan nefret ettikçe, hoşgörüsüz, hoyratça yaklaştıkça, suçladıkça,suçlamaktan hiç vazgeçmedikçe kurtulamayacaksın..

Irfan ve Hüsrev
Siz ve sizin gibiler,
"Kadın milleti " dedikçe,
Ötekileştirdikçe,küçümsedikçe ,
Leş gibi kokan kafanızın içinde bir kadın mezarlığı varken,
Ezdiğinizi zannettikce ezikliğiniz daha çok ortaya çıkıyorken,
Küfretdikçe kendinize olan hıncınız artıyorken,
Melek gibi kadınlar, gözlerinizin ta içine dimdik bakmaya devam edecekler..

"TIK. KALEM KIRILDI. GÖZÜNÜ KIRPMADI. SANKI KOKUMU DUYUYOR.."

Evet, kokun geliyor Irfan. O pis kokun geliyor.
Sen dinlemeden,
Sen inanmadan,
Sen empati yapmadan yargılamaya devam ettikçe,
Üstünde gözlerimiz.
Ciğerini okuyoruz bakarak.
Korkmuyoruz senden ve senin gibilerden..

Hüsrev
Sen de kötü kokuyorsun.
Akla hayale sığmayacak bir koku bu.
Seni tanıyan herkesin o pis kokundan kaçacakları kesin.
O iğrenç kahkahalarından tiksinecekleri,
Tırnak ucundan saç diplerine kadar nefret duyacakları,
Seni o beyinsiz kafandan vurmak isteyecekleri kesin.
Zulmün, sevgisizligin, düşmanlığın, igrencligin adı Hüsrev..


Acı büyütür insanı ama hiçbir şey çaresizlik kadar acıtmaz. Bazen yaşarken değil, okurken bile tükenir insan.
Bir nefret tıkar boğazını, bir öfke..
Çığlık çığlığa bir sessizlik..

Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. Sevgiden uzak, sevgiye hasret bireylerin içindeki o büyük boşluğu, o derin yarayı, nefret, öfke, ihanet alıyor zamanla. Bütün bunlar bir direnme mekanizması haline geliyor.
Melek bile melek değil aslında..tırnaklarında kan izi var..

Bilinç akışı tekniğinin büyüsüyle bir solukta okunabilecek, üç ayrı bölümden oluşan bir kitap. Özellikle ilk bölümü, anlatım açısından oldukça başarılı.

Ama öyle bir havası var ki bunaltıyor. Konu, kişiler, gerçekten yaşanmış olduğunu bilerek okuduğumuz hikaye, oldukça sarsıcı.
Bazen ciğerlerimin ceviz kabuğuna sığacak kadar küçüldüğünü, nefes alamadığımı hissettim. Bu duyguyu ,bu kadar iyi geçirebilmesi bakımından çok başarılı.

Melek 'i bile sevmedim.
Bir de..
O pis kokuyu ister istemez duyacağınız bu kitabı okurken, arada soluklanıp sevdiğiniz birinin gözlerinin içine bakın bence.
Ne kadar şanslı olduğunuzu anlamanız için..



Keyifli okumalar..:)
134 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Hem içerdiği konu hem de yazım tekniği bakımından müthiş ve farklı bir kitap okudum. Açıkça söylemem gerekirse bu kitabın böylesine muhteşem olduğunu beklemiyordum. Kitabı bitirdiğimde zaten şoktaydım, üstüne bir de yazarın kitap hakkındaki savunmasını okuduğumda ve yazıldığı dönemde kitabın yasaklandığını öğrendiğimde daha da büyük şoka girdim diyebilirim.

Kitapta konu olarak eşinin aşığı tarafından öldürülen bir koca cinayeti anlatılmaktadır. Daha doğrusu gerçek olan, böyle bir olay üzerinden kurgulanan bir hikaye anlatılmaktadır. Kadına ve aşığına gerekli ceza verilir verilmesine ama olay buraya gelene kadar neler yaşanmıştır acaba ? İşte aslında kitapta esas anlatılmak istenen sadece bu olay değil, bütün bunların yaşanmasına sebep olan bireysel ve toplumsal ahlaksızlığın kendisidir.

Yazar'ın böyle bir konuyu irdeleyerek bu derece gerçekçi ve muhteşem bir kitap yazabilmesi bence her türlü takdiri hak etmektedir.

Evet kitapta müstehcen bölümler mevcuttur. Buna katılıyorum. ama yazar bu bölümleri bu derece gerçekçi olarak anlatmasaydı, yaşanılan dramın ağırlığını farkedebilirmiydik acaba ?

Ayrıca yaşanılan bu şekildeki ağır bir dramda , müstehcenliğe kendini kaptırıp ta , esas dramı görmeyen , anlamayan kişinin de ben insanlığından şüphe ederim. Ama ne yazık ki kitabın yazıldığı dönemde, bu tür insanların direktifiyle yasaklanmış olması da bize kitabı yasaklayanların kişilikleri hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

Kitaptaki yazım tekniğine gelecek olursak , kitap esas itibariyle üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, mahkeme kararını veren hakimin, kararı verdikten sonraki iç dünyasını anlatmasından ibarettir. İkinci bölüm, öldürülen kişinin eşi olan Melek isimli kadının karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır. Üçüncü bölüm ise kadının aşığı Yalçın'ın yine karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır.

