Ateşi Çalmak 2 (Fırtınanın Ortasında)

·
Okunma
·
Beğeni
·
696
Gösterim
Adı:
Ateşi Çalmak 2
Alt başlık:
Fırtınanın Ortasında
Baskı tarihi:
30 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
520
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052283448
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kor Kitap
Baskılar:
Ateşi Çalmak 2
Ateşi Çalmak 2
Ateşi Çalmak, bilimsel sosyalizmin iki kurucusu Karl Marx ve Friedrich En­gels’in yaşadıkları dönemin belgesel romanıdır. Tamamı beş cilt halinde Türkçeye kazandırılan bu büyük eser, biyografik bir romanın alışılmış sınırla­rını aşan bir konu ve ayrıntı zenginliğine sahiptir. Sovyet araştırmacı ve yazar Galina Serebryakova, XIX. yüzyılın büyük işçi mücadelelerini, bu mücadelenin sınıf önderlerini, teorisyenlerini ve örgütçülerini, tümüyle belgelere dayanan bir roman kurgusu içinde anlatmaktadır. Serebryakova, araştırmalarını, yal­nızca Sovyetler Birliği Marksizm Leninizm Enstitüsü’nde değil, aynı zamanda Avrupa’nın belli başlı merkezlerinde, işçi sınıfı mücadelesinin o dönemde geçtiği bütün bölgelerde de ince bir sabırla yıllarca sürdürmüş. Eserin­de yer verdiği olayların tarihsel gerçekliğe uygun olmasına özen göstermiş, dolayısıyla proletarya hareketinin tüm boyutlarına ilişkin tarihsel gerçekliğe uygun görkemli bir eser ortaya çıkarmıştır.
Eserin ‘Fırtınanın Ortasında’ alt başlığıyla yayımlanan bu cildinde, Marx ve Engels’in birlikte mücadeleye karar verdikleri andan başlayarak, 1848 dev­rimleri sonrasına kadar uzanan çalkantılı dönem anlatılmaktadır. O tarihsel anda, boydan boya bir “devrim kıtası” görünümü kazanan Avrupa’nın tüm devrimci karakteristikleri, 1848 devrimlerin ekseninde sunulmaktadır.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
"Bu akşam asla belleğimden silinmemeli," diye yazdı, "ben, zenginlerin değerlendirmeyi beceremediği her şeyi; bilgiyi, küçük sevinçleri ve açık yürekli neşeyi zevkle tadan, sağlıklı ve ruhsal bakımdan tertemiz insanlar arasındaydım. Kim demiş işçilerin hilkat garibeleri olduğunu? Bu ne iftira! Tüm aşağılanmalara ve haksızlıklara, köleliğe rağmen hepsi de bu iftiradan ne kadar uzaklar. Spartaküs ve Robin Hood: İşte onların ataları. Kont ve kontesten, çarlardan ve efendilerinden son derece iğreniyorum. Spinoza'nın sözüydü: 'İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil, yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.' Ama bazen de bunun tam tersi oluyor. Brüksel'de tanıdığım insanlar, karakterleri ve yaptıkları arasındaki uyumla ruhumuzdaki iyi olanı keşfederek içimizde parlak bir ışığın doğmasına neden oluyorlar."
Karl Marx, İngilizlerin yaşam tarzını ve değer yargılarını dikkatle gözlemliyordu.

İngiltere, son derece kalıplaşmış bir yaşam tarzı içinde hareket alanı bulan sıradan bireyciliğin beşiğidir. Artık incileri dökülmüş ‘bağımsızlık’ sözcüğü, Kraliçe’nin yurttaşları tarafından, komşunu tanımayabilmek biçiminde algılanır. Mister Brown, kırk yıl duvar duvara yaşadığı kapı komşusu Mister Smith’i tanımamakla gururlanır.

Marx ve Engels, çevrelerindeki insanlarla ilişkilerinde neşeli, samimi ve doğaldılar. En kapalı ruhlar bile onların karşısında doğal bir şekilde, farkında olmaksızın açılırdı. En ciddi küçük burjuvalar onları evlerine davet ederler ve şöyle derlerdi:

“Tanrı’ya şükür, komşuların yardımına ihtiyaç duymadık bugüne kadar, çünkü bağımsız olabilecek kadar imkanlara sahibiz. Evlerimizde, bizi borç istemek ve birbirimizi engellemek zorunda bırakmayacak her şeyimiz var. İnsanlar rastlantı eseri bir araya gelirler, ama rastlantı, onların tanışmalarına neden olamaz.”

Böylece, komşusunun evlendiğini, çocukları doğduğunu en son öğrenen Mister Brown oluyor, parlak silindir şapkalı, ceketli iki beyefendinin cenaze arabasıyla Mister Smith’in tabutunu mezara götürdüklerini fark etmiyor...

Kibirli suskunluk, küçümseyici sakinlik, kırıcı umursamazlık, insanların başlarının üzerinden ötelerde gezinen, sıkılmışlığı belirten bakışlar... Kendini beğenmişliğin tüm bu belirtilerini, İngilizler, ancak kendi yakın çevreleriyle oldukları zaman göstermezler. Bu, denenmiş bir kalkandır ve özel yaşamlarına dıştan gelebilecek müdahalelerin, fazladan yükümlülükler doğuran rastlantısal tanışmaların önünü keser.

Borç verme ve borç alma! İşte budur burjuvazinin kutsal sloganı, yol gösterici, sağlam işareti.
Louis Blanc, bu rutubetli ve karanlık bodrumlar büyülü bir esin kaynağıymış gibi kendisini dinleyen işçilere, gelecekteki müstakil ve aydınlık evlerini parlak bir biçimde anlatıyordu. Nutkuna kendini iyice kaptıran hatip, sözlerini şöyle bitirdi:

“Gidin ve çalışın. Bize güvenin. İşte bakın, sizin böyle bahçeleriniz olacak.” Louis Blanc ayaklarının üzerinde yükselerek pencereyi açtığında, yüzyıllardır saray bahçıvanları tarafından yetiştirilen nadide çiçeklerin ve bitkilerin bulunduğu Lüksemburg Bahçeleri’nden eşsiz bir koku yayılarak zemini pis, duvar kağıtları yıpranmış karanlık salona girdi. Salondakiler bahçedeki güzel kokularla birlikte kuş sesleri de işittiler; salona suskunluk çöktü.

Sorunları Çözme Komisyonu’na çağrılan burjuvalar, sakallarının ardında gizlenerek sırıttılar. Bu dikkafalı emekçilerle uzlaşma, çantada keklik gibiydi şimdi. Ama şikayet için gelen kalabalığın arasından fırlayan biri bu sükûneti bozdu.

“Siz, yurttaş Louis Blanc, bize ‘gidin ve çalışın’ diyorsunuz,” dedi gürleyen bir sesle Étienne Cabien. “Bize bunu tavsiye ederken hiç düşündünüz mü? Bütün bunlar, isteseniz de istemeseniz de bir kandırmacadan ibaret. Sizi kim anlayabilir ki? Siz, bizi kandırmalarına yardımcı oluyorsunuz! Yoksa yurttaş Louis Blanc bilmiyor mu ki, bizim, ne üzerinde çalışabileceğimiz tarlamız ne ev yapmak için odunumuz ne de dövmek için demirimiz var. Bahçelerden meyve toplamak, vahşi hayvan avına gitmek veya orman serinliğinden zevk almak bize yasak! Payımıza ne yeterince iş ne de yaşamın nimetleri düşüyor. Bu dünyaya geldiğimizde baktık ki, artık her şeyin bir sahibi var. Bizi acımasızca kaderimize terk eden kanunlar, bizsiz çıkarılmış. Ne diye, gelecek hakkında güzel şarkılar söylüyorsunuz? Biz, hemen bugün, yaşamak ve babalarımızın ve ellerimizin yarattığı her şeyden kendi payımıza düşeni almak istiyoruz. Sahibi olamayacağımız evleri neden inşa edelim? Biz bodrumlarda yaşarken inşa ettiğimiz evlerde, genellikle kocaman evlerde, iki-üç kişi keyif çatıyor. Yeryüzündeki her şey, insanların onları eşit olarak paylaşmaları için verilmedi mi? Bizzat siz, kitaplarınızda böyle yazmıştınız. Oysa gerçekte, üretim araçları çoğunluktan alınarak seçilmiş azınlığın eline bırakılmıştır.”
Bu aralık gecesinde Stock’un kaderi galiba belirlenmiş oldu. Sabah, Stock, Baudin ve birkaç yüz işçi, “Silâhlara! Barikatlara! Yaşasın Anayasa!” çığlıklarıyla nöbetçileri silâhsızlandırıp barikat kurmaya koştular.

El konulan birkaç araba, sokakta barikat kurmak için yetersizdi. Bir süre sonra da ayaklananları ‘yatıştırmak’ için askerler geldi. Mücadele etmenin hiçbir işe yaramadığını gören bazı eylemciler, çatışmayı beklemeden gitmeye hazırlandılar. Baudin ve Stock, ne kadar uğraştılarsa da kalmaları için onları ikna edemediler.

“Bunlar barikat değil, elek. Sadece birkaç franklık günlüğümüzü korumak için ölmek istemiyoruz,” dedi zayıf bir terzi ve tüfeğini attı.

Bu arada bir bölük asker işçilere doğru yürüdü.

“Durun, kardeşler! Bir parça ekmek için nasıl ölündüğünü göreceksiniz,” diye bağırdı çaresizlik içinde Baudin ve barikatın üzerine çıktı.

Sağır edici bir silâh sesi duyuldu. Kafasına isabet eden üç kurşunla, Baudin cansız bir halde Stock’un kucağına düştü. ‘Dağ Partisi’ işçilerin saygısını kazanan, kararlı, en dürüst üyelerinden birinin ölüm haberi, bir anda işçi mahallelerini dolaştı: Haber, bir kıvılcım etkisi yaratarak kenti canlandırmayı başarmıştı. Her taraf kaynıyordu. Kısa bir sürede, yeni iktidara karşı yeni isyan odakları ortaya çıktı. Evlerin duvarları, halkı, iktidarı zorbalıkla ele geçiren adamla mücadele etmeye çağıran, elyazısı bildirilerle örtüldü.
Marx, eline geçen ilk deftere, yaratıcı çözümlemelerini ve düşüncelerinin kısa sonuçlarını not etti. Bu, Jenny’nin ev için yapılan harcamaları ve yıkanmak üzere verilen çamaşırların miktarını yazdığı bir defterdi.

“Felsefeciler, şimdiye kadar dünyayı değişik şekillerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl yapılması gereken onu değiştirmektir,” diye yazdı Marx.

Bu, Feuerbach üzerine yazdığı on birinci tezdi. Karl, “dünyayı yorumlamak” ve “değiştirmek” sözcüklerinin altını, vurgulayarak çizdi.
Weitling’in sözleri de bir o kadar çelişkili, bağlantısız ve karışıktı. İçerik bakımından hiçbir sonuç çıkarılamıyordu. Marx onu dinlerken kurşunkalemle masaya hafifçe vurdu ve yüzü giderek daha çok karardı. Kaşları çatıldı, gözleri parladı. Aniden kalktı, doğrudan Weitling’in yüzüne baktı ve onun sözünü kesti:

“Ciddi herhangi bir bakış açısı ve slogan ortaya koymadan halkı tahrik etmek, onu kandırmak anlamına gelir!” diye bağırdı. “Ve bilmelisiniz ki, Weitling, günümüzde, kesin bilimsel bir fikir olmadan, sınanmış bir teori olmadan işçilere gitmek, sıradan insanları her şeye güvenen eşekler yerine koyan şerefsiz ve boş bir kahin olmak demektir... Siz haklı değilsiniz, haklı değilsiniz! Politik bir doktrine sahip olmayan insanlar, işçilerin başına çok bela getirmiştir ve şimdi sorumluluklarının farkında olmadan, soyundukları davayı bizzat yok etmekle tehdit ediyorlar.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ateşi Çalmak 2
Alt başlık:
Fırtınanın Ortasında
Baskı tarihi:
30 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
520
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052283448
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kor Kitap
Baskılar:
Ateşi Çalmak 2
Ateşi Çalmak 2
Ateşi Çalmak, bilimsel sosyalizmin iki kurucusu Karl Marx ve Friedrich En­gels’in yaşadıkları dönemin belgesel romanıdır. Tamamı beş cilt halinde Türkçeye kazandırılan bu büyük eser, biyografik bir romanın alışılmış sınırla­rını aşan bir konu ve ayrıntı zenginliğine sahiptir. Sovyet araştırmacı ve yazar Galina Serebryakova, XIX. yüzyılın büyük işçi mücadelelerini, bu mücadelenin sınıf önderlerini, teorisyenlerini ve örgütçülerini, tümüyle belgelere dayanan bir roman kurgusu içinde anlatmaktadır. Serebryakova, araştırmalarını, yal­nızca Sovyetler Birliği Marksizm Leninizm Enstitüsü’nde değil, aynı zamanda Avrupa’nın belli başlı merkezlerinde, işçi sınıfı mücadelesinin o dönemde geçtiği bütün bölgelerde de ince bir sabırla yıllarca sürdürmüş. Eserin­de yer verdiği olayların tarihsel gerçekliğe uygun olmasına özen göstermiş, dolayısıyla proletarya hareketinin tüm boyutlarına ilişkin tarihsel gerçekliğe uygun görkemli bir eser ortaya çıkarmıştır.
Eserin ‘Fırtınanın Ortasında’ alt başlığıyla yayımlanan bu cildinde, Marx ve Engels’in birlikte mücadeleye karar verdikleri andan başlayarak, 1848 dev­rimleri sonrasına kadar uzanan çalkantılı dönem anlatılmaktadır. O tarihsel anda, boydan boya bir “devrim kıtası” görünümü kazanan Avrupa’nın tüm devrimci karakteristikleri, 1848 devrimlerin ekseninde sunulmaktadır.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 6 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0