Barbarları Beklerken

8,3/10  (26 Oy) · 
65 okunma  · 
22 beğeni  · 
1.392 gösterim
Nobel ödülü sahibi J. M. Coetzee, bu romanında hayalî bir imparatorlukta geçen olayları anlatıyor. Ancak, yazarın 1970’ler Güney Afrika’sına gönderme yaptığını seziyoruz. Geniş topraklara yayılmış bir imparatorluğun en ucundaki bölgede yaşayan Barbarlar, sözümona, ayaklanmak, imparatorluğu tehdit etmek üzeredirler. Onları bastırmak bahanesiyle merkezden gönderilen Albay ve emrindekiler, müthiş bir işkence ve kıyım başlatırlar. Bu olaylar, o bölgede görevli, yıllardır başkentin yüzünü görmemiş Sulh Yargıcı’nın ağzından aktarılır. Barbarları Beklerken, ürkütücü bir zorbalığın öyküsünü dile getirmekle birlikte, öncelikle bir aşk, sevecenlik, bağışlama ve insancıl duygular romanı. Coetzee roman kişilerini, olayların geçtiği ortamı öylesine ustaca aktarıyor ki, karakterlerin hiçbiri karikatürleşmeden, iyi ve kötü yanlarıyla somutlaşıyor. Coetzee zorbalara da, onların kurbanlarına da aynı insancıl tavır içinde yaklaşıyor. Barbarları Beklerken’i okurken, bir yandan az gelişmiş ülkelerde yıllardır oynanan siyasal oyunları izleyecek, öte yandan alışılmadık ama gerçek, sarsıcı bir aşka tanık olacaksınız.
(Tanıtım Yazısından)
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2006
  • Sayfa Sayısı:
    200
  • ISBN:
    9789750705991
  • Orijinal Adı:
    Waiting for the Barbarians
  • Çeviri:
    Dost Körpe
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
fazi 
24 Haz 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

İlk kez John Maxwell Coetzee kitabı okudum. Ve çok beğendim.. Bu aralar kitap seçimlerim beni hep mutlu ediyor. Şanslı bir ay oldu bu bakımdan benim için :)
Hayali bir imparatorlukta sınırda güvenliği sağlayan ve adı kitap boyunca belli olmayan bir sulh hakimi tarafından anlatılıyor olaylar. Hakim, vergilerle rahat bir yaşam sürer ancak bu rahatlık Albay Joll geldiğinde sona erer. Karakola hırsızlık nedeniyle getirilen kişilerden birisi ölür ve bir çocuk hayatta kalır. Albay Joll tarafından işkence gören çocuk barbarların imparatorluğa isyan hazırlığı yaptığını anlatır. Bunun üzerine Joll, bir grup askerle barbarları yakalamak için karakolu terk eder ve kısa süre sonra yanında esirler ile geri döner. Bu sırada nereden geldiği bilinmeyen bir dilenci kızı karakolun önünde bulan hakim çok geçmeden kıza farklı duygularla bağlanır.
Yazarın kendisi de Güney Afrikalı olduğu için anlattıkları ile sömürgeci devletler ve yönetimler neredeyse her sayfada eleştirilmişti. (Tabi ki haklı eleştirilerdi her biri.)
Okurken aklıma gelen sorular ise şöyleydi;
-Bir yerde otoritenin kurulması için mutlaka halkın korkutulması mı gerekir?
-Kötü olayları her zaman çaresiz ve kendini savunamayacak kişilerin üstüne yıkarak sıyrılmak neden en kestirme yoldur?
-Barbar 'yerli halk' mıdır yoksa halkın yaşadığı yerlerde zorla hakimiyet kurmaya çalışanlar mı?
-İnsanların dış görünüşü onları 'barbar' olarak adlandırmaya yeter mi?
-Adilce yargılanmadan infaz edilen insanlar hep gerçekten 'aradığımız suçlu' mudur?
-Somut bir delil olmadan suçlanan bu insanlar sorumluların içi rahat etsin diye günah keçisi olmak zorundalar mı?
-İnsanların yaşadığı yere sahip çıkması yanlış bir şey midir?
-Her zaman kendimiz gibi olanlara mı aşık olmalıyız?
-Sınıf farkına inananlar hep 'soylu' insanlar mıdır?
Bunlar şu an yazarken aklıma gelenler sadece. Emin olun aklınıza bunların dışında birçok soru gelecek okurken..
1980 yılında yazılan bu eserdeki her cümle ne yazık ki şu an da gerçekliğini koruyor. Halka hitaplar değişse de yöneticiler tarafından uydurulan kılıf hep aynı. Halktan korkanlar yaptıkları suçlamalarla, insanlık dışı işkenceleri haklı çıkardıklarını düşündükçe bu devran da böyle sürüp gidecektir diyor ve incelemeye noktayı koyuyorum..