Marguerite Duras’ın Bahçe kitabı, bir bankta oturmuş iki yabancının konuşmalarından ibaret gibi görünüyor ama aslında çok daha fazlası var. Bir yanda hayatını bir valize sığdıran, nereye gitse onunla giden, azla yetinmeyi seçmiş bir adam; diğer yanda mutsuzluğunu dillendiren, evlilik ve sahip olma arzusuyla yanan bir genç kız. Adam, “Benim için valizim yeter” derken, genç kız “Bir evim olsun, içinde de fırın ve buzdolabım” diye hayaller kuruyor. İşte tam burada iki uç duygu dünyasının çarpışmasına tanık oluyoruz: ‘Belki, bilemiyorum’ ile ‘Ben istiyorum, benim olsun’ arasındaki o ince çatışmaya.Duras, süslü anlatımlara girmiyor; kamera sabit, sahne tek, oyuncular belli. Konuşmalar yalın ama derin. Günlük hayatta kimsenin dillendirmediği o arzular, o boşluklar, bu diyaloglarla su yüzüne çıkıyor.
Ama işte tam burada bir burukluk da var. Kitap sanki tam derinleşecek, karakterlerin iç dünyasına inecek, bize daha çok şey anlatacak gibi oluyor ama bir yerde kesiliyor. Eksik kalıyor. “Duras, neden bizi yarı yolda bıraktın?” diye sormak geliyor içimden. Bir yandan etkileyici, evet, ama bir yandan da okurun elinde havada kalan bir tat bırakıyor. Belki de bu yüzden akılda kalıcı, ama ben yine de bu eksikliği hissettim ve biraz canımı sıktı.Sonuç olarak Bahçe, gündelik hayatta rastlayabileceğimiz iki yabancının ağzından, hayatın döngüsüne, arzularına, eksikliklerine dair bir pencere açıyor. Sade, keyifli ama aynı zamanda biraz da “daha fazlası olabilirdi” dedirten bir kitap.