Adı:
Aylak Köpek
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
88
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753632874
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Seg-i Vilgerd
Çeviri:
Mehmet Kanar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Sâdık Hidâyet: Necatigil'in dilimize kazandırdığı başyapıtı Kör Baykuş'ta, Diri Gömülen ve Üç Damla Kan'da Kafka gibi modernlerin izinde gerçeküstücü bir yazar; Vejetaryenliğin Yararları'nda vejetaryenliği, Hayyam'ın Terâneleri'nde Ömer Hayyam'ı ve rubailerini bütün boyutlarıyla inceleyen bir araştırmacı; Hacı Aga'da ise gerçekçi bir taşlama yazarı... Öteki kitapları gibi Mehmet Kanar'ın çevirisiyle sunduğumuz Aylak Köpek, Sâdık Hidâyet'in yaşam ve toplum görüşünün İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkımla çok olumsuz bir havaya büründüğü, inziva ve intiharın kaçış yolu olarak gösterildiği, mutluluğu bu dünyada bulmanın mümkün olmadığının ele alındığı yedi öyküden oluşuyor. Sâdık Hidâyet, bu öykülerinde de, bütün yazdıklarında yaptığı gibi, bir bakıma kendini anlatıyor.
Hiç tereddüt etmeden her Sadık Hidayet kitabını okuyabilirim. Aylak Köpek kitabını en fazla 2 saatte okurum dedim. Ama Sadık Hidayet ' in insanı bunalıma sokan, hayattan soyutlayan, hiçbir şey yapmamak gibi bir ruh haline soktuğu gerçeğini unutmuşum. Psikolojisi bozuk bir insan kadar kimse Sadık Hidayet ' i anlayamaz sanırım. Ama psikolojisi bozuk bir insana asla Sadık Hidayet oku demem. Sağlıklı kararlar almama ihtimali, intiharı deneme olasılığı çok yüksek olur. Çünkü kendisi de intiharla hayatına son vermiş olan Sadık Hidayet, kitaplarında hep karamsar, umutsuz, hayattan nefret eden, insanları eleştiren, dertli, sıkıntılı, melankoli ruh halini okuyucuya da yansıtıyor diye düşünüyorum.

Her Sadık Hidayet okuyucusu gibi benim de favorim Kör Baykuş kitabıdır. Ama bu kitabı da hemen hemen onun kadar beğendim. Kitap; Aylak Köpek, Kerec Don Juanı, Çıkmaz, Karanlık Oda, Katya, Taht-ı Ebu Nasr ve Tecelli isimli 7 öyküyü muhteva ediyor. İçlerinde en çok Karanlık Oda' yı beğendim. Ama bir arkeoloji macerasıyla başlayan Taht-ı Ebu Nasr öyküsü bir arkeolog adayı olarak çok daha fazla dikkatimi çekti. Gerçekten insanı etkileyen, kendi iç dünyasını yansıttığı güzel öykülerdi. Tavsiye ederim.
İzmir, deniz, kum, güneş ve Sadık Hidayet ve Aylak Köpek ve ÖLÜM.

Bu kısa hikayeler adım adım Hidayet’in ölüme yönelişini bize sunuyor. Ben her hikayede Hidayet’in ölüme bir adım daha yaklaştığını ve ölüme giderken ki umutsuzluğu, yaşam hakkındaki düşüncelerini, kararlılığını gördüm.

Her hikayenin ölüme giden yolda bir aşama olduğunu , bir basamak olduğunu söyleyebilirim. Tabii öncelikle kitaptaki karakterlerden önce Sadık Hidayet’in nasıl bir ölüm yolu seçtiğini , Hidayet’in dostu olan Bozorg Alevi’nin ağzından aktarılmış birkaç cümleyi , buraya bırakıyorum. Kitabın anlaşılmasında büyük önem arz ediyor çünkü:

"Paris`te günlerce, hava gazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."


Şimdi tek tek Sadık Hidayet’in 7 hikayede , 7 adımda ölüme yaklaşmasını size kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle aktaracağım.

1- Aylak Köpek
Kitabın ilk hikayesi olan Aylak Köpek aynı zamanda kitabın ana ismi. Birçok kişi incelemelerinde kitabın adının son hikaye , yani bitiş ve ölüm olan “Karanlık Oda.” Olması gerektiğini düşünmüş. Fakat bana göre kitabın adı gayet uygun olmuş , çünkü karar vermek yapmanın yarısıdır. Sadık Hidayet de Aylak Köpek de karar veriyor ölüme.

Bir Dalmaçya Köpeği… Önceleri mutlu , sahibiyle , ailesiyle birlikte huzur içinde bir köpek. Köpeğin sahibini bir dişi köpek uğruna kaybetmesi ve sokakta sefil bir hayat yaşamaya başlaması ile devam ediyor ve köpeğimizin tek istediği şey sadece bir kere olsun başının okşanması. Ondan sonra köpek onun kulu , kölesi olmaya hazır. Yalnızca biraz sevgi kırıntısı isteyen bir köpek. Ancak umudu ve hayalleri gerçekleşmiyor. Her gün farklı şekilde dayak yiyip, her gün farklı şekilde hakarete uğrayan köpeğin hayalleri yok oluyor ve insanlara olan umudu da tükeniyor. Artık sadece nefes alıyor köpek. Ölümünü bekliyor.

Hidayet karar verdi , insanlardan umut yok, sevgi yok , insanlık yok. Tam sevgiyi bulduğunu sandığın an da bile yok. Hatta bulduğunu sandığın an daha tehlikeli , daha ölümcül. ( Hikayeyi okuyanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)

2- Kerec Don Juanı
Bu hikayede kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiye biraz değinilmiş ve Sadık Hidayet’in ilişkilere ve insanlara olan güvenin biraz daha kırıldığını görmekteyiz.

3- Çıkmaz
Öncelikle kitabın içindeki en beğendiğim hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. Hikaye acı bir kaderin gözler önüne serilmesi şeklinde işlenmiş. İçinde ölüm barındıran bir başka hikaye. Hatta hikaye de ölüm babadan oğula geçen bir sistem olarak işlenmiş. “Ölüm isteği ya da ölüm şekli genetik midir ?”sorusunu a hikayeye fırlatıp çekilmiş Hidayet.