Ama tabii ki bu iç dünya anlatımları öyle basit birer okuma parçaları değildir. Bu bölümleri, şahısların kişilik yapılarının ve o ana kadar yaşadıklarının, çok ayrıntılı ve çok ustaca okuyucuya aktarılması şeklinde isimlendirmenin daha doğru bir deyim olacağı kanaatindeyim.

Yazar Pınar Kür'ün gerek kadın, gerek erkek ve gerekse çevredeki toplum yapısındaki iğrençlikleri bu derece açık ve netlikle anlattığı ,gerçek bir olaydan alınarak kurgulanmış bu kitabını ben hem üzülerek, hem beğenerek, hem de yazarı cesaretinden dolayı takdir ederek okudum ve okunmasını da herkese tavsiye ederim.
152 syf.
·3 günde·10/10
Kur-tul-mak-MIŞ!

Pınar Kür'den okuduğum ilk kitap, Asılacak Kadın. İlk baskısını 1979 yılında yapan kitabın Can Yayınlarından çıkan 22. baskısını okudum. Yakın arkadaş tavsiyesi, ismin çarpıcılığı ve bir zamanlar yasaklanmış bir kitap olması bu kitabı okumam için yeterli sebeplerdi. Zaten kendimce yeni yazarlar tanımak, kadın yazarlar tanımak ve yalnızca yabancı yazarlarla sınırlı kalmamak gibi bir hedefim vardı.

Pınar Kür, çok özgün herhangi bir yerde bir yazısı okunduğunda kolayca tanınabilecek bir üsluba sahip. Romanında da bana kalırsa deneysel ve faydacı çalışmış. Romanını da klasik hepimizin bildiği bir tarzda yazmamış. Kitabın sonunu kitabın başına koymak, karşılıklı diyaloglar, güzel bir dil ve o tanrısal bakış açısıyla yazmamış yani.

Her zaman okumaktan zevk aldığım şekilde, karakterlerin kendi ile olan sohbeti veriliyor aslında bize. Katakterlerin kendi ile sohbeti yani içses yani bilinç akımı. Faik ve Melek'in anlatımı için kendisi de bilinç akımı tekniğini kullandığını söylüyor Pınar Kür. Benim de abartılmadıkça çok sevdiğim bir teknik. Bu şekilde yazılan yazılarda karakterlerin nasıl hissettiğini tamamen öğrenme fırsatı bulabiliyor okur. Her bir his atlanmadan anlatılıyor. Çok bunaltıcı hisler olmadıkça ve tadında verildiğinde okuması çok zevkli. Böylelikle daha kolay empati kurulabiliyor karakter ile okur arasında. Tabi bunun tam tersi de olabilir. Kişinin iç konuşmaları ne kadar rahatsız edici, ne kadar katlanılmaz ise o kişiye de ona göre bir tavır takınıyor okur.

Kitap, yazarın bir gazete haberinde bu olaya rastlaması sonucu yazılmaya başlanmış. Elimize bir gazete aldığımızda kimbilir kaç tanesine rastlıyoruz buna benzer haberlerin. Pınar Kür bu hikayeyi anlatmak istemiş. Kitap 15 yılda tamamlanmış. Her kelime üzerinde bir kuyumcu hassasiyetiyle durulmuş. Ne eksik ne fazla bir şey var her şey yerli yerinde. Faik Bey veya Yalçın konusunda daha rahat olduğunu düşünüyorum yazarın çünkü biri yargıç biri de bize 'okuyor' olarak tanıtılan liseli çocuk. Ikisinin de dilini bulmak zor değil. Ama Melek biraz daha farklı. Melek yaşadığı yerin ağzı ile konuşuyor ve bunun için yazar uzun süre çalışmış. Orada yaşayanlar nasıl konuşuyor, Melek hangi kelimelerini kimden katmış dağarcığına hepsini tek tek göz önünde bulundurmuş.

Görmez gözler ile bakıldığında değeri ayaklar altına alınacak bir kitap ama eğer anlatılmak istenene bakılırsa o kadar derin hisler var ki içinde. Kitabı bitirdiğinizde uzun süre etkisinden çıkamazsınız. Bu kitabın cinsellikle ilgili bir kitap olduğunu söyleyenler asıl anlatılmak istenene, toplum eleştirisine, kadın düşüncesine tamamen uzak olmalılar.

Kısımları tek tek incelemek isterim. Çünkü hepsi üslubu, içeriği, karakter ve anlatım tekniği yönüyle farklılaşıyor.

Faik İrfan Elverir

Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor.

Bunca yıl geçmesine rağmen hala kokusunun duyulup duyulmadığından korkan bir hakim.

Faik için yazılan kısım çok etkileyici bir dille kaleme alınmış. Uzun uzun cümleler yok. Hep birkaç kelimeden oluşuyor. İç konuşmalar insanı onun ruh haline büründürebiliyor. Çözemediği, atlatamadığı anlar, önyargılar ve korkular arasında kıvranıyor ruhu. Bunu da dışarı harika yansıtıyor yazar.

