Adı:
Batıda Yeni Bir Şey Yok
Baskı tarihi:
1 Aralık 2002
Sayfa sayısı:
205
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753853076
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Oda yayınları
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanıyla, savaş konulu edebiyatın başyapıtlarından birini imzalayan Erich Maria Remarque (1898-1970), çağdaş bireylerin en fazla okuduğu yazarlar arasına girmiştir.

Savaş, faşizm ve vahşeti alabildiğine yalın, alçakgönüllü ve ilk elden tanıklıkla, insanın kanını donduracak gerçeklikteki bir biçemle işleyen bu romanı, çağlar boyunca yankılanacak olan, "Savaş vahşetine ve faşizme hayır!" diyen bir manifesto gibi de okuyabilirsiniz.
166 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Uzun bir aranın , cennetten yeniden cehennem topraklarına düşüşümün ardından ve gölgede tansiyon zorlayan arabistan sıcaklarının ruhumuzu kemirdiği günlerin hatrına hepinize yeniden merhaba .. Biliyorsunuz ki bir "I. ve II. Dünya Savaşı etkinliği" mevzu bahis geçen aydan beri .. Abdala malum mu olur , sakınan göze çöp mü batar bilmiyorum ama sevgili Murat Ç.' nin düzenlediği bu güzide etkinlikten baya bir evvel Kırklareli ' nde sahaf taraması yaparken rastgeldim bu kitaba.. 1956 basım Varlık Yayınları.. Oldukça yorgun ,sapsarı sayfalar ve Knut Hamsun ile daha öncesinde çevirisinin tadına doyamadığımız Behçet Necatigil imzası .. Bu basımı bulmanız sanırım ki imkansız ama okuyacaklara Engin Yayıncılıktan Mete Ergin çevirisini de gözüm kapalı tavsiye ediyorum ..

Vaziyetler nazik diyor ve incelemeye start veriyorum .. Biliyorum ki az sonra yazacaklarımdan ötürü Starbucks tan aldıkları mochachinolarını höpürdetip foursquare den ayak bileklerinden 2 karış yukarda biten dar kot giymiş - kirli sakallı ve üstüne yapışmış body çeken sevgili cimcimelerine konum atan aşırı duyarlı humanist tayfa taarruza geçecek.. Olsun varsın ... Zalimin zulmü varsa bizim de ROKETİMİZ VAR!

HEMEN BELİRTİYORUM Kİ ÖMRÜMÜN HİÇBİR SAFHASINDA SAVAŞA KARŞI OLMADIM .. Mevcudiyetinin devamı söz konusu olduğunda ve savaş bir zorunluluk olduğunda bir köşeye cekilip youtube dan açtığın İbrahim Tatlıses kliplerini mute a alıp üstüne Modern Talking remixleyemezsin .. Karaoke ortamları falan yalan .. Bu ayakları bir kalemde silelim çok rica ediyorum .. Ama şöyle bir opsiyon var ki orda ZURNALAR ( Zurna yokolsun !!) ZIRILDIYOR : Atatürk ' ün de belirttiği gibi savaş mecburiyet ve son çare olmadıkça bir cinayettir ..

Bu romanın geçtiği ortamları esasen bilmiyorum diyenler de gayet iyi biliyor ..Farkında olmasalar dahi biliyorlar.. Yine de refresh edelim biz de yağmur ormanlarına Tema musallat olmasın , adana dürüm bekleyen bünyeler keteye zerk olmasın .. Efenim bizim I. Dünya Savaşına girişimizin sebebi gayet malüm ki osmanlı imparatorluğu olarak ÇÖKÜŞÜMÜZ ! Müttefikimiz olan Almanların giriş sebebi ise yeni sömürge arayışı ... Sömürgecilik yarışında geri kalmış olmaları .. Yani senin anlayacağın , köy yerinde çeşme başına sabah ezanı ile kurulan emperyalist tayfanın erken yol almasına karşılık Almanya' nın gece feneri bambaşka yerlerde söndürüp saat 8 civarında olay mahaline intikal etmesi.. Kısaca denize düşen yılana sarılır sendromu .. Biz "varoluşumuz" için , onlarsa "yeni sömürge arayışlar"ı için dahil oldular bu savaşa.. Bize sandık sandık gelen alman altınlarının tek bir açıklaması vardı : KAN PARASI !

Biz biliyoruz ki her tez bir de antitezi ile var olur .. Karanlığın karşısında her daim aydınlık , yobazlığın karşısında her zaman bir sağduyu , kararsızlığın karşısında ise her zaman istikrar isteyen bir zümre olageldi .. Tabiat kanunu bu ! Etkiye tepki .. Henrich Böll gibi Erich Maria Remarque da söz konusu sistemi eleştiren yazarlardan oldu nefes aldığı müddetçe .. Tek bir farkla pek tabii .. Henrich Böll sistemi gayet bodos eleştirip SESSİZ KALAN ALMAN HALKINI DA topa tutarken, Remarque safi savaşın anlamsızlığını ve acımasızlığını okuyanların yüzüne vurdu ...Yalnız bunu o denli ete kemiğe bürünmüş bir acımasız gerçeklik ile yaptı ki hem o dönem hem de yıllar sonra yapılan hatalardan ders almayan Naziler döneminde dahi kitapları yasaklanıp yakıldı.. Yazarın hayatını ve bu kitabı okuyanlar açıkça görecekler ki işbu kitapta anlatılanlar (bence) yazarın kendi başından geçenler...Zira kendisi de savaşa katılıp ağır yara alıp ölüme teğet geçen tayfadan ..

Kitaba gelirsek ... Her 2 Dünya Savaşı külliyatını da az çok hatmetmiş biri olarak bahse konu cephe 800 - 900 km lik bir cephe.. İaşe ve lojistik bakımından bakıldığında böylesine uzun bir koridoru beslemek o dönem için Alman İmparatorluğu açısından motoru iflas etmiş bir Anadolun aküsündeki anotun Pavorotti , katotunun ise ayaklarına geçirdiği arkasına basılmış mekap giyen bir Hülya Avşar olarak belirlendiği dünyada söz konusu aracı yokuş "YUKARI" düz kontak yaptırma çabalarına denk düşüyor .. Siyasi erklerin dünya pazarında o gün için sömürge , bugünse adına küreselleşme dedikleri süreç için harcanmış yüzbinlerce hayat .. Şu diyalog sizlere böylesi bir savaşın manası açısından gereken hammaddeyi sanırım verecektir ..

-biz niçin bu savastayiz?
-ülkemizi korumak icin..
-fransizlar niye bu savasta?
_ülkelerini korumak icin..
- peki haklı olan kim?
-KİM KAZANIRSA !!

Son olarak .. Militarist bir kişilik olarak bu kitabı okurken KANA RESMEN DOYDUM ! Hassas ve Stefan Zweig okuyup kahrolan bünyeler ... Henüz gömdüğünüz arkadaşlarınıza ait ölülerin bulunduğu bir mezarlıkta topçu birliklerinin perde ateşine maruz kalıp üzerinize arkadaşlarınızın kolları ve bacakları yağsın istiyorsanız ya da öldürdüğünüz bir düşman askeriyle top mermisinin açtığı çukurun içinde post mortem muhabbetleri kahve falına mutakip yeşertmek isterseniz buyrun gelin .. UYARILDINIZ !!

Yauw ne biçim adamsın diyenler için: https://www.youtube.com/...WZFZUzdmR8&t=81s

ILIK HUMANİSTLER İÇİN : https://www.youtube.com/watch?v=lA9u8Xz8peo

HERE' S NO PEACE !!!
225 syf.
·Beğendi·10/10
Savaşın insanlara katacağı iyi bir şey olabilir mi? Düşündüm sadece savaş üzerine yazılmış kitaplar geldi aklıma diğerleri olmasa da olur. Savaşın tüm vahşiliğini tüm korkunçluğunu anlatan kitaplar olmalı ki insanlar ders alsın ve sebep olanlar utansın, yerin dibine girsin, insanlıklarını sorgulasın!

Bu kitap için Yaşar Kemal yüzyılın kitabı derken elbet bir bildiği vardı, son yüzyıl içinde yazılmış yüzlerce edebiyat şaheserinin üstünde tutarken bu incecik kitabı elbette vermek istediği bir mesaj vardı büyük ustanın, ancak okuyunca anlıyor insan üstadın tespitinin doğruluğunu.

Kitap 1. Dünya savaşı sırasında bir Alman askerinin ( Paul) savaş anılarından ve yorumlamalarından oluşuyor. Gerçekte yazar 18 yaşında Birinci Dünya Harbine katılmış ve bir çok yaralar almış işte bu yaşanmışlıkla savaşın korkunçluğu bu kadar güzel anlatılabilirdi. 19-20 yaşlarında gencecik insanların birbirlerini öldürmeleri, ölmemek için öldürmeleri, siyasilerin anlaşamaması yüzünden ölmeleri ancak bu kadar yalın ve bu kadar vurucu anlatılabilirdi belkide.Cephede savaşmış insan öldürmüş, arkadaşları öldürülmüş, sakat kalmış, ruhu yaralanmaış bu gencecik insanlar savaştan sağ çıksalar da artık normal yaşayabilirler mi? İşte bunları anlatıyor kitap. Askerlerin muzırlıklarını okurken bile gözlerim yaşarıyordu, iki paragrafta bir nefes alıp durmam gerekiyordu okurken çünkü anlatılanlar bana çok ağırdı.

5-6 yaşlarında, köyde güneşli bir günde yırtık yamalı bir donla bir taşın üzerine oturmuşum, elimdeki çakıl taşıyla yanımdaki kayanın üzerini yol etmiş karıncaları eziyorum, evet işte itiraf ediyorum, bir karınca çıkıyor tık vuruyorum, diğeri geliyor tık gene vuruyorum ve epeyce sürüyor bu durum. Öldürmeyi bilmiyorum yaptığımın farkında değilim belki ama şimdi kırk yaşıma yaklaşırken hep bu olayın vicdan azabını duyuyorum, nasıl olabildi, nasıl yapabildiğimi sorguluyorum ve bazen rüyama giriyor öldürdüğüm karıncalar. Savaşa katılmış makineli silahıyla takır takır insan öldürmüş bir kişi nasıl azaplar çekiyordur aklım havsalam almıyor.

İkinci Dünya savaşında atom bombaları Japonya’yla beraber insanlığın vicdanına da atıldı ve etkisi halen devam ediyor ki bir sürü ruhsuz yarı vicdanlı insanlar dolaşıyor aramızda daha da üzücü olanı bu sakat ruhlular yönetiyor insanları. Stefan Zweig savaşın korkunçluğundan bedenini kaçırmıştı ama ruhunu ve vicdanını kurtaramamıştı, insanlıkta daha fazla umut görmedi ve intihar etti. Bu konu üzerine söylenecek o kadar çok şey var ya, susuyoruz, dileğim bir gün tüm insanlığın Güneşli Güzel Günlere uyanması.
********************************************************************************************

** Aşağıdaki inceleme kitabı okurken yaşanan bir duygu patlamasıdır **
Bir küçük kitap; ben tabletten okuyorum ama satın alıp kütüphanemin baş köşesine koyacağım ki edebiyatın gücünü her bakışımda bana hatırlatsın, en başta olmalı ki, günlük koşturmalarla geçen sıradan yaşamımızın değerini 19-20 yaşında ömürleri savaşlarda harap olmuş kişilerle karşılaştırıp değerini bilelim.

Kitabın daha yarısını okumadım ama karşı konulamaz bir yorumlama ihtiyacı duydum hatta kitabın her satırını her parağrafını alıntı yapmak bir yere not etmek tekrar tekrar okumak ihtiyacı duydum. İşte şimdi bu ritüel okuma değil! İşte bu, kitaplarda aradığım “şey”. işte bu his, bu haz bu duygu yüklenmesi edebiyata doyamama nedenim.

Çok açık söylüyorum ki son yıllarda ağlama yetimi kaybettim, çok hüzünlenip çok üzüldüğüm zamanlar bile ağlayamam ama bu gün, bu kitabın satırlarında kaybolunca, ben fark etmeden gözümden yaş tabletimin üstüne düştü, gözyaşımın altındaki yazılar bulanıklaştı. İşte oldu, gözyaşı fakirini ağlattı bu yaşanmışlık.

Hadi dur, hadi kendini engelle de yazma, bu duygu doyumunu ölümsüzleştirme.

Her zaman savaşın anlamsızlığını, kazananın olamayacağını ama insanlığın sürekli savaşlarla kaybedeceğini savundum ve savunacağım. Ben ki sadece zorunlu askerliğimi kısa dönem olarak İzmir’de yaptım. Yazar savaşı tüm korkunçluğuyla yaşamış, herşeyiyle hissetmiş, bedeni sağ kalmış olabilir ama ruhu tedavi edilemez yaralar almış ve bu şaheseri yazmış.
Bu kitabı yorumlamak veya puanlamak haddim değil, ancak hislerimi yazabilirim!
  • İlahi Komedya
    8.5/10 (450 Oy)519 beğeni1.475 okunma1.413 alıntı24.555 gösterim
  • Usta ve Margarita
    8.4/10 (357 Oy)301 beğeni783 okunma763 alıntı11.602 gösterim
  • Eşekli Kütüphaneci
    9.1/10 (241 Oy)246 beğeni579 okunma514 alıntı6.304 gösterim
  • Körleşme
    8.6/10 (269 Oy)325 beğeni689 okunma1.100 alıntı15.390 gösterim
  • Boyalı Kuş
    8.2/10 (468 Oy)384 beğeni1.141 okunma706 alıntı10.854 gösterim
  • Silahlara Veda
    8.0/10 (390 Oy)378 beğeni1.405 okunma404 alıntı14.329 gösterim
  • Don Quijote
    8.6/10 (1.368 Oy)1.359 beğeni5.641 okunma2.447 alıntı32.041 gösterim
  • Tatar Çölü
    8.6/10 (555 Oy)496 beğeni1.335 okunma691 alıntı14.672 gösterim
  • Knulp
    8.2/10 (251 Oy)210 beğeni687 okunma471 alıntı5.701 gösterim
  • Baba
    9.1/10 (260 Oy)232 beğeni630 okunma212 alıntı7.343 gösterim
166 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
“War, war never changes” der karizmatik bir ses (muhtemel Ron Perlman) Fallout oyunlarının başında, hepimiz çakılıp kalırız. Savaş kötü bir şeydir çünkü, biliriz hepimiz. Savaş yok edendir, enstrümanları silahlar, piyonları da askerlerdir.

Savaş hiç bir zaman değişmez midir gerçekten? Yıkıcılık, korkunçluk, anlamsızlık bakımından evet. Ama tarih ilerledikçe bir şeyler değişmiş savaşlarda. Birinci Dünya Savaşıyla (O zamanki insanların deyimiyle Büyük Savaş) yaşamla ölüm arasındaki çizgi daha da incelemiş. Askerlerin hayatı yetenekten çok tesadüflere kalmış, gelişen ölüm makineleri sayesinde.

İşte Erich Maria Remarque böyle bir savaşta çarpıştıktan sonra yazmış kitabını. Kahramanı Paul gibi daha 18 'ine basmadan girmiş savaşa, onun gibi bir çok defa yaralanmış. Savaştan 10 yıl sonra çıkarmış bu kitabı. Bir yıl sonra filme çekilen kitap, büyük ün kazanmış. Ama gerek savaş, gerek milliyetçilik karşıtı bu kitap Nasyonal Sosyalist hükümet tarafından iyi karşılanmamış tabi, 1933'de yasaklanarak yakılmış. Yazar da önce İsviçre'ye sonra da Amerika'ya sığınmış. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kalan kız kardeşi Nazi karşıtı propaganda yapma suçu gerekçesiyle idam edilmiş.

Nasıl Bir İdam Mahkumunun Son Günü 'nü okuyanların idam cezası ile ilgili düşüncelerinde büyük bir değişim oluşuyorsa, bu kitapta savaş, militarizm, milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi tekrar gözden geçirtecek size. Zaten kitap da, 1930 yılında çekilen Oscarlı filmi de, savaş karşıtı tüm listelere ön sıralardan giriyor.

Remarque hikayeyi, kahramanı Paul'un ağzından anlatıyor. Oldukça sadece ve akıcı bir anlatım bu. Tarihih en acımasız savaşlarından biri olan ve siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşına öğretmeninin de etkisiyle gönüllü olarak katılmış bir çocuk Paul. Çocuk diyorum ama cephede geçirdiği 1-2 yıl onu 19 yaşında hepimizden daha fazla olgunlaştırmış.

Basit insanlar Paul'ün yanındaki arkadaşları, beraber geldikleri okul arkadaşları var, ayakkabıcısı (Kat, bölüğün en becerikli ismi ,bir nevi abisi) çiftçisi, çilingiri bir çok asker var halktan. Yalnız bu basit insanlar savaşı o gaza getirici, coşku dolu, beylik dizelerden çok daha iyi anlatıyorlar bizlere. Kitap boyunca anayurttaki bazı insanları da görüyoruz savaşı öven, kahramanlık hikayeleri anlatıp vatanları uğruna ölmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahseden her zamanki gibi. Başlarda Paul ve arkadaşlarının orduya katılmasına sebep olan bu söylemler, cephedeki yaşamdan sonra hiç bir şey ifade etmiyor onlara. İşte kitabın temalarından birisi de eski insanların ikiyüzlülüğü. Ailelerin , öğretmenlerin , büyüklerinin baskılarıyla, kafalarına doldurdukları romantik saçmalıklarla savaşa gönderilen gençler teker teker ölürken, geride kalan insanların Almanya'nın gücünün büyüklüğünü, savaşın haklılığını konuşması Paul'ü tiksindiriyor.

Savaşın acımasızlığı başka bir tema, askerden dönen bir arkadaşınızın anılarını dinler gibi okuyorsunuz Paul'un anlattıklarını. Evet, arkadaşlık, dayanışma ya da başçavuşu dövmek gibi klasik anılar da var. Ama gerçek çatışmalar bunlar, her an birisi ölebiliyor yanı başında, havaya savrulan kollar bacaklar, zehirli gazdan boğulanlar, dört bir yandan gelen kurşun , top mermisi yağmurları.mayın, dost ateşi, günlerce süren açlık ya da birisini öldürürken gözlerin bakmanın verdiği vicdan azabı – gerçekten yaşanmış hepsi. Savaşın anlamsızlığını sorguluyor bu basit insanlar orada, ama savaşmaya da devam ediyorlar düşünmeden, düşünürlerse delirirler çünkü.

Ve korku, ölmekten, belki de vahşice katledilmekten korkmak, kollarını, bacaklarını kaybetmekten korkmak, dostlarını kaybetmekten korkmak , ama en çok eğer savaşta ölmeden dönmeyi başarırsa hiç bir şeyi olmadığının, hiç bir yere ait olmadığının , kayıp bir nesil olmanın bilincinde olmanın verdiği korku. Her durumda kaybettiğinin farkında Paul, zaten kitabın başında bunu Remarque de belirtiyor şu sözlerle: “ Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”

Hayatta kalmak için her şeyi yapan askerleri görüyoruz bu kitapta, ama bunları eğitim alanlarında öğrenmiyorlar, savaşın içinde, organlarını, hayatlarını kaybederek ya da tesadüfen hayatta kalarak öğreniyorlar yaşayabilmenin inceliklerini. O muazzam, disiplini ile ön plana çıkmış Alman eğitim birimlerinde sadece düğme daha iyi nasıl parlatılır, nasıl güzel selam verilir, üstlere nasıl daha iyi yaltaklanır – bu gibi şeyler öğretiliyor. Cephede, siperlerde farelerle nasıl yemek mücadelesi vereceğini, yaylım ateşe karşı nerelerde siper alacağını ya da düşmana görünmemeyi nasıl başaracağını söylemiyorlar orada. Böyle olunca şekil disiplini had safhada olsa da, çocuklar teker teker düşüyor yapraklar gibi cephede. Buralarda 19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ordumuzu emanet ettiğimiz Alman generalleri düşünmedim değil işin doğrusu.


Erich-Maria-Remarque kitapta her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatsa da bazı yerlerde oldukça dramatik girdilerde bulunuyor. Zaten gerçeğin kendisi bir tokat gibi çarpmışken, bu bölümler gözlerden bir kaç damla yaş süzülmesine sebep oluyor genellikle. Ama yazar bunu duygu sömürüsü yaparak sağlamıyor. Belki de kitabı yazdığı dönemde tekrar türeyen savaş çığırtkanlarına bir cevap olarak yazıyor bunları. Her dönemde var olan savaş delilerine.

Remarque 1929 yılında yazmış bu kitabı – 68 kuşağından 40 yıl önce- tüm zamanların en büyük savaş karşıtı eserlerinden biri. Bir çok ülkede yasaklanmış çeşitli zamanlarda, ülkemizde bile bir dönem (1980 darbesinde) galiba yasakmış.(Savaşa hayır diyen bir kitap neden yasaklanır ki?) Hala savaşlar olanca şiddetiyle sürüyor ama, artık sadece askerler değil siviller de ölüyor savaşlarda hem. Her zaman herkes için haklı bir sebep oluyor. Her zaman son çare savaş oluyor ama o savaş çıkıyor nedense. Acaba savaşların hiç bir zaman çözüm olmadığını, her zaman başka bir yol bulunabileceğini anlayabilecek mi insanoğlu bilmiyorum. Ama kitapta dediği gibi savaşı isteyen o 20-30 kişiyi farklı düşünmeye ikna edersek belki kimsenin kendi vatanını savunmasına gerek kalmaz.

Not: Behçet Necatigil'in çevirisi de en az kitap kadar mükemmeldi. 1971'de basılmış kitabı bugünkü kadar akıcı bir şekilde okudum.
225 syf.
·10/10
Muzaffer Akar 'a itfahen

"Simdi mükemmel takma organlar yapıyorlar; bacağın kesik mi degil mi farkında bile olmazsın."

Sen hiç, birisini böyle teselli etmek zorunda kaldın mı? Yada şöyle sorayım birisini kesilen bacağı için teselli etmek zorunda kalsan neler hissedersin?


Kitabı elime aldığımda herkes gibi dikkatimi çeken ilk şey kapağındaki asker fotoğrafı oldu. Asker, savaş, cephe gibi olgular biraz gözümü korkuttu. Nasıl okuyacağım diye tereddütte kaldım bir an için. Hiç bu tarz bir kitap okumamıştım dan ziyade uzun zamandır roman bile okumamıştım.

Bir yanda kitabın konusunun bana uzak oluşunun gözümü korkutması (Öyle ya askerlik mevzularını hep erkeklerinin ilgi alanı sonuçta. Asker rütbeleri, silah çeşitleri, operasyon şekilleri vs.) Diğer yanda ise kitabı hediye eden kişinin sitemizin en kıymetli okurlarından Muzaffer Akar'ın oluşu. Bana okuyamayacağım bir kitabı göndermez dedim ve terazimde hangi tarafın ağır bastığını hemen görmüş oldum.

Diğer hediye kitabım Hakkari'de Bir Mevsim uzun zamandır okumak istediğim bir kitap olduğu halde ben okumaya bu kitaptan başlamak istedim. Kitap hakkındaki tereddütlerimin gereksiz olduğunu bir an önce görebilmek için önceliği bu kitaba verdim ve bir kere daha yanılmadığımı anladım.


Peki kitap ne anlatıyor?

---------------------------------------------------------
SAVAŞTA İNSANLARIN BİRBİRİNİ NASIL ACIMASIZCA ÖLDÜREBİLDİĞİNİ ANLATIYOR.

“Gencim, yirmi yaşındayım. Ama hayatta umutsuzluktan, ölümden korkudan ve acı uçuruma sürükleyen anlamsız bir dıştanlığın kösteklenmesinden başka bir şey tanımıyorum. Milletlerin birbirlerine zorla düşman edildiğini ve hiç ses çıkarmadan, hiçbir şey bilemeden budala, uysal ve bönce birbirlerini öldürdüklerini görüyorum. Dünyanın en zeki beyinlerinin, bütün bunları daha ustaca ve daha devamlı yapmak için yeni silahlar ve yeni laflar bulduklarını görüyorum.”

Savaşların hiç eksik olmadığı dünyamızda her geçen gün yüzlerce insanın göz göre göre öldürülüşünün tüm insanlığa haberler vasıtasıyla iletildiğini görüyoruz. Ve bizler bu durumları sadece uzaktan seyretmek zorunda kalıyoruz. Evet insanların insanları katletmesini artık sıradan görmeye başlar olduk. Halbuki savaş ortamında o insanlar neler yapar, neler düşünür bunlar hiç aklımızdan geçmiyor.

----------------------------------------------------
SAVAŞTA HERKESİN TRAVMA GEÇİREBİLECEK DERECEDE PSİKOLOJİSİNİN BOZULABİLECEĞİNİ ANLATIYOR.


"Bir defasında derin bir uykuya dalıyorum. Bir sarsıntıyla birden havaya sıçradığım zaman nerede bulunduğumu kestiremiyorum. Yıldızları, havai fişekleri görünce bir şenlik sırasında bahçede uyuyakaldığımı sanıyorum bir an için"

Travma; kişide ani ve şiddetli bir şekilde ortaya çıkan ve kendisini korkutabilen bir takım etkilerin ortaya çıkmasıdır. Düşünün yanı başınızda beraber yiyip içtiğiniz o insanların bir hiç uğruna can çekişmelerine ve dolayısıyla ölümlerine şahit oluyorsunuz. Her an sıranın size gelebileceğini biliyorsunuz. Böyle bir psikolojiyle insan nasıl rahatça uyuyabilir ki?

---------------------------------------------------------
SAVAŞTA KİMSESİZ OLDUĞUNUZU ANLATIYOR.

"Asker ateş altında kendini boylu boyunca yere attığı zaman, ölüm korkusuyla yüzünü toprağa bastırıp, ellerini ayaklarını yere geçirdiği anda toprak onun biricik arkadaşı, kardeşi, anasıdır."

Savaşta askerler her ne kadar o ortamda kalabalık olsa da aslında tek başına olduklarının farkındalar. Çaresizler aslında ve ne yapabileceklerini, nasıl kurtulabileceklerini bilemeyecek kadar acizler. Sadece biraz daha yaşamak istiyorlar.

--------------------------------------------------------

SAVAŞ BİTSE BİLE İNSANIN ESKİ HAYATINA DEVAM EDEBİLMESİNİN ÇOK ZOR OLDUĞUNU ANLATIYOR.

"Ah, anne, anneciğim! Niye başımı dizlerine koyup uyuyamıyorum artık? Oysa içimden ağlamak geliyor. Beni teselli etmeni istiyorum."

Yaşadığı korkunç olaylar sonrası neler hisseder insan. İçe kapanıklık, yalnız kalmaktan korkma, başkalarına muhtaç olma, tedirginlik sebepsiz ağlamalar, kabuslar ve uykudan aniden sıçramalar.

---------------------------------------------------------

Son olarak filmi olduğunu öğrenince kitabı okuduktan sonra filmini izlemeyi düşünüyordum. Biter bitmez filmi açtım fakat filmi hiç beğenmedim tamamını izleyemedim. Neden derseniz kitabı okurken her şey o kadar güzel ve gerçekçi canlanmış ki kafamda filmden aynı tadı alamadım. Tüm karakterlerin fiziksel ve kişisel özellikleri olsun, yaşanılan o acı olaylar ve savaş sahneleri olsun o kadar belirgindi ki gözümde film bana aynı gerçekliği veremedi. Ve benim kafamdaki renkli kanlı, canlı sahnelerin yanında film siyah beyazdı. Bu kadar gerçekçi bir şekilde kafamda canlanabilmesini elbette kusursuz hayal kurabilme gücüme bağlamıyorum. Erich Maria Remarque ın olayları anlatış tarzını varın siz hayal edin. Üstad Behçet Necatigil 'in muazzam çevirisinin büyük katkısını da unutmayalım.

İncelemeyi paylaşmadan evvel değinmediğim yerler olabilir diye bir iki inceleme okudum kitap hakkında ve Nobel ödülü almış olduğunu öğrendim. Sonuna kadar hak etmiş. Okumamazlık etmeyin bence.
225 syf.
·44 günde·Beğendi·8/10
Kitabı Batıda aldım elime. Sonra Doğuya doğru yola çıktım. Doğuya giderken Batı Cephesi'ni okudum. Sonra bitmedi Batıya geldim okumaya devam ettim. Değerli hocam Muzaffer Akar/Duvar/ önermişti. Sitede bir çok kişinin bu kitabı okumasına vesile olmuştur biri de benim. İkinci el kitap sevdam yüzünden kitabı bulup bana yollaması biraz güç oldu sanırım. Bu güzel hediyesi için ayrıyetten teşekkür ederim. İyi ki var, iyi ki bizlere bir şeyler katıyor.. Orwell'in bahsettiği "ilk baskı züppelerinden" olmak istemem ama bana gelen kitabın ilk baskılardan olduğunu görünce daha da sevindim. İçinde işaretlenmiş yerler, sararmış sayfaları, ilginçtir ama son sayfalarındaki kan mı desem çamur mu desem kırmızı lekeleli ve benden 1 yaş küçük :) olan bu kitabı çok sevdim. Bu kadar uzuuunnn sürede okumamın sebebi ise belli bir süre seyahat halinde olmam, işlerimin yoğunluğu, birazda tembelliğim maalesef.

Kitabı hem pdf den hem de aslından okudum. İki farklı çeviri ve iki farklı yayın evi.. Bu beni biraz zorladı. Birazda huzursuz etti. Pdf kitaplar hep huzursuz eder beni. Ama mecburiyetten okuyorum. İş yerinde kimseye hissettirmeden nasıl kitap okuyabilirim başka :D İlginçtir, insanlar akşama kadar sosyal medyada zaman öldürmenize karışmıyor ama elinizde kitap görünce can sıkan tepkiler verebiliyor. "mesai saatlerinde çaktırmadan kitap okumamın" tek yolu bu :) Pdf olarak okuduğum kitabın ismi bile farklıydı "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" Varlık Yayınlarından çıkmış olan kitap..

Her iki isminden de anlaşılacağı gibi kitap savaşı anlatıyor. Savaşın bütün acımasızlığı, gerçekliği ve savaşta her şeyin mübah olduğunu bu kitapta görüyorsunuz. Savaşın sadece insanlar üzerindeki etkisi değil. Tüm doğaya olan zararlarını, savaşa katılan hayvanların hallerini hepsini buluyorsunuz bu kitapta. Bulmaz olaydım diyorsunuz tabi.
“Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor: “Peki ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.” (syf,85)
Okurken yutkunamadığım zamanlar oldu, gözlerim doldu. Zamanla askerlerde ölüme ve öldürmeye karşı duyarsızlaşmanın olduğunu anlattığı kısımlarda inanmak istemedim. Bu duyarsızlaşmaya karşın yinede aralarında dostluk bağları olanları gözetmeleri, onları önemsemelerini güzel bulduğum kadar acıda verdi. Huzursuz ve mutsuz oldum. Çünkü kayıtsız kalınamayacak kadar gerçek ve kayıtsız kalınamayacak kadar acı bir durum savaş.

Yazarın farklı bir penceresi olduğunu düşünüyorum. Savaşı bu kadar geniş bir bakış açısıyla ele alması inanılmaz etkiledi beni. Askerlerin savaşa katılmadan önceki ve savaşa katıldıktan sonraki halleri.. Savaş psikolojisi ile beraber öncesinde farklı farklı bireyler olan askerlerin nasıl tek tipleşip aynılaştıklarını ele alışı çok etkileyiciydi. İnsanların ölüm karşısında verdiği tepkiler beni çok derinden etkiledi. Bunlar gerçekten yaşanmalı mıydı diye sorgulamadan edemiyorsunuz. Yazarında bunu sorguladığı her satırından belli. Bir avuç insanın çıkarı için bir halkın herşeyine kadar savaşa batması çok büyük delilik. Askerlerin savaştan sonrasını hayal edemiyor olmaları ayrı bir üzüntüye sebep oluyor insanda. “Çok geniş bir kuşak, ateş altında.”(syf,139) diyor kitapta.. Ateş içinde de diyebiliriz buna. Çünkü o kuşakların yarını olması mümkün olmayacaktır. Savaş bittiğinde, tek bildiği savaşmak olanların düşeceği boşluk yaşayacakları hiçlik duygusu..

Paul'un cepheden uzaklaşıp tekrar geri döndüğünde yaşadığı korkular kitabı daha da gerçekçi yaptı benim gözümde. Çünkü hayatta her şey zıttıyla var olur. Eğer cesaret varsa korku da vardır, ölüm varsa yaşama isteği.. Kitabı uzuun bir zaman diliminde okuduğum için toparlamakta da zorlandım haliyle. Son olarak kitabın sonunda üvez ağacı ve meyvesiyle ilgili bir kısım geçiyordu. Yakın zamanda Semih beyin yaptığı incelemede de (#28346170) bununla ilgili bir kısım görmüştüm. Bu da beni gülümsetti açıkçası. İki kirabın bir noktada birbirine temas ettiğini düşündüm. Aynı yoldan geçerken birbirine selam veren iki insan gibi.. Yazar Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok demiş ama savaşa dair benim yeni şeyler öğrenmeme algılamama sebep oldu kitap. Bundan daha geniş bir çerçeveden olaylara bakılabilir mi bilmiyorum.. Keyifli okumalar.

Nedense bu kitaptan bahsedince aklıma bu şarkı geliyor:
https://youtu.be/kXQ-PVfomFg
288 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
"Salonun ortasında bağdaş kurmuş oturuyorum...sabun köpüğünden yapılmış bir kapsülün içinde , güvendeyim....sağ yanımda bir bombardıman sırasında açılmış bir çukur var ,içinde iki alman asker ,yaşları 20 birinin bacağı parçalanmış diğeri delirmenin eşiğinde...
Sol tarafım rus esirlere dönük, açlık sakallarindan akıyor, gözlerinde hayattan vazgemişlik .dizanteri hariç insansı kokuları bile kalmamış. ..
Ön cepheye baktığımda fransızlar var ,kulaklarım makineli tüfeğin sesinden sağır
Gözlerim ,genzim gaz bombalarindan harap...maske takmak lazımmış..gaz yere yakın çöker, ciğerlerini kusa kusa dısarı çıkartılmış. ..ben bilmiyorum ..ben sadece okuyorum , yasamadigim şeyler hakkında ahkam kesmemeyi öğreniyorum. .

"Batı cephesinde yeni bir şey yok" biraz daha insan olmayı öğretiyor bana ..savaş kitapları okudukça yaşadığım hayata daha çok sahip çıkıyorum ...daha nazik oluyorum çevreme karşı, bir insanın bile incinmesine izin vermez oluyorum...binlerin hiç uğruna feda edildiği bu saçma düzene daha bir asi bakıyorum

En yüksek sesimle bağırıyorum!!avazım çıktığı kadar SAVAŞA HAYIIIIIRRRRRRR..!!!!!
..sizde duyuyor musunuz?..
225 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
“Savaşı çıkaranlar değil, savaşa gönderilenler ölür. Savaştan geriye kalan ise parçalanmış ruhlardır. Cephenin sana yaptıklarını yaşamın boyunca unutmak istemezsin, neden orada ölmediğini sorgulayıp durursun. Artık “Yürüyen Ölü” olmuşsundur. Ruh bedende var gibi, ama yok gibi. İlk yüz sayfa sizi kitaba alıştırıyor, geri kalan kısım ise sizi olduğunuz yere mıhlıyor, barut kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz. Bir kitap okursunuz, görmediğiniz savaşa lanet edersiniz. İşte bu o kitaplardan biri. Gerçeğin arkasına gizlenmeyen, gerçeği yüzünüze vuran cinsten. Ölenler neden öldü, yaşayanlar neden yaşıyor, bunu kimse bilmiyor.” 10/10

Ç News

*
Kamu Spotu:
“Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır. Spoiler değil, gerçekler vardır!”
*

“Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.” Jean-Paul Sartre

Bir ülkeye saldırdığınızda, haklı olarak savunma yapacaktır. Teslim olmamak için, tüm gücünü seferber edecek, istilayı kabul etmeyecektir. Bu bir savunmadır, yaşamak için, özgürlük için yapabileceğiniz tek şey, kanınızın son damlasına kadar çarpışmaktır. Bir de bunun aksine, devlet liderlerinin genellikle, toprak, petrol gibi konularda anlaşamaması üzerine hiç yoktan yere savaş çıkması durumu vardır. Hiç gitmeyeceğiniz topraklar yüzünden, belki de hiç ihtiyacınız olmayacak petrol için birileri sizi savaşa sokacaktır. İşte o zaman hikâye başlayacaktır. Sen vatan müdafaası yaptığını düşünürken, bir diğerleri savaş sonunda kazanacağı toprakları ve parayı hesap ediyor olacaktır.

Birinci Dünya savaşı neden çıktı diye sorduğunuzda önünüze en başta “Sanayi Devrimi” ve “Fransız İhtilali” çıkacaktır. Birisi sömürgeciliği bir diğeri ise milliyetçiliği tetiklemiştir. Nedenleri Avrupalı Devletlerde arayacak olsak ta, asıl neden Osmanlı’nın hasta adam olarak son günlerinin gelmesi idi. Kaybedilen topraklardan pay alma yarışı kızışmış ve sert karşılaşmalara neden olmuştur. İş çığırından çıktığında ise, hiç cepheye dahi gitmemiş liderlerin SAVAŞ kozu ortaya atılmıştır. İşte milyonlarca insanın öldüğü, sakat kaldığı, dünyanın çirkin yüzünün ortaya çıktığı yakın yüzyıl savaşlarının başlangıcı böyle çıktı.

Neden Öldürüyoruzun karşısında, neden ölüyoruz vardı. Cephede değilde yolda karşılaşsalar birbirlerine hiçbir düşmanlık beslemeyecek milyonlarca insan işte bu savaşlarda öldü.

“(…)Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. “

Mustafa Kemal Atatürk
(1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1997, s. 128)

*
Birinci Dünya Harbini, İkinci Dünya Harbinden ayıran en önemli nokta, askerlerin sorgulama yapabileceği durumların oluşmasıdır. Birçok ülke askerinin anılarında, ülkemiz askerilerinin anılarında da mevcuttur bu durum. Bu savaşlar genellikle siper savaşlarıdır ve askerler birbirlerine yakındır. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşet saçan silahları daha keşfedilmiş değildir. En büyük dehşet gazdır. Çeşit çeşit gazlar üretilmiştir.

Kimyasal silahların kullanımı ile ilgili Kurt Vonnegut ‘un Mezbaha No:5 incelemesinde değineceğim. Şimdilik o konuya değinmiyorum.

Ne diyorduk, askerlerin savaşı sorgulaması ve birbirlerine olan yaklaşımları. Fazlasıyla anı mevcut demiştim, bu anılar düşman askerlerin cephelerde birlikte yemek yemesi, sigara alışverişi, haberli top atışları, şahitlerin anlattığına göre Çanakkale de askerlerin cepheler arası tavalara nişan alıp kendi aralarında bir çeşit oyun oynaması vs. Olağan dışı gelen bu durumlar İkinci Dünya Harbinde yoktur, çünkü gaddarlık vardır bu harpte. İnsanlığı yok etmek istermişçesine savaşan ordular vardır…

Savaşın içindeyken, savaşı sorgulayabilmek ve neden öldürüyoruz sorusunu sorarken, neden ölüyoruzu anlayamamak meselesidir. Bunca insan neden öldü? Dönüp arkanıza baktığınızda, detaylı tarih kitapları okuduğunuzda; birleştirmeden ziyade hep parçalama yaşatmıştır bu savaşlar. İstediğini alacağını sananların sadece hayalinde kalmıştır.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey yok işte tam bu noktada karşımıza çıkıyor. Avrupa’nın savaştığı ilginç cepheler vardır. Bu cephelerin bazılarında askerler rutin bir yaşantı sürmektedir. Savaşmaktan ziyade geri planda kalmış, sanki unutulmuşlardır. Bir de kan kokusunun hüküm sürdüğü, ellerin parçalandığı, bacakların koptuğu, beynin kafatasından sarktığı, vücudun ikiye ayrıldığı, ağızdan koyu kanların aktığı, bedenin yok olduğu ve bulunamadığı cepheler vardır. Kitabı okurken iki cepheye de konuk olacaksınız.

Savaş karşıtı bu kitabı okuduğunuzda, savaş çığırtkanlığı yapan insanların hayat hakkında hiçbir şey bilmediğini anlayacaksınız.

Jacques Tardi ‘nin Siperlerdeydik (1914-1918) Çizgi-Roman’ı bir bakıma “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” un çizgilerle yansıtılmış halidir. Cephede yaralandığınızda, yaşama şansınız çok azdır. Kurşunun nerenize isabet edeceği hiç belli değildir. Dönemin imkanları göz önüne alındığında, yetersiz sağlık ekipmanı ve insan gücü zaten yeterli olmayacaktır. Bacağınızdan vuruldunuz ya da kolunuza bir şey oldu. Tamamı değil, bir kısmı zarar gördü. Hastaneye gittiğinizi hatırlayacaksınız, uyandığınızda hasar görmüş uzuvunuzu tekrar göremeyeceksiniz. Çünkü kesilmiştir. Doktorların bir kasap gibi çalıştığı savaştır. Milyonlarca asker, milyonlarca kol, milyonlarca bacak… Bunu gördüğünüzde savaşın içinde dahi olsanız, savaştan kopma noktasına gelip sorgulamaya başlıyorsunuz…

"İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet." #42843475

Savaşın dehşeti hiçbir şeye benzemez. Bir bakıma insanın en serbest olduğu zamandır. Katliam yapmasına izin vardır. Savaş suçları dediğimiz şey, gerçekleşen binlerce olayı değil, anlatılan birkaç olaydan ibarettir. Savaşın içinde saklı kalmış sivil ölümleri, teslim olmuş askerlerin ölümleri, yapılan soykırımlar insanın içinde ki insan dışı varlığı da ortaya çıkarır. Kimileri savaşın celladı olur, kimisi ürkeği. Dalıp cepheden uzaklaşan askerlerin anıları hayli çoktur, yanlarında top patlasa dahi, daldığı düşten çıkamayan, kilitlenen, savaşın anlamsızlığında kalakalan askerler vardır. Şans yanındaysa bir gün daha yaşar, değilse parçalarını bulmak bile zorlaşacaktır. Her asker, bir gün daha yaşayabilmenin hayalini kurar.

"Öldürmek istiyoruz; çünkü karşıdakiler bizim can düşmanlarımız şimdi; tüfekleri, bombaları üzerimize çevrili. Biz onları mahvetmezsek onlar bizi mahvedecekler!" #42841184

Savaş sona erene kadar bu tablo değişmez. Karanlıkta yanına gelen arkadaşında olabilir, düşmanda. Süngüyü sapladığında beş dakika önce birlikte güldüğün arkadaşına mı, yoksa düşmana mı sapladığını bilemezsin. Karanlığın ortasında kalakalır, cansız bedene bakarsın. Ceplerini yoklarsın annesine, sevgilisine, eşine yazdığı bir mektuba rast gelirsin. Okursun ve hayatın değişir. Senin için bir hiç olan beden, daha sonra hayata bakış açın olur. Savaşın sonunda yaşayan insan, yaşadığı olaylardan dolayı normal bir hayat süremez. Ruhu ölmüş, cephede kalmıştır çünkü.

Savaşı iyi anlamda sunabileceğimiz bir argüman yoktur. Savaşın mantığı olmadığı gibi insanlığa yararı da olmamıştır. Fetihler araba yarışı değildir, askerle ve kanla yapılır. Her fetih insanlığa inen bir darbedir aslında. Ülke savunması ayrı bir şeydir, başka bir ülkeye saldırmak, toprağını işgal etmek ayrı bir şeydir. Yetinmesini bilmeyen insanoğlu hala bu kavramları anlayabilmiş değildir.

Belki de insanoğlu gizliden gizliye, dehşetin sınırlarında gezmeyi, şiddeti, kanı, ölümleri çok seviyordur. Belki de savaşmak için can atıyordur, kim bilir insanı sevmek değil de öldürmek daha hoşuna gidiyordur. Bugünün dünyasına baktığımızda; yarın için olumlu bir tablo gördüğümüz söylenemez.

*

“Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum; ama dördüncüsü taş ve sopa ile yapılacak.”

Albert Einstein

*

Kitabı öneriyor, savaşın karşısında durmanın büyük bir erdem olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Savaşın değil, BARIŞIN hüküm sürdüğü bir dünya görmek dileğiyle.

İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
225 syf.
“Biz genç değiliz artık. Biz dünyayı fethetmek istemiyoruz artık. Kaçağız biz. Kendimizden kaçıyoruz. Hayatımızdan . On sekiz yaşında idik; dünyayı, hayatı sevmeye başlamıştık, sevdiğimiz bu şeylere kurşun sıkmak zorunda kaldık. Patlayan ilk mermiler kalbimize saplandı. Çalışma, çaba, ilerleme kapıları kapandı bize. Biz bunlara artık inanmıyoruz, biz harbe inanıyoruz.” syf. 82

Yukarıdaki alıntı savaşın acımasızlığının özeti gibi. Yalın, basit ama keskin...
Eli kalem tutması gereken gencecik ve hayatı yeni tanımaya başlamış bedenlerin, savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmalarının en çarpıcı anlatısı bu kitap. İnsanlığın nasıl ayaklar altına alındığının yazılı belgesi bir nevi...

Biran düşünüyorsun lise çağlarında ben ne yapardım diye? Beni alıp götürecekleri bir savaş var mıydı? Taş gibi postalların içinde ayaklarımız patlamış mıydı? Bitlenecek kadar kirlenip, başımız büyüklüğünde farelerle boğuşur muyduk ve bölüşürmüydük kanlı ekmeğimizi? En sevdiğim canlı olan atların, bir savaşın ortasında olmasını anlayabilir miydik, ya da can çekişme seslerine şahitlik eder miydik? Arkadaşlarımızı puzzle parçaları gibi görmeye dayanabilir miydik? Peki öleceğini bile bile umut ettirmeye? Ölülere ihtiyaç duyar mıydık hiç, ölmemek için? Anlamını, sebebini, çaresini bilmediğimiz bir savaşın içinde yitirmiş miydik masumiyetimizi?

En fazla ucu açılırdı sahip olduğumuz tek ayakkabının. Yazları meyve fabrikalarında, tarlalarda harçlık çıkarmak için çalışır, alırdık biz ihtiyaçlarımızı. Annemize getirirken kazancımızın kalanını bir gurur olurdu yüzümüzde. Biz beş aynı okulun, aynı sokağın gençleriydik. Felsefe yapar, müzik dinler, spor hayatı bitmiş beni alaya alır, insanları psikanaliz testlerine tabi tutar, okumuş insanların daha dengesiz olan psikoloji ve ideolojilerini irdelerdik. Siyaseti sevmez ama konuşmaktan zevk alır, arada da ailevi sıkıntılarımızı birbirimize pay eder hafiflerdik. Bilirdik gelecek çokta parlak görünmezdi bizlere ama hiç kimseyi öldürmek zorunda kalmadık, ölmemizde hiç gerekmedi.
   
Paul Baeumer, 18 yaşında bir lise öğrencisiyken arkadaşlarıyla birlikte savaşa gönüllü olarak katılmaya karar verir. Tabii savaşa katılan bu gençler, savaş çığırtkanlığı yapan öğretmenlerinin etkisiyle bu kararı almışlardır.Böylece I. Dünya Savaşı'ndaki en büyük cephe olan Batı Cephesine giderler. Hayatı daha tanıyamadan belki de dünyanın en kötü şeyiyle karşılaşacaklarının farkında değillerdir.

National Geographic'in Birinci Dünya Savaşı serisine göre, İngiliz General Lord Edward Gleichen şöyle anlatmış:

"Siperleri dolaşırken bir askere,
- Hiç alman vurma fırsatın oldu mu? diye sordum.
Bana siper duvarının üstünden sık sık başını çıkaran kel, uzun sakallı yaşlıca bir beyefendi gördüğünü söyledi.
- Peki onu neden vurmadın? dedim.
Asker hayret etti.
- Vurmak mı? Ama komutanım, adamın bana hiçbir zararı olmadı ki! "

Buradan da anlayacağınız gibi geriye söylenecek pek bir şey kalmıyor.Neden öldürmek zorunda olduklarını bilmiyorlar. Neden ölmek zorunda kaldıklarını da anlamadıkları gibi. Savaşın gölgesinde kalan nesiller kayıp...

Hepimiz biliyoruz, dünyada hâlâ değişen bir şey yok!
225 syf.
·Beğendi·10/10
İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN, GÜZEL BİR İNCELEME DAHA. :) AMA UNUTMAYIN Kİ BU GÜZEL İNCELEMEYİ, BENİ PASO ENGELLEYEN ve İŞSİZLİĞİME SEBEP OLAN 1K’YA BORÇLUSUNUZ !!!

Savaşın tüm algısı tek bir kitapla değişebilir mi? İşte “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adlı eserimiz dünya edebiyat tarihinde, savaşın korkularına ışık tutabilecek nitelikte bir romandır. 1928 yılının Kasım ve Aralık aylarında Alman gazetesi Vossischen Zeitung'da yayınlanan hikâye sonradan bir roman haline getirilmiş ve Ocak 1929'da yayınlanmıştır. Sadece ilk 18 aylık baskısında, kitap 2,5 milyon kopya sattı ve eser 22 farklı dilde diğer ülkelerde tercüme edildikten ve yayınlandıktan sonra çok daha popüler hale geldi. Kitabın Birinci Dünya Savaşı’na dair tasviri, o sırada hala Almanya'da yaşayan, savaşla ilgili olan eski askerlerin birçoğunu doğrudan etkiledi. Nazi’ler 1930'larda iktidara geldiğinde ve sonrasında gücü ele geçirdiklerinde, Alman Nasyonal Sosyalist Partisi bu kitabı bir hayli eleştirdi ve yine Nazi rejiminin iktidarda olduğu bu dönemde, halk tarafından yakılan birçok kitaptan birisi de Remarque’ın eseri oldu.

I. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Atlantik'in iki yakasındaki yaşayanların çoğu güçlü duygularla savaş karşıtıydılar. Her ne kadar durum böyle görünüyor gibiyse de, savaş ilan edildiğinde, savaş için asker alım kayıtları başladıktan, savaş düzenine geçildikten, siperler kazıldıktan, her iki tarafın da coşku ile “bir daha asla” diye bağırdığı idealizmin bu çatışmayı önleme konusundaki evrensel arzusu, savaşın yükselişiyle birlikte resmen ölmüştü. Alman liderler beklenilen savaşın sadece birkaç ay süreceğini düşünüyor ve uzayacağını beklemiyorlardı. Bütün generallerin ve yöneticilerin beklentisi bu yöndeydi ve savaşın 1914 yılının sonlarına doğru sona ermesiydi. Alman savaş literatüründe, zafere ulaşmanın ifade edilebilir en açık ve net yolu, altı hafta içinde Fransa'nın yenilgisi sonrasında, Doğu Cephesi'nde zayıf bir rakibe, “Rusya’ya” karşı bir savaş harekâtı yürütülmesiydi. Bu mesele Alman savaş çabalarının başarılı olması için çok büyük önem arz etmekteydi.

Büyük umutlar ile girilen bu savaşta, Eylül 1914'te, Alman güçleri Marne'de hendek savaşında durdurulup, felce uğratıldıktan ve genç erkek asker neslinin yok edilmesinden sonra, bu savaşın Almanlara bir acı sonucu daha oldu. Savaşın ve çatışmanın en büyük baş sorumlusu olarak görülen Almanları acı ve büyük bir hayal kırıklığı ile birlikte acımasız barış şartları bekliyordu. Erich Maria Remarque'nin romanı, Birinci Dünya Savaşı'nda, Batı Cephesi'ndeki Almanya'da ön saflarda savaşan Paul Bäumer adlı genç bir askerin yaşadığı sıkıntıları ele almaktadır.

Savaş sloganları, tüm sınıfıyla birlikte, öğretmenin ısrarı sonrasında bir vatanseverlik patlaması yaşamakta olan idealist lise öğrencisi Paul’u da etkisi altına almaktadır artık. Bir öğrenci olarak, öğretmeninin “Demir Gençlik” diye nesline atıfta bulunmasının verdiği gurur ve vatanseverlik ile şimdi, bir asker olarak, kendisini bekleyen çok daha sert şeylere layıktır, ama kendisi bu savaşta ölmektense hayatta kalmayı amaçlamaktadır. Paul burada biz okuyuculara bazı asker ve arkadaşları hakkında bilgi aktarır. Pavlus ve sınıf arkadaşları Leer, Muller ve Kropp okul yöneticileri tarafından baskı altına alındıktan sonra gönüllü olarak birlikte orduya katılmaya karar verirler.

Hikâyemiz, grubun Klosterberg'deki temel eğitimini ve Onbaşı Himmelstoss'tan gördükleri sadist muameleyi de anlatmaktadır. Grup, kendileriyle aynı üniformayı giyen Himmelstos'un tacizine maruz kalır ve sonunda intikam alırlar. Bäumer ve dost askerleri, Paul'un arkadaşlarından biri olan Franz Kemmerich'in bacağının kesiminden sonra öldüğü sırada, ölümün artık kendilerine daha yakın olduğunu görürler. Bu genç askerler sonunda süngü, el bombası ve bilenmiş küreklerle savaştıkları yere, ölümün her yerde kol gezdiği cepheye gönderilirler.

İzin için eve dönen Pavlus, savaşta yaşamış olduğu korkunç manzaralar ve bu süreçte maruz kaldığı savaşa dair tüm seslerin hayatını değiştirdiğini anlar. Hayatında daha önce sahip olduğu şeylerde ve yapmış olduğu, yaşadıklarından tat almamaya başlar. 17 günlük izin bittikten sonra, daha fazla eğitim adı altında dağlarda bir kampa yollanır. Hikâyemizin bu noktasında, açlıktan kurtulmaya çalışan Rus savaş esirleriyle tanışır. Pavlus, kendi birimine geri döndüğünde, artık kendisini daha rahat hissetmektedir. Bir gün Fransız askeri olan Gérard Duval ile karşılaştığı ve ölümcül yaraladığı devriyeye gönderilir. En nihayetinde “Savaş savaştır” ve sonuçları olacaktır düşüncesinde olan Pavlus, bir insanın, askerin çektiği acıyı hafifletmeye çalışır.

Bu genç erkeklerin, savaştan sonra eve dönebilecekleri aileleri ve çocukları yoktur. Artık gençliklerinin masumiyetine sahip değillerdir ve savaştan önce dört gözle kurdukları hayallerinin gerçek olmasını bekleyemiyorlardır. Paul, insanlıktan tamamen uzaklaşmış hissetmektedir ve sadece duygularını savaşta olan arkadaşlarıyla paylaşabileceğini düşüncesi daha ağır basmaktadır. Bu savaş onların bütün hayatları olup çıkmıştır. Hikâyemiz, 1918 yazına doğru ilerler ve bu noktada, hayatta, geride kalan Alman birlikleri, erzak yetersizliği, barınak yokluğu ve Müttefikler tarafından tekrarlanan topçu bombardımanları nedeniyle tükenmiş ve yıpranmış durumdadır ve hikâyemiz daha fazla spoiler vermemek adına böylece sürüp gider. :))

Erich Maria Remarque Hakkında Biyografi
- Erich Maria Remarque, bir Alman asıllı bir yazardır ve 1898 yılının Haziran ayında Almanya'nın Osnabrück şehrinde doğmuştur. 16 yaşında şiir ve denemeler yazmaya başlayan Erich, bir süre Münster Üniversitesi'nde eğitim aldı ve 18 yaşındayken I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı.

- Torhout ve Houthulst arasındaki batı cephesinde yer aldı ve savaştan sağ kalarak kurtulmayı başaran Remarque, cephe sonrasında öğretmenlik, kütüphanecilik, gazetecilik ve editörlük yaptı.

- 1920'de, kendisinin ilk kitabı olan “Die Traumbude - The Dream Room” romanını (ülkemizde satışta göremedim) Erich Remark adı altında yayınlandı. 1928'de, 19 yaşındaki genç bir askerin gözünden anlattığı, savaşın mutlak kötülüğü ele aldığı en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” “Im Westen nichts Neues - All Quiet on the Western Front” olan ikinci kitabını yayınladı. Belki birçoğumuzun bilmesine rağmen, bilmeyenler için hatırlatmakta fayda görüyorum. Kendisinin asıl adı Erich Paul Kramer’dir ve bir dönem sonra annesinin adı olan Maria’yı almış, sonrasında da Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyadı olarak kullanmaya başlamıştır. Dünya edebiyat tarihine be insanlara Fransız kökenine işaret etmek istercesine, Remark’ı, Fransızca’da okudunduğu Remarque olarak değiştirmeyi de ihmal etmemiştir.

- Remarque, ileri romanın yayınlanmasından sonra, İsviçre'nin Porto Ronco (benim için cennettir) şehrine yerleşir. 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sında halkın yaktığı pek çok kitap arasında Remarque'nin eserlerinin olduğu ifade etmiştim. Nasyonal Sosyalistler Remarque'i vatan haini ve sahtekâr ilan ettiler ve 1938'de Remarque'nin Alman vatandaşlığı parti tarafından iptal edildi. Remarque, Amerika’ya gidebilmek için İsviçre'den ayrıldı ve vatandaşlık işlemleri kabul edilerek Amerikan vatandaşı oldu, ama 1948 yılında İsviçre'ye geri dönerek edebiyat hayatına burada devam etti.

- ilk evliliğini 1925'te Lise Jutta Zambona'ya ile yaptı ve 1930 yılında kendisinden boşandı. Fakat daha sonra Zambona'nın savaş sırasında Almanya'ya geri dönmesini önlemek için yeniden evlendiler. Remarque Amerika'ya geçtikten sonraysa tekrar boşandılar.

- Remarque 1958'de, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu Paulette Goddard ile yeni bir hayata ve evliliğe merhaba dedi. Mutlu çiftimiz, Remarque 25 Eylül 1970'te ölene kadar birlikte yaşadılar. Yazarımız, 72 yaşında hayatın vermiş olduğu onca yorgunluk sonrasında, aylardır sıkıntısını yaşamakta oldu anevrizmadan dolayı hayata gözlerini yumdu. Ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, 23 Nisan 1990’da hayatını kaybeden eşi Paulette Goddard, İsviçre’de Remarque’ın yanına defnedildi.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
225 syf.
Ölümün bu kadar sıradanlaşmasına isyanım var… Ateş düştüğü yeri yakar. Her ölen asker bir anne, bir baba demek… Varsa kardeş ,ağabey,sevgili,eş,baba demek bazen de… Cepheden haberler verilirken; onlarca hayat ölürken haber spikerinin ağzından çıkan cümle şudur: “Cephede yeni bir şey yok…”
Yazık oysa ölen, bir asker ve tüm sevenleri bu büyük acıyı bir haberde bile kayıtlara geçmeyecek kadar küçük yaşamak durumundalar…

“Hayatın geri kalan bütün belirtileri kış uykusundalar…”
Belirsiz bir bekleyiş… Bazen yıllarca süren bekleyişler bunlar.

“Bu kitap; ne bir şikâyettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”
<E. M. Remarque>

Yazar kitaba bu cümleyle başlamıştır. Remarque’nin savaşın kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) 1929’da yayımlandı.

Remarque; 18 yaşında birçok kez yara aldığı 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. 1933’te, Naziler eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938’de Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve 1939’da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Savaşı birebir yaşayan biri kadar kimse güzel anlatamazdı,yazamazdı. Ben yazarı ilk defa tanıdım bu kitapta, “Varlık Yayınları’ndan” “Behçet Necatigil” çevirisiyle okudum . Çok akıcı ve anlatımı şahane bir kitap.Okumadığım saatlerde merak içindeydim,duygu doluydum.

Kitap için nette araştırma yaparken rastladığım bir anıyı sizinle de paylaşmak istiyorum,oldukça ilgimi çekti benim .

“Alman eri August Bader'ın günlüğünden öğreniyoruz,

Bir gün Almanlar siperde yemek pişirirken karşı taraftan bir Fransız "Ben de gelip yiyebilir miyim?" diye seslenmiş. Davet etmişler, Fransız askeri Almanlarla güzel güzel yemeğini yemiş, ardından uzanıp biraz kestirmiş, sonra teşekkür edip siperine dönmüş. Sonraki günlerde de Almanlar kendisini düzenli yemeğe davet etmiş. Yemek saatlerinde iki taraf arasında gidip gelenler çok olurmuş, birbirlerine ikramlarda bulunur, yemeğin ardından şarap ve sigara içip kağıt oynar ve birbirlerine kibarca şans dileyip siperlerine dönerlermiş. Yemek saatlerinde asla saldırıda bulunulmazmış ama bu cephede savaşanların emirlerle değil, doğrusu bu olmalı diye düşünerek kendi kendilerine geliştirdikleri bir davranışmış. Bunda en önemli neden siper savşı olmalı. Bu anıyı okuyunca kitapta geçen şu cümleler hafızamda yankılandı adeta:
“Biz bu silahları , bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin!”
Henüz gencecik erlerin düşmanlığından ne olacak , kitapta da rastlarsınız yaralı düşmana yardım etme durumları da çok etkileyici bir şekilde anlatılıyor..

Araştırma araştırmayı doğururken “Siper Savaşı” cümlesiyle karşılaştım ve onu da araştırdım.
SİPER SAVAŞLARI:Zirvesine birinci dünya savaşı sırasında ulaşmış bir muharebe biçimidir.Durağan karakterdeki siper savaşı, insanoğlunun gördüğü en kanlı ve yıpratıcı meydan muharebesi tarzıdır. Siper savaşı, 19. yy'ın başlarından itibaren ateşli silah teknolojilerindeki gelişmeler muharebe meydanında hareketlilik sahasındaki gelişmelerle desteklenemediği için ortaya çıkmış, korkunç boyutlarda ateş gücüne karşı neredeyse tamamen piyade birliklerinin kullanıldığı birinci dünya savaşında (özellikle de batı cephesinde, Türkiye için de Çanakkale cephesinde) zirvesine ulaşıp en korkunç dönemini yaşamış, ve hava gücü ve tankların belirleyici rol oynamaya başladığı 2. dünya savaşı yıllarına kadar savaş sahnesindeki temel muharebe prensibi olmuştur.
Kitabın geneline baktığımda asıl anlatılan şeyin siper savaşının zirvesinin yaşandığı dönemin nasıl zorluklar,sıkıntılar içinde geçtiğiydi.

Yazın sıcak günlerinde ; cephenin barut,yanık et,kan kokan sisli siperlerine girdim. Etkinlik için hemen bu kitabı seçtim ama bu tarz kitaplar benim vazgeçilmezim adeta. Etkinlik olsun ,olmasın ben okumaya ve o hayatları yaşamaya devam edeceğim. Bu anlamlı etkinlik için ,şu sitede güzel işler yapan nadir kişilerdensin.Emeğin için çok teşekkür ederim Murat Ç
Bu tarz sevenlere şiddetle tavsiye ederim .10/10 puanı alan nadir kitaplardandır… Ayrıca filmi de varmış dikkatimi çekti .Yalnız fragmanını bulabildim https://www.youtube.com/watch?v=6alfKhxg1pw filmi bulabilirsem çok mutlu olacağım .

Teşekkürler,sevgiler ,saygılar…
224 syf.
·8 günde·9/10
Bir mermi vınlıyor, sesler artıyor, çatırdıyor ve toprak gümbürdüyor. Toprağın her gümbürdemesinde etrafa toprak parçaları saçılıyor, ağaçlar yıkılıyor, mezar taşları ufalanıp etrafa saçılıyor, mezar taşları ise içinde barındığı ölümü, ufak bir çıkıntıyı bile kendilerine siper eden, gençlere, daha yirmisinde olan bu insanlara, hayatta tek bildikleri umutsuzluk, ölüm, korku ve acı olan bu insancıklara ölüm saçıyor, mezarlarında yatan ölüler ise her bir gümbürdemede toprağın altında tekrar tekrar ölüyorlardı.

Kitaptan ortaya karma bir alıntı yazmak istesem sanırım benden en güzel yukarıdaki şekilde bir şeyler çıkabilir. Her bir mermi vınlamasının kulakları tırmalamasını, her bir bombanın kulakları çınlatmasını her bir nefesin de ciğere nasıl zorlukla alındığını ve güçsüzlükle dışarı verildiğini yaşayacağımız, savaşı tamamen hissedebileceğimiz, soğuğu, sıcağı, teri, kokuyu, biti ve üstüne yapışan tozu ve bulaşan çamuru yaşayacağımız kalitede harika bir roman. Savaş karşıtı en büyük romanlardan biri olması sebebiyle de sanırım savaşı en güzel yaşatan romanlardan biri. Romanın her bir sayfasında, Paul’ün her bir cümlesinde savaşın kötülüğünü, yaşattığı sefaleti hissedeceksiniz. Yazar hem romanı anlatırken hem de romanı anlatmasına ara vermeden savaş karşıtlığını başarılı bir şekilde verebilmiş. Savaşın acımasızlığını okumamızla beraber Paul’ün ağzından savaşın anlamsızlığını da okuyoruz. Savaşın anlamsızlığını okurken aslında günümüzdeki askerliği de okuduğumuzu fark edip sadece savaşın değil askerliğin bile içinde ne kadar da anlamsızlık olduğunu bilmemize rağmen daha da çok farkına varıyoruz. Paul’ün sorgularında, kendi kendine sorduğu sorularda düşününce bile verecek cevabımız olmadığını görüp anlamsızlığın üstüne daha da anlamsızlıkların yüklendiğini fark ediyoruz. Aslında en güzel cevabı, verilebilecek en güzel cevabı kitabın sonlarına doğru Albert veriyor Paul’e. “Ne yapalım savaş bu” diyerek savaştan başka bir şey beklemememizi, her anında acımasızlığın, öldürmenin ve anlamsızlığın olduğunun cevabını alıyoruz.

Kitap boyunca şunu anlıyoruz ki gerçekten de “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”.


Kitap 2006’dan beri bende vardı, hatta Remarque’nin tüm kitapları bende mevcut, okuduğum ilk kitabı da Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı ve en az bunun kadar güzel ve yine en az bunun kadar savaşı ve zorluğu, açlığı okura hissettirebilen bir romandı. Kitap bende olmasına rağmen yine de bu güzel kitabı bana hediye Muzaffer Akar ‘a teşekkür ederim, en azından bendeki kitabı bir başkasına hediye etmeme vesile oldu.

https://www.youtube.com/watch?v=flMGQmZE84A
https://www.youtube.com/watch?v=N2GBmzpp_KU
225 syf.
·Beğendi
Öncelikle itiraf etmeliyim ki,yapım itibariyle,savaş temalı Filmleri vb. seyretmeyen biri olarak, bu kitabı okuduğuma pişman olmadım,tam aksine,herkesin bu kitabı okuması gerektiğine inanıyorum.Neden mi???
Okuyun da gerçek bir savaşın içinde, daha körpecik delikanlıların, nedenini niçinini bilmeden,sırf daha çok güç sahibi olmak isteyen devlet büyüklerinin öngördükleri için düştükleri yürek parçalayıcı acıyı hissedin.Yazar, savaşın korkunç yüzünü o kadar güzel gözler önüne sermiş ki,sanki okumadım,yaşadım.Yüreğim parçalandı,yer yer gözlerimden yaşlar geldi.Bunda yazarın Birinci Dünya Savaşı'nı bizzat yaşamış olmasının büyük etkisi var diye düşünüyorum.Bir iki savaş Filmi seyretmişliğim vardır sırf eşime eşlik etme adına ama bu kitaptaki hissiyat kesinlikle orda yoktu.

Eline sağlık Remarque, gerçekten çok değerli bir eser bize bıraktığın için.Umarım bu eserini herkes okur ve gerekli dersi çıkartır.Kitaba on üzerinden dokuz puan vermemin tek nedeni; kesinlikle yazarın bir eksikliğinden değil, bizim "insan"olarak savaşlara engel olamamızdan...İnsanlıktan sınıfta kaldık...
NOT:Bu kitabı okumamı sağlayan Kasım arkadaşımıza da burdan teşekkür etmek istiyorum.
Bir tek emir bu sessiz gölgeleri bizim düşmanımız yapmış;yine bir tek emir onları dostlarımız yapabilir.Bir masa başında hiçbirimizin tanımadığı kimi adamlar bazı kağıtlar imzalıyorlar.Ve sonra,önceden dünyanın en büyük suç saydığı ve en şiddetle cezalandırdığı şey,bizim en yüksek gayemiz haline geliyor ve bu yıllar boyunca sürüyor.
Genç değiliz artık. Dağları devirmek, dünyayı fethetmek hevesimiz kalmadı. Tam aksine, kaçıyoruz. Kendi kendimizden, yaşadığımız hayattan kaçıyoruz. On sekiz yaşındaydık. Tam yaşamayı ve dünyayı sevmeye başlamıştık. Bizi bu dünyayı felakete sürüklemekle görevlendirdiler. İlk bomba bizim kalbimizde patladı. Çalışma, emek, ilerleme dünyasıyla ilgimiz kesildi. Böyle şeylere inanmaz olduk. Biz sadece savaşa inanıyoruz artık!
Moralimiz yüksek olduğu için eğlenip durduğumuz sanılmasın. Mahvolup gitmemek için, moralimizi yüksek tutmamız gerektiği için kendi kendimizi neşeli olmaya zorluyoruz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Batıda Yeni Bir Şey Yok
Baskı tarihi:
1 Aralık 2002
Sayfa sayısı:
205
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753853076
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Oda yayınları
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanıyla, savaş konulu edebiyatın başyapıtlarından birini imzalayan Erich Maria Remarque (1898-1970), çağdaş bireylerin en fazla okuduğu yazarlar arasına girmiştir.

Savaş, faşizm ve vahşeti alabildiğine yalın, alçakgönüllü ve ilk elden tanıklıkla, insanın kanını donduracak gerçeklikteki bir biçemle işleyen bu romanı, çağlar boyunca yankılanacak olan, "Savaş vahşetine ve faşizme hayır!" diyen bir manifesto gibi de okuyabilirsiniz.

Kitabı okuyanlar 727 okur

  • Refik Kayra
  • Dılşad
  • Mehmet E.
  • Ersoy kacakcı
  • Aykut Yüzücü
  • Mustafa atik
  • Burcu Ezgi
  • Miraç Yiğit
  • hank
  • Aysu Kurt

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2 (7)
9
%1.1 (4)
8
%0.9 (3)
7
%0.3 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0.3 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları