·
Okunma
·
Beğeni
·
31,6bin
Gösterim
Adı:
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Baskı tarihi:
20 Kasım 2019
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850412
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Hasan Ali Toptaş “çocuk aklı”nın hikmet dolu bilincini bir gürgen dalına tercüme ediyor ve insanlığımıza onun gözüyle bakmamızı sağlıyor.

Ben Bir Gürgen Dalıyım; yemyeşil umutların, horgörülen ufukların, kaybedilen zamanların, bitmeyen zulüm çarklarının, ama asla sönmeyen bir inancın hikâyesi…

“Herhâlde beni tuhaf bir kuşa benzetmişlerdi. Belki de onların gözünde, masallardan çıkıp gelmiştim ben, ne yapacağımı kestiremeden, köyün üstünde öylece, kendi hızımın içinde kaybolmuşçasına uçup duruyordum. Ola ki başka bir masala gidecektim ama, henüz o masal yaratılmamıştı. Bu yüzden, oralarda oyalanıp vakit geçiriyordum. Hiç kuşkusuz, beni anlatacak olan masal söylenir söylenmez uçup gidecektim.”
160 syf.
·1 günde·Beğendi
Ege topraklarını mesken tutmuş bir gürgenin hikâyesi bu. Doğa yeşili maviyi birbirine kenetlenmiş; köknarı, ladini, ardıcı, kestanesi, çamı, kuşu, börtüsü böceğiyle bu kenetlenmeye el verdirmiş, etrafa saçılan saf ve mis kokularla taşı toprağı dansa kaldırmış, üstüne bu resitale bakana sevdiğine baktığını anımsatmış, dinleyenin kulağını bayram ettirmiş, koşup geleni de “hoş geldin sefa geldin, doğanın çocuğu” diyerek bağrına basmıştır. İşte böyle bir ortamda yeşerip olgunlaşan bir gürgenin hüzünlü hikâyesi bu kitap. Türlü türlü ağaçların, renk renk çiçeklerin arasında; gülümsemesiyle dünyaya sıcaklık saçan güneşin, hüznüyle doğanın susuzluğunu gideren pofuduk pofuduk bulutların altında yeşerip olgunlaşan bir gürgenin hüzünlü hikâyesi.

Kitap bize iki konuda tespitler sunuyor. İlki doğa sevgisinin gerekliliği hakkında. El atmadığı hiçbir şey kalmamış insanoğlu daldaki kuş uğruna ayağının altında ezilen çiçeğin feryadını duymaz, duysa nereden ses geliyor diye eğilip bakmaz. Gürgenimiz ne de güzel diyor insanoğlu sağırdır, kokuca da renkçe de konuşsam benim dilimi çözemez, diye. İnsan doğadan sadece istediğini almış, alırken de doğaya içindeki zalimliği yansıtmıştır. İşte bu yüzden insanın zalimliğinin en büyük şahididir doğa. Oysa doğadaki ağaçlar, hayvanlar, çiçekler, otlar olmasa bir gün bile yaşayamayacağın bilincinde değildir. Ama işte böyle insanoğlu, menfaati uğruna bir dalı mı kesmiş, komşunun bahçesine taş mı atmış ona ne. Kitapta doğaya saygı ve sevgiyi en iyi özetleyen söz şudur: “Keşke insanlar dünyayı sevmeyi öğrense; yaşadıkları topraklarda birer misafir olduklarını anlayıncaya ve çocuklarına daha yeşil bir gelecek hazırlamanın bilincine erişinceye kadar, ne yazık ki bu katliam böylece sürüp gidecek!”

Kitapta ikinci olarak önemli konu: İnsan. Evet, döndük dolaştık yine insana geldik. Gürgenimiz burada da ne güzel söylüyor dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, yine dönüp dolaşıp insanda bitiyordu her şey, diye. Bu kitabın alternatif ismini ‘Gürgen Dalından Ayna’ olarak belirledim. Gürgen dalından ayna olur mu hiç demeyin. Hasan Ali Toptaş almış eline kalemi, imana gelmez kelimelerle yontmuş babam yontmuş gürgen dalını, sonra da olmuş bize Gürgen Dalından Ayna. Öyle bir ayna ki eline alan mutlaka bir zaman kendini görecek. Ayna ayna söyle bana, bugün benden ne haber getirdin, diyeceksiniz. Ayna da korkunç bir sesle(sesi insanın zalimliğinin sesi yanında muhabbet kuşunun sesi gibi geliyor, ben tecrübe ettim): Ey insanoğlu, sen bir savaş alanısın. Ceket, pantolon ya da etek giymiş bir savaş alanısın. Çiçekler alıp, çiçekler veren bir savaş alanısın(#17380041), diyecek. Bu aynaya sahip olana güzel dünya.