Hidayet’in ölüm merdiveninde ise bu hikayede ki ölüm şeklini beğendiğini söyleyebilirim. Kafasındaki ölüm tasvirlerinden birini hikayede yansıtmış. Kader algısı da , onu kafasına koyduğu ölüm yolundan kimsenin döndüremeyeceğini belki de bunun kaderi olduğuna inanması şeklinde ilerliyor olabilir.
4- Katya

Hikayemiz Sadık Hidayet’in kaybedişle son bulan bir hikayesi daha… Umutsuzluk, terk ediliş konuları içerisine harmanlanmış, yaşamdan nefret etmek için bir sebep daha oluşturulmuş.

5- Taht-ı Ebu Nasr

İlginç bir arkeoloji hikayesi. Aşk , kaybediş, yeniden kazandığını düşündüğün anda tekrar kaybetmek ve ölüm... Bir şekilde ölüyü tekrar öldüren yazar Sadık Hidayet nasıl kendini öldürmesin. Adeta ölüme aşık.

6- Tecelli
Yine bir kadın yüzünden acı çekmiş bir adam konu alınıyor hikayede. Sanırım Hidayet kadınlara güvenmiyor. Kadınlar gözünde hep Bihter, hep Bovary, hep Anna Karanina sanki. Bu hikaye de yine umutsuz bir adamı ele alıyor. Ölüme son bir merdiven kala , umutlar , kadınlar ve güven tükendi.

7- Karanlık Oda
Ölüm bu hikayenin başından kendini hissettirdi. Hikayede ki o tuhaf yolcu kendisiydi ve bizi ölümüne davet ediyordu. Ölümünü seyre çağırıyor bizi olaylara tanık ediyordu. Hikaye de esrarengiz bir adamın asıl karakterle bir otobüs seyahatinde karşılaşması ve yolda kalınca , bu tuhaf adamın onu evine davet etmesiyle hareket halini alıyor.

Garip adam dünya görüşlerini, çalışmaktan nasıl nefret ettiğini , kendiyle sadece ve sadece kendiyle baş başa kalmak için yaptırdığı o penceresiz kasvetli odayı ve karanlığı ne kadar sevdiğini teker teker anlatıyor adama ve diyor ki : “Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”

Sadık Hidayet işte tam bu anda ölüm anına karar veriyor. Cenin pozisyonu , anne karnına geri dönüşten bahsediyor hikayede. Garip adam aynen bu şekilde odasında ölüyor. Kendi kendine cenin pozisyonu almış bir şekilde ve mutlu…
Sadık Hidayet’in ölümüne ne kadar da benziyor değil mi ? Kendi evinde , tüm düşüncelerinin geliştiği karanlık odada yanında yazdıklarını da öldürürken . Düşüncelerini de kendisiyle aynı yere götürmeye çalışan bir adam. Çünkü onlar bu hayatta var oluşunu ve yok oluşunu beraberinde getiren tek şey.

Hidayet’in okuduğum dördüncü kitabıydı. Kendisi İran’ da yasaklı bir yazar olmaya devam ederken , eserleriyle dünyayı sarsmaya da devam ediyor. O da ölümsüzlüğü yakalayanlar tayfasında yer alıyor. Belki de en güzel yazılarını ölürken yanında götürdü , o yanan sayfalarda kaldı en iyi hikayeleri ama var olan eserleriyle dahi hayatta yer almaya devam ediyor.

Benim Aylak Köpek için düşüncelerim bundan ibaret , tahmini bir yazı taktir edersiniz ki . Katılıp katılmadığınızı ya da okuyanların düşüncelerini cidden merak ediyorum. Yorumlarınız incelemeyi zenginleştirecektir. Tabii buraya kadar okuyabilirseniz. İyi okumalar dilerim .
İçerisinde yedi öykü barındıran, benim bir öykü dışında altısını da beğendiğim ve etkisini hissettiğim Sadık Hidayet anlatımı. 1942 de yazmış, yanılmıyorsam sondan ikinci eseri. Bunalım ve intihara giden bir yaşamda, insanın iç dünyasını, çıkmaza giren yalnızlığını, öykülerdeki dramı ile gözler önüne seriyor. Kimisinde gizli, kimisinde alenen yakalıyorsun öyküleri okurken, hep eksik bir şeyler var, tamamlanması mümkün olmayan arayışlar, ya da kaçışlar. İçgüdü, aşk, kader, kaza, ihtiras gibi konuların işlendiği öykülerde; kitabın adını veren Aylak Köpek ön plana çıkıyormuş gibi görünse de, bence asıl öykü, kitabın son öyküsü karanlık odadır. Burada Sadık Hidayet net bir şekilde vardır.
Son öyküden birkaç cümle size:
“Ben hiçbir zaman başkalarını zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu, ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğramak. Kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımın uyanmasına engel oluyorlar. Vaktiyle onların arasına karıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. Baktım soytarıya dönmüşüm. Adına zevk edikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor….. Her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. Güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. Korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır… Kendi içimde, kendimle olmak istiyordum…. Yoksa ne odamdan çıkmak, ne biriyle konuşmak isterim. Hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım….Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”
Gözler tavana
Eller iki yana
Ağız açık
İnsanın kafasını dumanlayan adam
Sadık Hidayet, ne yapıyorsun adamım dedirten bir yazar. :)

Bu kitap hakkında bir şeyler yazmayı düşünmüyordum. Hatta bittiğinde kapağını bile açmam sanıyordum (fikrim hala stabil.) Yani rüya haline, bu karmaşaya ne yazılır?

Sadık Hidayet’in ölmeyi planladığı ki bunu istemediği bir gün var mı bilemiyorum ama en azından yoğunlukla yaşamaktan tiksindiği zamanlarda; niyet ettim anlaşılmamaya ve anlayamayanların da benimle birlikte ölüme atlamalarına deyip uykuya daldığını ve arafta kaldığını, aklındakilerin de beynine takılan elektrotlar sayesinde kâğıda geçirildiğini düşünüyorum. (ne diyorum ben yaa…) :)

Kör Baykuş beni sürreal pencereden karşıladığı için Aylak Köpek’ten de aynı etkiyi beklemiştim. Ancak ne Kör Baykuş gibi duman altı karmakarışık, ne de sakin usul usul yazılmış. Kitap bittiğinde patlamaya hazır bir bombaya dönüştü ve sonu gaz kaçağına bile isteye maruz kalan bir kötü son.
Kötü son diyorum ama burada kötü mü yoksa amacına ulaşılmış bir mutlu son mu var bunu asla bilemeyeceğiz? Yani yine neye göre, kime göre kötü?

