1000Kitap Logosu
Balıkçı ve Oğlu
Balıkçı ve Oğlu
Balıkçı ve Oğlu

Balıkçı ve Oğlu

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.3
1.529 Kişi
4.223
Okunma
1.333
Beğeni
9,4bin
Gösterim
140 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 3 sa. 58 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · İnkılap Kitabevi · 2021 · Karton kapak · 9789751042125
Toplumsal konulara duyarlılığı ile tanınan edebiyatçı ve fikir adamı Zülfü Livaneli, bu kez Ege balıkçılarının ve hayal kurmaktan bile mahrum bırakılan göçmenlerin kaderine eğiliyor. Usta edebiyatçı Livaneli, Balıkçı ve Oğlu ile son yılların en can yakıcı ve büyük dramı “göçmenliği” balıkçı Mustafa, Mesude ve Samir bebek üzerinden anlatıyor. O güne dek sıcak evlerinde televizyondan izledikleri haberlerden aşina oldukları ölü insan bedenleri ve yarı ölü bir bebek evliliklerinin tam ortasına düşerek bir bomba etkisi yaratıyor; aile ilişkilerini bambaşka bir çehreye büründürüyor. Balıkçı ve Oğlu, Ege’nin tarihinden bugününe, balık çiftliklerine ve rant hırsıyla dağlara, kıyılara saldıran şirketlerin yarattığı ekolojik yıkıma dair çok şey söylüyor. Bunun ötesinde göçmenlerin bir bilinmeze doğru göze aldıkları yolculuğu, hayatta kalma çabalarını ya da ölümü; kısacası “deryaya yakın, dünyadan uzak” yaşamlarını odağına alıyor. Livaneli’nin belki de en şiirsel romanı olan Balıkçı ve Oğlu; aile, aşk, ebeveynlik, evlat, kadın dayanışması, dostluk, göç, doğa üzerine çağdaş bir epope. Zülfü Livaneli’nin, uzun bir aradan sonra yazdığı ve heyecanla beklenen yeni romanı Balıkçı ve Oğlu, ustalıkla seçilen tasvirlerle okurun zihninde capcanlı bir anlatı oluşturuyor.
4 mağazanın 4 ürününün ortalama fiyatı: ₺27,85
8.3
10 üzerinden
1.529 Puan · 433 İnceleme
Mehmet Y.
Balıkçı ve Oğlu'yu inceledi.
140 syf.
Livaneli, Mülteciler, KHK'lılar ve Meriç Nehri'nde Boğulan Çocuklar
Balıkçı ve Oğlu, Zülfü Livaneli'nin son romanı olarak birkaç ay önce piyasaya çıktı. Yayınevini değiştiren Zülfü Livaneli'nin yeni yayınevindeki ilk eseri idi.   Balıkçı ve Oğlu her ne kadar roman olarak adlandırılsa da bir uzun hikaye gibi değerlendirilmeli. İsmi ile çağrışım yaptığı Ernest Hemingway tarafından kaleme alınan İhtiyar Balıkçı ve Deniz hikayesini hem hatırlatan, hem de ona atıfta bulunan bir eser olarak göze çarpıyor. Ancak oradaki eserin herhangi bir sosyal kaygısı yahut meselesi yoktu. Burada ise bir balıkçının hikayesi üzerinden dünyanın son yıllardaki en önemli sorunlarından birisi durumunda olan mülteciler yahut düzensiz göçmenler meselesini bir ışık tutmaya çalışıyor. Bunu yaparken bir Ege köyünde yaşayan ve çoğunluğu denizle içli dışlı olan, balıkçılık yapan köylülerin çevre ile olan ilişkilerini de göz önünde tutuyor. Yani Livaneli sosyal meselelere duyarlığını bu defa Ege Denizi'ndeki düzensiz göçmenler yani mülteciler sorununun yanı sıra denizde, denizin kirlenmesi ve bu şekilde balon balığı adı verilen bir nevi kötü balıkların ve doğal akışın dışına çıkmış yaratıkların istilası ile karada ise kapitalist ve kötü insanların çevreyi talan etmelerini, para uğruna her şeyi yakıp yıkmalarını ele alıyor. Hatta roman sonundaki röportajında Moğol istilasında bile Anadolu'nun belki bu kadar zarar görmediğini belirtiyor.     Livaneli kendi görüşüne uygun olarak -ki sanatçı derdi olan insandır, düşüncesine sahip bir kalem olarak bu son eserinde genelde bir ama aslında pek çok meseleyi irdeleyen bir uzun hikaye oluşturmuş. Bu anlamda babalık, annelik ve evlat acısı gibi konuları yerleşik insanların penceresinden anlattığı gibi mülteciler üzerinden de işlemeye devam ediyor.     Edebi tarafına baktığımızda aslında tipik bir Livaneli anlatısı olarak görülebilir. Hatta bir önceki romanı Huzursuzluk’un adeta deniz ve sahil köyü üzerinden işlenişi gibi de okunabilir. Orada da yine insanlığın ortak meselelerinden birisi üzerinden bir anlatım vardı. Aynı şey burada da var…     Açıkçası düzensiz göçmenler meselesi bizim için maalesef en fazla, haber değeri taşıyan ve sayılarla ifade edilen ölümleri ihtiva eden bir mesele. Halbuki bunlar büyük trajediler içeriyor ki, Türkiye bir geçiş alanı ve çoğu, Müslüman ülkelerden gelen Asyalı ve hatta Afrikalı göçmenlerin sistemli bir para hırsı işleyişi içerisinde Türkiye üzerinden Yunanistan'a, daha doğrusu Avrupa ülkelerine gönderilişleri anlaşılıyor. Ancak bu yapılırken ciddi bir pazar oluşturulmuş ve insani duygular tamamen bir tarafa atılmış durumda. Livaneli çok da hacimli olmayan eserinde doğal olarak bu insanların niçin ülkelerini terk edip Avrupa'ya gitmek istediklerini pek anlatmıyor. Çünkü o özneye değil yükleme ağırlık vermiş durumda; yani mülteci olmak konusuna yine bu az hacimli kitabında doğal olarak değinemediği konulardan birisi de Suriye meselesi… Sadece Suriyelilerin de göçmen olduklarını ancak Türkiye hükümetinin ( daha doğrusu tek kişinin ) hadiseye bakışından dolayı Türkiye'de kalabildiklerine, diğerlerinin ise sınır dışı edildiklerine değiniyor.   Eserde Ege köylüsü olan Mustafa ve eşi Mesude ile Afgan bir kadın ile onun yeni doğan bebeğinin hayatları birbiriyle kesişiyor. Livaneli burada evrensel bir konu olan annelik duygusunu merkezde tutarak kalem oynatıyor. Edebi seviyesinin çok üst düzey olduğu söylenemezse de çabuk okunabilen ve hikayesi ile sizi içine alabilen bir anlatıma sahip olduğu gerçek… Bu anlamda Livaneli okurları için herhangi bir sürprizden söz etmek mümkün değil.   İçerisinde çok fazla aforizma yok. Güncel konular ve hatta cümleler de kendisine yer buluyor. Birtakım alegoriler kullandığını söyleyebilirim. Örneğin balon balıklarının istilacı balıklar olması ve Ege kıyılarını talan eden insanların da istilacı balıklar ile aynı olduğu gibi… Öyle ki, balon balıkları aslında Ege Denizi’nin yerlisi değiller; oraya sonradan gelmiş ve bütün işleyişi darmadağın etmiş durumdalar. Aynı şekilde, Ege kıyılarında balık çiftlikleri yahut maden ocakları kuran ve bu uğurda çevreyi tarumar eden insanların da aslında Egeli olmadıkları gerçeğini anlatıyor.   Livaneli'nin toplumsal konulara değinmesi her şeye rağmen takdiri hak eden bir konu; ancak kitabı okurken benim aklımda hep şu vardı: Sadece başka ülkelerin mültecilerinin acıları mı var? Evet, onları anlamalı ve sahip çıkmalıyız, meseleye milliyet ya da din adına değil, insanlık adına bakmalıyız. Mülteciler konusunda mutlaka empati kurmamız gerekiyor. Onların da insan ve değerli olduklarını her zaman hatırda tutmalıyız. Ama maalesef Türkiye'nin önemli bir sorunu daha var. O da kendi mültecilerimiz!     Türkiye'deki siyasi iktidarın oluşturduğu mülteciler… İktidarın damgaladığı, işlerinden attığı, cezaevlerine koyduğu ya da koymak istediği o kadar çok insan var… Üstelik onların çoğu bizim çevremizden ve biz onları tanıyoruz… Fakat ya korkudan ya inandığımız için ya da siyasal iktidara verdiğimiz destekten dolayı görmezden geliyoruz. Bazen düşmanlık besliyoruz. Bu nedenle mesela Zülfü Livaneli, Ege'de batan bir botta kurtulan minik Afgan bebek ile onun annesini anlatırken acaba aynı Ege Denizi'nde, esas mesleği öğretmenlik, doktorluk, mühendislik olan ve bizim ülkemizin çocukları iken siyasi bir hesaplaşma sonucunda suçlanarak yaşayan ölülere çevrilen KHK’lılardan bahsedebilir mi? Çünkü o KHK’lıların bir kısmı gerek Ege Denizi'nde, gerekse Meriç Nehri'nde ilkel sallar ile botlarla ve yanlarındaki çocukları ile birlikte sınırı geçmek isterken öldüler. Arama motoruna Meriç Nehri, ölen mülteciler, Türk aile gibi şeyler yazdığınızda karşınıza çok sayıda Türk aile çıkacak. Mesela Maden ailesi… Anne, baba ve üç çocuğu Meriç Nehri'nde boğularak öldüler. Kendi devletleri tarafından terörist olarak suçlanan bu ebeveynin çocukları da hayatlarını kaybetti…    Ya da yine yakın zamanda hayatını kaybeden 9 yaşındaki Nurefşan gibiler… Bunlardan haberdar bile değiliz çünkü hakim medya bu haberleri vermiyor ya da verse bile devletin resmi ajansı gibi “Beş Fetö'cü Meriç Nehri'nde boğularak öldü” başlığıyla veriyor. Oysa “Beş fetö'cü” dediği kişilerin üç tanesi çocuktu. Birisi iki yaşındaydı. O yüzden etrafımızdaki bu trajedilerinden hem haberdar olmayabiliyoruz, hem de daha kötüsü, benim şurada yazdıklarımı okurken bile irkiliyoruz. “Aman başımıza bir şey gelmesin” diye korkuyoruz. Ölen bir bebekti oysaki…     Livaneli'nin romanında satır aralarında belirttiği şey neydi?  “Anne, ülkesi Afganistan'a iade edildiğinde büyük ihtimalle Taliban tarafından öldürülecek.”     Özetle, “senin mültecin, benim mültecim” diye bir durum söz konusu değil. Yönetenler tarafından insanların ne ile suçlandıklarının da önemi yok. Önemli olan, işte bu hikayedeki Samir ya da Deniz gibi insanların da var olduğu…    Umarım Livaneli, hadi bunun romanımı yazmaktan korkuyor olabilir ama zaman zaman bunlardan da bahsetmeyi başarabilir. Çünkü o insanların, acılarını, uğradıkları haksızlıkları anlatabilecek bir kalemleri yok…   
Balıkçı ve Oğlu
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
105
AkilliBidik
Balıkçı ve Oğlu'yu inceledi.
140 syf.
·
3 günde
·
6/10 puan
Bana yine hüsran...
Benim Livaneli’nin edebiyatçı kimliği ile ilgili derdim var. Bir yerlerden elime geçiyor kitapları; hakkındaki çarşaf çarşaf haberlerle de etkileniyor, okumaya karar veriyorum. Sonuç benim için yine hüsran. “Balıkçı ve Oğlu” için de hissettiklerim böyle. Bodrum köylerinden birinde, balıkçı Mustafa’nın denizden kurtardığı Afgan bebeğin çevresinde kurgulanmış hikaye. Konu çok can alıcı; son dönemlerin en önemli sorunlarından birini, ölümü göze alıp ülkelerinden kaçan göçmenleri masaya yatırıyor Livaneli. Bence iyi işlense, göçmen ticaretinin merkezlerinden olan bir ülkenin yurtdışında da tanınmış bir entellektüelinin böyle bir eseri tüm dünya çapında iyi yankı elde edebilir, soruna daha fazla dikkat çekebilirmiş. Ancak Livaneli popüler edebiyatın tüm tuzaklarına düştüğünden ve tanınmış olmanın verdiği cesaretle eserinin zaten çok satacağını bildiğinden; az emek, çok mesajla bu seviyenin oldukça gerisinde kalmış. Bence hep aynı sarmala düşüyor yazar: Önce ilgi çekici bir konu buluyor, hakkında araştırma yapıyor. Kitabında onun bu derin araştırmalarının farkına varabilmemiz için her birini birer cümle ile özellikle vurguluyor ki, konuya uzak biz cahiller, yanlışlıkla atlamayalım. Sonra hikayeyi süsleme amaçlı yüzeysel konu ve karakterleri ortaya karışık serpiştiriyor. Düz, son derece basit cümlelerle hikayeyi anlatıyor; aralara birkaç da betimleme serpiştirip görevini tamamlıyor. Ortaya okuruna yüksekten bakan, onu bilgece aydınlatmaya çalışan, ancak edebi olarak vasat bir eser çıkıyor. Bu arada yanlış anlaşılmasın, popüler edebiyatın çoğu eseri zaten böyle. Bu tarzın seveni de çok, başta annem, dolayısıyla bu tarz kitapları beğenip okuyan insanları eleştiriyor değilim kesinlikle. Livaneli çıkıp popüler edebiyat yaptığını, çok satmayı eserin derinliğinden önde tuttuğunu falan söylese zaten o kadar da takılmayacağım. Ancak yazar, ilginç bir şekilde kendini hala dev aynasında görüyor ve kitabının sonundaki söyleşi kısmında biz anlayamayanlara, araya bu sefer Dostoyevskiler, Hemingway’ler, Stendhal’ler serpiştirip, iyi bir yazar olduğunu anlatmaya çabalıyor. “Ajitasyon romanlarını hiç sevmem, şu “mesaj” sözünden de hiç hoşlanmam” demiş örneğin. “Yazar kendini duygusallığa kaptırarak anlatısını abartırsa, o kitap bir sanat yapıtı olmaktan çıkar, arabesk olur, melodram olur.” da demiş. Eeee, tamam da hepsini yapmış bu romanında… Üstelik Bodrum’un yapılaşmasından pıtırak gibi artan balık çiftliklerine, rüşvetlerle kurulan ilişkilerden, orman sahalarındaki madenlere vermediği didaktik mesaj kalmamış. İyi bir müzisyen, orta seviyede bir entellektüel, kötü bir yazar Livaneli benim gözümde. Yıllar öncesinin bu sesini yükselten cesur adamı hala o eski mirası yemekte ısrar ediyor; belki de bunu affedemiyorum…
Balıkçı ve Oğlu
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
62
Emirhan Sakin
Balıkçı ve Oğlu'yu inceledi.
140 syf.
·
1 günde
·
10/10 puan
Zülfü Livaneli'nin okuduğum yedinci veya sekizinci kitabı. Hangi birinden pişman oldum ki bundan olayım. Yine harika bir eser ortaya çıkarmış usta kalem. Kadının gücüne atıfta bulunuşu... Mustafa'nın çektiği acılar... Çocuğun bir aile için önemi... Mültecilerin dramı... Aşk, aile sevgisi, tarih, köylü yaşamı... Var da var. Kitapta her şey var. Okuyun, okutturun. Pişman olmayacağınıza eminim :)
Balıkçı ve Oğlu
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
157