Kitaba etkililik katan en önemli nokta bana göre bazı bölüm isimlerinin türkülerimizin içinden çekilip alınmasıydı. Başlıkları okuduktan hemen sonra adı geçen türküleri dinledim. Bir türküyle her şey bu kadar güzel özetlenebilirdi. Nasıl doğa yeşiliyle mavisiyle bir bütünse, başlıklar da türküler de bölümde anlatılanlar da bir bütündü. Okuyunca daha iyi anlayacağınıza eminim. 4. Bölümün başlığı memleketime, Çorum’a, ait bir türküden alınmış. Türkünün orijinali de şu: “Hem okudum, hemi de yazdım. Yalan dünya senden bezdim” https://www.youtube.com/watch?v=L7y4oVrOlhM. 5.bölümde ise “mahpushanelere güneş doğmuyor” türküsü bizleri karşılıyor. Onu da Neşet Ertaş’ın bozlağından dinleyelim: https://www.youtube.com/watch?v=7UhH6gJ7Nps.

Ben Bir Gürgen Dalıyım, Hasan Ali Toptaş’ın okuduğum 7. kitabı oldu. Kimi kitabında dümeni kırılmış gemi gibi farklı karalara savruldum durdum, kimi kitabında dünya gibi olduğum yerde sürekli döndüm, kimi kitabında da zaman kavramına meydan okuyup bir geçmişe bir geleceğe gidip geldim. Bu kitapla beraber Toptaş’a da ‘Edebiyatımızın Rüzgârı’ nitelemesinin yakışacağını düşünüyorum. Hemen tarifini vereyim. Hani bazı rüzgârlar sert eser önüne geleni alıp götürür ya işte Toptaş biraz o rüzgârdan. Biraz, estiğinde içinizi soğuktan ürperten rüzgârdan. Biraz da estiğinde sıcaklığıyla yüzünüzü yalayan rüzgârdan. Evet, Hasan Ali Toptaş içinde rüzgârın her türlüsünü barındıran bir yazar. Neden mi böyle düşünüyorum? Eserlerinde her zaman alıp götüren, sizi ürperten, içinizi ısıtan şeyler var. Bu kitabında da Hasan Ali Toptaş rüzgâr oldu esti, ben de rüzgâra karşı gelmeye çalışan bir yiğit gibi çabaladım, durdum. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım rüzgâra yiğitlik yine sökmedi. Beni benden alıp bilinmez diyarlara götürdü.

Ben Bir Gürgen Dalıyım dili sade, anlaşılması kolay(!), her yaştan kişinin okuyabileceği, doğa ve daha çok insan hakkında güzel tespitler sunan kısacık bir Toptaş kitabı. Ben hiç ara vermeden 1 saatte okuyup bitirdim. Bazı yerlerde tekrara düşmüş olabilirim. Ama Toptaş “Yaşam tekrarların tekrarlarından oluşuyor” diyor. Varsın bu inceleme de tekrarların tekrarlarından oluşsun. Sırada Harfler ve Notalar var. Keyifli okumalar.
160 syf.
·9/10
Genç bir gürgen ağacının ağzından dinlediğim acılı bir masal bu, kim bilir belki de gerçeğin ta kendisi. Bencilliğe yüz tutmuş ruhlarımızın karşısında bir haykırış. İnsanı anlattı gürgen ağacı. İnsanın anlayabildiği, anlayamadığı yahut anlam veremediği yönlerini, insanın kusurlarını, vurdumduymazlığını, bencilliğini, çıkarcılığını, acılarını ve de acımasızlığını anlattı ağaç diliyle. Rüzgarı, dağı, tepeyi, düzlüğü, kuşları bizden daha iyi anlayarak, duyarak ve hissederek anlattı tüm ağaçların çaresizliğini. O anlattı Hasan Ali Toptaş da kelimelere döktü, satırlara işledi tek tek.Yine o yalın fakat kendine has, derin anlamlı cümleleriyle. Orman bir orkestra oldu, bir şiir oldu. Ben de hüzünlenerek, acılı gürgen ağacını dinledim durdum... İnsanın hayattaki yerini, nelere sebep olduğunu ve nelere engel olabileceğini söyledi.

Ne olursa olsun hayat denen uzun ince bir yolda eğilmeden, doğrudan, dik durmaktan vazgeçmeyen büyüklere, büyüyecek olanlara yazılmış bir masal okudum. Bir türlü rahat bırakılmayan bu canlıları, ormanı, ağaçları... Kirlettiğimiz bütün temiz, doğaya ait ne varsa bunları düşündüm. Hangi emeller uğruna yapılıyor bu işkenceler? İnsanoğlu kendi kuyusunu kazmayı çok seviyor. Geleceği, kendimizi, çocuklarımızı düşünmeden çöplüğe çevirdiğimiz doğa ve onu bir hiç uğruna hiçbir gerekçesi olmadan yok edişimiz.

İnsan dünyayı bir çiçek tarlasına çeviremez miydi? Olurdu elbet. Her şeye gücü yeten insan İstese bunu da başarabilirdi! Peki hayatımız nasıl bir imzayla son bulacak? Geriye anlamlı ne bırakacağız? Belki de buna göre bir yaşam sürmemiz gerekiyor.
Gürgen ağacı kaderini sessizce, çaresizce insanoğlunun eline bıraktı ve bir insanın kaderine eşlik etti... elinde olmadan istemeden! Ölüm bir yok ediliş, bir son olmadı onun için. Ama o yaşadığı, yaşayacağı ne olursa olsun kendi imzasını kendi attı.
Geriye bir gürgen dalı bıraktı...
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Sabahtır boğazımda düğümlenip duran birkaç çift söz vardı. "İnsanlar niye bu kadar kötü" diye bağırmak isterken, boğazımdan yukarı çıkan yalnızca derin bir soluma oluyordu. Ben "anlayışsız insanlara katlanamıyorum" dedikçe, "sakin ol Meltem, bu kadar kızacak bir şey yok" diyorlardı. Oysaki tek bir şey değildi benim kızdığım. Olamazdı da zaten. Şarkı söyleyerek çıkmıştım evden, bulutların güzelliği ile mest olmuştum. Tek bir insan nasıl olur da sömürebilirdi bütün o yaşama enerjisini? Bütün insanlığın birikimi olmalıydı bu. Bu insan dediğim insanlar, umutları ve zamanımızı çalan ve bunları kendinde hak gören; bunun için maaş aldığını sanıp bize eziyet etmeyi görevleri sanan mahluklar. Parmağında yüzüğü var üstelik, demek ki bir yuvası var. Yuvasında ondan sevgi bekleyen bireyler de var. Bizden çok daha fazla yaşamışlığı var bu dünyada ya yine de yaşamak mıdır bu bilmem.

Genç insanların umutlarını kıran, onlara birey olarak değil maaşının karşılığında katlanılması gereken görevler olarak gören insanlar ile yaşına bakmaksızın bir gece yarısı gelip ağaçları kesen insanlar birbirinden farklı olamazlar bence. Bir şekilde dönüşüyorlar birbirine. Toptaş tutuyor ağaçları kesen canileri anlatırken umutları baltalayan nicelerini anlatıyor aslında. Korkuyla bekleyen o çamlar, gürgenler de biz gençlerden başkası değil. Kaçma şansımız var mı ki o canilerden? Onların canı ne isterse o olmuyor mu eninde sonunda? Eziyet dediğimiz, taciz dediğimiz sadece fiziksel olmaz. Sen bir ormanın içinde çiçekleri umursamadan ezip geçip "bugün sıra kime gelecek" diye bekleşip duran ağaçlara dönüp bakmaz, seslerini duymazsan daha büyük eziyet mi olur? Tahteravalli olmayı dileyen bir ağacın en büyük korkusu ne olabilir? Bu kadar umut dolu bir ağaç en kötüsü olarak ne dileyebilir ki? Başına gelecek olanı hiç düşlemediği kesin.

Ama bitmeyen umudun hikâyesi ise bu; bizlerde de hiç bitmeyen bir umut var! Bu böyle bilinsin. Bazen eğilip bükülüyor, kesilip toprağımızdan uzaklara taşınıyor, en kötü hayallerimizde bile düşünmediğimiz durumlarda kalabiliyor, her şeyi bizden başkalarının insafına bırakıyor gibi görünsek de direniyoruz! Direneceğiz. Bu içsel bir direniş. Sizin biçtiğiniz kalıplara girmeyi reddeceğiz. Sonuçta herhangi bir şeye karşı direnmek güzelleştirecek bizleri.

Biz, bir rüzgarda ağaçların çığlığını duyabilenler, baltalamaya çalıştığınız ağaçlar olmayacağız! Siz kestikçe daha çok güçlenecek daha çok açacağız yaprak yaprak.

Saygılarımla, bir gürgen dalı.
160 syf.
·10/10
İnsanlar beni 'iyi' bilir, ekip değiştirdiğimde bir kaç kişi öyle demişti, seni tanımıyorum ama iyi ki geldin, arkadaşlar dedi iyi bir insanmışsın. Bizim işte de öyle herkese 'iyi' denmez, iki uçak karşı karşıya geldi mi, bir 'emergency' çağrı aldın mı kalp atışlarını kulaklarında, şimşeği beyninde hissedersin, korkunun kokusunu duyarsın da stres içinde sağa sola sataşır insanlar.

İyiymişim. İyi. Ben mi? O zaman neden o minicik, bal gözlü, ağzından şeker damlayan kızı, o sürahi nene kılıklı kadının lafları altında boynu bükük bıraktım. 'Elinde lolipopla çocukların yanına gelmeye utanmıyor musun?' diye azarladı, halbuki yeni parktan dönmüştü, yeni karışmıştı diğer bücürüklerin arasına. Diyemedim, ağzımın içindeydi, dilimin ucundaydı diyemedim ki, torunun hep dondurma yiyor burada, hem de sen yanındayken, çocukların burnunun dibinde, biliyorsun, bal gözlüm apartman görevlisinin çocuğu olduğu için mi harladın onu. Diyemedim. Sustum. Keşke, keşke orada farklı davransaydım. Ama insanım işte.

"Derinlerden derin bir sır, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evren" insan. Hasan Ali Toptaş da bunu çarpıyor suratımıza. İçimin içi ezildi okurken. O güzelim duyusal aktarımlarını, seslerin/sözlerin/nesnelerin içiçe geçip bir olmasını, bir olup da sürüklenmesini okumaya doyamadım yine. Çok, çok etkileyici bir kitap.
160 syf.
·1 günde·10/10
Ben İNSANLIĞIN Dalıyım!

Etrafa bir göz gezdirin.Koltuk,masa,sehpa,sandalye,kitap,dolap.Ne gördünüz,sadece görmek istediğiniz,koltuk,masayı mı,yoksa çektiğimiz onca acıyı mı?

Bir gün ağaç olarak uyandınız,Kafka'nın böceği gibi.Ne olur,böcek gibi ezilir misiniz?Hayır,daha da kötüsü.Bir darağacı olabilirsiniz,silahlarda kullanılmak üzere ayrılabilirsiniz,bir baltaya sap,onca yiğidin su matarasının tıpası olabilirsiniz.

İlk başta sizin için en büyük acıyı çekersiniz,o keskin,parlak baltadan.Bu durumda cellat tipli canavarın ekmeği olabilirsiniz,siz onca acıyı çekerken,insanların sizi kestikten sonraki sırıtışlarına ortak olabilirsiniz.Siz çünkü bir ağaçsınız,hem insanlığın dalıyken,hem de savaşın,gaddarlığın simgesi olabilirsiniz.Kesildi mi ölmezsiniz,o acıları yakılana dek çekersiniz.

Kuşların cıvıltılarını arzularken,bir köşeye sinip çürümeyi beklersiniz.

İnsan olmanın nasıl bir şey olduğunu yaşamanıza rağmen,afallayıp kalırsınız,nasıl böyleyiz,diye sorgularsınız,utanç duyarsınız.

Ne yaptığı,ne hissettiği belli değildir insanın.

Şu alıntısı anlattıklarımı açıklıyor,

"Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan."

Hasan Ali Toptaş'tan okuduğum ilk kitabıydı bu kitap.
Uzun öykü olarak Türkçe'nin sınırlarına kadar yazılmaya çalışılmış.

Rastladıkça söyleşilerini de okur ve dinlerim.Bilgili ve nitelikli bir insan olduğu her halinden belli.

İlçenin vermiş olduğu bedava defterlerin arka kapağında buna benzer bir öykü vardı.
Az okumadım o öyküyü,tohumun öyküsünü.Kağıdın elimize nasıl ulaştığını.Bu kitap da o kısa öykünün uzatılmış,daha çok kötü olayları anlattığı hali.

Çoluk,çocuk,yaşlı,genç,nitelikli,niteliksiz herkes okumalı bu kitabı.

Karacaoğlan'dan :) https://www.youtube.com/...u8&v=U4jccv_tlFQ
160 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Konuşan, söyleşen, içini döken bir ağaçla ilk tanışmam Minguinho ile (Xururuca!) olmuştu, çocukken elbette, ama Minguinho bir ağaç değil yeni yetme bir fidandı, konuşkandı, sevimliydi, Zeze'nin en sevdiği dostuydu, onun kaderi de diğer ağaçlarınki gibi oldu ama, kitapta bize hayatını anlatan gürgen gibi bile isteye seçerek olmadı bu. Minguinho ile aynı zamanda gerçek bir ağaç da tanımıştım tabii, Kraliçe Charlotte asla tebaasının şımarmasına, laubaliliğine göz yummayan hakikaten soylu bir ağaçtı, bir nehir kıyısında bütün azametiyle gökleri ve toprakları süzüyor, bir yandan gölgesinde serinleyen Portuga ve sırtı dayak izleriyle mahvolmuş Zeze'yi ve kimbilir daha nice insanı koruyordu. Canavarın Çağrısı'nda ise dev porsuk ağacı annesi çok ağır hasta olan çocuk kahramanımız Connor'dan kendisini dinlemesini, çünkü anlatacak 3 hikâyesi olduğunu söylüyordu; Connor bu üç hikâyeyi dev porsuk ağacından dinleyecek ve sonra da kendisi bir hikâye anlatacaktı ona. Edebiyatta dile gelen, konuşan, söyleyen bu ağaçların dışında bir de bahçedeki ağaçlarımızı düşünüyorum, aklıma ilk gelen hemen şu anda yanı başımda dalları görünen yaşlı incir ağacı, az ileride sağda bahçemizin uç kısmında altında kedilerin yemeğini verdiğim ve dalları her yana uzanan ceviz ağacı, önde sıra sıra uzanan ve adlarını bilmediğim ağaçlar... ancak hepsi lâl bu güzel ağaçların. İncir ağacı Dodi'nin mezarının üzerine uzanıyor, her sabah yanında durduğumda mutlaka dallarına, yapraklarına bir merhaba diyorum ya da onlar bana selâm veriyor. Öte yandan okul bahçesinde karga yuvalarıyla dolu küçük korumuz ve ince cılız gövdeleriyle bekleşen mazlum ağaçlar...bir de köyde evimizin önünde koca gövdesiyle karşıki tepelere dik dik bakan üzüm ağacımız geliyor aklıma.

İnsanın kötülüğünden ya da cahilliğinden nasibini almamış hiç bir canlı olmadığı için, bize hayatını anlatan gürgen ağacının başına gelenlere şaşırmak mümkün olmuyor. Bir kedi konuşsaydı kısa ömrünün çok daha kötülüklerle dolu olduğunu söyleyecekti bize. Konuşabilen, söyleyebilen ağaçlar ve onların masum dünyalarına karışan, onları öldüren insanlar eğer bu ağaçların insanların acılarına üzülüp acılandıklarını bilse ne düşünürdü, acaba o balta o kadar kolay iner miydi ağaçların kollarına, gövdelerine...? bir kuzunun başı kopabiliyorsa, bir ağacın kolları ve gövdesi de yine koparılırdı.

Hasan Ali Toptaş'ın Heba'sından sonra, ama aylar sonra okuduğum bu eserini beğendim. Herkese öneririm.
160 syf.
·3 günde·9/10
Ben daha akıcı romanlar okuyorum. Açıkçası ağır romanlar beni fazla kasıyor. Ama bir arkadaşımın yazdıklarımda betimleme eksikliğim olduğu için bu yazarı önerdi ama bana ağır gelebilir diye ilk olarak çocuk romanı ile başladım. Çocuk romanı olmasına rağmen hayran kaldım yazarın betimlemelerine hele ki bir rüzgarı anlatışı var bittim arkadaşlar..
Okumanızı ve özellikle çocuklarınıza okutmanızı öneririm
İyi okumalar
160 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İnsan olmak nedir?
Yıllardır ilkokul sıralarından beri bize sorulan, cevabı öğretilen bir soru var. İnsanı diğer canlılardan ayıran özellikler nelerdir?