7 öykü. Mutluluk mu? O da ne? Bu dünyada yok öyle şeyler. Gülmeler, sevmeler, sevilmeler… Sadık Hidayet’e göre bunlar birer hiç. Dünyayı süslü gösteren birer yanılsama. İnanma bunlara acı var en önemlisi acı. Bak ne güzel acı çekerim ben diyen Sadık Bey var, bu dünyada.

Kör Baykuş’ta (#27959343) çekmecelerden bahsetmiştim. Her birinde yaşantımıza istemli ya da istemsizce sızan onca şeyi içine attığımız yerine göre geniş, yerine göre dar bir yığın çekmece. Hepimizde var bu çekmeceler. Bazılarının yerini biliyoruz, açıp açmamamız gerektiğini de. Bazıları ise saklı kuytularda. Açılıp açılmama yetkisi bize verilmemiş. Ne büyük çelişki.
Hayat başlı başına çelişkiler silsilesi. Zaten herkes kendi içinde keşmekeş bir mücadele halinde. Bu yüzden aslında yazarın kendini anlattığı öykülerinde herkes var. Çünkü her insan ayrı birer dünya. Bu kadarı da olmaz denilen ne varsa yaşayan bir varlık. Mantığıyla açıklayamadığı nice nice şeyler yaşıyor. Hidayet’in dünyası bunları çevirmeme değil, çevirmeye karşı durma, anlamama, şayet anlayacak olsa anlamaktan tiksinme dünyası. Adam hayata her şeyden tiksinmeye gelmiş.

Aklım her şeyi anlamaya yetmedi kalbimi dinledim, deseydi Hidayet, mesela aylak köpeğin sonunda kendince köpeğin hakkını teslim ederdi ya da kaderin değişmeyeceğini bildiği halde seçimlerimizde özgür olduğumuzu bilirdi. Sonu ne olursa olsun, seçim şansı tanınması bile onu mutlu edebilirdi. Hayatta her zaman bir dengenin olduğuna inanırdı. Dengesizlik en büyük dengeyi bozmaz, bireysel dengesizlikler de yaşamdaki seçimlerimizin sonucu olur ve seçtiklerini değiştirmeyi becerebilirsen her şey yoluna girebilir, diye kendini teskin ederdi. ‘’di’’ diyorum, çünkü o burhanlı, karanlık dünyasında haklıya hakkını teslim etmemekle bir nevi intikam aldı. Bu yüzden bize okurken kendini yazmış gibi hissettirdi. Çabası anlaşılmak da değil. En çok son öyküde gördüm Sadık Hidayet’i ya da görmek istedim. İçten içe kendi kurduğu dünyada mutlu olacağına inanan bir adam. Olmasını temenni ettiği şey belki. Hamallığını yaptığını düşündüğü ne varsa sırtından sıyırmak ve kendi içinde bir dünya yaratmak, şöyle bol güneşli, karanlıklardan uzak bir dünya. Hayalini kurdu ama çekmece hala açık, acılar, ruh bunalımları fışkırıyor dışarıya.

Akmayan bir dili var. Nasıl anlatılır ki zaten bu karmaşa. Bu dil aslında yazarın dünyasının asma merdiveni. Sallana sallana, korka korka, tutuna tutuna, karşıya geçmeye çalışıyoruz. Ben çok kez düştüm ve #27343436 etkinliği kapsamında okuyacağım son kitap olan Alacakaranlık’ a doğru sürünerek ilerliyorum. :)

Sadık Hidayet’in Kafka’dan daha karanlık bir dünyası olduğunu düşünüyorum. Isınmakta olan havalar, açmakta olan çiçekler, uçmakta olan kelebekler ve vızıldamakta olan arılara bakarak içimin çekilmesine müsaade edemedim. Çok üzgünüm Sadık Hidayet ama peşinden gelemem, yani hani bahar gelmese neyse de artık çok geç. :)

Bunalmadan okuyun, kendinizi sıkmayın :)

Olmuş bu dediğim öykü ‘’Çıkmaz’’
Hiç fena fikir değil dediğim öykü ‘’Karanlık Oda’’
Sâdık Hidâyet...
Hani bazı yazarlar vardır, sağdan soldan duymuşsunuzdur nâmını ama bi türlü okuyamamışsınızdır yazarı ve kitabını. Ve bi gün tanırsınız ve sımsıkı sarılırsınız, diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanırsınız...

İşte Sâdık Hidâyet diyorum...
Öykülerini diyorum, kış akşamlarında mum ışığı ve sıcak bi soba karşısında için yudum yudum. Sonra, odasında havagazı ile intihar eden bu adamın nedenlerini düşünün derim...

İyi okumalar
Ortadoğu'dan çıkmış önemli yazarlardan biri olan Sadık Hidayet'in bir süredir aradığım Aylak Köpek adlı kitabını nihayet bulup okumaktan dolayı mutluyum. Kitap içinde yedi tane öykü barındıran sürükleyici bir yapıt ve yazarın ağır dilini bilen biri olarak bir günde okumayı başardım. Öyküler kısa kısa olduklarından Sadık Hidayet daha yalın bir dil tercih etmiş olabilir. Ancak dildeki hafif sadeliğe rağmen karanlık ve depresif ruh hali kitabı tamamen terketmiş değil. Her öyküde farklı bir tat alacağınız kitap, birbirine hiç benzemeyen ve birbirinden alakasız karakterlerin birbirine benzemeyen hikayelerini barındırıyor. İlk hikaye olan Aylak Köpek ve son hikaye olan Karanlık Oda favorilerim diyebilirim. Diğer hikayeler de oldukça güzel ve ders niteliğinde anlatımlar mevcut. Yazar kişileri ve mekanı güzel tasvir etmiş. Okurken bazen bir hayvan, bazen bir mumya, bazense bir mahkum olmanın hissini derinden alıyorsunuz. İnce bir kitap ancak Kör Baykuş gibi sizi fazla yormuyor. Yazar her hikayede kendinden bir şeyler koyuyor ortaya ve eleştirileriyle düşünüş biçimini bizlere aktarıyor. Vejetaryenliğin Yararları denen felaketten sonra Aylak Köpek gerçekten ilaç gibi geldi. Kör Baykuş okumaktan korkan ve çekinenler bu kitapla beraber hem yazarım kalemi hem de düşünce tarzı hakkında bilgi sahibi olabilir diye düşünüyorum.
MUALLAKLAR SİLSİLESİ ;SADIK HİDAYET

Muallak tanımının lügatlardaki tüm anlamlarını karşılayan bir adam Sadık Hidayet.Anlaşılmazlıkla bir derdi var besbelli.Hayatı boyunca anlaşılamamanın intikamını alıyor okucusundan .

İlk Okuduğum Kör Baykuş kitabından sonra;uyandığımda acaba ben bu kitabı okudum mu gerçekten,kim kimdi,olay nerde geçti,zaman var mıydı diye diye çeliştim kendimle.
İlk okumayla anlaşılacak bir yazar değildi elbette ;peki ne yapmalıydı?
Hani çivi çiviyi söker diye bir deyim vardır ya ;işte Sâdık Hidayet bu deyimin ağa babası bana göre.Nasıl mı ?Kör Baykuş ‘ta yaşadığım o eksikliği,yarım kalmışlığı telafi etmenin bir tek yolu vardı;bir başka Sâdık Hidayet eseri okumak .Ne de olsa Sadık Hidayet’in panzehiri yine Sâdık Hidayet’in kendisidir diye düşündüm .

Aylak Köpek okuduğum ikinci Sadık hidayet kitabı oldu.Beklediğimin çok ötesinde bir kitaptı;Sadık Hidayet’ten öte bir kitap .Kör Baykuş’un o buhranlı,melankolik ve anlaşılmazlığı bu kitabın yakınından bile geçmiyor .Acaba okuduğum gerçekten Sâdık Hidayet kitabı mı diye şüphe etmeden duramadım .Kendini tekrarlamayan bir yazar Sadık Hidayet vesselam.

Aylak Köpek yazarın üçüncü öykü kitabı .Her biri birbirinden farklı yedi öykü derlemesinden oluşuyor ki ;bana göre her bir öykü ayrı bir eser niteliğinde .Teknik açıdan incelendiğinde çıkarılması gereken birçok ders var bu öykülerde.Toplumsal sınıfın irdelendiği ,yansıtıldı bir Sâdık Hidayet kitabıdır ve bana göre dönemin toplumsal yapısının açık birer kanıtıdır.Zira bu yapıyı hâlen gözlemlemek mümkün .Öykülere yabancılık duymamanız da bu yüzdendir.Öykülerdeki karakterleri kabullenmek zor gelmeyecektir ki ;bu kişileri çok uzakta değil biraz ötenizde gözlemlemeniz eserin ne kadar kıymetli oldugunun ispatıdır.
Savaş,kadın,hurafeler ,toplumun ahlak anlayışı,gelenek ve kültür izlerinden minnet duygusuna kadar her konuyu işlemiş yazar .Kitabın ilk öyküsü Aylak köpek ;aynı zamanda kitabın ismini aldığı öyküdür ki benim hem konu butunluğu olarak hem de teknik acıdan zayıf bulduğum bir öykü .Ardından Kerec Don Juan’ı adlı öykü tekerrür ediyor .Üçüncü öykümüz; Çıkmaz;kendisi benim en beğendiğim ve etkilendiğim öykü oldu .Ve ardımdan Katya,Taht-ı Ebû Nasr ,Tecelli, ve son olarak Karanlık Oda ile son buluyor kitap .

Akıcı bir anlatımı var kitabın ve her öykü ucu açık bir şekilde sonlanıyor .(Her zaman bu tarz bitişler beni merakta bırakmıştır.)
Zaman- mekan netliklerine rastlayacağınız bu kitap kesinlikle Sadık Hidayet çelişkisi gibi .
Mekan ve ruh tasvirleri muazzam .
Her yaş grubuna hitap edebilecek bir kitap bana göre ve gerçekten bir panzehir niteliğinde .

Kim ne derse desin Sâdık Hidayet tik yaratır insanda.Keyifle okunacak bir yazar olmasa da ,Aylak köpek keyifle okunacak kitaplar arasında sayılabilir..
Aylak Köpek; Bütün sorunların içerisinde en büyüğü insanlarla uğraşmak!

Kafka’nın şu meşhur sözünü hemen hemen hepimiz biliriz; “Edebiyat içimizdeki donmuş denizin buzullarını kıracak bir baltadır.” Bu söz, bu sıkıntılı zamanlarda edebiyatın insanın yaşamındaki yerini -ya da olması gereken yerini demem daha doğru olacak- bir kere daha bizlere hatırlatıyor. Hengameler, stresler, sıkıntılar, kaygılar, ölümler, acılar hayatımız boyunca bizlere eşlik edeceğini biliyoruz. Bütün bunlar, kısa hayatımızı elle geçirecek zehirlerdir, bu zehrin panzehiri ise şüphesiz; kelimelerdir, cümlelerdir, kitaptır, edebiyattır. Her gün okuyan bir insan için çok kısa bir süreliğine de olsa edebiyattan, kitaptan uzaklaşmak demek; tüm zamanının sıkıntıyla geçmesi demek, yaptığı hiçbir işte memnun olmamak, yediğinden içtiğinden tat alamamak demek… Özellikle bu eksikliği çok severek okuduğunuz bir yazarın uzun süre eserlerinden uzak durdurduğunuz zaman daha çok hissedersiniz. Eline herhangi bir eserini alıp okuduğunuzda vücudunuzdaki zehirden, günlük hengamelerden, sıkıntılardan kurtulmuş olursunuz. Bu tüm okurlar için geçerli değil elbette, çünkü tüm okurlardan aynı kalitede kitap okumasını ve aynı lezzeti almasını bekleyemeyiz. Joseph Conrad’in şu sözü aslında kitapların ve edebiyatın hayatımızdaki önemini en güzel şekilde açıklıyor; “ Emin olun kitap okumayı bırakmak, eski ve sağlam bir dostluğun sığınağından ayrılmak gibidir”.

Bu sıkıntılı zamanda benim sığınağım yine Sadık Hidayet oldu. İranlı yazarı çoğumuz “Kör Baykuş” kitabından biliriz. Yeri gelmişken ufak bir konuya da değinip geçelim. Konu şu ki; bir yazarı sadece bir eseriyle tanımak bir yazara yapılacak en büyük kötülüktür. Hem yazar için hem de diğer yapıtları için. Örneğin Marquez’i “Yüzyıllık Yalnızlık “, James Joyce’i “ Dublinler”, İhsan Oktay Anar’ı “Puslu Kıtalar Atlası”, Sabahattin Ali’yi “Kürk Mantolu Madonna” kitapları ile sınırlandırmak gibi. Buna binlerce örnek verilebilir. Sadık Hidayet’in bugüne kadar sadece “ Kör Baykuş” kitabını okuyanlar, diğer kitaplarına bakmayanlar bir gün eline farklı bir eserini alıp okuduğunda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Bu eserlerden biri de bu yazının ana konusu olan; yazarın öykü kitabı “Aylak Köpek”tir. İçinde toplam yedi adet öykü mevcut. Kitap, isim olarak konulan “Aylak Köpek” hikayesi ile başlar.
Sadık Hidayet’in öykülerinde olağan dışı şeyler beklemek okuyucuyu şaşırtmayabilir. Sadık okurlar, yazarın tarzına, düşüncesine ve bu düşünceyle şekillenen yapıtlarında neyle karşılaşacağını az çok biliyor. Ruhsal bunalımlar, melankolik ruh içerisinde dille getirilen fikirler, varoluşsal sıkıntılar ve kültlük yazarın romanlarının ana omurgasını oluşturuyor. Bunların üstüne fantastik öyküler kaleme alması, okurlardan hem özümsemek ister hem de cesaret, yazar içinde aynı durum geçerli… Yazar bu kitabında bu cesareti gösterebilmiş. Örneğin; “Kerec Don Juanı” hikayesinde, kadının iktidarlığını, erkeğin kurnazlığını buna ek saflığını, “Çıkmaz” da arkadaşlık kavramını, ruhsal sıkıntıların bireyin üzerindeki etkisini ve kaderin tesadüflere gebeliğini, “Katya” da aşkı ve hislerin ihtirasını, “Karanlık Oda” da sorgunun altında gerçekleri, insanlara açıkça mesaj iletme kaygısı ve müthiş bir diyalogla iletişiminin gücünü sıradan konular ve anlatılar olarak karşılansa da “Taht-ı Ebu Nasr” öyküsünde sürrealizmi ve fantastikliği işlemek kitabın içinde mükemmel bir cesaret örneğidir. Ve bugüne kadar belki de yazılan en güzel öykülerden biridir. Bu öyküyü okuduktan sonra aklınıza gelecek ilk isim Edgar Allan Poe  olacaktır.

Burada özellikle iki öykü üzerinde durmak istiyorum. İlki, ilk öykü olan “Aylak Köpek”, ikincisi ise “Taht-ı Ebu Nasr”... Yukarıda da belirttiğim gibi “Taht-ı Ebu Nasr” bir fantastik öykü olmakla beraber içinden somut imgeler ve reel kavramlardan beslenerek, diğerlerine nazaran daha aksiyonlu ve daha derinlikli bir niteliğe sahip. Bunu hem somut kavramlar üzerinde reel olarak hem de işlediği konu itibariyle sürrealist fikirlerin devamı olarak görebiliriz.
Arkeoloji ve ölü diller uzmanı Doktor Warner ve iki arkadaşı; Gorest ve Freeman Taht-ı Ebu Nasr tepesinde kazı çalışmalarını yaparlar. İlk başlarda her şey normal gibi görünse de sonrada aslında normal olan her şeyde bir anormallik başlar. Bunun başlangıcı da Simuye’nin lahdinin bulunmasıdır. Simuye mumyalanmış şekilde lahitte duruyor. Kazı ekibi daha önce yapılan kazılarda rastlanan tünelde bir varağın içinde Pehlev dilliyle yazılmış bir vasiyetname buluyorlar. Bu vasiyetnamede Simuye’nin neden mumyalaştırıldığı ayrıntısıyla anlatılır. Temel neden Simuye’nin çocuğunun olmadığı için eski eşini terk edip Horşid diye çok güzel bir kadına aşık olmasıdır. Eski eşi bir büyücüden yardım alarak kocasını yalancı ölümle cezalandırır ve onu geri diriltecek tılsımı da vasiyetnameye yazar. Doktor Warner tüm bu sırları çözerken Gorest akşam eğlencesi için üç kadın ayarlar ve bunların içinde Simuye’inin aşık olduğu Horşid’e çok benzeyen bir kadında bulunuyor -hikayenin burasına kadar soluksuz okuyabileceğiniz diyaloglar ve ayrıntılar olduğunu da eklemekte fayda var- öykü Warner’in tılsımı çözüp Simuye’nin dirilmesi ve Gorest’in getirdiği üç kadından Horşid’e- kadının gerçek ismi de Horşid olduğunu belirtelim- benzeyenin yakasına yapışıp orada küller haline dönmesiyle sonların. Tabi bu sonlama biraz trajik bir şekilde bitmesi okuyucuyu sarsabiliyor. Öykü kitabının içindeki tüm tılsımlar bu sonda saklı olduğunu ve tüm öykülere egemen olduğu da muhakkak. Yazarın en uzun öyküsü olmakla beraber yazarın daha önceki yazdığı tüm öykülerinden daha canlı ve tempolu olduğunu söyleyebilirim.
“Aylak Köpek” hikayesinde ise; Pat adında bir köpeğin sahibinin elinden kaçıp bir dişi köpeğin peşine takılması ve sonrada yaşadıklarını, insanların Pat’a karşı davranışlarını ve Pat’ın acı dolu sonunu, sade bir dille ve ağır bir tempo içerisinde anlatmaktadır. Belki de ilk defa bir köpekle empati yapacaksınız. İhanetti, şehvetti, sadakati bir köpeğin yaşadıklarıyla, bu derece ustalıkla işlemek Sadık Hidayet gibi usta kalemlerin işi olsa gerek. Bir daha belirtmekte fayda var; yazarın tüm metinlerinde olduğu gibi varoluşçuluktan kaynaklanan bulanımlar ve sorgulamalar bu hikayelerde de kendini gösteriyor. Özelikle “Çıkmaz” ve “Karanlık Oda” öykülerinde bunu açıkça görebiliyoruz. Tüm öykülerinde insanları taşlamaktan ve yermekten uzak durmasa da sonlarının kötü bitmesini tercihlere bağlamaması bir nebze de olsa insanlardan bağımsızlaştırıyor kitabı. Tabi arkasında soru işaretleri bırakarak.

