Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk

7,9/10  (673 Oy) · 
3.002 okunma  · 
633 beğeni  · 
14.793 gösterim
Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...

Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...
Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...

Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...

Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...

Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...

Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi...
Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını,
Babil uyandığı zaman?!..
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ağustos 2004
  • Sayfa Sayısı:
    416
  • ISBN:
    9789944486798
  • Yayınevi:
    Kapı Yayınları
  • Kitabın Türü:
Tayfun R. Aras 
28 Mar 12:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Saydıklarımız der ki; “Sabır ile dut yaprağı atlastan kumaşa döner.” Ne kadar da doğru söylerler. Keza bu Babil’de ölüm İstanbul’da aşk’ta da öyle bir şeydir. Peki doğru olan neydi. Dağ başında fütursuz bir meyve iken kazanlarda kaynayıp, ateşler de yanıp kağıt olmak mı? Yoksa üzerine kıymetli, kerametli sözler yazılan bir eser olmak mı? Hangisi uyardı bize kalp mi yoksa akıl mı?

Dünyaya gelişi fuzuli olmayan bir kişinin gönlünden dökülen beyitlere, sözlere dem vuran ve her nefeste bize bunu yaşatan İskender Pala’ya ne kadar teşekkür etsek azdır elbet. Bir divan aşığı olarak bu çağın adamı asla değilim, biliyorum. Lakin böyle eserlerde divanda edebiyatında nirvanaya ulaşmış Fuzuli’yi görmek ve şu an ki yetişen nesillere aktarmak tabi ki de taktir edilecek bir durumdur.

Velhasıl eğer benim gibi tasavvuf aşığı değil iseniz bu kitap size göre değildir. Çünkü bu kitap da “Mana’dan Madde’ye”, “Gönül’den Akıl’a”, “Soyut’tan Somut’a”, “Değer’den Değersiz’e” bir yol vardır ve akar gider. Biz mana düşkünlerine ilaçtır cümleler, severek isteyerek okuyup gideriz.

Kitaba değinecek olursak eğer; düşün ki elinizde bir kitap var ve kanlı canlı sizin her düşüncenizi her tavrınızı ve duygunuzu anlayabiliyor. Sizi sizden iyi yorumluyor. İnsani hiçbir duyguya düşmeden saf bir gerçek yorum ile karşı karşıya kalıyorsunuz. O an aklınızdan geçenler, ruh durumuzu ve içinizden geçirdiğiniz her şey ayan beyan ortadır. Şahsen böyle bir kitap ile ben karşılaşmak istemezdim. Şuan ben kendisini inceliyorum, onunda ben gibi bu şekilde inceleyip burada sizlere ifşa etmesini istemezdim. Belki de düşüncelerimden hareketlerimden o anki anlık düşüncelerimden utanır elime kitap dahi almaz idim. Yazarın konusu da işte budur. Hazine değerindeki bir kitabın elden ele dolaşarak 450 sene, içerisindeki şifreler ile manacı ve maddeci insanların hayatlarından geçiş halleri anlatılmaktadır.

Mana’ya değer verenler kitabı gözyaşı ile elem ile okurken, maddeciler kitabın içerisindeki şifrelerin peşinden savrulup durmuşlardır. Eğer kararlar kalben alınırsa vicdan muhasebesinden geçer insan rahat bir nefes alır ki akıl ile alınan kararlar hep nefsten geçer ve bu en tehlikelisidir. İşte benim Fuzuli dostumda kitaba konu olan eseri “Leyla ile Mecnun’u” gönülden gelenlerle kaleme almıştır. Hal böyle olunca kitabın değeri şimdiki eserler gibi okunup rafa kaldırılmamış, dillerden dile dolaşarak bütün cihana yayılmıştır.

Bir kitap Fuzuli ile başlarda Şeyh Galip ile biter de bu kitaba biz nasıl olmamış deriz. Hiçbir vakit ahir zaman şairlerini sevmedim, sevemedim. Sözleri hep manasız anlamsız havada kalır geliyor bana.

Yukarıda da dedik ya “Mana ve Madde”. Kitapta başta Kanun Koruyucu (Kanuni Sultan Süleyman) olmak üzere birçok şahsiyet karakter olarak karşımıza çıkmıştır. Bunlar; Fuzuli’den Nabi’ye, Celebi Mehmet’ten Baki’ye, Cariye Rukal’den Şeyh Galib efendiye kadar edebiyatımıza ve tarihimize yön vermiş insanlardan bahsedilmektedir. En çok hoşuma giden taraf Mana’da kalan kısımdı yani Leyla ile Mecnun, beni en çok sıkan kısım ise maddecilerin Babil altınların peşinden koşup onları elde etmek için verdikleri mücadele.

Genel olarak değirirsek bu kitap herkese hitap etmez. Mana dostlarının buluştuğu başka bir kitapta buluşmak üzere sevgi ile kalın.

Not: Divan edebiyatımızın tadını bir kere alan asla ve asla iflah olmayan bir duygu içerisine girer. Lütfen gereken öz veriyi gereken desteği gösterip bu güzel eserlerimizi, şiirlerimizi ve şairlerimizi nesilden nesile aktaralım.

Fuzuli’den
Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.
Yaptığın hatayı görmüyor sanma.
Kalpte gizli en derin sırları bilen vardır.

Mal-ı emlakım var deyu güvenme!
Arkam var deyu dayanma!
Sırt üstü insanı yere varan vardır.

Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.

Derdime vakıf değil canan.
Beni handan bilir.
Hakkı vardır şad olanlar.
Herkesi şadan bilir.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Çektiğim alamı bir ben birde Allah’ım bilir.

Şeyh Galip’ten

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni

"Hoşçakal Leyla..."