Faik, olmak istediği kişi olabilmek için çalışmış. Çalışmış ve başarılı bir hakim olmuş. Hakimlik onu diğerlerinin gözünde daha da yüksekte göstermiş söylediğine göre . Aslında çocukluğu tamamen kendini ispatlama çabasıyla geçmiş. Kendinde gördüğü noksanlıkları kapatmaya çalışmış ve çok çalışmış. Sonunda artık o kokudan kurtulmuş. Hani annesi başkalarının çamaşırlarını yıkıyor diye kendi çamaşırları kirli gezen çocuk.

Bana kalırsa en az Melek kadar sevgisiz bir çocuk Faik de. Eğer ki içinde biraz sevgi olsaydı böylesine katı olur muydu? Faik için şöyle başlardım kitaba. "Sevgisizliği hayat edinmiş olanlar için. Çünkü böyle olmak zorunda değildi bana kalırsa. Çünkü onun için hakim olmak yalnızca saygı ve üstünlük kurmak uğruna seçilmiş bir iş. Ama asıl işi sevgisizlik, ön yargı.

Kitabı okuduktan sonra bu kitabı yasaklayanlar da Faik Elverir gibi miydi acaba dedim.

Faik hakkındaki bölüme ben "bir kadın düşmanı" ismini vermek isterdim. Anne sevgisi, kardeş sevgisi, kadın sevgisi görmeyen Faik'in içinde öylesine büyümüş ki bu eksiklik, düşmanlığa dönmüş. Nihal, Rukiye, Melek veya annesi. Onun gözünde her kadın aynı. Her kadının tek derdi yalnızca bedenini birilerine vermek. Hepsi ile ilgili düşündüğü şey bunu yapıp yapmadığı.

" Bahar akşamı. Ortalık ılık. Hep bahar akşamlarında ortalık ılıkken gelmiştir başıma ağlanacak şeyler... Babam öldüğünde. Mektebi bırakmaya mecbur kalırsam ne yaparım. Rukiye geldiğinde. Ya parayı elimden almanın bir yolunu bulursa. O kız pis herif çekil yanından dediğinde. Onca gün trende gidip gelirken bakışından sonra sanki bana hiç göz süzmemişcesine yüzünü buruşturarak. Nihal'i Ali'nin koynunda inlerken gördüğümde. Ağlamak ha. Çok küçükmüşüm o vakit."

Bana kalırsa bu kısım Faik ile ilgili birçok fikri bize veriyor. Biraz kendi kafasında yaşayan bir insan. Korku, kaygı ve sevgisizlikle büyümüş. Kendine kimseyi dost bilmemiş ya da kimse onun dostu olmak istememiş. Onun da bencilliği içinde git gide büyümüş. Zamanla artık duygusuz, anlayışsız ve nefret dolu bir insan olmuş.

Şimdi dönüp ikinci kez okuyuşumda Faik'in söyledikleri daha çarpıcı geliyor. Ilk okuduğumda neden böyle söylüyor anlamamıştım. Şimdiyse anlayabiliyorum.

Bir zambak çiçeği

"Kimi eskimiş çiçeklerin başları, asılmış bir kadının başı gibi öne sarkar."

Ama kimi eskimiş olmasa, taptaze olsa bile başını öne eğmiş olabiliyor. Mesela Melek gibi mesela Zambak gibi. Aklıma gelmezdi bir zambak görüp gözlerimin dolacağı. O beyaz çiçek ancak bu kadar güzel anlatabilirmiş Melek'i.

Melek kimsesi olmayan, zorba adamın eline düşmüş bir kadın. Okuduğum en çarpıcı kadın karakterdi. Güçlü olduğu için değil gerçek olduğu için. İdealize edilmiş bir kadın yerine gerçek bir kadın çizilmiş bizlere.

Faik ile ilgili yazmak Melek ile ilgili yazmaktan çok daha kolay. Melek hakkında bir şeyler söylemeye başlamak zor geliyor.

Istemeden evlendiği koskoca Hüsrev bey, onu her gece birilerine peşkeş çeken Hüsrev bey, kendi eksiklerini başkalarının bedeni üzerinden tamamlayan Hüsrev Bey. Hüsrev bu kitabın kötü kişisi. Her şey bittiğinde mağdur kişisi. Çünkü her zaman birilerine yüklemeyi severiz günahları ve genelde kötüler bulurlar kendilerine sığınacak güvenlikli bir yer. Kötü kişi seçildikten sonra bunun dışındaki herkes temizlenmiş sayar kendini.

Hüsrev Bey annesinin bakıcısı olan Melek ile evlenir annesi öldükten sonra. Onu yabancı sevgilisi yerine koyar, sürekli onunla kıyaslar. Melek'ten nefret eder ayaklarını, yüzünü hiçbir şeyini beğenmez. Her gece eve getirdiği bir adamla beraber olmasını ister, kendisi de izleme şartı koyar.

Melek, başlarda karşı çıksa da kimsesizliğinin, korunmasız yalnızlığının farkındadır ve artık yediği dayaklar neticesi pek bir şeye karşı gelmez olur. Konuşmaz kendiliğinden hiçbir şey yapmaz. Âdeta Hüsrev'in kuklası haline gelmiştir. O ne derse onu yapar. Onun dışında da bir şey yapmaz.

Bir defasında şunu tartışmıştık. Birinin bir eyleme karşı çıkmayışı buna rızası olduğunu gösterir mi? Ben göstermez demiştim. Bu kitap da bir örnek aslında. Her hayır diyişte dayak yiyecek, hırpalanacak ve yine sonuca katlanacak, kimse tarafından kurtarılmayacak biri neden karşı çıksın yapılana. Bir tokat daha yemek için mi? Buna gücü var mıdır?

azad eyleseler uçamaz mısın?
kırılmış kolların kanadın hani!