Bu kitaptaki tüm öykülerde göze çarpan en önemli kelime; “ölüm” kelimesidir. Dikkatli okuyan her okur bu yedi öyküde ölümün ayak seslerini duyabilir. Ve açıkçası ürpermiyor da değil. Bunu ister yazarın ölüme bakışına bağlayın ister sadece bir kurgu diyin ama ben daha çok yazarın ölüme bakışına bağlıyorum, şu cümle de kanıtlar nitelikte; “Yaşam denilen şey aldatıcı bir aldatmadan başka bir şey değildi”. Aslında Sadık Hidayet tüm kitaplarında işlediği menhus kelimelerden biri… Yazıyı çokta uzatmadan ve son zamanlarda okuduğum en güzel öykü kitabı olduğunu belirterek, birkaç alıntıyla bittirelim.

“Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı, pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.”
“Yaşam denilen şey aldatıcı bir aldatmadan başka bir şey değildi”
“Herkesin bildiği şeyler bir yerde yenilgiye uğruyorsa, bunların şüphe ve tebessümle karşılanması doğaldır”
“…Çünkü bugün insanoğlu kendini beğenmişliğiyle doğaya inanmaz olmuştur”
“Mağrur insan kendi bilgilerini belde sayıyor ve doğa olaylarının kendi formüllerine göre gerçekleşmesini istiyor”

“Ben hiçbir zaman başkasının zevkine ortak olmadım. Ya katı bir duygu, ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. Yaşam derdi, yaşam güçlüğü. Bütün sorunların içerisinde en büyüğü insanlarla uğraşmak. Kokuşmuş toplumun şeri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyorlar.”
Kör Baykuş’tan sonra bu incelemeyi artık The Sixth Sense filminde “I see dead people.” diyen çocuğun kafasıyla yazıyorum. Beynim hala hafif dumanlı fakat bu sefer daha iyi gibiyim. :)

Ne kadar Kör Baykuş’a önce inceleme yazmış görünsem de aslında yazarın öykü dilini tanımak ve uzun öyküsü –yada roman olan Kör Baykuş’la kıyas yapmak için öncelikle kısa öykülerden oluşan Aylak Köpek kitabını okumam gerektiğini düşündüm. İki okumamın sonundaki düşüncem: Yerinde bir karar vermişim. Çünkü Kör Baykuş’tan sonra Aylak Köpek’teki öyküler kafamda daha iyi oturdu yerine.

Başka iki kitap arasındaki anlatım ve üzerimde yarattığı etkiyi, ardından Aylak Köpek kitabındaki öykülere dair görüşlerimi belirmek istiyorum.

Aylak Köpek’te okuduğum hikayeler yine insan psikolojisi temelinde seyretse de çoğunlukla gözleme dayalı bir kurguyla harmanlanmış olduğu aşikar öyküler. Bu bağlamda yazarın gözlem gücünü ve gözlemlerini kurguya aktarmadaki becerisini hayli güçlü buldum. Belki kısa öykü okumayı daha çok sevdiğimden olsa gerek ben Aylak Köpek kitabını Kör Baykuş’a nazaran daha bir keyifle okudum. Kör Baykuş’ta ise yazar bana göre o zamana kadar içinde biriktirdiği ve anlatamadığı, anlatsa başına bela olacak tüm düşüncelerini ustalıkla belirlediği imgelerle çözülmez bir ağ ile sunmuş okura. Hoş, ne kadar üzeri örtük bir anlatım yapsa da ülkesinin yasaklı yazarı olmaktan kurtaramamış kendini. Aylak Köpek'teki öyküler bana ne kadar yakın dursa da Kör Baykuş, şimdiye kadar okuduğum zirve kurgulardan.

Gelelim Aylak Köpek’teki öykülere. Kitap toplam yedi öyküden oluşuyor ve bu öyküler aslında çok da “hah bunu okudum, şimdi sıradakini okuyayım.” dedirtecek öyküler değil aslında. Şöyle söyleyeyim; tavana baktırıyor. Bir süre üzerine düşünüp, külünü üzerinizden silkeleyip, sonraki öyküye geçeceğiniz tozlu öyküler bunlar. Uyandırdığı hissiyat bu, peki kurgu? Bana göre yedi öykü de yedi farklı temel ve deneme üzerine oturtulmuş.

1. Aylak Köpek: Tam bir hayvan psikolojisi tespiti. Siz hiçbir hayvanın duygularıyla empati kurdunuz mu? Cevabınız hayırsa mutlaka okuyun bu öyküyü. Öyle güzel anlatmış ki yazar Pat’ın ruh halini, bir anda onunla hemhal oluyorsunuz. Vicdana dokunan bir öykü. Müthiş keyfi aldım okurken.

2. Kerec Don Juanı: Güçlü kadın-pasif erkek-Behlül bakışlı Don Juan. Bu öyküdeki esas adamımız Hasan. Ben onun karakterini biraz Kör Baykuş’taki anlatıcıya benzettim. Hasan, uzaktan ilgi beslediği bir artiste sonunda açılır ve onunla birlikte olur. Bu kadın ona göre çok masraflı bir ve biraz bulunduğu ortam hasebiyle de rahat bir kadındır. Tüm kusurlarına rağmen Hasan ona tüm kapılarını açmıştır. Dilerse evlenmeye bile hazırdır. Bu birliktelikte beklenen son bağıra bağıra gelir fakat Hasan bunların hepsine kör ve sağırdır.
Bu öyküde dikkatimi çeken mevzu çocukken Hasan’a takılan “hamal” lakabıydı. Öykünün ilerleyen kısımlarında yanlış anlamadıysam, Hasan kadın hakkında ne kadar, “Onun masrafı çok olur.” (sf.21, YKY) diye yakınsa da arkadaşına, esas kadının verdiği parayla geçinir, onun gönlünü hoş eder. Bir nevi kadının parasıyla onun hoşuna gitmeyen tüm yükünü taşır. Kadının istediği gibi kullandığı, tepesi atınca aşağıladığı hamalına dönüşür.

3. Çıkmaz: Kuvvetli bir erkek dostluğu. Öykünün teması ismi üzredir. Ben bu öyküdeki ana karakter olan Şerif’i biraz Sadık Hidayet’le özleştirdim. Şerif’in içe kapanık ruh halini, yaşadığı derin yıkım ve bir tesadüfle içine düştüğü çıkmaz. Bu öyküde Şerif’in sürekli dilinde döndürdüğü “Bir tesadüf olsa gerek!” cümlesini unutamayacağım.

4. Katya: Anı temelli bir öykü. 1. Dünya Savaşı’nda Sibirya’da esir alınan Avusturyalı bir mühendisin yaşadığı bir olayı anlatıyor. Diğer öykülerde geçen mekanlar olağanken bu öyküdeki esir kampı ortamı kafamızda yeni bir mekan imajı belirlemek adına farklı olmuş bence.

5. Taht-ı Ebu Nasr: Mumya-büyü-aşk-mucize. Kitapta en beğendiğim ve buhranlı kişi psikolojisinden ayrılıp fantastik bir temele oturmuş, bolca tutku dolu bir öykü. Bu öyküde en çok beğendiğim kısımlar ise profösörün “mucize”ye dair düşünceleri ve Simuye’nin Horşit’e olan tutkulu(!) aşkı. Öykünün sonunda kafamda oluşan şu cümle, üzülerek de olsa kabul ettiğim gerçekti : Vuslat vuku bulduğunda aşk sona erer. Burada Kemal Sayar’ın aşk üzerine ettiği şu kelam öykünün temasını özetliyor aslında:
“Bizi etkileyen aşk öyküleri kuşkusuz vuslatın bir türlü gerçekleşemediği öykülerdir ama aşk bir manada sevgiliyle buluşma, sevgilide eriyip yok olma arzusunu da içermez mi? Aşkın kavuşamayışla gerçek kıvamını bulduğu yolundaki genel görüş, kanımca tartışılmaya muhtaçtır. Tanrısal aşk için bu önerme kuşkusuz açıklayıcı bir değer taşıyor ama 'romantik aşk' vuslatla anlamlanıyor: Sevgilinin yüzünde kendi yüzümü seyretmek için onunla beraber olmam gerekir. Vuslat bir imtihandır, aşkın mihenge vurulduğu yerdir orası, kim ki sevdiğinden vuslatla uzaklaşır, o zaten bir yanılsamaya tutunmuş demektir.
Vuslatladır ki romantik aşkın efsunu bozulur, artık kendi narsisistik arzularımızı yansıttığımız bir kendilik nesnesi değildir karşımızdaki, hata ve günahlarıyla, etten, kemikten ve ruhtan bir varlıktır. Aşk, vuslat vuku bulduğunda hala oradaysa aşktır"

6. Tecelli: Kitapta sanırım tek sevemediğim öykü. Sanki biraz kaş yaparken göz çıkarma, ya da ava giderken avlanma gibi bir durum söz konusu.

7. Karanlık Oda: Kitabın son ve beni en çok çarpan öyküsü. Esas karakterimiz biraz Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı gibi. Fakat yeraltı adamına nazaran fazla trajik, fazla depresif. Bu öyküdeki odanın şekli, anne karnı, cenin pozisyonu diyalogları unutamayacağım sahnelerdendi. Mutlaka okuyunuz.

Biraz uzun oldu biliyorum fakat kitaptaki her öykü içine inilmesi güç, derin bir kuyu gibi. İşbu sebeple Hidayet’in kurgu gücünü çok sevdiğimi söyleyebilirim. Tek eleştireceğim nokta dilin akmaması, bu çeviriden kaynaklı mı yoksa okurken kafanızda yarattığınız o ortamla mı alakalı bilmiyorum. Ama Sadık Hidayet sevdiğim ve önerebileceğim yazarlar arasına girdi diyebilirim.

Etkinliği düzenleyen NigRa 'ya tekrar teşekkür eder, bu vesilelerle yeni yazarlar keşfetmek temennisi ile;
keyifli ve keşifli okumalar dilerim herkese :)

Kemal Sayar'ın alıntısı için kaynak: http://fahl.blogcu.com/...la-oradaysa/11241537
Okula çok uğramayışım münasebetiyle Aylak Köpek ismini ziyadesiyle üstüme alınıp Sadık bey ayıp olmuyor mu köpek deyip öncesinde şimdi Sakinleştim.Aha da sakinim!!

Sadık Hidayet beyefendinin içine bir miktar Zweig kaçmış bence bu kitapta..Niye öyle dediğimi anlatacağım hemen elbette.Öncelikle ilk ve aynı zamanda kitaba ismini veren öyküsü Aylak Köpek bir köpegin bakış açısıyla yazılmış.Son zamanlarda hayvanlara vahşice yapılan davranışları gördükçe hele bu kısım bana pek bir manidar geldi.Keşke dedim keşke bildiri olarak yayınlansa bu öykü belki dank eder bazı şeyler.Bahçesinde beş tane köpekle büyüyen bir insan olarak(insan kısmını burada özellikle yazıyorum.) köpeklerin yeri bende de ayrı Sadık beyciğim.
“Gözleriyle dileniyordu okşanmayı;sevgisini gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı.”-bknz:sayfa 16.
3. Öyküde yine aynı şekilde hayvan sevgisini şu cümlede anlayabiliyoruz:”Kekliğe göz kulak olsun diye bir cılız köpek edinmişti.Boş zamanlarında can yoldaşı olmuşlardı ona.İnsanların hile hurda dolu dünyasından hayvanların içten,kayıtsız ve çocukça dünyalarına sığınmıştı adeta.”-bknz:sayfa 31
Tüm bunlardan sonra Sadık beyciğim Afyon falan var da özünüzde pek bir ponçikmişsiniz diye eklemek istiyorum.Afyon yok mu? Var yine var ama Kör Baykuştaki kadar tesirli değil.Oldugunu da Tahtı Ebu Nasr adlı beşinci hikayeyi okuyarak fark etmeniz mümkündür.Kitaptaki değinmek istediğim husus şu aslına bakarsanız bu kitap Kör Baykuş kadar kapalı ve yoğun metafor içermiyordu.Daha akıcı gitti benim için en azından.Zweig’a benzetme nedenim de şu oldu ki toplumsal ve ahlaki kurallardan ziyade daha insanın duygularına yönelik oluşu ve psikolojik tahlillere yer verişi.Bana biraz Zweig tadı verdi ki pek de güzel oldu.Okumayı düşünen arkadaşlar için gözünüz korkmasın bebeklerim,canımlar cicimler böyle öyküler gayet tadında.Afiyet bal şeker olsun emi hepinize:)
İran edebiyatının Kafka'sı olarak anılan Kör Baykuş eserinin de yazarından. Uçakta okudum ama uçakta unuttum kitabımı. Farklı 7 öyküden oluşan yine tabi ki gizemli bir eser. Başlangıcında çevirmen nelerle ilgili olduğunu yazmış ve sonunda mükemmel bir öykü var.

Çevirmenin ön sözü İlk kez 1942 (Hicri şemsî 1321) yılında Tahran'da basılan Seg-i vilgerd (Aylak Köpek), İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkımla Sâdık Hidâyet'in yaşam ve toplum görüşünün çok olumsuz bir havaya büründüğü, inziva ve intiharın kaçış yolu olarak gösterildiği, mutluluğu bu dünyada bulmanın mümkün olmadığının sık sık ele alındığı yedi hikayeden oluşan bir kitaptır.

Çevirmenin de dediği gibi karamsarlık, umutsuzluk, insanları eleştiren, dertli, sıkıntılı, ruh halini barındırıyor öykülerinde Hidayet. Hele son hikaye ise çok çok beğendiğim bir bölümdü. Sadık Hidayet'in 2. eserini de okumuş oldum. Arada doğuya yönelmek bence farklılık olarak gayet güzel oluyor. Bu türleri sevenler için karamsarlık olarak tavsiye ederim. Sadık Hidayet okunmalı...
7 kısa hikayeden oluşan bir kitap şayet okumaya karar verdiyseniz elinizdeki. Ama affedin kısa hikaye dedim. Ben bilmem beni nerelere götürdü bu hikayeler bana nerelerde prangalar vurdular. Gizli ızdırapların bir tadı var bu hikayelerde. Ölüme meydan okuyan yalnız kalışlar da var. Ben bilmem nedendir bu yok oluşlar ve sancılar. Belki de yine de bilemiyorum nedendir kadına beslenen bu düşmanca duygular. Çok da kuvvetliler. Sadık Hidayet bir başka adam. Nedendir anlıyorum okudukça onu sona sürükleyen sanrıları. Acılarını paylaşıyorum evsiz kalan aylak köpeğin, Vicdan azabıyla kahroldum Şerifin. Ama insan yine de merak ediyor kırmızı ve mor kadifelerle kaplı bir odanın karanlığında ölmek nasıl bir histir?
İyileşmesi yıllar süren yara yine açıldı. Dünya gözünde karardı, durgun bir ses perdesi çekildi önüne ve bu perdede silik, elem verici bir manzara oluştu.
Ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar!
Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.
Sadık Hidayet
Sayfa 83 - YKY - Karanlık Oda
Eğlenceyi, gezmeyi tozmayı kendinize haram etmiş, kitaplarınıza dalmışsınız. İnanın, bu işler insanı erkenden ihtiyarlatır!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Aylak Köpek
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
88
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753632874
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Seg-i Vilgerd
Çeviri:
Mehmet Kanar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Sâdık Hidâyet: Necatigil'in dilimize kazandırdığı başyapıtı Kör Baykuş'ta, Diri Gömülen ve Üç Damla Kan'da Kafka gibi modernlerin izinde gerçeküstücü bir yazar; Vejetaryenliğin Yararları'nda vejetaryenliği, Hayyam'ın Terâneleri'nde Ömer Hayyam'ı ve rubailerini bütün boyutlarıyla inceleyen bir araştırmacı; Hacı Aga'da ise gerçekçi bir taşlama yazarı... Öteki kitapları gibi Mehmet Kanar'ın çevirisiyle sunduğumuz Aylak Köpek, Sâdık Hidâyet'in yaşam ve toplum görüşünün İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkımla çok olumsuz bir havaya büründüğü, inziva ve intiharın kaçış yolu olarak gösterildiği, mutluluğu bu dünyada bulmanın mümkün olmadığının ele alındığı yedi öyküden oluşuyor. Sâdık Hidâyet, bu öykülerinde de, bütün yazdıklarında yaptığı gibi, bir bakıma kendini anlatıyor.

Kitabı okuyanlar 372 okur

  • Seda Kızıltan
  • Burcu Özkaya
  • Jean Valjean
  • Hüseyin O.
  • Ayfer Çil
  • Selinay Sakarya
  • Yasemin Yeter
  • Nevra Ferréira
  • ~Kübra~
  • Gül BEYAZGÜL

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.7
14-17 Yaş
%1.9
18-24 Yaş
%22.6
25-34 Yaş
%44.7
35-44 Yaş
%14.5
45-54 Yaş
%7.5
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%1.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51
Erkek
%49

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%19.2 (32)
9
%18 (30)
8
%35.3 (59)
7
%12.6 (21)
6
%8.4 (14)
5
%4.2 (7)
4
%1.8 (3)
3
%0
2
%0.6 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları