Aşkın Metafiziği

·
Okunma
·
Beğeni
·
60bin
Gösterim
Adı:
Aşkın Metafiziği
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
94
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780201000627
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
EZR Yayınları
80 syf.
·6 günde·7/10 puan
Arthur Schopenhauer ismi kulağa çok tanıdık gelsede onunla bu kitap sayesinde tanışmış oldum. Hayat hikayesine baktığımda sorunlu bir aileden gelmesi beni şaşırmadı. Zira bakın büyük yazarlara, sanatçılara onların toplumdan farklı olduğunu, sıradan bir hayat yaşamadığını göreceksiniz. Tabi bu tezim çürütülebilir.

İnsanın içindeki kötülüğün sebebini kendince açıklamaya çalışmıştır. İçgüdüler hazlar vs diye. Kitapta cinsellik aşk üzerine durması annesinin babasının ölümünden sonra rahat bir yaşam sürmek için ondan ayrılmasına bağladım . Etkilendiği şeyler üzerine tespitler yapması gayet doğal. Zaten kısa bir kitap çabucak bitiyor. Kitabı okurken kendi sesinizi bulacaksınız. İyi okumalar dilerim
80 syf.
ARTHUR SCHOPENHAUER …
Bir deha, edebi dili harika olan düşünür... Yazdıklarını okurken illaki kendinizden tespitler bulacaksınız.Arthur belki insan sevmez ama insanı çok iyi tanıyıp ve yerinde tahliller yapan bir şahsiyet.Ona hayranım.Her ne kadar katılmadığım noktalar da olsa. Açık sözlülüğü, yapmacıktan uzak olması beni en çok çeken şey.Şunu merak ediyorum, Virginia ile birbirini tanısalardı ne düşünürlerdi birbirleri hakkında?Biri kadınları aşağılıyor diğerifeminist ama ikisi de çok zeki. Kadınlar hakkında bir tartışma olsa kim kazanırdı? İkisini aynı anda sevmek gülünç geliyor bazılarına.Ama değil.Neyse konuya geleyim, pardon.


Schopenhauer’i okumak için benim fikrimce hayatını ve de felsefesini iyi bilmelisiniz çünkü düşünür kendi hayatını felsefesine yansıtmıştır.David E. Cartwrigt’ın kitabı var Arthur 'un hayatını anlatan, gayet ayrıntılı, yalın ve akıcı. Birçok soru işaretine cevap verilmiş, tavsiye edebilirim.

Not:Bu kitap feminist kardeşlerimin severek okuyacağı bir kitap olmayabilir şimdiden söyleyeyim, okurken besmele çekiniz naçizane tavsiyem.

Kitap neyi anlatıyor? 80 sayfalık bir kitap bu kadar çok tespit yapabilir mi?Arthur yapar.
1-Arthur’un kadınlarla alıp veremediği nedir?
2-Arthur kadınlar hakkında ne düşünüyor?
3-Aşk var mıdır?
4-Aşık olmanın nihai amacı nedir?
5-Aşık olurken seçim nasıl gerçekleşir?
6-Neden fiziksel özellikler önemli?
7-Cinselliğin aşkla ilişkisi
Gibi sorulara cevap verdiği bir kitap.Onun penceresinden cevaplayacağım soruları.

Birinci kısım kadınlara dair söylemlerini içeriyor.
Arthur’un kadınlara olan meşhur tutumundan bahsedeyim;
Arthur efendi diyor ki ; kadınların tek bildiği emek sarfettiği giyim kuşam, cilt bakımı dans, sevdiğinin gönlünü kazanma ve bunlarla bağlantılı eylemler.Ona göre kadın erkeğe itaat etmek için yaratılmış ve onlar borçlarını doğum sancısıyla,çocuk bakıp büyütmek ve erkeğe itaat ile öderler.
Kime olan borcumuz Arthur Bey?
Ona göre, kadınlar zihin bakımından dar görüşlü akli melekeleri zayıf yaratıklar. Ona göre kadın kocası ölsün de mirasına konayım rahat ve refah içinde yaşayayım der bu sebeple erkeğin para için yaratıldığını düşünürler.Diğer taraftan kadınlar dürüstlük , adalet, metanet,vicdanla ilgili konularda erkeklerden daha aşağıdadır.Dolayısıyla iki yüzlülük ve riyakarlık kadınlarda doğuştandır. Bu bodur. dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı soya, •cins-i latif" ismini verebilen sadece cinsel içgüdüsüyle aklı yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir.
Çok eşlilik olması gereken ve tek eşlilik erkeklere yapılan bir haksızlık, kadına miras ise verilmemelidir.Avrupa’da kadına fazla ve gereksiz önem verildiğini düşünürken, o sıralar kullanılan hanımefendi kelimesi bile kullanılmamalı parayı kazanan kadınlar değil erkeklerdir.Kadınlar ne mutlu ne mutsuz olmalıdır bu onların yararınadır ve erkekleri rahat ettirecektir.
Görüyorsunuz ya çok kaba ithamlarda bulunmuş Arthur hazretleri.Bunlar sadece birkaçı söylediklerinin.
Ben bu tutumunu yaşantıları ile bağdaştıyorum (ki çoğu yazar bu şekilde düşünüyor), annesi ile yaşadığı sorunlar, babasının intiharı, hayatı boyunca hep kadınlar tarafından red edilmesi…Özellikle babasının ölümünden sonra Schopenhauer, annesiyle iyi ilişkiler kuramamıştı. Annesinin Schopenhauer’a yazdığı mektuplardan biri, aralarındaki ilişkiyi gösteriyor: “Tahammül edilir şey değilsin, başına bela oluyorsun insanın, seninle birlikte yaşamak güç; ukalalığın bütün iyi taraflarını gölgede bırakıyor, başkalarında kusur bulmadan edemediğin için, o iyi yönlerinin dünyaya hiçbir faydası yok.”
Esasında kendisi de aşık olmuştur hem de aralarında 26 yaş farkı bulunan bir kıza…Kız kendisinden tiksindiğini açıkça söylemiştir.Hep bir redddedilme ve kadınlar tarafından itici bulunma…Hoş miras bırakılmamalıdır kadına demiştir ama tek miras bıraktığı uzun yıllar yaşadığı(aşık mıydı bilmiyoruz) bir kadındı.Kadınların zeka konusunda aşağı olduğunu söylüyor kendileri.Çocuk zekayı anadan, iradeyi babadan alır da diyor.(E yani burumda erkekler de zeki değil, çünkü annesinden alıyorlar zekayı? )
Bakmayın bu tutumuna ‘’Kadınlara çok düşkündüm beni bir anlasalardı…’’ diye itiraflarda bulunmuştur.
Schopenhauer’in kadınlarla ilgili görüşlerinin hayatının ileriki dönemlerinde değişip değişmediyse bilinmiyor. Her ne kadar Wagner’in arkadaşı ve Nietzsche’nin tanıdığı Malwida von Meysenburg, bir kadın arkadaşının, yaşlı filozofun “Oo, daha kadınlarla ilgili son sözümü söylemedim.” dediğini aktarsa da, ünlü filozof, konu hakkında son sözünü yayımlamadan hayatını kaybetmişti.

İkinci kısım ise muhteşem tespitler ile dolu,aşka dair söylemlerini ele alıyor. Arthur’a göre aşk vardır yalnız bu tamamen yaşama iradesi ve cinsel içgüdü ile alakalı.Ne kadar büyük olursa olsun her aşk bütünüyle cinsiyet içgüdüsü ile ilgilidir.Aşkın nihai amacı gelecek neslin oluşturulması işi, üremedir. Gelecek insanların varlığı bizim içgüdümüz tarafından koşullandığına göre tabiatımızda yapacağımız seçimi de belirleyen şey, aşktırAşk tabiiatın amaçlarina ulaşması için bizim içimize koyduğu bir yanılsamadır.Aşk serüvenin amacından daha soylu ve yüce bir amaç yoktur Schopenhauer’e göre; aşk yeni varlıkların dünyaya getirilmesini sağlar çünkü.
Birbiri ile tamamen zıt; düşünce beden olarak uygunluğun bulunmadığı kişiler arasında da aşk yaşanabilir, düşmanlıktan, nefretten aşk doğması da pekala mümkündür.Böyle bir aşk deyim yerinde ise gözlerini kör eder ve evlilik ile neticelenirse mutsuz bir evlilik ortaya çıkar.
Aşk, yaşayan kişinin kendi seçimi değildir mükkemmel, güçlü bir neslin devamı için seçimi tabiat yapar.Bundan dolayı herkes öncelikle güzel olanı arzu eder, üstelik herkes kendinde olmayan özellikleri kusurları güzellik olarak görür, çekici bulur.Mesela çelimsiz bir adam balık etli kadınlardan hoşlanır iken, sarışınlar esmerlerden hoşlanır.(Bu durumda erkekler neden minyon kadınlardan hoşlanır aldınız cevabınızı) Aynı şekilde herkes kendikinin tersi mizaçta olan birini ister.Bir erkekte güzel bir kadını seçmeye iten , türde en iyiyi hedefleyen içgüdüdür, erkek her ne kadar zevkini arttırmaya çalıştığını düşünse de.Bu yüzden; kalçanın bele oranı ve göğüsler gibi vücut oranı erkekler için önemlidir çünkü doğurganlığa işaret eder, görüldüğü gibi erkek seçimini kendisini yapmaz, seçimi yapan gelecek nesli oluşturma içgüdüsüdür.Seçimimi yönlendiren başka etkenler de vardır : Yaş, sağlık, kemiklerin yapısı ve güzel bir yüzdür.Üreme kabiliyeti olan herkes bu amaç uğruna aşık olduğu kişi için her fedakarlığı yapabilir.

Arthur’un söylemek istedikleri bunlarla sınırlı değil, daha fazlasını yazsam size haksızlık etmiş olacağım​
musmutlu kalın.
Keyifli okumalar, sevgili dostlar…️
80 syf.
·2 günde·2/10 puan
Schopenhauer'in kadın düşmanı olduğunu düşünen insanlara sesleniyorum: Haklıymışsınız... Bekliyordum bir şeyler; ama bu kadar kadınları yermesini, aşağılamasını ve hor görmesini beklemiyordum. Beğeni kasmak için süslü cümleler kurmak amacında değilim. Kurmayacağım da. Sadece bazı konulara dikkat çekip gideceğim. Özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var: Schopenhauer ölmüş olabilir; ama onun felsefesine yakın insanlar hala çevremizde "modern beyefendiler" olarak dolaşmaya devam ediyor...

Normalde Schopenhauer'i severim. Düşüncelerini de savunurum. Zaten sevmiyor olsam 4 kitabını neden okuyayım... Ama savunduğum düşüncelerinin dışında, kadınlar, aşk, evlilik ve cinsellik üzerine tespitlerinin yer aldığı bu kitabını hiç sevmedim. Zira Schopenhauer'e göre;

- Kadınlar zihinsel olarak erkeklerden aşağıdır.

- Kadınlar bedensel olarak erkeklerden aşağıdır.

- Kadınlar her zaman çocuksu, uçarı ve dar görüşlüdür.

- Kadınların ciddi bir şekilde dikkat ve emek sarf ettikleri tek şey, aşk, sevdiklerinin gönlünü kazanma, yahut giyim kuşam, cilt bakımı, dans etme ve bunlarla bağlantılı olan her şeydir.

- Doğa kadınlara kendilerini korumaları ve savunmaları için ikiyüzlülük yahut riyakarlık yeteneği vermiştir. Dolayısıyla ikiyüzlülük ve riyakarlık onlarda doğuştandır.

- Kadınların var olma sebebi, insan soyunun sürdürülmesidir.

- Kadınlar ne müzik ne şiir ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlılığa sahip değildirler.

- Kadınların amacı erkeği elde etmektir.

- Kadın ve erkek hukuksal anlamda eşit olmamalıdır. Şahitlikleri bir tutulamaz.

- Erkekler çokeşlli bir hayat sürebilir. Fakat çokeşlilik kadınlara göre değildir.

- Kadınlar erkekler gibi mirasçı olamamalıdır.

- Kadınlar fıtraten itaat etmek için yaratılmıştır, bir efendiye ihtiyaç duyarlar.

Yukarıdaki cümleler, art niyetli bir şekilde kitaptan çekilip önünüze servis edilmiş cümleler değil. Schopenhauer, bu cümleleri savunuyor. Hatta birkaç basit örnekleme yaparak kendini haklı çıkarmaya da çalışıyor. Fakat insan ilişkileri, birkaç basit örnekten yola çıkarak neticeye varılacak bir ilişki çeşidi değildir. Bu ilişki karmaşıktır. Birçok değişken vardır. İnsanları bir takım davranışlarda bulunmaya iten milyonlarca sebep, psikolojik durum ve toplumsal şartlar vardır. Basit birkaç örnek göstererek, kadınlar erkeklerden daha dar görüşlü demek bence sığ bir bakış açısıdır...

Hatta biraz daha ileri gideceğim, bana göre, kadına yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün, kısacası kadına yönelik her türlü olumsuz eylemin temelinde yatan düşünce şekli tam olarak budur. Dikkatinizi çekmiştir, kadına yönelik olumsuz eylemlerde bulunan insanların çoğunda kadını küçük görme, hor görme, kendi üremesi için kadını araç olarak görme, evde oturan basit itaatkar yaratıklar olarak görme vs. vardır. Bu sebeple Schopenhauer'e ve Oscar Wilde'a geçmişte yazdıklarından dolayı bugün kızalım; fakat günümüzde böyle düşünen zavallıları da yerden yere vurmaktan çekinmeyelim.

Kitabın ikinci bölümünde ise Schopenhauer, "aşk" teması üzerinden evlilik, tekeşlilik/çokeşlilik, üreme gibi konulardaki düşüncelerini dile getirmiş. Tabii bu düşünceler de bir hayli çağ dışı düşünceler. Günümüzde bu düşüncelerin pek yeri yok. Zira ona göre, aşk bir içgüdüdür ve amaç tamamen gelecek neslin oluşturulmasıdır. Evlilik ve cinsellik, gelecekteki insan soyunun teminatıdır... Yani ona göre evlenip de çocuk yapmayan insan doğaya aykırı davranmaktadır. Maalesef Schopenhauer'in bu konulardaki düşüncelerini insanlarda uygulanamayacak bir düşünce şekli olarak görüyorum.

Ayrıca Schopenhauer'in kadın-erkek ilişkilerinin tümünü üreme ve gelecek neslin yetiştirilmesi açısından ele alması, "haz" kavramına hiç değinmemesi beni bir hayli şaşırttı. Zira insanı bu konularda yönlendiren en önemli hissin haz olduğunu düşünüyorum. Haz olmadan Schopenhauer'in bahsettiği hiçbir şey gerçekleşmez. Salt üreme ve gelecek nesli oluşturma fikri bile insandaki hazzın kaçması için yeterlidir. Hazzın kaçması da çok tehlikelidir. Zira kaçan hazzı yerine getirmek neredeyse imkansızdır.

Baştan sona Schopenhauer'i yerden yere vurdum; ama şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Adam yaklaşık 200 yıl öncesinin şartlarında bu düşünceleri dile getirmiş. Aynı şekilde Oscar Wilde de onun gibi 200 yıl öncesinden kadınlarla ilgili olumsuz tespitler yapmış. Tabii bu demek değildir ki, yazdıklarında, düşündüklerinde haklıdırlar... Fakat eleştirirken de dönemin şartlarını, toplumsal yaklaşımları, yazarın psikolojik durumunu, kadınlarla ilişkilerinde geçirdiği travmaları göz ardı etmememiz gerekir.

Bizim asıl dikkat etmemiz gereken, günümüzde hala böyle düşünen, 200 yıl geriden gelen insanların olmasıdır. Herkese keyifli okumalar dilerim.
80 syf.
·1 günde
Pekala toplanalım size Schopenhauer'un annesiyle yaşadığı o özel ve iddia edilen o hikayeyi anlatayım. Böylece neden bu kitabı yazarken kadınları yerin dibine soktuğunu daha net anlayabilirsiniz.

Johanna Schopenhauer, kendileri Arthur'un annesi ve oldukça bencil, annelik vasfından habersiz, eğlenceyle ilgilenip kendi hayatını herkesin hayatından üstün tutan bir kadın.

Schopenhauer, babası öldükten sonra annesi ile yaşarken, annesinin durmadan ilişki yaşamasından çok rahatsız olur. Daha sonra ise yakın arkadaşı olan Goethe'nin de annesinin ilişki yaşadığı bir başka kişi olduğunu öğrendiğinde bu durumu kaldıramayıp Goethe'ye annesinden ayrılmasını söyleyerek onu dostluklarını bitirmeyle tehdit eder.

Goethe için Schopenhauer çok değerli bir dosttur ve dostu kaybetmemek için Johanna ile ilişkisini kesip hayatlarından uzaklaşır. Bu duruma oğlunun sebep olduğunu öğrenen Johanna bir gece eve geç saatte gelen Arthur'la bu konu üzerinden şiddetli bir kavgaya tutuşur.

Kavganın sonunda oğlunu merdivenlerden aşağı iterek;
''Seni hayatımda istemiyorum, ilişkilerime karışamazsın, bu evden tek bir ünlü çıkacak o da ben olacağım, bunu kabullen ve gidip baba mesleğini sürdür. Boşa yazı yazmayı bırak, önümde oluşturduğun varlığınla engel olmaktan vazgeç.'' Der.

Bunun üzerine Arthur karşısındaki kadının gözlerine bakar, merdivenlerden ittiği için canı acımış ve gözleri dolmuştur, karşısındaki kadının anneliğini binlerce kez sorguladığını herkes tahmin edebilir. Hafifçe ayağa kalkarak Johanna'nın gözlerine bakarak şu can alıcı sözleri söyler;

''Senin annem oluşundan iğreniyorum, nasıl bir anne çocuğu yerine kendi ününü seçer. Ve inan bana bir gün bu evden bir ünlü çıkacak ama o ben olacağım. Sana yemin ederim ki senin o değersiz adın sırf benim annem olduğun için anılacak.''

Bu sözlerden sonra evi terk eder. Johanna o dönemlerde yazarlık yapmaktadır. Bu nedenle edebi çevrelere girmeye çalışan bir kadındır. Schopenhauer'un kadınlarla olan ilişkisinde annesinin çok büyük bir darbesi vardır.

Şimdi kitaba gelecek olursak, kitap aşırı eril bir dille kadın ve erkek ilişkisine değinmiş. Bunun sebebi sanırım okuyan ve okuyacak olanlar için artık daha açıktır. Lakin burada enteresan olan aşktır. Aşk söz konusu olduğunda aklın pek önemli olmamasından dem vururken bundan dolayı ona bir istisna çizmiş olmasıdır.

Kitap genel manada geleneksel 'türün devamı' konusunun ilerisine pek geçemediği gibi aynı zamanda Schopenhauer'un en kötü eseridir benim gözümde. Yine de okunması gerektiğini düşünüyorum. Zira bir filozofun yaşamının kendi felsefesini nasıl etkilediğine güzel bir örnek olacaktır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.. :)

Not 1: Konuşmalardaki dramatiklik şahsıma aittir, fakat olayın bu tarz gerçekleştiği bilinmektedir.

Not 2: Ve gerçekten de Arthur'un adı sayesinde Johanna biliniyor.
80 syf.
·5 günde·2/10 puan
Schopenhauer kadınları yermeye doyamadığı bu kitabında erkekleri yüceltmeyi de unutmuyor. Kendisi hakkında kadın düşmanlığı dışında net kanılarım yok.
Ayrıca kadınları bu derece hor gören bir insanın hele ki kadınlar tarafından büyük birisi olarak görülmesi bence ayrı bir trajikomik durum. Kadınlara neden bu kadar düşman olduğunu düşününce kuyruk acısı olduğunu anlamak zor degil.
Kadınların ev işleri ve din dışında herhangi bir yerde olmaması gerektiğini savunuyor. Çünkü akıl yoksunu olarak görüyor. Bunun doğru olduğunu da; yapılan sanat eserlerinde,bilim çalışmalarında ve daha bir çok alanda olan eserlerin hepsinde erkeklerin yer aldığını birinde bile kadınların yer almadığını vurgulayarak yapıyor. Peki soruyorum kadınların yaptığı eserler tarih literatürüne alınmaya bile layık görüldü mü ? Misal Marie Curie iki ana dalda Nobel ödülü almayı olmadığı varsayılan aklı ile mi aldı? Marie Theresa nasıl 40 yıl tahtta kalmayı basardı, din bilgisi ve yemek kitapları ile mi?
Hayır Schopenhauer kadınlar da erkeklerde aynı akla sahipler. Kadınlarda bazı kısımlar erkeklere göre daha iyi çalışır erkekler de ise bazı kısımlar kadınlara göre daha iyi çalışır.
65 syf.
·1 günde·3/10 puan
Merhaba Arthur. Seninle tanışmama bir inceleme vesile oldu. Doğrusu pek bir övgüyle bahsediyordu bu kitabından. Merak işte, okuyayım dedim. Kitabının PDF'sini indirdim ve okumaya başladım. Kitabının başlangıcı da dilin kadar akıcı olmuştu. Göz atayım derken bir baktım kitabı yarılamışım. Üslupta sıkıntı yoktu amenna ama yazdığın her şeye katıldığımı söyleyemeyeceğim. Hatta aşka bakışın çok acımazsızca olmuş ve bana kalırsa biraz da gerçek dışı cümleler kurmuşsun. O yüzden seninle biraz atışacağım (tek taraflı olacak farkındayım).

"Her şeyden önce, erkeğin tabiatı gereği aşkta kararsızlığa, kadının ise vefakârlığa eğilimli olduğunu belirtmek gerekir. Erkeğin aşkı, tatmin olduğu andan itibaren gözle görülür bir şekilde azalma eğilimine girer; neredeyse bütün kadınlar, ona, zaten sahip olduğu kadından daha çekici gelecektir, değişikliğe özlem duymaktadır. Öte yandan, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. " demişsin. İlk işaretlediğim paragrafın bu oldu. Sonra "evlilikte sadakat erkek için yapay, kadın içinse doğal bir şeydir..." gibi bir cümle kurmuşsun. Bu söyediklerine önce hak verdim ama sonra penceremi daha geniş tutup olayı daha farklı açıdan ele aldım ve aslında söylediğin şeylerin altında çok farklı sebepler yer alıyor. Hiçbir kitap, dizi, film, belgesel vb. gibi şeylerde kadını insan yerine koyup da duyguları olduğunu vurgulayan bir şeye denk gelmedim. Yani sen şimdi diyorsun ki erkek her zaman hoppa, aklı bel altına kaçık, doymayan, yetinmeyen, namus kavramından yoksun, hayvanlar gibi iç güdülerine hizmet eden bir mahluk mu? Düşünüyorum da acaba bu gibi söylemlerle erkekleri hoppalığa iten, sizin gibi bağnaz düşünceli insanlar mı oluyor? Neden erkeğin yaptığı her şey normalmiş gibi ele alıp da ahlaktan yoksun, hayvandan aşağı bir kimliğe büründürüyorsunuz? Neden kitaplarda, filmlerde erkeklerin çapkınlığı övgüyle ele alınır da kadının çapkınlığı farklı bir etiketlemeyle yerini bulur? Arthur'cum! Malesef sana burada şiddetle karşı çıkacağım. Çünkü senin gibi düşünenler erkekleri hoppalığa, kadınları da buna katlanmaya, normal bir durum algısı yaratmaya çalışıyor.


Gelelim evlilik konusunda dikkatimi çeken yazına. Hep ben konuşuyorum ama Arthur'cum bence sen yeterince kitabınla, konuşma eylemini gerçekleştirmişsin.
"Evlilikle elde edilmesi hedeflenen şey zihinsel yönden hoşça vakit geçirmek değil çocukların dünyaya getirilmesidir ve dolayısıyla burada söz konusu olan da kafaların değil kalplerin birleşmesidir. " Şimdi burada haklı ve haksız tarafların var. Evet dediğin gibi, evliliği sadece çocuk yapmaktan ibaret gören zihniyetler var ama bunu genellemek ve olması gereken buymuş gibi göstermek yanlış. Evlilikte hem zihinsel hem de ruhsal olarak ortak bir paydada buluşup, sevgi, saygı ve sadakati gözardı etmemek daha mantıklı değil mi? Söz konusu olan kafaların değil kalplerin birleşmesidir diyorsun ama bir evlilik sadece çocuk yapma düşüncesinden ibaretse orada kalplerin buluşması gibi bir şey söz konusu olabilir mi?


"Karşıt cinslerden iki genç insanın, ilk defa olarak karşılaştıklarında, birbirlerine bakışlarındaki derin ve bilinçsiz ciddiyette, birbirlerine fırlattıkları nüfuz edici ve inceleyici bakışlarda ve sahip oldukları çeşitli özelliklerin ve bedenlerinin her bir parçasının maruz kaldığı dikkatli yoklamalarda olağan dışı ve özel bir şeyler vardır. Bu tetkik ve muayene, ikisinden ve onların sahip oldukları niteliklerin bir kombinasyonundan meydana gelmesi muhtemel yeni bireye ilişkin olarak bir türün koruyucu ruhunun meditasyonundan başka bir şey değildir. "
" Üreme yetisine sahip bütün insanlarda, türlerin dehası, dünyaya gelecek insan soyunu düşünmektedir."
Yani diyorsun ki Mecnun Leyla'yı gördüğü anda ondan olacak çocuğu düşündü ve aslında Aşk dediğiniz şey insanların çiftleşip çocuk yapma isteklerinden başka bir şey değildir.
Hatta diyorsun ki senin eşin aslında seni ilk gördüğünde ileride olacak çocuğu düşündü ve seninle evlenmeye karar verdi. Yani aslında ortada bir çıkar var ve biz kadınlar da o çıkara hizmet eden yardımcı varlıklarız. Yani aslında kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye aşık olmuyor, yegane amacımız çocuk yapmak, çocuk yapmak ve çocuk yapmak...

"Son derece akıllı ve üstün niteliklere sahip erkeklerin nasıl olup da kendilerini şirret ve evlilik meraklısı ifritlere bağladıklarını sıklıkla görüp de onların neden böyle bir seçim yapmış olduklarını kavrayamayışımızın mümkün olabilecek tek açıklaması da burada gizlidir. İşte bu sebepten dolayı, eski insanlar, aşkı bir körlük olarak betimlemişlerdir. Aslında, âşık bir erkek de evleneceği kadının, kendisine sefil ve mutsuz bir yaşam vaadinde bulunan karakter ve mizaç kusurlarını fark edebilir ve acı bir şekilde hissedebilir ama yine de bunlar karşısında en hafif bir korku bile duymayacaktır." Ah Arhur, hemcinsini yüceltmeden de yapamamışsın. Şimdi senin cümlelerine karşın benim cümlelerim: Son derece akıllı ve üstün niteliklere sahip kadınların nasıl olup da kendilerini cinsel arzularının kölesi olan hayvani mahlukatlara bağladıklarını sıklıkla görüp de onların neden böyle bir seçim yapmış olduklarını kavrayamayışımızın mümkün olabilecek tek açıklaması da burada gizlidir. Aslında aşık bir kadın da evleneceği adamın kendisine sefil ve mutsuz bir yaşam vaadinde bulunan sahtekar, karakteri çöp olmuş birinin kusurlarını fark edebilir ve acı bir şekilde hissedebilir ama yine de bunların üstesinden gelebileceğini düşünecektir.

"Aşk evlilikleri, kişilerin değil türün çıkarına olmak üzere yapılır. Ancak ilgili tarafların kendi mutluluklarına katkıda bulunduklarını düşündükleri doğrudur fakat güttükleri asıl amaç aslında, kendileri için yabancı olan, sadece onlar tarafından dünyaya getirilmesi mümkün olan bir başka bireyi dünyaya getirmektir. Bu amaçla bir araya getirilmiş olan kadınla erkeğin, buna göre, söz konusu birlikteliklerini mümkün olduğu ölçüde devam ettirmeleri gerekir. "
Şimdi sen böyle yazınca bende de basit bir genelleme yapma ihtiyacı doğdu. Senin söylediklerine bakılırsa o zaman sadece aşk evlilikleri değil bütün evlilikler bir çıkar uğruna yapılıyor. O zaman annem babamı çıkarı için kullanmış, babam da annemi çıkarı için kullanmış ve o söz konusu çıkarın somut nesnesi de ben oluyorum.

"Evlenecek çiftin rahat bir hayat sürmesini her şeyin önünde ve genel de ebeveynlerin yaptığı seçimler doğrultusunda gerçekleştirilen evliliklerde ise durum bunun tam tersidir. Burada hakim olan görüş ve düşünceler, hangi türden olurlarsa olsunlar, her koşul altında gerçektirler ve kendiliklerinden ortadan kalkmaları da mümkün değildir. Onlar vasıtasıyla
şimdi kuşağın mutluluğu temin edilmiştir fakat bu elbette gelecek kuşağın zararına olacak şekilde yapılmıştır, bu doğrudur ve fakat sonucu ancak zaman içinde anlaşılabilecektir" Sen ne istiyorsun Arthur anlamadım ki? Aşık olup evlensek de beğenmiyorsun, görücü usulü evlensek beğenmiyorsun. İstenmeyen evlat muamelesi mi gördün? Eldivenle mi sevdiler seni? Her şeyi çıkara bağlamışsın ama ben eşimi görünce çocuk düşünmedim mesela ne yapcaz onu?

Sana bişey diyeyim mi Arthur, sen tam bir kaçıksın. Kızma hemen canım delilik iyidir, hayatın yükünü alır omuzlarından ;)
Bu kafayla kısa yoldan emekliye ayrılmışsındır sen.

Aaaa bak ne diyeceğim. Seni merak edip hayatını araştırdım da hiç güzel şeyler duymadım hakkında. Hatta bak şu ilgimi çekti: "Herhangi bir şeye inanmayan evhamlı biri olarak anılır. İçinde yaşadığı ortamın sürekli ona kötülük vereceğini düşünmektedir." Sen baya baya pencereni karartmışsın Arthur.
Bitmedi ama daha var, merak ediyor musun arkandan söylenenleri, yazılıp çizilenleri?
"Gürültüden nefret eder. Ona göre insanların çoğunluğu hor görülmeye layıktır. Kendisi insanlardan uzak ve bencil bir yaşam sürer."
Ah Arthur ah! Söyleyecek söz bulamıyorum sana. Resmen içindeki bütün kötülükleri yumuşatarak insanlara empoze etmeye çalışıyorsun.

Neyse çok yerdim seni, ne çok konuştum. Yoruldum gerçekten, ayrıca muhabbetin de hiç çekilmiyor, surat beş karış.
...

Sevgili 1k! Ben Arthur'cuğumu çok yerdim ama söylediği her şey de yanlış değil. Yani kitap çöp değil! Haklı olduğu taraflarda var ama ben haksız olduğu tarafları daha çok gördüğümden birazcık eleştirdim. Haklı taraflarını size sakladım :) Okuyabilirsiniz.
Osman Y.
Osman Y. Aşka ve Kadınlara Dair (Aşkın Metafiziği)'i inceledi.
80 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Arthur Schopenhauer etkinliğini düzenleyen Quidam/Duvar/ 'a teşekkürler..

Müslüm Babadan Arthur Amcaya gelsin,

https://www.youtube.com/watch?v=l-KmnqbT3ZA

KADIN-ERKEK MESELESİ ÜZERİNE BİR TAKIM TESPİTLER KİTABI

İnsanlık tarihinin üzerine kurulu olduğu bu kadim mesele ile ilgili Arthur amca kendince yorumlar getirmiş ve bilmeceye yeni sorular katmıştır.

Özetle kadının ve erkeğin tabiatı üzerine kafa yormuş ve her şeyin aslında neslin devamı meselesinden ibaret olduğu sonucuna varmıştır, haksız da sayılmaz.
Kadınların aynı zamanda annelik misyonunu da hesaba katarak, erkekten nasıl farklılaştığını da incelemiş. Aşktır meşktir falandır filandır fazla da takılmayın diyor yani. Erkeğin kadına olan bağımlılığı ile kadının erkeğe olan bağlılığı arasındaki farklar hani.

Biraz da arabesk yaklaşmış mevzuya , iyi de etmiş. Nice filozoflar da açıklamaya çalışmış yüzyıllarca ne iştir bu işler diye.. Mesela Spinoza’dan bir örnek var kitapta,

“Aşk, bir dış sebebin tasavvuru eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpermesidir” demiş Spinoza. Benim bugüne kadar gördüğüm en güzel aşk tanımı sanırım bu, yani varsa tabi böyle bir duygu ki aslında var olup olmadığı da belli değil demeye getirmiş bence Spinoza.

İlk kafa yoran Arthur amca değil yani, son da olmayacak. Pek çok kişi gibi o da bu ilişki biçimini türün devamı, soyun ilerlemesi gibi temel bir nedene bağlamış. Bu sayede, bu çekim sayesinde nesiller devam etmiş diye açıklamış ve cinsel dürtülerle de bir güzel bağlamış.

Aslında şunu da söylüyor Arthur, keşke sevgiyle bağlansaydık da birbirimize, araya bunca dünya telaşını katmasaydık. Yüreğimizin sesini dinleseydik de gerçekten sevebilseydik birbirimizi. Fakat ne mümkün! İlle de uyumluluk peşine düşmeliydik ve boş vermeliydik duygulara..

Kimileri de bu kitaptan şunu çıkarıyor, Arthur amca kadınları doğurgan varlıklar ve cinsel obje olmaktan ibaret görerek kadını aşağılamıştır. Haklılar mı yoksa ? Arthur da istemez miydi kadınlarla sağlıklı seviyeli güzel ilişkiler kurmayı? Ama becerememiş işte adamcağız ne yapsın yani, bir tek onun derdi miydi bu ? Hayır. Belki çirkin bir adamdı, uyumsuzdu, çaresizdi belki de..

Suçu doğaya atmış biraz da. Normal bir adam olamamış hayatı boyunca neylesin.. Kadınların bu kadar gücün peşinden gitmelerini hem içine sindirememiş hem de kabullenmiş.

Kadınları yerden yere vuruyormuş gibi görünse de çoğu zaman , aslında içten içe onlara bir türlü ulaşamayışının yasını tutmuş ve deliye dönmüştür. Dünyaya eli yüzü düzgün sağlam bir çocuk getirmek uğruna iki yetişkinin neden kendilerini heder ettiklerini de çözmeye çalışmıştır.

Hayatı bu kadar ciddiye almak neden demiş ve bir yerden sonra da koyvermiştir. Kimseye kalmayan dünya bize mi kalacak demiştir de sözünü dinletebilmiş midir ?

Kimsenin çözemediği kadın bilmecesini çözmek Arthur amcaya mı kalmıştır? En azından yola çıkmıştır, galiptir bu yolda mağlup misali uğraşmıştır.

Pek anlatamadım sanırım, neyse okumak isteyen okusun bu kitabı, iyi okumalar..
65 syf.
YENİ BİR BİREY OLUŞTURURKEN GEREKLİ ŞARTLAR:

1-AŞK
2-1

Putkırıcılık... İşte Almanya'da Schopenhauer'ı 1800'lü yılların ortalarında tanımlayan söz. Annesi bir edebiyatçı olan Schopenhauer'ın hayatı, insanları, yaşayış tarzlarını ilişkileri vs anlamaya, sorgulamaya, kendi içinde çözmeye çalışmasını bir nevi açıklar nitelikte. 9 yaşından beri babasıyla seyahatlere çıkan Arthur'un ''çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?'' sorusunu da çürüttüğünü görmekteyiz. Hem okuyup hem de gezen biri olarak hayatı çok erken yaşta tanımıştır. Daima yalnızlığı seven, gürültüden uzak duran Arthur'un insanların iç dünyasına derinlemesine dalmasından ötürü böyle bir düşünce içinde olduğunu düşünmekteyim. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bir umut silsilesinin içindeyizdir. Bu umutların içinde muhakkak bir insan figürü bulunmaktadır. İnsan bazen öyle bir duruma düşer ki kendi arzularından, isteklerinden, düşüncelerinden bile korkar hale gelir. Okuduğum bir çok kitabında eleştirirken kendini de o paydanın içine sürüklediğine bir çok kez şahit oldum. Geothe, Newton, Platon, Sokrates, Eflatun gibi düşünür / filozofların düşüncelerini önemser ancak bir yandan da ''bir ahlakçının sadece kendisinin sahip olduğu erdemleri örnek göstermesinin saçma olduğunu'' söyler. Erdemler nitelik ve nicelik bakımından kişiden kişiye değişmemelidir onun gözünde. Tıpkı doğrunun nereden ve hangi pencereden bakılırsa bakılsın aynı kalması gerektiği gibi. Ona göre farkında olmak her şeydir. Sorgulamak da bilmenin tabanında yer alır. Sorgular da sorgular Schopenhauer! Şüphecidir ama tereddüt etmez. Tahlillerin adamı Peyami Safa hem şüphe eder, hem de tereddüt. Bu yüzden iç dünyası daima karanlıktır. Onun çıkarımlarıyla Schopenhauer'ın varsayımlarının birbirine bir çok noktada benzeştiğini düşünmekteyim. Sadece Peyami Safa'nın daima dünyaya olumsuz bakışı bir noktada Schopenhauer'ı ondan ayırır. Schopenhauer daime gerçekle ilgilenir. Gerçeği açıklarken acımasızdır. Düşüncesini bize doğrudan sunar. Bilinmeyenle işi yoktur onun daima halihazırda fikirlerle ilgilenir. Tabularla ya da putlarla da ilgilenmez kendi deneyimlerini ön planda tutar. Bireysel olgulardan evrensel yargılara ulaşmayı amaçlar. Zaman ya da yer fark etmez yazarların bulundukları çağdan, zamandan şikayet ettiğini görürüz. Arthur'un da zamanın siyasi ve toplumsal olgularından ötürü dünyayı bir cehenneme benzettiğini anlayabiliyoruz. Ona göre dünya olunabilecek en kötü yerdir. Sadece zamanın şartları değil insanlarla da sorunu olan bir filozoftur. ''İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek'' demiştir. Ne kadar da doğru bir söz değil mi? Gittikçe, daima kötüye gidiyoruz. Arthur'un Nietzsche'nin fikir babası olduğunu da düşünürsek bugünümüze ışık tutan biri olduğunu söyleyebilirim.

Genel bilgilerden sonra kitaba gelirsek, Aşkın Metafiziği kitabında yer alan bir çok fikrin yansımasını bu eserde de görebiliriz. Bir ara kitaptan bir alıntının altına atılan yorum acaba aynı kitabı mı okuyorum dedirtti. Karşılaştırma yaptığımda aynı adamı ancak farklı bir kitabı okuduğumu anladım. Schopenhauer'ın acımasızca gözümüze soktuğu ''aşkın amacının yeni bir birey oluşturmak olduğu'' bu eserde de sesli olarak dile getiriliyor. Bunu kabul etme noktasında sıkıntılar yaşasam da her sayfada bunun örnekler eşliğinde ısrarlı bir şekilde dile gelişi bilinçaltımda çoktan yer etmiş durumda. Bir erkek ile bir kadın birbirinde ne arar? ya da ne bulur? İnsanlık tarihinde aşkın ve cinselliğin yerini derinlemesine inceliyoruz.

Nietzsche Schopenhauer hakkında: ''Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım'' demiştir. Buna katılmamak elde değil. Gözünüz korkmasın. ''Ben felsefeden anlamam yeaaa'' da demeyin. Çok açık, sadece, anlaşılır bir dil kullanıyor kendileri. Okumakta geç kaldıysanız bir uçtan başlayın derim. Ancak anlayarak ilerleyin. Kitabın her bir sayfası apayrı hazine. Müsait bir zamanda yeni bir Schopenhauer kitabıyla sizi alıntılara boğacağıma emin olabilirsiniz. İyi okumalar.

https://www.youtube.com/watch?v=8EAePnL9jk8
Çetin Öcalan
Çetin Öcalan Aşka ve Kadınlara Dair (Aşkın Metafiziği)'i inceledi.
80 syf.
·Puan vermedi
"Aşka gönül vermem aşka inanmam
Yıllarca boş yere ağlayıp yanmam
Böyle bir arzuya meyledip kanmam"
(Beste-Güfte: Baki Çallıoğlu)

Meşhur fıkradır; Bektaşiye sormuşlar: "Hiç aşık oldun mu?" diye. "Bir kere tam olacaktım, bastılar" demiş. Bektaşi ile Schopenhauer'ın birleştiği nokta 'aşk' denen mefhumun cinsel dürtü kaynaklı olduğu. Çevremizi biraz gözlemlediğimizde benzer sonuca bizim de varmamız mümkün. İnsanlar pek çok konuda olduğu gibi aşk konusunda da ikiyüzlüdürler. Sözlerindeki ruhaniliğe hallerinde rastlayamazsınız. 'Aşık'tan geçilmeyen memleketimizde aldatmaların, boşanmaların, aile içi şiddetin, sevgili terörünün, kaprislerin, ayrılıkların,değer vermemenin, değer görmemenin ve dahi bir yığın problemin adiyattan sayılması şüphesiz aşkla ilgili tasavvurlarımızda bir problem olduğuna işaret ediyor. Bu verileri, arzuların doyum noktasına ulaştıktan sonra acı vermesi bilgisi ile birlikte değerlendirdiğimizde aşkın arzu odaklı yaşandığını varsayabiliriz. Hande Yener'in "yanan yanana ama pişen yok/ iki lafın arası aşk acısı" diye tarif ettiği bir ortamda aşkın ne olduğu konusunda ben de Bektaşi, Schopenhauer ve Hande Yener ile aynı saftayım.
Aşkı -veya insanların aşk derken kastettiği şeyi- daha iyi anlamak için bir tanım getirelim. Bunu formülize ederek yapmayı düşünüyorum. Bunun için de benzer bir kavramdan yola çıkacağım: Arkadaşlık. Arkadaşlık içerisinde ne gibi duygular barındırır? Elcevap: Sevgi, saygı, fedakarlık, vefa, sadakat,iyilik, şefkat, nezaket, empati gibi ulvi duygular. Bu saydıklarım aşkta da bulunan kavramlar, yani aşk ve arkadaşlığın kesişim kümesi. Peki aşkı arkadaşlıktan ayıran şey ne?, Aşkta olup arkadaşlıkta olmayan şey ne? Cevap tahmin ettiğiniz gibi: (kibarca yazarsak) Şehvet. Dolayısıyla aşk şehvetli arkadaşlıktır, diyebiliriz. Fakat bir problem var. Arkadaşlık için saydığım kavramların/duyguların tamamı zihinsel süreçlerin ürünü. Üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş bu yönüyle de güvenilir değerler. Ama şehvet öyle değil. Hayvani dürtülerimizin sonucu. Dolayısıyla güvenilir değil(Zaten ilk görüşte oluşabilen bir şey ne kadar güvenilir olabilir.). O zaman tanımı şöyle güncelleyebiliriz: Aşk, deforme olmuş ve güvenirliliğini yitirmiş arkadaşlıktır ve böyle bir arkadaşlık uzun süre devam edemez.
İnsanların aşktan bahsederkenki halleri ile aşık olduklarını iddia ettiklerindeki halleri birbirinden çok farklıdır. Aşktan veya aşık olunacak ideal kişi üzerine konuşurken hep yüce değerlerden dem vururlar. Hepinizin duyduğu şöyle şeyler derler mesela;
-"Benim tercihlerime değer versin"(saygı)
-"Gözü benden başkasını görmesin"(sadakat)
-"Tertemiz bir kalbi olsun"(iyilik-şefkat)
-"Beraber yaşlanalım"(vefa)
-"Oturmasını kalkmasını bilsin"(nezaket)
-"Birbirimiz için ölümü göze alalım"(fedakarlık)
Ama iş pratiğe geldiğinde yani insanlar aşık olduklarını iddia ettiklerinde ise ağızlarından şöyle kelimeler dökülür: "Abi çok güzel ya!", "Kızım aşırı yakışıklı" Gördüğünüz üzere tüm ulvi değerler unutulmuş, zihinsel süreç arka plana itilmiştir. Bir insanın mavi gözlerinden vefasını, gamzesinden saygısını, dudaklarından fedakarlığını anlayamayacağımıza göre bir şeylerin etkisi altına girmiş olma ihtimalimiz çok yüksektir. Anadolu irfanı bu durumu " Keçi gider ekine, boynuzları dikine" diye tarif eder. Ve mantığı devre dışı bırakan keçinin gittiği yol yol değildir.
"Aşkın gözü kördür." derler. Kesinlikle öyle. Çünkü aklı ve mantığı rehin alan dolayısıyla gerçekleri görmemize mani olan bir dürtüdür aşk. Leyla ile Mecnun hikayesindeki isimler bile bize bunu anlatır. Mecnun, cin kökünden gelir. Cinlere tutulmuş, cinnet halinde manasındadır. Yani akli melekeleri yerinde değildir aşığımızın. Leyla ise leyl kökünden gelir. Gece, karanlık manasındadır. Yani aslında Mecnun'un Leyla'da gördüğü fludur, net değildir. Mecnun'un istikbali parlak değildir. Çünkü hislerinin etkisiyle tanımadığı birine aşık olmuştur. Leyla'nın da istikbali parlak değildir. Çünkü kendisini obsesyon seviyesinde seven bir aşığı vardır ve deliler gibi sevmek anlatıldığı gibi iyi bir şey değildir. Bana sorarsanız, makul davranmaktan fersah fersah uzak olan bu çiftimiz kavuşsalardı bile boşanırlardı.(Yaznın bu bölümünde mesleki deformasyon etkisi görülmektedir.)
Milli aşk filmimiz Selvi Boylum Al Yazmalım'ın dillere pelesenk olmuş final sahnesi bahsettiğim seçim sürecini anlatır. Asya karakteri iki erkek arasında tercih yapacaktır. Kadir İnanır, yakışıklı bir jöndür, karizmatiktir. Gençlik aşkıdır. Ama sebebi her ne olursa olsun eşine ihanet etmiştir. Benim formülümde şehveti(dış güzelliği) temsil eder. Ahmet Mekin, yakışıklı değildir. Ama sadıktır. Kadına ve çocuğuna sahip çıkmıştır. Değerleri ve iç güzelliğini temsil eder. Sinemamızın sultanı tercihini güvenilir kavramlardan yana kullanır. Ahmet Mekin'e doğru yürürken çok değerli tespitleriyle bize nasihat edercesine efsane repliklerini söyler: "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti."
Michael Haneke "Amour(Aşk)" filminde aşkı anlatmak için yaşlı iki insanı tercih etmiştir. Aşk denince ilk akla gelen, gençlik, hareket, flörtleşmeler, romantik müzikler bu filmde yoktur. Yönetmenin aşkı iki ihtiyarla hatta felç kalan eşinin bakımını üstlenen birinin öyküsü ile anlatması manidardır. Hiç bir maddi fayda yoktur bu ilişkide. Dünyadan alacakları zevk de kalmamıştır karakterlerimizin. Onları birbirine bağlayan tek şey sadece birbirlerine verdikleri sözdür. Haneke böyle mi düşünmüştür bilinmez ama bize adeta "Eğer aşk denen şey gerçekten varsa o, hormonlar etkisini yitirdikten sonra da devam eden şeydir" demektedir.
"Aşkın gözü kördür"e tekar gelirsek, gözü kör olan aslen hormonlar, arzular ve dürtülerdir. Arzu, hızlı ve maksimum doyum ister. Bu pratikte, adaylar arasında hemen en güzelini/en yakışıklısını seçmeye yöneltir insanı(Ben Schopenhauer'ın yalancısıyım). Ama insanı diğer hayvanlardan ayıran bir özelliği içgüdülerini eğitimle sınırlayabilmesi ve kontrol altına alabilmesidir.Güzellik önemli değildir demiyorum tabi ki. İnsanın estetik duygusu da vardır. Ama asıl itibar edilmesi gereken duygular açıktır. Aşk ve arkadaşlık kıyaslamamdan gidersek, kimse arkadaşını güzel veya yakışıklı olduğu için seçmez. Nitekim arkadaşlıklar, aşklardan uzun sürer. İzah etmeye çalıştığım üzere vardığım sonuç aşık olmamak değil, arzular doyuma ulaştıktan sonra da arkadaş kalabileceğimiz birine bu duyguyu sarf etmek.('Hayat arkadaşı' bu bağlamda çok güzel bir yakıştırma)
Hadise'nin bir şarkısından alıntıyla bitirmek istiyorum.(Lütfen beni kınamayın. Gönül isterdi ki aşkı, Selahattin Pınar'ın 'Bir bahar akşamı rastladım size' bestesi ile anlatayım ama zamana ayak uydurmaya çalışıyorum). Hadise Hanım, bir modern dönem ilişki taşlaması olan "Aşk Kaç Beden Giyer" de şöyle der;
"Ten taşırsa hisleri
Yaşarsa sisleri
Kalp burda der mi?"

"Ten taşırsa hisleri": Yani yukarıda saydığımız sevgi, saygı, fedakarlık, empati, vefa gibi tüm ulvi hisleri barındırması gereken aşkı tene hapsederseniz, sadece ten taşıyacaksa bu hisleri, şehvetin emrine girecekse değerler,
"Yaşarsa sisleri": Aşkı bedensel zevklerin sis bulutu içerisine sokmuş olursunuz ve bu sis bulutu içerisinde gerçekleri göremezsiniz .(aşkın gözü kördür açıklamalarımı hatırlatmakla yetiniyorum.)
"Kalp burda der mi?": Arzuların hakimiyet sürdüğü bir devirde, tenin kılavuzluk ettiği sisli yolda yürürken gerçek aşkı bulabilmek mümkün değildir. Böyle bir durumda ne kalbiniz birini gerçekten sevdiğini anlayabilir ve 'gerçek aşk işte burada' der ne de sizi gerçekten seveni görebilirsiniz.
Eğer aşk, aşk.. diye sayıkladığımız şey, ten uyumundan, görsellikten, estetikli suratlardan, üçgen vücutlardan, gençlikten, güzellikten ibaretse umarım Hadise'nin sorusu başımızı biraz öne eğdirir ve bu konuda sağlıklı düşünmemizin kapılarını aralar:
" Söylesene sevgilim
Aşk kaç beden giyer? "
Sevdiği kızdan ayrılan erkeğin mutlaka okuması gereken kitap. İyi bir ağrı kesicidir, birkaç kez okunması gerekir, tespitler çok doğru veya doğruya çok yakındır. Kitabın ilk bölümü, kadınlara dair kısmının, schopenhauer'in kadınlar hakkındaki düşüncelerini öğrenmekten çok dönemin, yani 18 ve 19. yüzyılın kadına bakışını anlayabilmek için değerlidir. schopenhauer, aslında insanlarla hayvanlar arasındaki temel farkın irade, kısaca bilinçten olduğunu gözlemlemiş ve genel olarak çalışmalarını bu temel üzerine kurmuş.
80 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Schopenhauer'e göre, bütün o bizim kendi irademizle yaşadığımızı sandığımız sevgi/aşk ve tutku maceralarımızın hepsi aslında türün devamına olan içgüdüsel itaatimiz. Hatta bu öyle bir itaat ki hayatını bile sonlandırmana neden olabilir diyor. Çünkü Schopenhauer'e göre yeni birey ortaya çıkarma içgüdüsü yaşama içgüdüsünden daha güçlü. Buna Genç Werther’in Acıları 'ndaki Werther'i de örnek gösteriyor kitabında.

Yeni bir birey ortaya çıkarma dürtüsüyle insanın herşeye göğüs gereceğini ama sonrasında aşkın pek bir olayının kalmayacağını ve bu yüzden mantık evliliğinin insanı uzun vadede mutlu edeceğinden bahsediyor. Babaannemden duyduğum "hevessiz *****ten köroğlu doğarmış." diye bi atasözü var onu da düşünmüş olacak ki; aşk evliliği olmadığında da sağlıklı bireyler ortaya çıkmaz diye de eklemiş :)

Hakkını vereyim, ilk okuduğum kitabi ve iyi bir gözlemci olduğu kesin, keskin dili ile etkileyici bir okuma sunuyor. Ama kitapta cinsiyetçi, ırkçı ve homofobik cümleler göreceksiniz. Zamanına göre ilerici (sosyal bilimlerin emeklediği bir döneme göre çok cesur fikirler çünkü) ama modern çağımıza göre ilkel görüşlerle dolu.

Herneyse, felsefeye ilgi duyanların ve okuduklarıyla beyin fırtınası yapmayı sevenlerin okuduğunda kendi gelişimleri ve özgün fikirlerini açığa çıkarmada katkısı olacağını düşünüyorum. Okuyun okutturun dostlar...
Acıma, vicdanın inkâr edilmez bir özelliğidir. Acımanın, vicdanla doğrudan doğruya ilintili olduğunu ve onun özünden geldiğini söyleyebiliriz. Bu duygu, doğanın, dolaysız, kendiliğinden ve yabancılaştırılamaz bir ürünüdür. Her yerde ve her zaman görülür. Acımayı duymayan kimse, insanlığın dışındadır. Hatta, insanlık sözcüğü bile, acıma sözcüğüyle eş anlamlı olarak kullanılır.
Arthur Schopenhauer
Sayfa 78 - Yapı Kredi Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Aşkın Metafiziği
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
94
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780201000627
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
EZR Yayınları

Kitabı okuyanlar 6,6bin okur

  • Helin Güler
  • New
  • Rabia Nur Yılmaz
  • Fatma Batmaz
  • Emrullah Zengin
  • Hüseyin Karabulut
  • yakup senai ihtiyar
  • KELEBEK RUHLU
  • Nadie
  • book.planett

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (1)
9
%0.1 (1)
8
%0.1 (1)
7
%0.1 (2)
6
%0.1 (1)
5
%0.2 (3)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları