Avrupada Hümanizma ve Rönesans Kültürü

·
Okunma
·
Beğeni
·
443
Gösterim
Adı:
Avrupada Hümanizma ve Rönesans Kültürü
Baskı tarihi:
Ağustos 2011
Sayfa sayısı:
328
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053603412
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Yayınları
Rönesans Avrupa’sının siyasi ve entelektüel elitlerinin karakterini belirleyen Hümanizma kültürünün yükselişini inceleyen bu kitap, tarihin en etkili kültür devrimlerinden birinin belli başlı belirleyici özelliklerinin ufuk açıcı bir sentezini sunuyor. Charles G. Nauert, 14. yüzyıl İtalya’sının benzersiz toplumsal ve kültürel koşullarının ürünü olan Hümanizma’yı daha geniş bir Avrupa bağlamına yerleştirerek, Kuzey Avrupa’ya yayılışını da ayrıntılı olarak ele alıyor. Hümanizma’nın Petrarca’dan Montaigne’e bütün önemli veçheleriyle aktarılması, elinizdeki kitabı geleneksel olarak İtalya’daki Hümanizma deneyiminin egemen olduğu diğer incelemelerden ayırıyor.

14. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan, 15. yüzyılın sonlarından itibaren de bütün Avrupa’ya yayılan Hümanizma’nın, elitist kökenine karşın giderek popüler kültürde ve güzel sanatlarda baskın bir rol üstlenmeye başladığı bu tarihsel süreç, sanatla ve önemli şahsiyetlerin yaşam öykülerinden unsurlarla, entelektüel yaşamın kenarına itilseler de bilgiyle donanmış hümanistler olmayı hedefleyen kadın örnekleriyle renklendiriliyor. Yalnızca Hümanizma’nın kaynağına değil, uğradığı dönüşümlere ve Rönesans sonrası dönemdeki entelektüel ve dinsel gelişmeler üzerindeki etkilerine de odaklanan yapıt, bu alandaki bütünlüklü çalışmalardan biri.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Rönesans Hümanizma’sı bir felsefe değildi. Montaigne’in ve onun öğrencilerinin kuşkuculuğuyla muhakkak ki özdeş değildi. Ama bir düşle; Yunan ve Roma uygarlığı metinlerinin -daha da önemlisi, de­ğerlerinin, en gizli sırrının- yeniden keşfi yoluyla Avrupa toplumunun rahatsızlıklarına ve yetersizliklerine kapsayıcı ve kesin bir çözüm bulma düşüyle yakından ilişkiliydi. Montaigne’in Denemeler'inde, klasik yazını fevkalade iyi bilmesine karşın, bu düşün ölümü açıkça ilan edilmiştir. Modern bilim ve felsefenin erken dönem mimarları­ nın, Francis Bacon ve Rene Descartes gibi kişilerin geçmişin birikimi­nin (yalnızca ortaçağın değil, antikçağın da) bayat ağırlığını bir yana atmış ve gerçeğin arayışına yeniden başlamış oldukları iddialarmda fazla abartı ve azımsanmayacak bir kendini aldatış vardır. Modern ça­lışmalar Bacon’ın Telesio ve Bruno’nun düşüncelerine hayli aşina ol­duğunu ve dizgesinin geç Rönesans’ın büyüye ilişkin düşüncelerinin etkisi altında kaldığını göstermiştir. Descartes gençliğinde Campanella’nın etkisi altında kaldığını kabul ediyordu; modern bilginlik, onun olgun dizgesinde, Cizvit öğretmenlerinden öğrendiği Aristoteles’in ıs­kartaya çıkmış doğa felsefesinin birçok kalıntısının izini sürmüştür. Bu­nunla birlikte, 17.yüzyılda Avrupa bilimi ve felsefesinin, her ne ka­ dar her ikisi de geçmişin mirasıyla beslenmeyi -ve kösteklenmeyi- sürdürdüyse de, yeni bir başlangıç yaptığı doğrudur. Kuşkucuların ge­leneksel öğrenime saldırısı, hem Descartes gibi usçular hem de Bacon ve Newton gibi deneyciler için bir çıkış noktası sağladı; araştırma alan­larını ancak dikkatle ve bilinçlilikle sınırlı ve özenli bir biçimde be­lirlenmiş bir dizi sorunla sınırlayarak bu noktadan öteye ilerleyebi­ lirlerdi. Bacon’ın Instauratio Magna'da [Büyük Yenileme] Yunanlı­lar ve Romalıların, antikçağın bilge çıkarımlarını değil, insan ırkının toy gençliğinin gelişmemiş kurgularım temsil ettiklerine ilişkin yoru­mu, ondan önceki her kuşak açısından düşünülemeyecek bir şeydir düpedüz. Hümanistlerin antikçağ bilgeliğinin yeniden kazanımı yo­luyla kültürel bir yeniden doğuşa ilişkin düşlerinin yitip gittiğini gös­terir. Bacon’ın 1626’daki ölümünden iki kuşak sonra, bilimin uygu­lamasının yanı sıra genel tanımı da kökten değişmişti. Öyle ki, yüz­yılın sonuna gelindiğinde, bilim terimi (hiç değilse yeni kültüre önayak olan İngiltere’de) deneyden çıkarılan niceliksel karşılıklarla yanıtlanabilecek sorularla sınırlanmıştı. Öte yandan, klasik, ortaçağ ve Rö­nesans uygarlığının can damarı olan birçok konu da içinde olmak üze­re diğer her türlü bilgi yalnızca görüş kategorisine indirilmişti. Bu ge­lişmeler bu kitabın konusunu aşmaktadır kuşkusuz
Hümanizma’nın okul ve üniversitelere nüfuz etmesiyle birlikte kla­sik izlekler kaçınılmaz olarak yerel yazını etkiledi. Bazı klasik izlek ve düşünceler, çoğunlukla ortaçağa özgü tuhaf bir biçimde olmak­la birlikte ortaçağın halk edebiyatında kendini göstermişti; ama Rö­sans’ta hem klasik izlekler hem de klasik yazınsal biçimler önem­li ulusal edebiyatlar üzerinde yüzyıllarca süren bir egemenlik kurdu. Her yerel yazın bütünü, antikçağdan alman izlek ve biçimlerle bir­likte yerel ortaçağ geleneğinin ayırt edici birçok özelliğini korumuş­tu. İtalyan Hümanizma’sının ilk önemli simaları olan Petrarca ve Boccaccio, Latincenin yanı sıra İtalyancada yazdılar ve yapıtları Flo­ransa kültür geleneğinin büyük değer verilen bir bölümünü oluştur­du. İtalyanca yazınsal üretimin 14. yüzyıl sonlarında azaldığı anla­şılıyor ama 15. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Matteo Palmieri’nin Della vita civıle'si ve çok yönlü hümanist ve mimar Leon Battista Alberti’nin Della famiglia’sı başta olmak üzere hümanist yurttaşlık ve toplum ahlakı kavramlarını çağdaş yaşamın gerçeklerine uygulayan yerel dilde düzyazı eserler ortaya çıkmıştı. Marsilio Ficino’nun yeni-platoncu felsefesi de yerel dilde ifade bulmuştu. Ficino Platon’un Şö­len’ ine ilişkin kendi yorumunu, Platoncu aşk öğretisini, fiziksel çekim yerine tinsel çekime dayanan aşkı açımlayarak, II libro dell’amore baş­lığıyla İtalyancaya çevirdi. Bu yaygın Platoncu düşünce Medici’nin himayesindeki bir diğer kişinin, Cristoforo Landino’nun yapıtına da yansımıştır; ve yalnızca bir kuşak sonra, Castiglione’nin çokça oku­ nan ve çokça çevrilmiş olan Saraylının Kitabı adlı yapıtının Dördün­ cü Kitabında Platoncu aşk, bu öğreti sonraki Rönesans şiirinin stan­dart yazınsal göreneklerinden biri durumuna gelecek şekilde ele alın­dı. Aslında, Lorenzo de’Medici’nin hane halkı yerel dilde yazılan şi­irdeki çarpıcı canlanmanın merkeziydi. Bu canlanmayı antikçağ şii­rinin ruhunu ve söz akıcılığını İtalyan şiirine aktarma yönünde bi­linçli bir çaba tanımlıyordu. Lorenzo bu şairler çevresinin yalnızca hamisi değildi; dikkate değer yetenekte bir şairdi de. Lorenzo’nun himayesindekilerden biri olan Angelo Poliziani yerel dilde şiir yazan bir şair olarak daha da başarılıydı ve aynı zamanda dönemin en önem­li klasik çağ bilginiydi. Orpheus adlı düzyazı oyunu klasik mite da­ yanıyordu ve sevilen klasik pastoral tarzda yazılmıştı. Stanze per la giostra’sı ortaçağın şövalyeliğe özgü yiğitlik izleğini antikçağ şiirle­rinden alınmış bir ruhla ve biçim inceliğiyle birleştirmiştir. Antikçağa, ortaçağa ve çağa özgü izlekleri ustalıkla harmanlayan, yerel dil­ de yazılmış bu zarif şiir türü İtalya’da 16. yüzyılın sonraki yıllarına dek sürdü. Şiirler çok defa yapay ve gösterişli olmakla eleştirilmiş­tir. Yine de, hümanist kardinal Pietro Bembo (1470-1547) ve genç­liğinde Lorenzo’nun “sarayında” yaşamış olan sanatçı Michelangelo Buonarroti gibi şairler, hümanist ideallerin iyiden iyiye biçimlen­dirdiği İtalyan şiir geleneğini sürdürdüler, ki bu gelenek Avrupa şii­ri üzerinde yüzyıllarca etkili oldu.
Yeni hümanist kültüre duyulan merakın dorukta olduğu sırada bile ortaçağ romanslarından alınan izlekler de gözde oldu. Bunlar hüma­nist kültürle ortaçağ kültürü kalıntılarının nasıl örtüştüklerini açık bir biçimde gösteriyordu. Luigi Pulci’nin Morgante Maggiore adlı ya­pıtı ortaçağın Arthurcu romanslar çevriminden yararlanmıştı; ama ilkin Lorenzo de’Medici’nin hane halkına sunuldu. Hümanist etkile­rin önemli bir merkezi olan Ferrara’daki zarif Rönesans sarayında, şövalyelik izlekleriyle klasik epik biçem, İtalyan Rönesans’ının iki önem­li şairinin uzun şiirlerinde bir araya geldi: Bu şairler Orlando Innamorato’nun [Âşık Orlando] (1486) yazarı Matteo Boiardo ve Orlan­ do Furioso [Çılgın Orlando] (1515) adlı yapıtında Vergilius’a özgü bir epik anlayışını savaşçı Orlando’nun ortaçağ öyküsüyle birleştiren Ludovico Ariosto’ydu. Bundan iki kuşak sonra, Katolik reformun­ dan esinlenen Torquato Tasso, Gerusalemme liberata [Kurtarılmış Ku­düs] (1581) adlı destanında yine ortaçağ şövalyeliğini ve Haçlı Seferleri’ni yüceltti. Bu kitap, İtalyanca yazılmış olmasına karşın, en önem­li Latince destanın, Vergilius’un Aeneis’inin dil kullanımına ve ölçü biçimine bağlı kalmıştı. Klasik etkilerin biçim verdiği hümanist bir yaşam idealiyle ortaçağ geleneğinin benzer bir harmanı da Castiglione’nin Saraylının Kitabı adlı yapıtında görülür. Urbino dükünün 15.yy sarayının idealleştirilmiş bir yansıması olan bu kitap İtalyan bilgili beyefendi idealiyle Fransız aristokrasisinin öğrenime duyduğu geleneksel horgörü arasındaki farkı açıkça göstermektedir. Bunun bir­ çok çevirisi ve basımının yapılmış olması, hırslı saraylıların kültürü­ne ilişkin bir rehber olarak toplumda yükselmek isteyenler ve parvenu’ler [Fr. Sonradan görme] için önemli olduğunu kanıtlamaktadır. Ku­sursuz saraylının başlıca niteliklerinden biri olarak hümanist öğreni­min önemi (biraz aşınmış olmakla birlikte yok değildi) Hümanizma’nın 16. yüzyıl ortalarında aristokrasinin yerel kültürüne ne derece nüfuz etmiş olduğunun iyi bir örneğidir. İtalyan hümanistler Lorenzo de’Medici döneminden itibaren ilk hümanistlerin has edebiyatın yal­nızca Latince yazılması gerektiği yolundaki önyargılarını kabul etme­diler. Dante ve Petrarca’nın Toscana lehçelerini İtalyan yazarların kul­lanımı için uygun araç olarak benimsediler. Yetenekli ve kültürlü hü­manist ve şair Pietro Bembo, Venedikli olmasına rağmen kendi yazın­sal yapıtları için Toscana lehçesi seçimini doğrulayan Della volgar lingua (1525) adlı bir inceleme yazdı.
Elektör’ün Wittenberg’de reform yapma baskısı fırsat verdiğin­ de, Luther yalnızca teolojide değil, beşeri bilimlerde de skolastisizmin kararlı ve amansız celladı oldu. Elektör’ün danışmanı Spalatin’le kurmuş olduğu yakın ve güvene dayalı ilişki Luther’in etki­sini iyiden iyiye artırdı. Daha 1516 yılında Aristotelesçi usçuluğun Hıristiyan teolojisini anlamakta bir yararı olmadığı sonucuna var­mıştı. Hıristiyan teolojisi, bunun yerine, Erasmus Hümanizma’sının dilsel işlemlerinin rehberliğinde, Kutsal Kitabın sıkı bir metinsel incelemesine dayanmalıdır. 1516, 1517, hatta 1518 yıllarında Martin Luther’in aslında kilise için kapsamlı bir reform planı ol­mamıştı. Oysa, kendi üniversitesinde reform için açık seçik, güçlü bir biçimde dile getirilmiş ve köktenci bir planı olmuştu; teoloji eği­timi için düşlediği reformun, beşeri bilimler öğretim programında aynı derecede keskin bir reformun eşliğinde olmadıkça ilerleyemeyeceğini gördü. Luther hümanist olmadığı halde hümanist eğitim reformcularının dilini nasıl kullanacağını biliyordu kuşkusuz. Elektör’ün sarayına yazdığı mektuplar “dört bir yandaki barbar­lığı yok etme” ve sonunda tüm üniversitelerde reform yapma ar­zusunu dile getiriyordu.
1518 ilkbaharına gelindiğinde, Luther’in endüljansa yönelik ünlü saldırısı dikkatleri dini bir reformcu olarak onun üzerine çekmeye başladığında, Luther Wittenberg fakültesini zaten öğretim progra­mında kapsamlı bir dizi reforma doğru götürmekteydi. Hümanist düşünceler bunlar üzerinde öylesine baskındı ki, Almanya’nın her yerindeki hümanistlerin heretik olabileceklerini göz önüne bile alma­dan onun dini görüşlerini benimsemeleri bununla açıklanabilir. Yeni, daimi ve aylıklı Yunanca ve İbranice profesörlükleri mevcut hüma­nist Latince dilbilgisi dersi doğrultusunda kurulacaktı. Yaşlı Plinius’un Doğa Tarihi (doğa felsefesinde Aristoteles’in yerini aldı), Quintilianus (antikçağ retorikçisi) ve matematik üzerine yeni dersler olacak­tı. Aristoteles, Petrus Hispanus ve Guillaume Tartaret üzerine olan gününü doldurmuş dersler kaldırılacaktı. Aristoteles’in bazı konu­larda vazgeçilmez olduğu görülmüş olmakla birlikte bu dersler bile İtalyan hümanistlerin modern çevirilerine dayanan yeni hümanist tür­de olacaktı; doğrudan özgün metne odaklanan bu çeviriler ortaçağ yorumlarına verilen geleneksel önemden sıyrılmıştı. Önde gelen bir hümanist, Johannes Aesticampianus yeni Plinius dersi için tutulmuş­tu. Seçici yönetim yeni profesörlükleri hayata geçirmek için gereken ek kaynakları seve seve sağladı; özellikle de Erfurt reformcularının yoksun oldukları desteği. Elektör Friedrich Alman Hümanizma’sı­nın kıdemli siması Johannes Reuchlin’e bizzat yazarak yeni dilleri öğretecek nitelikte insanları bulmakta yardımcı olmasını rica etti. Re­uchlin buna kendi kardeşinin torunu Philip Melanchthon’u gönde­ rerek yanıt verdi. Melanchthon insanı ümitsizliğe düşürecek kadar gençti ama Yunanca kürsüsüne gelmek üzere amcasının rehberliğin­ de özenle yetiştirilmişti.
Bu atama parlak bir başarı oldu. Melanchthon’un Ağustos 1518’teki açılış konuşması hümanist eğitim ideallerinden yana canlandırı­cı bir manifestoydu; ve Luther dini anlaşmazlıklardan giderek daha büyük bir kaygı duyduğundan, Melanchthon onun yalnızca teolo­ jide destekçisi değil, eğitim reformu konusunda da uzmanı oldu. Bir­ çok yere gitti ve Alman kentlerine ve prenslerine okul ve üniversite­lerin hem Lutherci hem de hümanist kurumlara dönüşümü konusun­da öğütlerde bulundu. Entelektüel bakımdan yaratıcı değildiyse de, çok sayıda ders kitabı ve elkitabı yazdı ve (belki de bu yüzden) öğ­ retmen ve öğrenciler için çağın toplumsal ve entelektüel koşullarına çok uygun kitaplar sağladı. Onun kitapları retorik ve doğa felsefe­si gibi alanlarda Almanya’nın Katolik bölgelerinde bile benimsene­cek denli başarılı olmuştu.
Wittenberg genelde bir “üç dilli üniversite” olarak anılmaz. Ge­nelde bu unvan hemen hemen aynı dönemde Leuven’de kurulmuş olan Collegium Trilingue için kullanılır. Bununla birlikte, 1518 so­nuna gelindiğinde, Wittenberg hiç değilse program bakımından Leuven ya da Ispanya’da Alcalâ’daki San Ildefonso (1508’de kurulmuş­tu) kadar üçdilliydi. Aslında, Wittenberg’in Leuven karşısında önemli bir üstünlüğü olmuştu. Wittenberg’deki yeni dil dersleri be­şeri bilimler fakültesinde öğretim programının ayrılmaz bir parçasıyken, Leuven’deki Üçdilli Üniversite ayrı bir kurumdu. Genel ola­rak üniversiteyle bağlantısı çok geçmeden bir tartışma konusu oldu ve buradaki dersler öğrencilere olağan akademik diplomalar alma­ya hak kazandıran dersler olarak kabul edilmemişti. Luther, bu başarılara karşın, kendi reformlarını hayata geçirmek­te birçok sorunla karşı karşıya kaldı. Yeni parayla yeni program­lar yürürlüğe koymak eskileri kaldırmaktan ve kaynakları yeniden tahsis etmekten daha kolaydı. Aristoteles mantığı ve fiziği üzerine olan eski derslerin bir arada öğretilmesine devam edildi. Çünkü Wittenberg her zaman öğrencilere bu konuları ya Tommasocu gelenek­ten yana olan ders kitapları ve öğretmenlerden yararlanarak bu üs­lupta ya da rakip Scotusçu üslupta okuma seçeneği sunmuştu. Luther yeni dersler yürürlüğe koymanın yanı sıra eskileri de kaldırma gayesindeydi; ve 1518 sonbaharında Aristoteles’in Etik'i konusun­daki zorunlu dersin (1509’da kendisi gönülsüzce bu dersi vermiş­ti) seçmeli yapılması; diploma için gerekli koşullara yeni dersleri da­hil etme yollarına ilişkin bir çalışma yapılması; ve parayı idareli kullanmak ve tekrardan kaçınmak için, Tommasocu ve Scotusçu ders­ler arasındaki geleneksel benzerliğin kaldırılması ve Tommasocu man­tık dersi veren öğretmenin bunun yerine hümanist bir konuda, Ro­malı ozan Ovidius’un Dönüşümler'i konusunda ders vermek üze­re atanması gerektiğinde ısrar etti. Bu şekilde, Aristoteles’in man­tık ve fiziği üzerine olan dokunulmaz dersler öğrencilerin diploma almaya hak kazanabilmeleri için verilmeye devam edecek ama öğ­retme çabası yarıya inecekti; ve beşeri bilimlerdeki bütün program tam da hümanist reformcuların arzu ettikleri gibi daha dilsel ve ya­zınsal bir nitelikte olacaktı. Luther fakültedeki meslektaşlarını ola­ğan derslerini vermeyi bırakma ve insani bilimlerde yeni eğitim uzmanlıkları geliştirme izni için dilekçe vermeye bile ikna etmişti. Üni­versitenin önde gelen Tommasocu ve Scotusçu teologları ayrı Tom­masocu derslerin kaldırılması talebinde Luther’e katıldılar. Luther’in önderliğinin elektörlük gücü ve parayla birleşmesi, onun çoğu öne­risinin kabul edilmesini sağladı.
Luther her istediğini hemen elde etmedi. Kendi teoloji fakülte­sinde, yeni gelen öğrenciler henüz yeterli bir Yunanca ve İbranice eğitimi görmediklerinden, Peter Lombard’ın Book of Sentences adlı geleneksel ders kitabını şimdilik elde tutmak gerektiğini kabul edi­yordu, ama Kutsal Kitap derhal başlıca çalışma konusu yapılmalıy­dı. Genelde, 1519-21 yılları daha başka akademik reformlar açısın­dan elverişli olmamıştı. Hem Luther hem de elektörlük yönetimi Lut­her’in doğmakta olan dini akımının dini ve siyasal sonuçlarından endişe duyuyordu. Ama Melanchthon 1521’de mütevazı bazı ek re­formları yürürlüğe koymakta başarılı oldu. Ortaçağ öğretim prog­ramının büyük bölümü, üniversite 1530’lu yıllarda yeni bir hüküm­ dar döneminde adamakıllı bir biçimde yeniden örgütleninceye değin varlık gösterdi. Bununla birlikte, 1521 yazma gelindiğinde, Wittenberg skolastik ve Katolik bir üniversiteden hümanist ve Evanjelik bir üniversiteye dönüşmüştü. Beşeri bilimler fakültesinde eğitim artık ağır­lıklı olarak mantık ve felsefeye değil, antikçağ dilleri ve yazınına da­ yanıyordu. Luther hümanist eğitimi benimsemesinin ardındaki gü­düyü açıkça ortaya koydu; Aristotelesçi felsefeyi Hıristiyan teoloji­sine uygulamaya yönelik skolastik yöntemin yıkıcı bir yanlış oldu­ğu inancını. Bu kaçınılmaz olarak geç ortaçağ kilisesinin sağlıksız teo­ lojisine yol açmıştı. Bununla birlikte, hümanist eğitim reformunun gerçekleştirilmesinde kendi çağdaşlarından, hatta Erasmus’tan bile daha büyük bir başarı gösterdi.
Luther’in akademik reformdaki öncü rolü dini öğretilerinin be­nimsenmesini kolaylaştırmıştı. Erasmus’un zaten bir hayranı olan ve Luther’i Nisan 1518’de Heidelberg’de yeni teoloji anlayışını sa­vunurken dinlemiş ve Wittenberg’deki eğitim reformları konusun­da onunla özel olarak görüşme fırsatı bulmuş olan genç Dominiken frer Martin Bucer’e göre, Luther tıpkı Erasmus gibiydi; belki daha bile iyiydi. Çünkü “Erasmus’un yalnızca işaret ettiğini, [Luther]... açıkça ve içtenlikle öğretmektedir.” 16. yüzyılın bitiminden ve birçok yerde, 1546’da Luther’in ölü­münden önce, Evanjelik din ve Wittenberg tarzı üniversite reformu Heidelberg, Leipzig, Rostock, Greifswald, Tübingen, Frankfurt an der Oder’de ve Marburg ve Jena gibi yeni Protestan üniversitelerin­ de başarılı olacaktı. Bazı Alman üniversiteleri, Katolik ortodokslu­ğu desteklemeyi sürdürdü: Köln, Freiburg-im-Breisgau, Ingolstadt, Mainz ve Viyana; ama bunlar bile Hümanizma’ya yönelimden et­kilenmişlerdi. Yeni eğitim modasına gönülsüzce boyun eğenler uzun bir gerileme dönemi yaşadılar ve eski formuna kavuşan Katolik üni­versitelerin birçoğu (örneğin, Köln) bunu ancak yüzyılın ortaların­dan sonra yapabildi. Bu döneme gelindiğinde, bu üniversitelerin be­şeri bilimler fakülteleri artık bir bölümüyle ya da bütünüyle, ken­di katı ortodoks hümanist eğitim programı versiyonunu geliştirmiş olan yeni Cizvit tarikatının denetimine girmişti.
Alman Humanizması
15. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, tüm Alman üniversitelerinde (ba­zıları İtalya deneyimli, bazılarıysa bütünüyle ülkesinde yetişmiş) hü­manistler bulunuyordu; ama bunlar hiçbir yerde diploma koşulla­ rının özünde anlamlı bir değişiklik yapmadıkları gibi, bunun için cid­di bir çaba bile göstermemişlerdi. Giderek daha çok kent ve ruhban okulu kendi öğretim programını modernleştirmek üzere sınırlı bazı adımlar atan okul müdürlerinin denetimine girdi. Bazı hüküm­darlar devlet katındaki görevler için yeni klasik eğitimden geçmiş in­sanların istihdam edilmesinden yana olmaya başladılar. Aynı zaman­ da, daha önemli kentlerin varlıklı soylu aileleri kendi oğulları adı­ na hümanist bir eğitimden yana oldular. Benzer görüşteki hümanist­ler, ki birçoğu birbiriyle ilerici bir dilbilgisi okulunda, bir Alman üni­versitesinde ya da hatta İtalya’da tanışmıştı, birbirlerinin başarıla­rını takip ettiler; bilgi, düşünce ve esin paylaşımında bulunmak için yazıştılar; ve antikçağ yazınını ya da kendi yapıtlarını okumak ve tar­tışmak üzere bir araya geldiler.
....
Fransız Humanizması
Fransa örneğinde, geleneksel hikâye, Hümanizma’nın, 1494’te İtal­ya’nın Kral VIII. Charles tarafından işgal edilmesinin bir sonucu ol­duğuydu. Bununla birlikte, Fransızların İtalyan kültürüne merakı Petrarca dönemine dek gider. İtalyan etkisinin kabul edilmesinin önün­deki en büyük tek engel ulusal hassasiyetti. Yeni Rönesans bakışı bü­tün ortaçağın bir barbarlık dönemi olarak horgörüyle yadsınması anlamına geliyordu. Bununla birlikte, tüm kuzey ülkelerinde başlı başına ulusun kökleri ortaçağ döneminde yatmaktadır; ve ortaçağ mirasının hepten reddi Fransızlar açısından çok zordu; çünkü Fransa ortaçağ uygarlığının tam da merkezi olmuştu. Kendi ulusal miraslarını reddetmek istemeyen Fransız entelektüeller İtalyan Hümanizma’sını her açıdan benimsemeyi yakışıksız buldular. 15. yüz­yıl sonlarından itibaren (ve 1494’ten hayli önce) giderek daha sık ama seçmeci bir biçimde İtalyan Hümanizma’sından birtakım öğeler ödünç aldılar; yalnızca ahlak felsefesi ve teoloji gibi geleneksel ilgi alanla­rına katkıda bulunan öğeleri seçtiler.
...
Ingiliz Humanizmasi
15. yüzyıl sonlan İngiltere’sinin Hümanizma’nın gelişiminde fev­kalade ileri olduğu düşünülür. Bununla birlikte, bu şöhret büyük öl­çüde Thomas More’un ününe; yakın tarihli araştırmaların ancak sı­nırlı bir anlamda hümanist olduğunu gösterdiği John Colet’in biraz şişirilmiş ününe ve onların ortak dostu HollandalI Erasmus’un tar­ tışmasız ününe dayanıyordu. 15. yüzyıl sonları, öğrenim için İtalya’ya giden ve Hümanizma’dan etkilenen birçok İngiliz bilgin ortaya çıkar­dı. 1492’de Roma’da bulunduğu kaydedilen Colet bunlardan biriy­di. Üç ya da dört yıl İtalya’da kaldığı, Roma, Padova ve Floransa’ya gittiği anlaşılıyor. Floransa yeni-Platonculuğu onda büyük bir ilgi uyan­dırdı ama görünüşe bakılırsa, Ficino’yla tanışamadı. Colet İtalya’da bulunduğu sırada Kilise Babaları’nı ve özellikle yeni-Platoncu düşü­ nürleri inceledi; çünkü dindar olduğu varsayılan bu felsefe onun dini meraklarıyla çok uyuşuyordu. Dolayısıyla Colet İtalya’daki çalışma­ larının büyük etkisi altında kalmıştı. Ne var ki, bu çalışmalar tümüy­le dini ve ağırlıklı olarak yeni-Platoncuydu ve ne o sırada ne de kur­duğu ünlü okulda antikçağ Roma ve Yunan yazınını kapsıyordu.
Zaman zaman, başka her şey boş çıktığında, üniversiteler­ de kısa süreliğine ders verdi ya da varlıklı gençlere özel öğretmenlik yaptı, ama onun kariyerinin asıl merkezi matbaalardı: ilkin, Parisli Josse Bade, sonra Venedikli Aldus Manutius; ama asıl, Erasmus’un bü­yük yazınsal ününün üzerine kurulduğu kitapların neredeyse her bi­rini yayımlamış ve yeniden basmış olan Basel’li Johann Froben. Froben yazar, editör, düzeltmen olarak daha başka birçok hümanisti de görevlendirmişti ve bunların çoğu etkileyici bir birikime ve entelektü­el güce sahip insanlardı. Ama Erasmus ortak çalışmalarının başından beri yıldızdı. Daha 1514’te, Froben’le görüşmek üzere Hollanda’dan Ren boyunca Basel’e yaptığı ilk yolculuk sırasında, her kentte Alman­ya’nın önemli bir yazınsal siması olarak karşılandığını görmek onu şa­şırttı; hiçbir zaman Alman olduğundan pek emin olmayan bir Hollan­dali için bu hayli şaşırtıcı bir deneyimdi.
Erasmus’un sonraki ünü onun kökenine ilişkin belirsizliği nere­deyse örtmüştür; bu yerindedir çünkü Erasmus kamusal imgesini kendi yaratmış ve özenle biçimlendirmişti. 1467 dolayında Rotterdam’da, bir rahiple Gouda adlı bir kadının ikinci çocukları olarak dünyaya gelen Erasmus kendi kökeni konusunda hep duyarlı olmuş­tu. Babası oğullarını Deventer’deki dört dörtlük Aziz Lebuinus oku­luna gönderdi. Erasmus burada bir süre ünlü hümanist öğretmen Alexander Hegius’tan dersler aldı. Ailelerinin vebadan ölümü erkek kardeşleri vasilerin gözetimi altında bıraktı. Bu vasiler önemsiz bir miras alan bu iki gayrimeşru çocuğa tek güvenli geleceği manastır yaşamının sunduğuna karar verdiler. Sonraları Erasmus geri dönüş­süz manastır andı içmek için yersiz bir baskı altında tutulduğunu düşündü, ki içindeki ses bu doğrultuda değildi. İleriki yıllarında, pa­palığın, onu bir keşiş olarak bu andın yükümlülüğünden kurtaran ve seküler bir rahipmiş gibi yaşamasına olanak veren muafiyeti ta­nımasını sağladı.
Tek önemli istisna, kuzey Rönesans sanatının öne çıkan siması Albrecht Dürer’dir (1471-1528). Gelişen kuzey geleneği doğrultu­sunda yetişmesine ve yapıtlarında yerel birçok öğeyi korumasına kar­şın İtalya’ya yaptığı üç inceleme gezisi (1494-5, 1505 ve 1506-7) onu hem bilimsel perspektif ilkelerini benimsemesi hem de yalnız­ca becerikli bir zanaatçı değil, bir entelektüel, temel beşeri bilim eği­timi almış biri olarak sanatçı anlayışı bakımından da İtalyan Rö­nesans’ının bir öğrencisi durumuna getirdi. Dürer’in özellikle bir­ kaç otoportresi dikkate değerdir.
Gösterişsiz ve engin bilgili François Rabelais (1483-1553) gerek Marguerite’den gerek Marot’dan çok daha gözde ve yetenekliydi. Pantagruel (1532) ve Gargantua (1534) adlı öyküleri ve bazı seri­leri Fransız Rönesans düzyazısının ilk büyük başarısını oluşturmak­tadır. Rabelais’nin öyküleri Fransız ortaçağına iyice kök salmış olan müstehcen bir geleneği sürdürür. Bununla birlikte bu kitaplar, ide­alleştirilmiş bir yaşam modeli arayışı, antikçağ örneklerine saygı ve skolastik öğrenime ve ruhban dünyeviliğine duyulan saygısız horgörü bakımından hümanist etkiyi de yansıtırlar. Rabelais çağdaşı Jean Calvin’in dogmatik doğruluğuna hiç yakınlık duymadığı hal­ de yapıtları birçok Fransız hümanistin, özellikle de Marguerite’in çev­resinde bulunan kimselerin hafiften Evanjelik ve reformcu olan is­ teklerini yansıtmaktadır. Eski bir Fransisken frer olarak Rabelais skolastik bir eğitim almıştı; ama onun popüler öyküleri skolastisizmi küçümseyen yergilerle doludur ve manastır yaşamına yönelik hor- görüsünü de anlatır. Fransisken üstlerinin muhalefetine karşın Ra­belais Yunancada yetkinlik kazandı ve Herodotos, Lukianos gibi Yunan yazarları Latinceye çevirdi. Marguerite d’Angouleme gibi sözü geçen hamiler, Parisli teologların ve Paris Parlamentosu’nun onun mizahi öykülerinin dolaşımını önleme çabalarından onu koruma­ya yardımcı oldular. Kitapları saygısızlıklarından dolayı resmen kı­yasıya eleştirildiyse de, Pantagruel ve Gargantua’nın birçok basımı ve iki serinin yayımlanması Rabelais’nin hem entelektüel seçkinler hem de sıradan Fransız okurlar arasında büyük beğeni toplamış ol­duğunu göstermektedir.
Erasmus, içten içe, Luther’in endüljansa yönelik saldırısında haklı olduğu kanısındaydı; yalnızca bu uygula­ma yüzeysel, mekanik bir dini tören biçimini desteklediği ve sami­mi tinsel amaçlar yerine parasal amaçlar güttüğü gerekçesiyle değil, bunların dayandığı teolojik temel son derece sorgulanabilir olduğu için de. Luther’in ne yazık ki halkı kışkırtma yoluna başvurmasını, yalnızca erk ve paraya önem veren din adamlarının Luther’in soru­larına verdikleri kaba ve ilkesiz yanıtın kaçınılmaz bir sonucu ola­rak mazur gördü. Bununla birlikte, Erasmus Luther’in insan doğa­ sınırı hepten yozlaşmışlığı ve tüm insan edimlerindeki içkin günah­kârlık konusundaki bazı ifadelerinden de rahatsızlık duyuyordu. Lut­her’in yayımlanmış yapıtlarındaki bu tür öğeleri “paradoks” olarak tanımladı ve bunların düz anlamıyla kastedilmediğinde ısrar etti. Oysa, onu Luther’in Evanjelik öğretileride endişelendiriyordu; tıpkı Lut­her’in dik başlılığının ve ateşli yaradılışının ve onu eleştirenlerle kar­şılıklı sövüp sayma seviyesine inme eğiliminin endişelendirdiği gibi. Erasmus Luther’in hareketinin, mücadelesini vermekte olduğu fark­lı reformu lekelemesinden ve baskın çıkmasından korkuyordu. Bu­nunla birlikte, Luther’in çoğu gürültücü karşıtının onun da karşıt­ları olduğunu gördü; ve Luther karşısında zafer kazanmaları duru­munda hemen ona ve yandaşlarına da yönelecek olmalarından en­dişe duydu.
Üç Yüksek Rönesans ustasından üçüncüsü ve en gen­ci olan Raffaello böylesine göz kamaştırıcı bir kişilik değildi, ama belki de bu yüzden en düzenli ve verimli resim üreticisiydi. Raffael­lo Floransalı değil, Urbino’dan bir Umbrialıydı ve yine Umbrialı ama Floransa sanatıyla yakın ilişki içinde olan Perugino tarafından yetiş­tirildi. Neredeyse yalnızca ressam olan Raffaello daha çok hoş, ide­alleştirilmiş ama bununla birlikte son derece bireysel olan birçok madonna’sıyla [Meryem Ana] tanınır. Bununla birlikte, karmaşık izlekleri yalın ve düzgün bir biçimde tanımlamak ve düzenlemek gibi önem­li Rönesans becerisine de sahipti ve Vatikan sarayında yaptığı Ati­na Okulu (1510-11) bu beceriyi en iyi biçimde temsil eder.
Michelangelo kendisini temelde heykeltıraş olarak görüyordu ama aynı zamanda resim yaptı ve yapılar tasarladı. Rö­nesans sanatçıları arasında Tanrısal dehanın esinlediği sanatçı an­layışının somutlaşmış haline en yakın sanatçıydı. Michelangelo’nun gençliğinde Floransa’da rağbet gören yeni-Platoncu felsefe­den kaynaklanan bir düşünceydi bu
Floransa’da Donatello’nun en iyi ardıl­larından biri olan Andrea Verocchio’nun yetiştirdiği Leonardo temel­ de ressamdı; ama meslek yaşamının büyük bölümünü Milano dükü adına askeri mühendis olarak çalışarak geçirdi. Resimleri figür çiziminde çizgilerden çok ustalıklı chiaroscuro kullanımıyla, açık ve koyu biçimler arasındaki zıtlıkla ünlüdür.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Avrupada Hümanizma ve Rönesans Kültürü
Baskı tarihi:
Ağustos 2011
Sayfa sayısı:
328
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053603412
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Yayınları
Rönesans Avrupa’sının siyasi ve entelektüel elitlerinin karakterini belirleyen Hümanizma kültürünün yükselişini inceleyen bu kitap, tarihin en etkili kültür devrimlerinden birinin belli başlı belirleyici özelliklerinin ufuk açıcı bir sentezini sunuyor. Charles G. Nauert, 14. yüzyıl İtalya’sının benzersiz toplumsal ve kültürel koşullarının ürünü olan Hümanizma’yı daha geniş bir Avrupa bağlamına yerleştirerek, Kuzey Avrupa’ya yayılışını da ayrıntılı olarak ele alıyor. Hümanizma’nın Petrarca’dan Montaigne’e bütün önemli veçheleriyle aktarılması, elinizdeki kitabı geleneksel olarak İtalya’daki Hümanizma deneyiminin egemen olduğu diğer incelemelerden ayırıyor.

14. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan, 15. yüzyılın sonlarından itibaren de bütün Avrupa’ya yayılan Hümanizma’nın, elitist kökenine karşın giderek popüler kültürde ve güzel sanatlarda baskın bir rol üstlenmeye başladığı bu tarihsel süreç, sanatla ve önemli şahsiyetlerin yaşam öykülerinden unsurlarla, entelektüel yaşamın kenarına itilseler de bilgiyle donanmış hümanistler olmayı hedefleyen kadın örnekleriyle renklendiriliyor. Yalnızca Hümanizma’nın kaynağına değil, uğradığı dönüşümlere ve Rönesans sonrası dönemdeki entelektüel ve dinsel gelişmeler üzerindeki etkilerine de odaklanan yapıt, bu alandaki bütünlüklü çalışmalardan biri.

Kitabı okuyanlar 3 okur

  • narodnik
  • Mir'at-ı Cünun
  • Ezgi

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%50 (1)
9
%0
8
%0
7
%50 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0