Hep hırpalanmış Melek. Yalnızca dedesinin onu sevdiğini hatırlıyor. Onun dizine yattığında saçlarını okşadığını. Ondan sonra da kimse ona sevgi ile dokunmamış, hiçbiri onu insan yerine koymamış. Sevmek beni sevmek sevmiş beni beni sevmiş diyor Yalçından bahsederken. Onun için sevmek dedesinin çatlak sesiyle söylediği bu türkü ve çok eskide kaldı.

Acemi Bahçıvan

Yalçın'a gelince bence o her şeyin acemisi. Sevmek ne bilmiyor, gerçek ne bilmiyor. Sanki bir hayal dünyasında. Yalnızca kavramları biliyor. Kurtulmak, kölelik, zambak.. Neyi neden yaptığını bilmeyecek kadar aklı havada. Böylesine yıpranmış bir kadından sevgi bekleyecek kadar çocuk.

Beylik laflar ediyor bana kalırsa kendine olmayacak işleri görev biliyor. Onu kurtaracağını söylüyor peki sonra? Ne olacak ki Melek o evden çıksa nerede yaşayacak? Karısı mı olacak Yalçın'ın ? Ha Yalçın ha bir başkası...

Yalçın Melek'i beyaz elbisesi içinde seviyor, siyah saçları beline uzanırken sanki hayalde gibi onu böylesine güzel görürken. Oysa konuştuğunda büyü bozuluyor.

Yalçın'a en çok ısındığım kısım şurasıydı.
" Şimdi düşünüyorum da o ilk anda bana en korkunç gelen Melek'e yapılanlar değil de, bunu birçok kişinin yapabilmesi, birçok kişinin de yapılmasına göz yummasıydı sanırım."

Yargılama olana kadar herkes her şeyden haberdar olmasına rağmen hiç ses çıkarmamıştı. Bir mahalle göz yummuş görmezden gelmişti. Ne zaman ki Hüsrev Bey öldü her şeyi bilen insanlar, zamanında arka çıkmadıkları Melek'e burada bir de darbe indirdi. Toplumun yozlaşmışlığı.

Gerçi bunu tek kişi yapsa da göz yumulamazdı ama bu haliyle çok korkunçtu. O gece ağladım diyor Yalçın. Melek'i sevdiğim için değil onu görmeyeli uzun zaman olmuştu ama neden ağladım bilmiyorum. Son olarak Yalçın'ın Melek'e armağanı aslında onun da Melek için planlarının farklı olmadığının bir göstergesi bence. Yalçın onu gerçekten bir Zambak zannediyor olmalı. Ona haklar verebileceğini, su verdiği için açmasını istenebileceğini zannediyor. Ne yazık!

Başlarda onu kölelikten kurtarıp özgürleştireceğini söyleyen Yalçın sonrasında bu fikrinden de caymış olmalı ki şunları söylüyor:

" Beni seviyor musun sorularıma yalnızca şaşkın ve ürkek bakışlarla karşılık vermeyi sürdürdükçe korktuğuna inandım. Beni sevdiğini söylemeye korkuyor; hayır daha da ötesi beni sevmeye korkuyor dedim. Sonra da yeni ve eşsiz bir buluşmuş gibi özgür olmayan kişinin sevemeyeceğini karar verdim. Melek'i kölelikten, Hüsrev beyin korkunç boyunduruğundan kurtarmakla ona sevmek olanağını da armağan edeceğimi sanıyordum. Ancak ben kurtarırsan gerçekten yaşamaya başlayacağını inanmıştım.
Oysa ben kurtarmaya kalkıştığım için şimdi ölümü bekliyor o.
Nasıl da yalan yanlış yaptım her yaptığımı. Yaptık her yaptığımızı. Melek ölecek...


Hiçbir şey demedi.
Hiçbir şey demedim.
Hiçbir şey demedi.

Kadın hiçbir şey demedi.

Kimi onu mal düşkünü diye kocasını öldüren bir katil olarak gördü. Kimi oğlunu ayartan biri. Kimine göre her gece kocasının karşısında birileri ile beraber olacak kadar arsız bir kadınmış.

Kimi kurtaracağım dedi. Kimi öldüreceğim.

Kadın hiçbir şey demedi.

İyi de etti. Kim dinlerdi ki onu. Çabalasa anlatsa, kim hak verirdi. Bu zamana kadar hak vermeyi de geçtim kim dinlemişti ki onu. Varsın şimdi de sussundu. Karara razı olsundu. Kara gözleri ışıldasındı. Gözlerini yumsun rahat uyusundu.
191 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bir mahkeme salonundayız; karşımızda kara gözlü, bakışları kara, içi kara, içi nefretle dolu, içi tüm kadınlara nefretle dolu, hatta tüm insanlığa nefretle dolu hakim Faik İrfan Elverir; kafası devrimci düşüncelerle dolup taşmış, romantizmle devrimciliği birbiriyle karman çorman etmiş, 17 yaşının getirdiği taşmışlıkla egemen gücün sembolü olarak gördüğü sapık, moruk Hüsrev'i eşek cennetine gönderen Yalçın ve güzeller güzeli Melek.

O Melek ki, yaprakları tek tek koparılmış bir gül Melek. Kız çocuğu olarak doğmanın bedelini soluduğu her dakika yaşamış olan Melek, erkekler tarafından örselenmiş, kanadı koparılmış, hırpalanmış, bitirilmiş Melek, onu kurtarmak isteyenin bile yalnızca kendini düşündüğü, kendi düşüncelerini tatmin ettiği Melek, ezilmişliğin, hor görülmüşlüğün, suçsuzluğun timsali Melek ama tüm bunlara rağmen suçun üzerine yıkıldığı, ölümüne suçlanan Melek.

Ve unutmadan, Melek'in üstünden tek tek geçen, onun sapık kocasının emellerine alet olan, bu suça ortak olan, susan, el birliği eden, adi, pislik, şerefsiz bir mahalle dolusu erkek müsveddeleri.

Kitabımız üç bölümden oluşur: Faik İrfan Elverir'in Gece Yarısı Düşünmeleri, Melek'e Hücrede Gelenler ve Yalçın'ın Yazdıkları.

Bu üç bölüm de kitabın ana karakterlerinin ağzından tamamen bilinç akışıyla yazılmış parçalardan oluşur. Faik İrfan Elverir'in bölümü noktalama işaretleri olan ama kısa cümlelerden oluşmuş ve sürekli tekrarı yapılan bir cümlenin yer aldığı bir bilinç akışı anlatımıyken, Melek'in bölümü, noktalama işaretlerinin hiç yer almadığı, şiveli bir konuşma diliyle bezenmiş, tıpkı Ulysses'in son bölümünde Leopold Bloom'un karısı Marion'ın anlatımına benzeyen doğallıkta cümlelerden oluşur. Yalçın'ın bölümüyse gayet kuralları cümlelerden oluşan, hatta başlangıçta iç diyalog yöntemiyle giden fakat ilerleyen sayfalarda tıpkı Arap atı gibi sonradan açılıp koşturarak, soluk soluğa bilinç akışıyla yazılmış bir anlatım söz konusudur.

Şimdi bu üç bölümün karakterlerine bir göz atalım.

Faik İrfan Elverir: Çocukken fakirlik içinde yüzen, yokluk yoksulluk içinde yaşayan bir ailenin küçüğü, babası inşaattan düşüp ölen, pislik içinde, kötü kokular içinde çocukluğu geçen, bir şekilde yırtmayı kafaya koymuş, içini gitgide kötülük kaplamış, annesinden, kız kardeşlerinden nefret eden, fakirlikten, fakirlerden nefret eden, kendisini aldatan daha 15 yaşında genç kızken aldığı karısından nefret eden, hiçbir zaman kendisine yüz vermedikleri için kadınlardan nefret eden, kadın hakim Mefaret'ten nefret eden ve son olarak da tüm kadınlara yüklediği kötülüklerin timsali olarak gördüğü Melek'ten nefret eden, hırsıyla, açık gözlülüğüyle bir şekilde hakim olmuş, çocukken istediklerine bir şekilde kavuşmuş ama asla mutlu olamamış, içi kara, kapkara bir kötü adam.

Melek: Babası öldürülmüş, köyünden İstanbul'da bir kapıcı dairesine getirilmiş, onu dayaktan geçiren üvey babası, hiçbir zaman arka çıkamayan annesi, küçük bir kızken para karşılığında çalışmaya verildiği bir konak, ölene kadar bakmaya zorlandığı bunak bir kocakarı, sonradan kocası olan onun manyak, sünepe oğlu ve üstünden geçen adamlar... Bu hikayenin en suçsuz karakteri olduğu halde idamla suçlananı, hırpalananı, ezileni, boyun eğmek zorunda kalanı, güçlüye boyun eğmek dışında bir şey bilmeyeni, ne küçükken ne de büyükken gün yüzü görmeyeni.

Yalçın: Hayaller aleminde bir çocuk. Köşkün hizmetlilerinin akıllı oğlu. Çocukken köşkün sahibinin oğluymuş gibi okulda davranan sonra akıllanmaya başlayınca devrimci fikirlerle buluşan, romantizmle devrimciliği gençliğinin etkisiyle birbirine karıştıran, görüntüde ezenin karşısında ezilenin yanında olmaya çalışan, burnundan büyük işlere karışıp altından kalkamayan bir genç adamcık.

190 Sayfalık pek hacimli olmayan bir eser olsa da hem gerçek bir hikayeden hareketle yazılmış olmasından hem de üç anlatıcıda da kullandığı bilinç akışı tekniğiyle son derece özel bir romandır Asılacak Kadın. Ayrıca bir özelliği de müstehcenlik sebebiyle zamanının meşhur Sansür Kuruluna denk gelip toplatılmış bir kitap olmasıdır. Kitabın üç anlatıcısının hikayelerinde bazı ortak ögeler bulunmaktadır. Biraz da bunlardan bahsetmek istiyorum.

"Koku". Faik İrfan Elverir'in evindeki gecekondunun çamur kokusudur, günlerce yıkanmayan çamaşırlarının kötü kokusudur, günlerce gittiği zengin arkadaşının evinde annesinin cırtlak sesiyle "Bu çocuk kokuyor" deyişinin kokusudur ve Melek'e duyduğu düşmanlığın kokusudur.

"Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor."

Melek'in üvey ağasının "Pis boklu karı" deyişindeki kokudur, Hüsrev'in annesi kocakarının pis boklu bezlerinin kokusudur, yine o annenin "ona teslim oldum" dediği gençliğinde ablasının nişanlısıyla yaşadığı ilişkiyi nitelendirdiği çiçeklerin rayihasıdır ve Yalçın'ın Melek'i sembolize ettiği çiçeklerin, bahçenin kokusudur.

"Parçalanmış, adiyet bağı kopmuş aileler". Faik İrfan Elverir'in inşaattan düşüp ölmüş babası, hayatın sillesini yemiş sönük annesi ve hiçbir bağ kurmadığı biri ölmüş diğeri de hayat kadını olmuş kız kardeşleri. Melek'in öldürülmüş babası, dayakçı üvey babası, sinmiş, sindirilmiş annesi ve hiçbir sevgi bağı duymadığı hatta öldürmek istediği küçük ikiz kardeşleri. Oğlunu sev(e) meyen kocakarı, sevmeden evlenmek zorunda kaldığı sünepe adamın oğlu olarak gördüğü Hüsrev. Anne babasıyla yatılı okuduğu okulda bulaştığı fikirlerle düşünce açışından ayrılan, köşke yaşanılan büyük günahı sineye çeken, görmezden gelen annesi ve -yalnızca çiçekler aracılığıyla belli belirsiz bir bağ kurduğu- babasıyla Yalçın.

Son olarak bu romanın anlattıkları iç acıtıcıdır ve bugün de ne yazık ki gerçektir tıpkı kitaba ilham veren hikayenin gerçek olduğu gibi. Ne yazık ki bugün de bunlar yaşanmakta koskoca mahalleler, var olan cinsel tacizleri, tecavüzleri görmezden gelmekte, kadınlara olan şiddeti, işkenceyi görmezden gelmekte, susmakta, susmakta ve susmaktalar. Kocasıdır ne yapsa hakkıdır deyip susmaktalar, sapkınlığa susmaktalar, cinayete susmaktalar ve suç ortaklığına devam etmekteler. Bu toplumda bu suç ortaklığı devam ettiği sürece, suskunluk devam ettiği sürece, ne yazık ki bu hikayeler de yazılmaya ve anlatılmaya devam edecek.

Bu roman kadar filmi de son derece başarılıdır. Asılacak Kadın filmi Türk Sinemasının en nadide örneklerinden biri olup kitaptan sinemaya uyarlanma nasıl yapılırın adeta dersi gibidir. Ayrıca filmde Müjde Ar ve Yalçın Dümer'in harika oyunculuğuna da tanık olunmaktadır.

https://www.youtube.com/watch?v=qCUHYzllNGg
152 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Asılacak Kadın; zavallı bir kadının dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, uğradığı fiziksel ve ruhsal tacizleri anlatan gerçek bir hikayedir. Okurken her detay midenizi bulandıracak, insanların düşünceleri ve peşin hükümleri pes dedirtecek çarpıcı bir roman.
Herkes okumalı, tanıdıklarına da okutmalıdır. Çünkü bazı şeyler yüzümüze çarpılmadan fark edemiyoruz. Ülkemizde, şehrimizde, sokağımızda, belki de yan dairemizde kadınlar çeşitli türden şiddetlere maruz kalıyor. Toplumumuzun iğrenç zihniyeti ve olmayan ahlak anlayışı yüzünden daha da artarak devam ediyor. Ancak yapılan tek şey bir şeyleri yasaklamak oluyor, tıpkı zamanında bu kitabın da yasaklanmış olduğu gibi. Siz yasakladıkça daha da artacağını göremiyor olabilirsiniz, dizi izleme siteleri "yanlış örnek oluyor" diye gayet normal bir kavram olan cinsellik sebebiyle kapatılıyor. Asıl yanlış örnek olan sokaklarda karısını döven, hatta öldüren hayvanlardır. Ve bunun bir videosu yayıldığında suratınıza dan! diye çarpıyor gerçekler. Ve şunu da unutmayın öldürülen hiçbir kadın ÖLMEK İSTEMİYORDU, ama siz bunlar yaşanırken uyuyordunuz.
134 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Annesi yazar olan Pınar Kür'den okuduğum ilk kitap Asılacak Kadın oldu. Gerçek bir cinayeti konu alarak yazılmış kitap, anlatım şeklindeki psikolojik batırmalar ve yoğun duygulu cümleleriyle dikkatimi. Her ne kadar etkinlik için okumuş olsam da, filmi çekilen kitabın bir zamanlar yasaklanmış olmasına okuyunca yazar gibi anlam veremedim. Pınar Kür yazdığı savunmada, bunu savcının salaklığına ve kitap okuma nefreti aşılamayla oluşturulmak istenen halkı koyunlaştırma gayesine vermektedir. Haklı olmakla birlikte kitap gerçekten söylenmemiş pek çok şeyi bize anlatıyor. Öncelikle yazar, üç bölüme ayırdığı kitapta farklı diller kullanmış. Dil yapısını ve hikayeyi birlikte anlatmaya çalışacağım. Hikaye gazeteye çıktığı kadarıyla; avam bir kadının zengin kocasını genç aşığıyla birlikte öldürmesini ve idama mahkum edilmesini konu alıyor. Tabi okuyunca aslında senaryo biraz daha farklı ve altında yatan sebepler çok karmaşık. İlk bölüm ceza yargıcı Faik İrfan Elverir'in mahkemede daldığı düşüncelerden oluşuyor. Yargıç bize hem fakirlik içindeki geçmişinden, hem de kadının suçlu olduğuna kesin olarak nasıl hükmettiğini anlatmakta. Düşünceler birbiri ardına sıralanıyor ve gelgitler fazlasıyla mevcut. Uzun cümleler ve papağan gibi tekrar edilen anılara hazırlıklı olun. Gecekonduda yaşayan bir çocuk lüks bir eve gittiğinde nasıl hisseder güzel anlatılmış. İkinci bölümde cinayetin faili olan Melek'in hücrede yazdığı düşüncelerini okuyoruz. Fakat birinci bölüme göre çok daha karmaşık ve dramatik bir durum mevcut. Düşünceler art arda öyle bir sıralanıyor ki, suçluluk duyan bir kadın psikolojisi okura iyi yansıtılıyor. Cümlelerde noktalama işareti çok nadir kullanılmış, başı sonu belli değil oku oku bitmeyen türden. Oğuz Atay ve José Saramago'ya bir selam çakmak istemiş belki yazar, hem yoruyor hem de aşırı trajik Melek'in yaşadıkları. Kocası olan Hüsrev elin erkeklerine peşkeş çekmekte ve bunlar an an anlatılmakta. Zaten kitabın en zavallı ve ezik karakteri. Erkek olmamayı bir dezavantaj olarak düşünecek kadar kendini bitirmiş, tabi bunda aile ve çevresinin etkisi büyük. Üçüncü bölümdeyse kadının genç aşığı olarak lanse edilen Yalçın'ın anıları yer alıyor. Aslında olayın çok farklı olduğunu görüyoruz bu son bölümü okuyunca zaten düğüm burada çözülüyor. Yalçın henüz reşit olmadığı için idamdan son anda yırtıp hapse mahkum oluyor. Onun geçmişi ve yaşadıkları da ilginç. Annesi yalıda kalfa, babası bahçıvan fakat iyi maaş alamadıklarını söylediği halde nasıl Fransa'ya gezmeye gidiyor ona anlam veremedim. En sade anlatım ve okuması rahat cümleler bu bölümde. Hikayenin dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Genel olarak olayları tekrar etme durumu mevcut, fakat bunu değişik yollarla yapıyor yazar. Aslında böyle sürekli tekrar teşekkür eden kitapları okumayı sevmem, ancak hikaye ilgimi çektiği için devam ettim. Konunun gerçek bir olay olması anlatım tarzının önüne geçiyor bence. Gerçek Kesit diye bir dizi var çok ünlü, Türk televizyon tarihinin en çok izlenen ve başarılı yapımlarından biridir. Oraya bakarsanız oyunculuk ve ambiyans rezalettir ama senaryonun üçüncü sayfa haberlerinden olması durumu kurtarır. Yaşanmış olaylar hakkında bir şeyler okumak daha cazip geliyor sanırım, Asılacak Kadın bu yönüyle öne çıkıyor bence az önce belirttiğim gibi. Dördüncü bir bölüm daha var aslında orada Pınar Kür'ün yasaklanan kitabı için yaptığı savunmayı göreceksiniz. Orayı okuduktan sonra kafamda bir şeyler daha çok oturdu ve iyi ki kitapta yer almış dedim. Kendisi entelektüel bir insan olduğu için bugünleri tahmin etmekte zorlanmamış. Umarım bu tip olaylar azalarak biter. Lakin mevcut duruma baktığımızda büyük bir suç oranı artışı, istismar, adaletsizlik ve sansür çabası var. Asılacak Kadın gibi daha çok kitap çıkar bu gidişle. Bir de bu Hüsrev denen vatandaş habire Fransızca cümleler kurarak hizmetçiye hava atıyor, sanki bana Moliere, Balzac, Stendhal vb. üzerine akademik makale yazdı. Hoş değil böyle görgüsüzlükler sırf gidip gördün diye, neyse. Son olarak yeraltı edebiyatına fazlasıyla girdiğini belirtmeliyim, genel olarak beğendim.
152 syf.
·2 günde·8/10
Yazarın zamanında yasaklanmış kitabı. Bayanın insan hayatında nasıl bir yeri olduğunu , olayları erkek ve kadın açısından ayrı ayrı anlatan, okuması gereken bir eser. Eserde diğer karakterlerin olaya bakış açısı kendi ağızlarından veriliyor ve bu tarz sayesinde okuyucuya verilmek istenen mesaja objektiflik katmış. Yazar insan psikolojisini çok iyi betimlemiş. Konu ve içerik olarak sürükleyici bir eser. Okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.
134 syf.
"Çünkü düşünmezdi, çünkü baskıya karşı çıkmamak üzere yetiştirilmişti. " (sayfa 153)

Kadın sömürüsünün bu kadar çarpıcı bir şekilde anlatıldığı bu kitapta sıklıkla ve ısrarla “sevgisiz anne ile yetişen çocuk ve sonraki hayatı " konusu işlenmiş bence.

Sevgisiz, ilgisiz büyüyen çocuklar, yetişkin birey olduklarında , bilinç altındaki bu eksikliklerini doldurdurmak için değişik arayışlara girip, istenmeyeni kabullenişe geçiyorlar sanki bu hikayeye göre...
Kitabın konusunu anlatmak istemiyorum çünkü, kitap gerçekten iç içe bir çok ayrıntı ve olay içeriyor, adeta biraz da bulmaca gibi; karakterlerin hikayeleri ise yoruma açık tam bir bilgi de yok. Kimin neyi ne niyetle yaptığı belli değil.

Kitapla ilgili bir diğer ayrıntı da kitabın bir dönemin davalık , yasaklı kitaplarından olması. Beraat edene kadar uzun süren davalar sonucu yazar çok yıpranmış.

Kitapların ve özellikle kurgu olan kitapların yargılandığını duydukça insanın aklına Oscar Wilde’ın şu sözü geliyor: “Ahlâka uyan ya da uymayan kitap yoktur. Bir kitap ya iyi yazılmıştır ya da kötü. O kadar…”

Bence , bir pencere içindeki vazoda unutulmuş, orada hoyratça koklana koklana sessizce solmuş bir gül olan "Melek'in, Asılacak Kadın'ın " anlatıldığı bu kitap gerçekten de iyi yazılmış bir kitap.
134 syf.
·Beğendi·10/10
Ezelden beridir adını duyardım. Filmi falan da varmış. Ön yargı ne kadar kötü bir şey. Ben hep adına bakarak fettan bir kadının fantezilerle dolu dünyasından bahseden bir kitap olduğunu düşünür dururdum. Meğersem alakası yokmuş. Kadının ezilmesinden, toplumun ahlaksızlığına, adaletin adaletsizliğine yağdırıp duran bir kitapmış. Anlatım tekniği (özellikle birinci bölüm) çok güzel. Gerçek bir olaydan esinlenildiği söylenmekte olan bu kitabın vakti zamanında müstehcen olduğu gerekçesi ile toplatılması (ya da toplatılmaya kalkılması tam bilmiyorum) tam bir rezalet. Bu kitabı okuyup tahrik olduğunu, birilerinin tahri olabileceğini düşünerek toplatılmasını isteyen bence sapığın en önde gidenidir.
191 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Yazıldığı dönemde yasaklanmış bir roman: Asılacak Kadın.

12 Eylül’ün hemen sonrası… Sıkıyönetim dönemi… Gençlikten yavaş yavaş olgunluğa geçmekte olan bir yazar, Pınar Kür; bundan sonra sıklıkla aşındıracağı mahkeme kapılarına ilk adımlarını atıyor. Yasaklanan ilk kitabı “Yarın Yarın” da komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor, askerî mahkemede yargılıyorlar. Beraat edene kadar yıllar geçiyor. Bu arada kalem durur mu? Durmuyor. 1986’da “Bitmeyen Aşk”ı yayımlıyor Pınar Kür, o da yasaklanıyor. Arkasından “Asılacak Kadın” düşüyor mahkemeye… Son ikisinin ‘suçu’ Turgut Özal’ın çıkardığı Muzır Yasası’nı ihlâl etmek. O dönemde kitaplar yargılanırken bir de yasaklanıyorlar. “Edebiyat değildir” yaftası vuruluyor ve toplatılıyorlar. Yani hüküm verilmeden başlıyor ceza…

Oysa “Asılacak Kadın”, bırakın edebiyat olup olmaması tartışmasını, Türk romancılığının yüz aklarından biridir. Pınar Kür’ün gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdığı romanın baş kahramanı Melek; doğduğu günden beri başkalarının kararlarıyla yaşar. Hasta bir adamın sapkın güdülerini tatmin etmesine ‘karar verilmiştir’ en son… Ve Kür, kadın bedeninin nasıl sömürüldüğünü gösterdiği bu romanla hem edebiyata hem de kadın sorununa önemli bir katkıda bulunur.
Çünkü çiçek demek, kökü sağlam bir yaşam demek. Çiçek demek en az değişen gerçek demek. En bakımsız çiçek bile açar. Bir yıl önceki gibi açar. En kurumuş, ölmüş sandığın çiçeği bile birazcık çabayla canlandırabilirsin. Eski haline getirebilirsin. Kökü toprakta olduktan sonra her çiçeğin yaşatılma, kurtarılma olasılığı vardır.
"Genç bir kızın, zavallı, korunmasız bir kızın bir zorbanın sapıklığına kurban edilmesine bunca kişi katkıda bulunabiliyor, bunca kişi de olayı uzaktan, rahat rahat seyredebiliyordu."
Pınar Kür
Sayfa 129 - Can Yayınları
Sevmek işte bir türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş.
Pınar Kür
Sayfa 115 - Bilgi Yayınevi epub

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Asılacak Kadın
Baskı tarihi:
1979
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın
Asılacak Kadın

Kitabı okuyanlar 554 okur

  • Kara
  • DrKitapsever
  • Hasan Onur TOPRAK
  • Önder ÖZSEVİM
  • Duyguu
  • Ahmet Sarpel Tümen
  • Gamze
  • Liliyar
  • Şeker Kaplı Perişanlık
  • Turhan Yıldırım

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1 (2)
9
%1 (2)
8
%0
7
%1 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0