En başında akıl ve irade sahibi olmamız gelir, ardından bize lütfedilen, kendi gözümüzde bizi dünyada hatta evrende en üst seviyelere taşıyacak "mükemmel" özelliklerimiz sıralanır. Bunların içinde, iletişim kurmamız, birlikte yaşamayı gerektirecek yardımlaşma ve dayanışma sahibi olmamız, üretim yapabiliyor olmamız ve benzeri onlarca şey...Tabi hep bir soru işareti bırakır ardında. Bize verilen tüm özelliklerin yanında, sonradan öğretilen, tüm güzelliklerin "insan"da toplandığı algısı kene gibi yapışır insan algısına, kör ve sağır eder tüm duyuları, kanını emer. O yüzden sıralanan maddeleri bir kenara bırakıp diyorum ki insan, bu doğanın içinde katil olma potansiyeli en yüksek varlıklardır. Herhangi bir açlık hissetmediği halde başka bir canlının gözünün yaşına bakmadan hayatına son verebilir kolaylıkla. Bundan olsa gerek, son zamanlarda insan olmak tabiri beni fazlasıyla rahatsız eder oldu. Tüm bu gerçeklerin karşısında hâlâ nasıl böbürlenerek kendimizi üstün görebildiğimizi anlamakta zorluk çekiyorum.

Bunlarla sınırlı kalmamalı diyorum, eksik bir şeyler var, hâlâ yetmiyor cevaplar, sormaya devam ediyorum.

Peki nedir gerçekten "insan olmak" tabiri?

Merhamet, vicdan ve sevgi üçlemesini, yaşamının sac ayağı haline getirebilmiş tüm varlıklara insan denmeli, bunu başarabilme eylemine de insan olmak. Benim insanı tabir ederken altını çizmek istediğim özelliklerin en başında bunlar geliyor. Ardından bize verilmiş olan ama kullanmakta zorluk çektiğimiz bir özellik beliriyor: empati kurmak. İşte bu kitap tam da bu noktada gösteriyor kendini. İnsan olmayı bir insanın dilinden dinlemek kolay diyor Toptaş, gelin bir de bir gürgen ağacının dilinden dinleyelim.

Gözlerimizden bulunduğumuz çevre yavaş yavaş silinirken ellerimiz dallara, saçlarımız yapraklara ve gövdemiz köklerine sıkı sıkıya bağlı bir ağaca dönüşüyor. Bir gürgen oluyoruz Ege kıyılarında, bazen de umutsuz bir meşe ağacı, bir köknar ya da bir çam ağacı. Siz isterseniz bir kuş olmayı seçin, ister bir ot, börtü böcek ya da tilki, farketmez. Bu masalı bozan bir insan olmadığınız sürece.

Ben anlatıcısıyla bir gürgen olmayı seçtim bu hikayede. Yeşerdim çiçek açtım sarardım yaprak döktüm, kök saldım kitapla oturduğum yerde. Bazen kuşlar kırdı dallarımı yanmadı canım çünkü bir insandan daha fazla can yakamazdı hiçbir varlık. En taze düşüncelerim oldu bu kitap, bir dalım oldu sol yanımda ve en sonunda oraya düşen bir kor oldu.

Bir ağacın gözünden nasıl görünür insan? Bulanık suratlarında gizlenen zalimlikleriyle renksiz hayatlarının öcünü renkli yaşamlardan almaya çalışan mutsuz düş hırsızlarından başka bir şekilde değil. Madem mutsuzluk ve acımasızlıkla bir balta vurulacaktı gövdesine, o da insanların mutsuzluklarına bir balta vurmalıydı, onları mutlu ederken bu mutluluğa vesile olmanın vereceği sevinçle yetinmeli, ağaç olarak devam ettiremediği yaşantısını iyi duygulara sebebiyet vererek sürdürmeliydi. Düşlerini anılarını terk etmeye değecek bir yaşam sürdürmek için elinden geleni yapmalıydı, insanların ne yapacağının belli olmadığı gerçeğini bile bile...

Direniş var bu kitapta, acı gülümsemeler var. Başka bir canlının gözünden insanların acılarına tanık olurken yaşattıkları acıların körlük ve sağırlıklarından kaynaklanmasına bir isyan. İnsan değilim ben diye isyan etmek istedim, yoksa inkar mı demeliyim? Farkındalık yaratan en hüzünlü kitaplarından biri bu, çocuklardan önce büyüklerin okuması gereken. Bir savaş alanı olarak doğmaz çünkü çocuklar, sonradan öğrenir bunu. Ellerine sapan alıp kuş avlamasını değil, bir ağaca yaslanıp doğayı dostu bilmesi gerektiğini de en güzel büyükler aşılayabilir onlara.

"İnsanın karışmadığı her şey bir masaldı" diyor Toptaş, karışmasaydı insanlar, yeşerecekti ağaçlar, otlar şarkı söyleyecekti, böcekler, tavşanlar, kurtlar, tilkiler, kuşlar ve taşlar da katılacaktı bu şarkıya. Ama elini sürdü ve bir direnişe dönüştü bu masal, direnişin sonunda da bir ağıta.

"Peki bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengârenk bir barış bahçesi?"

Temiz kalma umudu veren güzel adamın yüreğine ve tadına doyamadığım güçlü kalemine sağlık.

Keyifli okumalar.
98 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Bir gürgen dalının ağzından insanlığın içler acısı halini, çürümesini anlatan 98 sayfalık hoş bir kitaptı. Yazarı okumaya bu kitaptan başladım. Adını çok duymuştum ve şimdi bitirdim. Söylendiği gibi Türkçeyi çok güzel kullanmış. Akıcı dili, hayal etmeyi kolaylaştıran tasvirleri ve çoğumuzun kullanmadığı ikilemeler, tabirler ile anlatımını zenginleştirmiş. Tavsiye ederim :)
160 syf.
·Beğendi·10/10
Muhteşem bir masal okudum. Etkileyici, hissettirdiği duygular ile vurucu ama hepsinden önce masum...
Hasanım Ali bu kez bir gürgen ağacının diliyle bizi umutlandırıyor, hüzünlendiriyor, oradan oraya savuruyor ve pek tabii ki yine yerden yere vuruyor. Okuduktan sonra evinizdeki ağaçtan yapılmış ve sizin için şimdiye dek bir araçtan veya bir süsten öteye geçmemiş eşyalara bakış açınızı değiştirecek tatlılıkta bir anlatım. Ve inanın, okumaya başladığınızda sonunda neye uğrayacağınız hakkında en ufak bir fikriniz olmayacak.
Mutlaka okuyun, mutlaka okutun.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Gürgen ağacının dilinden anlatılan, insanoğlunun vahşiliğini, acımasızlığını içiniz yana yana okuyorsunuz. Şu zamana kadar ağaçların da dilleri, düşünceleri vardır diye bir düşünce gelmemişti aklıma. Ancak bu kitabı okuduktan sonra açıkçası çok derin düşüncelere daldım. Kitapta ağaçlar aslında her şeyin farkında ve sonlarını beklemekteler. Ancak gürgen ağacı kesildikten sonra ne olacaklarını düşünüyor ve düşündürüyor. Gerçekten acayip bir şekilde etkiliyor insanı. Eğri büğrü ağaçların odun olacağını düşünüyor, kendisinin ise odun olmak yerine dimdik bir şekilde büyüyerek en azından pencere, beşik, gitar, oyuncak vs. olabileceğini hayal ediyor. Ama ne olduğunu ben söylemiyim siz okuyun. Gürgen ağacının olacağı şey için çıktığı yolculukta başına gelen, yaşadığı olaylar da bir o kadar etkileyici ve düşündürücü.

Burada dik durmak, öldükten sonra (kesildikten sonra) ne olacağını düşünmekten kasıt, insan oğluna verilen mesaj, ne olursa olsun dik durmaktan vazgeçme, öldükten sonra da hayatta kalabilmenin yollarının olduğu (işe yarar bir şeylerin bırakılması, düşünceler ile, yaptıklarımız ile varolmak vs.)

Hasan Ali Toptaş hayranım sana. Bana, belki de kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek şeyleri düşünebilme fırsatı verdiğin için.
160 syf.
·1 günde·10/10
Hasan Ali Toptaş'in insan ve doğa ilişkisini, insanların doğa üzerindeki hegemonyasını ağaçların dilinden olağanüstü bir anlatımla dile getirmiş olduğu kitabı. Kitap her ne kadar çocuk kategorisinde degerlendirilse de yediden yetmişe herkes tarafindan mutlaka okunmasi gereken bir kitap. Defalarca okudum bu kitabı okulda öğrencilerimle birlikte ve öğrencilerime de okuttum. Bugün hep beraber okula bir gürgen ağacı diktik. Umarım ağaç da öğrencilerimin düşleriyle birlikte büyür.
Adına savaş denen şey yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi o da insanla başlayıp insanla biterdi.
Boş yere hayallere kapılıp şu insan denen yaratığa bel bağlamamalıydım. Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.
Öyle ki, onca kafa patlatmasına rağmen, binlerce yıldan bu yana kendisi bile çözemiyordu kendini...
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 28 - Everest Yayınları
“Gürültüyle, acıyla, dallarımla ve uçuşan yapraklarımla, gökyüzünün maviliğini çizerek devrildim. Bağırdım yüzüm toprağa gömülürken. Kokumla hıçkırdım, rengimle çığlık attım. Gelgelelim, eli baltalı adamların ikisi de duymadı beni. Duyduysa ormanda yaşayan çiçekler duydu yalnızca, kuytulara saklanan böcekler duydu. Sonra ağaçlar, kurtlar, kuşlar ve taşlar duydu. Ne var ki, hiçbiri hiçbir şey yapamadı. İsteseler de, ellerinden herhangi bir şey gelmezdi zaten. Ak sakallı meşenin dediği gibi, insanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar, böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi. Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu... Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.”
İnsanların büyük bölümü, birçok güzelliği göremezdi.
Büyük bölümü, birçok güzelliğe dokunamazdı.
Onlar, birer uyurgezer gibi, geçip giderlerdi güzelliklerin yanından.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 29 - Everest Yayınları
İnsanların büyük bir bölümü bir çok güzelliği göremezdi, büyük bir bölümü bir çok güzelliğe dokunamazdı. Onlar birer uyurgezer gibiydi, geçip giderdi güzelliklerin yanından ya da kafalarına taktıkları başka bir güzelliğin peşinde koşarken onun uğruna bir çok güzelliği de ayaklarının altına alıp hiç farkına varmadan acımasızca ezerlerdi.
Yalnızlık alıp karşına kendini,
Öteki kendilerinle konuşmaktır.
Bakışmaktır, öteki kendilerinle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da öldürmektir
İçlerinden sana en çok benzeyeni
Benzemiyor diye,
Yalnızlık öldürmektir.
Bir yanın kurtulmuşken kendinden
ve bir yanın yeni haberler getiriyorken
dünden bugünden,
yalnızlık susturmaktır
kendi sesinle kendini

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Baskı tarihi:
20 Kasım 2019
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850412
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Ben Bir Gürgen Dalıyım
Hasan Ali Toptaş “çocuk aklı”nın hikmet dolu bilincini bir gürgen dalına tercüme ediyor ve insanlığımıza onun gözüyle bakmamızı sağlıyor.

Ben Bir Gürgen Dalıyım; yemyeşil umutların, horgörülen ufukların, kaybedilen zamanların, bitmeyen zulüm çarklarının, ama asla sönmeyen bir inancın hikâyesi…

“Herhâlde beni tuhaf bir kuşa benzetmişlerdi. Belki de onların gözünde, masallardan çıkıp gelmiştim ben, ne yapacağımı kestiremeden, köyün üstünde öylece, kendi hızımın içinde kaybolmuşçasına uçup duruyordum. Ola ki başka bir masala gidecektim ama, henüz o masal yaratılmamıştı. Bu yüzden, oralarda oyalanıp vakit geçiriyordum. Hiç kuşkusuz, beni anlatacak olan masal söylenir söylenmez uçup gidecektim.”

Kitabı okuyanlar 3.793 okur

  • İSRA BATAR
  • Ümmü coskun
  • Merve tuncer
  • Nehir Toygar
  • vera
  • Mervan Güler
  • müge
  • Melike Kuvel
  • Fatma Őzenç
  • dilara

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.3
14-17 Yaş
%7.8
18-24 Yaş
%25.2
25-34 Yaş
%39.3
35-44 Yaş
%13.3
45-54 Yaş
%3.7
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%3.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%77.1
Erkek
%22.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%47 (644)
9
%23.3 (320)
8
%13.6 (187)
7
%5.1 (70)
6
%1.9 (26)
5
%0.7 (9)
4
%0.5 (7)
3
%0.2 (3)
2
%0.1 (2)
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları