Beyaz Zambaklar Ülkesinde

·
Okunma
·
Beğeni
·
171824
Gösterim
Adı:
Beyaz Zambaklar Ülkesinde
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
102
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Artıofset Yayıncılık
240 syf.
·4 günde·10/10
Eser, Finlandiya’ya sürekli gidip gelen Rusya’nın bilinen papazlarından biri olan Grigory Petrov’un (1866, Rusya – 1925, Paris) gözlemlerinden oluşur. Onun gözünden Finlandiya’nın bataklıktan nasıl bir ülkeye dönüştüğünü, ekonomi, spor, sağlık, kültür, bilim, eğitim gibi birçok alandaki değişimi ortaya koyarak anlattığı bir eserdir. Bizde de öyle bir geçiş dönemi olması hasebiyle ulu önderin dikkatini çekmiş ve askeri okulların müfredatı na girmesini istemiştir.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
208 syf.
Kitap malumunuz Finlandiya'nın diriliş hikayesini anlatır. Ekonomi, sağlık, kültür, eğitim gibi bir çok alanda öncesi sonrası ve aradaki geçişi yansıtması, somut bir örnek eylemiş kitabı. Dirilme ve diriltme ruhunu istemeseniz inanmasanız dahi aşılıyor size. Okuyanların bence düşünmesi gereken bir husus, bu diriliş bizim topraklarımızda bizim koşullarımızda nasıl yaşatılabilir olmalı.

Ve lütfen biri size bana okuyacağım bir kitap önerir misin deyince, Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi eline tutuşturuverin. Bir yerde bi liseli görürseniz çantasına gizlice de olsa koyun. Sevgilinize hediye olarak alın. Ne bileyim okuyun okutturun işte :)
235 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
> Merhaba arkadaşlar! Bugün sizler ile birlikte Grigory Petrov’dan son okumuş olduğum Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi incelemek, daha doğrusu ele almak istiyorum. Biliyorum, belki birçoğunuzun aklından, burada da herkes hep aynı yazarların eserlerini okuyor düşüncesi geçiyor olabilir, ama inanın ben bu kitabı okumayı belli bir sebepten ötürü daha önceden planlamış olsam da, işlerimin yoğunluğundan ve bazı isteklerden dolayı ötelemiştim diyebilirim ve kısmet bu güzel Aralık ayınaymış. Sanırım bu kitap için en uygun zaman Aralık ya da soğuk kış günleridir diyebilirim çünkü Finlandiya’yı ve bulunduğu coğrafi ortamı biraz olsun anlayabilmek de soğuk havadan geçer düşüncesindeyim. Neyse, lafı sözü çok ballandırıp, aşırı tatlandırmadan konuya geçelim o zaman! İşte size Finlandiya ve Finlandiyalı “Yaşam Mimarları”.


Beyaz Zambaklar Ülkesinde:

“Bu milletin her şeyi var. Sa’y ü ameli, akl ü ameli, akl ü nakdi, an’anat-ı muhimmesi ile Finlandiya milleti her ne türlü terakki etmek lazım ise etmiş, yalnız bir eksiği var: Milli bayrağı. Finlandiya’da yalnız fazla, lüzumsuz ve zararlı bir şey var: Rus bayrağı.“ ~ Celal Nuri (İleri) ~


> Bir ülke hayal edin; coğrafi olarak neredeyse Avrupalı, kuzey batısında Murmansk’a, güney doğusunda St. Petersburg’a, güneyinde Estonya’ya, batısında ise İsveç’e komşu. Ama aslında zamanın şartları gereği, yıllarca iki emperyal gücün sarmalında kalmış, iki milyon nüfuslu kendi halinde zavallı bir halk düşünün. Milli bir kimlikten, dilden, tarihten ve hayatın diğer ülkelere cömertçe davrandığı tüm nimetlerden yoksun insanları düşünün! Tüm bu yazdıklarım ve yazamadıklarımın içerisinde, samana düşecek bir kıvılcımı beklercesine uyanmak için o günü bekleyen bir toplum düşünün. Hepimizin unutmaması gereken şudur ki, dünya tarihi, tarih sahnesinde kimi uluslara ve ülkelere hazin bir son öngördüğü gibi, bazı devletlerin ve ulusların ise kalkınmasını ve ilerlemelerini kaydetmek için temiz, beyaz sayfalar açmaktadır.

"İnsanlar ülkelerinin istikbaline dair şahsi mesuliyetlerinin bilincine varmazlarsa o ülkenin kalkınıp müreffeh bir ülke haline gelmesi imkânsızdır. Her gerçek vatandaş ‛hayat mimarı’ olmalıdır." (S.48)

“Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.” ~ Bilge Daniyal ~


> Hep başka bir ülke krallığı ve egemenliği altında yaşamış olan Finliler, yüzyıllarca İsveç Krallığı’nın siyasi ve kültürel egemenliği altındaydılar. Fakat on dokuzuncu yüzyılın başlarında İsveç mandasından kurtulan Finliler bu kez özgürlüklerini Çarlık Rusyası’nın siyasal egemenliğine teslim etmek zorunda kalmışlardır. O dönemin yayılmacı Rus siyaseti, başkentleri olan Sankt Petersburg’un Finlandiya’ya çok yakın olması ve bu coğrafi konumun Rus karar mercilerince jeopolitik, jeostratejik bir risk olarak görülmesinden kaynaklı olarak bu güzel ülkenin işgali için yeterli nedenlerden sadece birisiydi. Bu stratejik konumun ileride bazı batılı güçler tarafından suistimal edilebileceği ve bir harekât üssü olarak kullanılabileceği düşüncesi bile Ruslar’a, başkentlerini Sankt Petersburg’dan daha iç bölgeye, Moskova’ya taşınmasına sebep olacak derecede önemliydi. İşte böylesi bir zamanda, 19. yüzyılın muhteşem imparatorluklarını bile yerle yeksan eden “nasyonalizm - ulusçuluk” ateşi, Finlandiya’da da başladı. Kuzeyin “Yalnız Kurt”ları Fin Halkının edebiyatçıları, müzisyenleri, fikir önderleri, kamu çalışanları, İsveç ve Rusların baskı ve zorbalıklarına karşı Finlandiya’nın değerlerini yeniden diriltme, geliştirme ve tüm bunları korumak adına büyük gayret sarf ettiler. Finlandiya halkının sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet birikimi, sadece ve sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucu bugünkü müreffeh düzeye ve zenginliğe kavuşmalarını mümkün kılmıştır. (Darısı bizlere!)

Bu ülkede her şey küçük: Şehirler küçük, ülkenin sahip olduğu kaynaklar sınırlı. Buna rağmen ülkenin eriştiği refah düzeyi hiç de küçümsenemeyecek kadar ileri boyuttadır. (S.26)


> Thomas Carlyle‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Evet, Fin halkının kahramanı ve sanatçısı da filozof Johan Vilhelm Snellman’dır Bu kitabımızda kendisinin ve diğer dava arkadaşlarının yaz kış demeden, tüm ülkeyi en zorlu şartlar altında dolaşarak milli şuuru tekrar uyandırma ve en ileri seviyeye çekme çabalarına şahit olacaksınız. Bu “Yaşam Mimarları” olan “sanatçı”ların halkı nasıl şekillendirdiğini, nelere öncü olduğunu okudukça aklınızdan, “Neden, neden bizler de böyle bir şeye öncü olamıyoruz?!” diyeceksiniz. Snellman’ın vefaat ettiği 1881 yılında Atatürk dünyaya geldi ve ileride ülkemiz adına yaklaşık aynı yolu izledi. 1938 yılına kadar biz halkını şekillendirmek isteyen “sanatçı”mızın ömrü düşüncelerini tam olarak yoluna koymaya yetmediyse de, çok güvendiği genç nesil bugüne dek elinden geldiğince bu yolda yürüdü ve bir hayli mesafe kat etti. Biliyorum, belki bazılarınız hadi canım diyecek, ama onun düşüncelerini hala benimseyen, savunan ve ileri taşıma gayreti içerisinde olan milyonlar var. Bu bugünün şartlarında ne kadar zor da olsa, son zamanda yaşatılmak istenilen ile Atatürk’e olan ilgi de gitgide artmaktadır.

“Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır. Halkımızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız yaşam tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz.”


> Yazarımız Grigoriy Spridonoviç Petrov, 1868'de Petrograd ilinin Yamburg kentinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Okumuş olduğum kitapta da konu edilmiş olduğu gibi, “Bir tüccar ve meyhanecinin oğlu olarak küfürden başka hiçbir şey duymadı, sarhoşlardan başka da hiçbir şey görmedi,” (S.7). Kendisi 20. yüzyıl başında Rusya'nın en tanınmış din adamlarından, makaleleri, yazıları sıklık ile okunan halk yazarlarındandı. Düşünce ve görüşünden dolayı kilisede kendisinin çalışmalarına son verildikten sonra, Petrov kendisini tamamen yazarlığa adadı. Bir gazeteci, yazar ve bağımsız din adamı olarak gittiği her yerde insanları etkilemeyi başardı. Petrov; Bilimin, dinin, felsefenin ve sanatın insanlığın mutlu olması için yarar sağlamadıkça hiçbir değer ifade etmeyeceği kanısındaydı. Tüm bunların insanlığı daha aydınlık günlere götürmesi gerektiği düşüncesindeydi ve bu düşüncelerine bağlı kaldı. Bu din adamının karanlığa ve yozlaşmış gidişata karşı yanan bir meşale olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Yıllarca halkı uyandırmak için çabalayan Petrov’un neredeyse tüm çalışmaları ve seminerleri Çarlık polisi tarafından yakinen takip edildi ve sonrasında yönetimi ele geçiren Bolşevikler ile de yıldızı asla barışmadı diyebilirim. Bu Bolşevik Devrimi gerçekleştikten sonra gene çok sevdiği ülkesinden kaçmak zorundaydı. Hayatına Yugoslavya Krallığı'nda devam etti ve ömrünün kalan son yıllarında birçok eseri kaleme aldı ve halkları aydınlatmak adına konferanslar düzenledi. Eski Sovyet Rusya'da, kendi anavatanın da yasaklanan birçok eseri Bulgaristan’da ve Atatürk’ün silah arkadaşları ve Yüce Türk Milleti ile kurmuş olduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde baya etkili oldu. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, Türkiye’de en çok okunan ve rağbet gören yabancı kitaplar arasına girmeyi başarmıştır.

“Zinulya, 1 Ocak 1921 günü beş parasız, iç çamaşırsız ve ayağımda yırtık pırtık eski çizmelerimle bir berduş gibi Belgrat’a vasıl oldum. 26 Ocak 1921 tarihinde 2 numaralı lisede Rusça bir konferans verdim. Karşılığında 300 dinar aldım ve böylece sefaletten kurtulmak için ilk adımı atmış oldum. 2 numaralı lisenin müdürü çok iyi bir insan ve mükemmel bir öğretmen.” (S.18)


> Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov'un bu ülkede kurduğu 'Petɾov Kültür ve Eğitim Cemiyeti' sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925'te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu.

Petɾov'un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928'de 3 ayrı kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydaɾ Taneɾ'in çevirisi ile yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. Eser, 2008'e kadar dört defa Türkçeye çevrildi ve en az 41 kez baskı yaptı. (Wikipedia)


> İlk defa Gazi Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçe çevirisi yapılıp neşredilen bu güzide eserin, Atatürk tarafından Türkiye’de bulunan tüm okulların dersliklerinde okutulması adına müfredata eklenmesi istenmiştir. Türkiye’de çok popüler olan ve geniş bir kitle tarafından okunan bu kitap, daha sonra inceleme kapsamında genç cumhuriyetin aydınlarınca da bir hayli ilgi görmüştür. Burada kitaptan bazı ufak tefek alıntılar vermiş olsam da, fazla ileri gitmemek ve okumamış olanlara da saygısızlık etmemek adına incelemeyi yavaş yavaş sonlandıracağım. Fakat okuyacak olanlara kesin tavsiyem, kitabı Fark Yayınlarından tercih etmeleri olacaktır. 235 Sayfa tam olmak kaydıyla benim gördüklerim arasında belki de en geniş kapsamlı olanıydı diyebilirim. Kitap beni gerçekten çok etkiledi ve siz okuyacak olanları da etkileyeceğinden eminim. Bu kitabı uzun aradan sonra, Ankara’da Metro ile oradan oraya git gel yaparken okudum ve inanın çok beğendim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
240 syf.
·4 günde·9/10
Beyaz Zambaklar Ülkesinde, kitabı alışım, okuduğum yerler ve içerik anlamında bende oldukça farklı bir yere sahip oldu. Kitabın incelemesine başlamadan önce benle olan hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Arkadaşımla beraber hafta sonunda ne yapmalı diye çokça düşündük ve en nihayetinde Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde Nargile içmeye karar verdik. Kararımız sonrası Beyazıt yolculuğu başlamış, sonrasında nefesi sahaflarda almıştık. Yerlere serili olan kitaplar arasından listemde olan Beyaz Zambaklar Ülkesinde ve Sineklerin Tanrısı gözüme çarptı. Çok fazla zamanımız olmadığından bu iki kitabı alıp mekâna geçtik ve kitabın başlangıcını orada yaptım. Sonrasında başka bir arkadaşım ertesi gün Bursa’ya gitmeyi teklif etti ve bende kabul ettim. Pazartesi günü İstanbul trafiğinin en yoğun olduğu vakit yola çıktık ve tam dört buçuk saat sonra ancak Nilüfere varabildik. Geceyi dinlenerek geçirdikten sonra sabahtan merkeze gidip Bursa’nın tarihle iç içe olan merkezini gezdik. Gün batımına doğru tekrardan Nilüfere geçtik. Arkadaşım bir arkadaşı ile görüşmek için beni arabada yalnız bıraktı ve o an geldi. Hava tam manasıyla kararmamış olmasına rağmen sokak lambaları ışık vermeye başlamıştı. Arabanın içerisinde, koltuğu hafiften arkaya dayadım ve kitabımı açıp tek tük insanların sessizliğini bozamadığı sokakta, sokak lambalarının loş ışığıyla tekrardan okumaya koyuldum. (Sanıyorum kitabın dili olsa bu şekilde okunduğu için bana teşekkür ederdi. :) )

Gelelim kitabın incelemesine. Kitapta Finlerin yükseliş hikâyesine tanık oluyoruz. Deyim yerindeyse gerçek bir diriliş hareketi diyebiliriz. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken okurun aklında dönüp dolaşan ve tam manasıyla net bir cevap veremediği o soru beliriyor. Neden? Neden biz yapamıyoruz? Dediğim gibi bu sorunun bir sürü cevabı olabilir ve ancak tüm bu cevaplar birleştiğinde ancak bir diriliş, bir yükseliş hareketi meydana gelebilir. İşte bende bu incelemede bunun cevaplarını yansıtmaya çalışacağım.

Bana göre, bir toplumun yükselişi için en gerekli unsur, eğitim ve eğitim ile gelen farkındalıktır. Toplumun tabanına inmek ise en çok önem arz eden durumdur. Finler, İsveç’in himayesi altında yozlaşmış ve çürümüş bir millet iken Rusya’nın himayesine geçmesi (tabii Rusya’nın himayesine geçerken kendi bağımsız iradesi ile yönetilebilme ayrıcalığı alarak geçiyor.) ile diriliş hareketi başlıyor. Öncelikle tarihten dersler çıkartabilen bilinçli bireylerin gayretleri son derece önem arz ettiği mesajı veriliyor.

Ülke genelinde bir vatansever bilgenin(Snelman) çıkardığı bir kıvılcım ile başlıyor Finlerin diriliş hareketi. Hedeflenen yükseliş için toplumun her kademesine farkındalık konferansları veriliyor ve bununla beraber ülkenin dört bir yanına halk kütüphaneleri açılıyor. Dikkat çekmek istediğim bir diğer konu ise halkın cahiliyeti sadece okuma yazma bilmeyen en alt tabakadan ibaret olmadığı, doktorların, avukatların, memurların yani bir anlamda eğitim görmüş bireylerinde bu kapsama girdiği kitap içerisinde çarpıcı örneklerle gözler önüne seriliyor. Bir memurun mesai saatlerinde halkın ihtiyaçlarını karşılama anlamında eksik kaldığı, mesai saatleri dışında da kâğıt oyunları ve alkol gibi insanı uyuşturan, yaşama amacını donduran uğraşlarla meşgul olduğu çürümüş toplumun birer çarkları olarak varlıklarını sürdürdükleri gibi örnekler. Devlet kademelerinde tüm bu çürümüşlüğün yanında birde ahlaksızlar boy gösterince halk için ülke yaşanılmaz bir yer haline geliyor. Bu anlamda kitapta yer alan “Ahlaki Oksijen” kavramı ile alakalı bir alıntı yapmak istiyorum. “Metternich zamanında rüşvet alıp vererek, hafif ve kolay kazançlar elde etmek, saygın bir işmiş gibi yaygınlaşmıştı. Toplum içerisinde ahlaki oksijen kalmamıştı.”

Kitap bir ülke için, bireyler için neredeyse tüm gerekli konulara değinmiştir. Üzerine konuşulacak o kadar çok konu var ki ama okunmayacağı, amacına ulaşamayacağı için incelememi yine kitapta yer alan dindarlık üzerine yapılan inanılmaz tespitle sonlandırıyorum. Herkesin ama herkesin okuması üzerine düşünmesi ve bu düşünceleri amaç edinmesi gereken bir kitap. Keyifli ve bol kazanımlı okumalar.

“Evrene zarar verirsen, insanlara ya da hayvanlara kötülük edersen, ailenin bir ferdine kötülük etmiş sayılırsın. İşte buna dindarlık denir.”
240 syf.
·6 günde·Beğendi
BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ Mİ???
BEYAZ ZÜBÜKLER ÜLKESİ Mİ ???
Finlandiya’yı baştan sona dolaşan Grigoriy PETROV tarafından kaleme alınan ve Mustafa Kemal ATATÜRK’ün özellikle okutulmasını istediği kitabın genel olarak içeriğinde okuyucuya Fin tarihi ve kültüründe önemli rol oynamış çok sayıda hayatın, somut tarihi olayların, ülkenin şehirleri, mimari eser ve anıtları, okulları, müze ve resim eserlerini anlatan bilgiler yer almakta.
Finlandiya tarihinde ve Fin ulusal devletinin şekillenmesinde Yazar tarafından yaratılan “Snelman” ile tüccar Yarvinen, yaptıklarından pişmanlık duyan bir suçlu olan Karokep, papaz Mcdonald karakterleri aslında birkaç tarihi şahsiyetin kişilik özelliklerini yansıtan figürler yer almakta.
Petrov, kitapta uzun süre yaşadığı ve iyi bildiği gerçek Finlandiya’yı tasvir etmekte, öyle ki yazarın hayal gücü ile gerçek olayların birbirine geçtiği belgesel tarzı bir anlatım hakim.
Aslında ana temaya bakılacak olursa Kitabı oluşturan hikayeler; kalbi vatan ve halk sevgisi ile dolu, temiz ve aydın insanların ülkelerinin kalkınması için nasıl fedakarca çalıştırdıklarının anlatılması maksadıyla kaleme alınmış.
Benim kitap ile ilgili dikkatimi çeken nokta ise;
Kitabın Bulgarcadan Türkçeye çevirisinin 1928 yılında İstanbul’da kitapçılarda yer aldıktan sonra kitabın Atatürk’ün eline nasıl geçtiği bilinmemekle birlikte o tarihlerde Türkiye’nin, Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde yapılan çağdaşlaşma sürecine denk gelmiş olmasıdır. Atatürk’ün bu kitabı okuduktan sonra çok etkilendiği ve öyle ki ülkedeki bütün eğitim kurumlarının, özellikle de askeri okulların ders programına dahil edilmesini emrettiği hususudur.
Türk subaylarının “Hayatın Yenilenmesi” çalışmalarında rehber olarak kabul edilen “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabını uzun yıllar boyunca zorunlu kaynak eser olarak okudukları. Türkçe yayınlanan kitaplar arasında en çok okunan eser olmasıdır.
Velhasılkelam kitabın ana konusuna dair;
Petrov, kendi düşüncelerini yaymak için yorulmadan çalışan bir fikir insanı, yüksek ikna yeteneğine sahip, ateşli bir hatip (aynı zamanda meslekten atılan bir din görevlisidir.) ve yetenekli bir yazar olarak dinleyici ve okuyucularına çok önemli bir fikir aşılamaktadır. O fikir ise;
İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olamayacaktır. Her bir insan gerçek vatandaş “Yaşam Mimarı” olmalı demektedir.
İlköğretimden itibaren herkes okusun, okuttursun derim. Zira Mustafa Kemal ATATÜRK’ün okunmasını niye istediğini kitabı eline alanlar anlayacaktır zaten. Keyifli okumalar.

Kısa Bilgi: “Zübük'ün kelime manası:
"kendi çıkarları için her yolu mübah sayan kişi. Sözünde durmayan. egoist."….
Saygılar Aziz Baba
208 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Geçen hafta kullandığım üç günlük izin dönüşü,masamda bulduğum ve Sağlık Bakanlığının tüm sağlık personeline ücretsiz olarak dağıttığını öğrendiğim bir kitap. Açıkçası o anda işlerimin yoğunluğu dolayısıyla çok fazla incelemeden çantama koydum ve ancak dün bakma fırsatı bulabildim. Ve hemen de okumaya başladım. Kitap beni okudukça içine çekti.

Kitap,bir zamanlar bataklıklar ülkesi olan,fakir,eğitimsiz insanların yaşadığı Finlandiya'nın o durumdan nasıl kurtulduğunun hikayesini anlatıyor. Kitap o zamanlar Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkçeye çevriltilmiş ve Askeri okullardan başlayarak diğer bir çok okulda müfredata koydurulmuştur.

Kitap, Snelman ismindeki bir kişinin Finlandiya'daki eğitimsizliği ve yanlışları görmesi ve bunu düzeltmek ve ülkeyi refaha kavuşturmak için , Doktorundan,avukatına,din adamından,siyasetçisine,tüccarından,esnafına.....kadar tüm eğitimli insanların, kendilerinden daha alt seviye de bulunan köylü,işçi,çiftçi...gibi cahil ve ilkel şartlarda yaşayan insanları eğitmelerini ,onlara yardımcı olmalarını,onları aşağılamamalarını istemesi ; eğer ülke kalkınacaksa bunun, ancak böyle davranılması ve çok çalışılması ile mümkün olabileceğini ortaya atması ve bunun gerçekleşmesi içinde ömür boyu bütün gücüyle çabalamasını anlatır. Ve bu çabanın sonucunu da alır.

Peki burada,Türkiye neden bunu başaramadı sorusu hemen akla gelir. Oysa, aynı amaçla Türkiye'de de o dönem de bizzat Atatürk tarafından Halkevleri açılmış, daha sonra ise 1940 lı yıllarda Köy Enstitüleri faaliyete geçirilmiş ve ülke de gerçekten bir eğitim seferberliği başlatılmıştır. Ama ne yazık ki sonraki gelen hükümetler döneminde özellikle 1950 li yılların hemen başında,her iki kurumda çeşitli siyasi hesaplarla kapatılmıştır. Bence neden Türkiye başaramadı sorusunun cevabı burada yatmaktadır diye düşünüyorum.

Son cümle olarak kitabı, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olarak değerlendiriyorum.
136 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Rus hatip,gazeteci ve yazar Petrov, tüm insanlığın daha rahat bir hayat sürmesini, yücelmesini ve mutlu olmasını arzu etmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş. Özellikle yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiş.1868 yılında, Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.Garson bir babaya sahip Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda
hisseden Petrov, yeryüzünün daha aydınlık, mutluluk dolu ve daha insanca yaşanabilir olması yolunda zihin yormuş.Daha ilkokulu yeni bitirmesine rağmen “İnsanoğlu, yeryüzünün en değerli varlığıdır. O, yaratan Rabb’in baştacıdır. Dünyada var olan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, felsefe, sanat ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.” düşüncelerini savunmuş ve hayatı boyunca insanlığı geliştirmek ve yükseltmek amacıyla öğrenmiş, insanları ve toplumları da bu bakış açısıyla incelemiş.İsmimin önünde ünvanlar olursa insanlar beni daha iyi dinleyip anlarlar düşüncesiyle bir dönem rahiplik yapmış ama bizim imamlar gibi sabret,şükret,tevekkül et değil de, işçi ve köylü halkın gönlünde onları aydınlatarak taht kurmuş.Uyuyan herkesi uyandırma sevdasıyla zorluklar ve sıkıntılar içinde kıvranan yoksullara, eğitimsiz kalmışlara, işçilere ,köylülere özel vaazlar vererek, onları aydınlatmaya çalışmış ve “sömürülen emeğin görkemli geleceği”ne dair çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlamış.Yazı yazdığı gazetelerin tirajlarını patlatmış,vaazlarını on binlerce insan dinlemiş ve halkının severek okuyup dinlediği bir hatip ve katip olmuş.Bu ünü ve popülaritesi dönemin kilise çevreleri içlerine
sindirememiş ve her fırsatta aleyhte sözler sarf etmeye başlamışlar. Petrov, bunun üzerine rahip giysisini üstünden atıp din adamlığından istifa etse de sivil olarak günde iki bin satır yazarak çalışmalarına devam etmiş.Petrov, Rus halkının insan hakları ve özgürlüğü için en çok mücadele edenlerin başında
geliyordu. O, birçok görmeyen gözlerin görmesini sağladı. Bu idealist tavırları tabi ki Rus egemenlerinin dikkatini çekmiş ve sadece Türkiye'de değil,dünyada da hiçbir başarının cezasız kalmaması talihsizliğiyle boğuşmuş.Hakkında açılan soruşturmalar,sürgünler...Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul-Yeşilköy'de bir süre sefalet içinde yaşamış.1923 yılında Hayat Mimarları adıyla Sırpça yazılıp 1925 yılında Bulgarcaya çevrilen bu eserin sahibi, Askeri okullarda okutulması emrini veren Atatürk ile keşke karşılaşsalarmış...

Kitaba ve Finliler'in kanaat önderi,silahsız Atatürk'ü ve filozufu Snellman'a geçmeden önce en az Snellman kadar aydın bir düşünür olan kitabın yazarı Grigory PETROV ile ilgili dolu olan içimi boşaltıp edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.Öyle ya,sırf Hıristiyan bir din adamı,aydın,düşünür olduğu için cehenneme gideceği iddia edilen kişi ile bunu iddia eden;sabret,şükret,tevekkül et,razı ol,isyan etme,onu etme,bunu etme diyerek kendisinin cennete gideceğini iddia eden din adamı arasındaki fark anlaşılsın diye uzattım.Uzatmayı sevmem ama ben bu kitabı,yazanı,ve içindekileri uzatmayı çok istiyorum.

Bu eser bir Ulusun kurtuluş manifestosudur.Kitapta kurtuluşa eren ulus Finlandiyalılardır.O dönem nüfusu 2 milyon olan bir Ulus (şuan 5,5-6 milyon civarı) 'un uyanışı ve yıllardır atalete (devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk.) kapılmadan uyanık olma destanıdır.Toplumu oluşturan her birey,istisnasız hangi toplum olursa olsun bu eserde bahsedilen bildirileri,düşünceleri ve disiplini uygulasa ve uygularsa ancak o zaman ayakta kalabilir.Şuan dünyanın ayak basılmamış bir noktasına kafası çalışan yüz bin insanı koy,ver bu kitabı ellerine çok değil,20 sene sonra medeniyeti,uygarlığı öğretsin sana ! ki coğrafi olarak bataklık,dağ ve ormandan oluşan bir kara parçasına şu an günümüzde dünyanın en mutlu,refah,medeni,uygar olan o kara parçasına Finlandiya diyorlar.

Uysal,sakin ve barışçıl bir ırk olan Finliler,İsveç ve Rusya'nın ortasında kalan Finlandiya,bir dönem İsveç egemenliği altında yaşamış ve İsveç-Rusya savaşı sırasında İsveç'in mağlup olmasıyla birlikte Rusya'nın insaflı ve torpilli egemenliği altına girmiş.Torpilden kastım Rus çarı I. Alexandr Finlandiya'yı istila ettikten sonra İsveç mi,biz mi? Kimin egemenliği altında kalmak istiyorsunuz diye sormuş ve eğer kendilerini seçerse iç anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulayacaklarını samimi şekilde ifade etmiş ve Finlandiya eski tipsiz kocasını (İsveç) bırakıp yeni yakışıklı kocası (Rusya)' nı seçerek kurtuluş mücadelelerinde en büyük adımı atmış.Anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulamaya başlayan Finliler asla daha azıyla yetinmemişler ve Rabbilalem'in işine bakın ki burası çok önemli ve ilahidir bence,bir dönem egemenliği altında yaşadığı İsveç'in,İsveç doğumlu olan Fin filozof, yazar, diplomat SNELLMAN'ın kanaat önderliğinde kurtuluşa ve muratlarına ermişler.Kitabın yazarı Grigory PETROV ve bataklık,dağlık ve ormanlık kara parçasını (Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu“bataklık arazi” anlamına gelmektedir.) Beyaz Zambaklar Ülkesi yapan en önemli isimlerden biri SNELLMAN'ın ideojisinin birebir ve ortak olması kitabı okurken gözümden kaçmayan önemli detaylardan biriydi.

SNELLMAN'da tıpkı PETROV gibi bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.(alıntı) SNELLMAN ile bağlantı kurduğum bir diğer isim ise şüphesiz bizim önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'tür.Kitabın her bölümünde SNELLMAN adını okuduğumda beynimde istemsiz olarak çıkan ''naber silahsız ATATÜRK'' sesine engel olamadım.

Birey değişirse toplum değişir.Birey bilinçlenirse toplum bilinçlenir.Bizim TÜRKLER olarak verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin yanında Finliler'in mücadelesi SURVİVOR kalır.Hayır,küçümsemek için söylemiyorum.Bizim kurtuluş mücadelemiz sadece kafalara ışık yakıp dillere destan devrimler yaparak olmadı.Biz kurtuluş mücadelemizi aynı zamanda yüz binlerce Şehit vererek sahada da gerçekleştirdik.Finliler'in en azından böyle bir derdi olmadı.He bataklık,dağlık taşlık bir kara parçası için (Finlandiya'dan bahsediyorum) kan dökmeye gerek var mıydı?evet bence de yoktu :) Takdir edilecek yanları aslında bence kurtuluş mücadelelerini gerçekleştirmekten ziyade ta o günden bu güne bu mücadelelerini her geçen dönem boyunca üzerlerine daha fazlasını koyup sağlamlaştırmalarıdır.Dünya'nın şuan günümüzde bile en mutlu,huzurlu,refah,medeni ülkesi olmasının sırrı istikrarlarıdır.Bir milletin uyanışı tabi ki mühimdir ama daha mühimi uyanık kalıp uyumaması,uyuşmaması ve alışmamasıdır.Beni üzüntü ve karamsarlığa düşüren şey ise kendi ülkem adına,verdiğimiz ve kazandığımız kurtuluş mücadelemizin gerek toprak parçası olsun gerek devrimler olsun her geçen dönem çatırdadığını hissetmemdir.Özellikle de son dönemlerde!

Kurtuluş için bir kahraman mı gereklidir yoksa halk mı içinden bir kahraman çıkarır ikilemi var eserde.Bu ikilem aslında madalyonun iki yüzü.Her iki ikilem de teke düşürülüp kabul edilebilir ama bunca toplumsal yozlaşma ve çöküş yaşadığımız günlerde...üstelik Şövalye sandığımız kahramanların alüminyum folyoyla kaplanmış denyo olduklarını bariz bir şekilde anladığımız dönemde.Çok karamsarım çok.

Satırlarıma son verirken hasretle ve istekle derim ki;Öğretmen misiniz?Öğrencilerinize okutun bu eseri.Doktor musunuz? Hastanız çoktur sizin aaa (şaka) hastalarınıza okutun.İşçi misiniz? İşçi kalın! (bu da şaka) arkadaşlarınıza okutun, sakın patronunuza okutmayın, kovulursunuz. (bu şaka değil) Kısaca sizden kitap tavsiyesi isteyen herkese tavsiye etmekle kalmayın,alın okutun.Çünkü eserde de bariz şekilde göreceksiniz ki,her şey okumak,anlamak ve uygulamaktan geçiyor.Yoksa bu insanlar deli mi kurtuluş mücadeleleri için kapı kapı,köy köy dolaşıp dağ bayır aşıp insanlara kitap okutsunlar!!! Bu gün Finlandiya hükümeti 98 miyon dolar para harcayarak şehir kütüphanesi kuruyor.Deli mi bunlar!Kuruş paraları yokken de okudular,varken de okudular.

Ne mutlu TÜRK'ÜM bilinciyle büyüdük yetiştik ama onu da çok görüp söylenmeyecek dediler.İkinci bir şansım olursa şayet Ne mutlu FİN'im derdim.

Şuan şeytan diyor ki;sat malı mülkü git Finlandiya'ya yerleş.Sonra diyorum ki;olum mal mülk mü var!

Hani böyle karnın çok açtır,paran yoktur,sokakta lokantaların önünde durur da yemeklere bakar ağzını şapırdatırsın ya,he bildin? İşte kitap bittikten sonra pc'den mutlu,huzurlu,zengin Finlandiya'ya öyle baktım bende.Biraz araştırdım aşağıda güzel bilgiler var.Avrupa turuna çıktığım gün ilk durağım Finlandiya olacak.Kendime sözüm olsun.Ahan da bu da burda dursun!

Finlandiya ilginç bir ülke, dilleri vasıtasıyla Ural-Altay grubundan akraba olduğumuz Finliler ve ülkeleri daha önce pek karşılaşmadığınız özelliklere sahipler...

1. Finlandiya'da 187 bin 888 göl ve 179 bin 888 ada var.

2. Finlandiyalılar birer kahvekolik... Kişi başına yılda 12 kilo kahve düşüyor. Bu da günde 10 finan kahveye denk geliyor.

3. Dünyada en çok bilinen Fince kelime: Sauna

4. Finlandiya telekom endüstrisinin merkezlerinden biri. Ülkede ankesörlü telefon bulamazsınız.

5. Dünyanın en tuhaf etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Eş taşıma dünya şampiyonası, Karınca yuvasına oturma yarışması ve çamur futbolu bunlardan sadece birkaçı.

6. Finlandiya bir inovasyon yuvası. Kullandığımız birçok şey Finlandiya'da icat edildi ya da üretildi. Linux işletim sistemi, buz kayağı, Angry Birds, molotof kokteyli, SMS, sauna, tuzlu likör, nabız ölçer vs...

7. Finlandiya aynı zamanda bir "kaybedenler" ülkesi. Her yıl 13 Ekim'de "Başarısızlık Günü" ülkede törenlerle kutlanıyor. Yani bu ülkede kaybeden olmak kötü bir şey değil.

8. Finlandiya'nın pizzaları İtalya'dan daha iyi. 2008'de Dünyanın En İyi Pizzası ödülünü aldı. Üstelik pizzanın adı "Berlusconi"ydi. Sebebi de Berlusconi'nin Finlandiya mutfağını beğenmediğini açıklamasıydı. Finlandiyalılar'ın intikamı acı oldu.


9. Finlandiya dünyanın en yüksek (yüksek ne kelime) trafikte hız yapma cezasına sahip. Örneğin bir Nokia yöneticisi 30'la gidilmesi gereken yolda 45'le gittiği için 103 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu nedenle Finlandiya yollarından insanlardan daha yavaş giden otomobiller görmek mümkün.

10. Finlandiya heavy-metal grupları üretmede bir dünya lideri. Daha da ötesi bir heavy-metal grubuyla (Lordi), pop yarışması Eurovision'da birinci olarak tarih bile yazdılar.
240 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Aslında biz bu kitapta anlatılanları yaşadık, yani atalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz yaşadı. Ne zaman? Cumhuriyet Döneminde. Geldi Mavi Gözlü Dev'imiz önce düşmanı kovdu, sonra üstümüzdeki kapkara bulutları kovdu Türk Milleti baştan yarattı.
Şimdi bu kitabı sevmemizin nedeni de işte yine o kaplanan kapkara bulutlar. Halk yine fakir, halk yine cahil. Okumadan, bilmeden, açlıkla terbiye ediliyor.
Şimdi bizim yine Mavi Gözlü bir Dev'e ihtiyacımız var.
İsterse bir halk neler yapabilir hem kendi tarihimizden hem kitaptan görüyoruz.
Bir insanın kendini yetiştirmesi, gerek ahlaki gerek teknik konuda çok zorken bunu toplumun her alanına yaymak ve bunu başarmak.
Aslında fazla lafa da gerek yoktu.
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!
200 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Selam olsun sana, Johan Vilhelm Snellman.

‘Beyaz zambaklar ülkesinde’ kitabı, okuduğum ilk sayfadan itibaren beni etkilemeye başladı. Petrov o kadar akıcı bir dil ve olaylar örgüsü oluşturmuştu ki, büyülenmemek elde değildi.

Bir ülkenin sömürge altındayken bile kalkınmasının mümkün olabileceğini, gözler önüne seren bir eser. Finlandiya'nın gelişim ve kalkınma sürecinden ve bu süreçte önemli rol oynayan kişilerin gösterdiği çabadan, bahs ediliyor.

Suomi yani Finlandiya geçmiş yıllarda, İsveç sömürüsü ve baskısı altında yaşamıştır. Bu yıllarda yasalar, idareler ve yönetim İsveç'in elindeydi. Ülkede tek bir resmi dil kullanılıyordu. O da İsveç diliydi. Finlandiya, İsveç baskısı altındayken, kendi dilleri olan Finceyi kullanamadıkları için, edebiyatları ve gazeteleri yoktu. Ülkede İsveç kültürü baskındı.

Finlandiya bu dönemde hiç bir şekilde ilerleme ve faaliyet göstermedi. Ülkeye atanan memurlar İsveç hükümeti tarafından belirleniyordu. Finlandiya’ya gönderilen memurlar, zengin olarak yetişmiş: Tembel, sarhoş, başına buyruk tutumlar sergileyen kişilerdi. Yani kısacası, İsveç hükümeti işe yaramayan kişileri, memur olarak Finlandiya'ya atıyordu.

Tabi ki ülke için bu elem verici bir hadiseydi. Çünkü atanan memurlar, cahil ve faziletsizdi. Vakitlerini dairelerde ya da bürolarda değil, zengin restoranlarda ve değişik eğlence yerlerinde geçiriyordu. Çalışmayı düşünmek bir yana, çalışmayı beceremiyorlardı, vesselam.

Yerli Fin halkına kibirle bakıp, dışlıyorlardı. Görevlerine geç başlayıp, erken son veriyorlardı. Görüşme için gelen halka, kaba davranıyor ve onları uzun süre kuyrukta bekletiyorlardı. İsveçli işe yaramaz memurlar, dışında ülkede eğitim, sağlık, tarım, sanayi gibi etkenler de, çok kötü durumdaydı.

Bu baskı ve olaylar döngüsü, uzun yıllar devam etti. Sonrasında Rus çarı I. Aleksandr Finlandiya'nın yarısını işgal etti. Burgo şehrinde Suomi'nin(Finlandiya'nın) bütün temsilcilerini çağırdı ve sordu onlara: “Eskisi gibi İsveç yönetimi altında kalmak istiyor musunuz? Ya da Rusya ile birleşmeyi kabul mü ediyorsunuz?” Fin halkı Rusya ile birleşme fikrini kabul etti.

Bu ittihat iki tarafa da, avantaj sağlıyordu. Fin halkı Rusya ile birleştikten sonra, özgün kültürlerini rahatça yaşamaya ve geliştirmeye başladı.

Fin halkı artık, kendi aydınlarını yetiştiriyordu. Az sayıda öğretmen, papaz, aydın vardı. Fakat bu Finlandiya'yı hiç bir zaman yıldırmadı. Rusya yönetimi altındayken, Snellman Finlandiya havarisi seçildi. Havari demek bir önder eşliğinde, öğreti yayan kişi anlamına geliyor.

İşte artık, Finlandiya'da Snellman dönemi başlamıştı. Snellman ulvi bir bilim insanı, filozof ve aynı zamanda da siyasetçiydi. Ülkesi Finlandiya'yı, bataklıklar ülkesi sıfatından Beyaz zambaklar ülkesi sıfatına taşımaya ant içti.

Snellman ve arkadaşları, halk öğretmeni kimliğine bürünerek, halka hizmet edip, onları bilinçlendirdi. İlk başlarda hitap ettikleri, Fin halkının kitlesi bir avuç insanı geçmiyordu. Fakat Snellman asla vazgeçmedi ve yoluna kararlılık ile devam etti.

Halka konuşmalarında şu sözler ile hitap ediyordu: “Sevgili Fin halkı doğruluğa, düzene ve disipline daima özen gösterelim. Vicdan duygumuzu geliştirelim. Başkalarının haklarına saygı duymayı öğrenelim.

Ancak bu değerler çerçevesinde kalkınan ve saygı duyulan, bir Finlandiya oluşturabiliriz. Gün geçtikçe, Snellman daha fazla halk kitlesine hitap ediyor ve daha fazla etkileşim sağlamış oluyordu. Artık Snellman bir halk kahramanıydı. Halka tarımı, eğitimi, askeri oluşumun düzeni ve kurallarını öğretti.

Snellman eğitimde büyük devrimlerin oluşmasına, ön ayak oldu. Öğretmenler, özenle seçiliyordu. Okuldaki derslerin dağılımı, özel bir yöntem ile belirleniyordu. Sabahları iki saat sekizden ona kadar. Öğleden sonra ise ikiden dörde kadar, eğitim görüyordu öğrenciler.

Bu düzen sayesinde, öğrenciler uzun süre havasız ortamda kalmaktan ve uzun süre aynı ortamda bulunmaktan, yorulmuş ve sıkılmış olmuyordu. Okullarda kışın, buz pateni kayılıyor ve kayak yapılıyordu. Yazın ise koşuluyor, yüzülüyor ve top oynanıyordu. Okullar sağlıklı bir nesil yetiştirmeye başlamıştı. Artık eski İsveç dönemindeki Finlandiyadan eser yoktu.

Eğitim, önemli bir düzeyde değişime uğramış ve gelişmeye başladı. Snellman eğitim konusuna, ehemmiyet gösteriyordu. Çünkü gelişimin ve kalkınmanın okullar ile başlayacağını çok iyi biliyordu.

Bu hususta söylediği, çok güzel bir sözü var: “Vatandaşlarımızdan ellerinden gelen herşeyi yapmalarını istiyoruz. Bu yüzden fabrikalarda çeliği işler gibi, okullarda gençlerimizi işliyoruz.”

Snellman eğitimin yanı sıra sağlık, sanat, tarım gibi etkenlerin gelişmesinde, çok önemli rol oynamıştır. Fin halkı artık kendi dilinde yani Fince dilinde, gazeteler ve edebi eserler üretmeye başlamıştı.

Sanata son derece ehemmiyet gösteriliyor ve sürekli olarak sanat üzerine oturumlar düzenleniyordu. Snellman askeri oluşumda da, köklü değişimlere gidilmesini sebep oldu.

İsveç yönetimi altındayken, askeri koğuşlar ve kışlalarda içki içiliyor ve sürekli küfür ediliyordu. Temizlik kavramı hiçbir şekilde tam manası ile uygulanmıyordu. Tam bir kaos ortamı hakimdi kışlalarda. Her rütbe, bir altındakine kibirle bakıyordu. Küfür fazlasıyla yaygındı. Birbirlerine iltifat ederken dahi, çirkin çirkin küfürler ediyorlardı.

Snellman bu gidişata el attı ve askeri kışlaların olması gereken düzeni hakkında konuşmalar düzenledi. Bu konuşmalar bir devrim niteliğindeydi ve bundan sebebiyet köklü bir değişime gidildi.

Artık kışlalarda ki Fin subaylar, temizliğe özen gösteriyorlardı. Askerlere temizliğin önemi anlatılıyordu. Sabah, akşam ve her yemekten önce el yıkama alışkanlığı kazandırıldı. Bunun yanı sıra subaylar, askerlere temiz bir dilin öneminden bahsediyordu. Artık kışlalarda kimse küfür etmiyordu.

Subaylar, askerlere ışık tuttular ve onların hayatlarına yön verdiler. Artık tıpkı okullar gibi askeri kışlalarda, çok önemli bir rol oynuyordu Finlandiya için. Subaylar, askerlere eğer kahramanlık göstermek istiyorsanız, bunu asil ve güzel bir şekilde yapın diyordu. Sporla uğraşın, kitap okuyun, çevik olun, sanat ile uğraşın, güzel dans etmeyi öğrenin, öğütleri veriyordu kışlalar.

Snellman bu sorunu da çözdükten sonra, ebeveynleri çocuk eğitimi hakkında bilinçlendirmeyi, kendine ödev olarak belirledi. Yaptığı konuşmalarda, ebeveynlerin çocukları suçlamaması gerektiğini vurguluyor, ortada bir yanlış varsa ebeveynlerin kendilerini değerlendirmeye almalarını dile getiriyordu.

Snellman bu konuyu şu sözler ile ifade etti: “Çocuklardan sevgi ve saygı görmeyi beklemeyin, sizleri dinlemezler. Tehditle, küfürle, cezayla bunları elde edemezsiniz. Öyle davranın ki, çocuklar size saygı duysun.”

Snellman ülkesini artık, Beyaz zambaklar ülkesi sıfatına taşımıştı. Eski Finlandiya’dan eser yoktu. Yeni Finlandiya, gelişen ve kalkınan bir ülkeydi artık. Eğitim, sanat, tarım, sanayi, sağlık, askeri oluşum etkenleri, son derece düzenli işliyor ve gelişiyordu. İşte artık bir ülke harekete geçip, kaderini belirleyerek çizmeyi başarmıştı. O ülkenin adı ise Finlandiya.

Kesinlikle okunması gereken bir eser olduğu kanaatindeyim.

Saygılarımla…
208 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle bana bu kitabı hediye gönderen kitap kardeşim Hakan Kahraman/Duvar/ Beyefendiye çok teşekkür ederim.

Grigoriy Petrov, Rusya'nın en tanınmış papazlarından, ve en çok okunan halk yazarlarından biri olarak, Finlandiya halkı hakkında yazdığı bu eser ile dünya da ölümsüzleşmiştir. Eserleri, Sovyet döneminde ülkesi Rusya’da yasaklanmıştır ancak Bulgaristan’da ve o yıllarda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili olmuş, devrin aydınlarını etkilemiştir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı, Türkçede en çok okunan yabancı eserler arasına girmiştir...Kaynak: Vikipedi

Eserin konusuna gelecek olursak:
Bir aydın, bilim adamı, siyasetçi olan Snelman'ın Finlandıya toplumunu eğitmek için, daha iyi yaşam şartlarının oluşması için din adamlarından siyasetçilere, öğretmenlerden sporculara kadar halkın her kesiminden üstüne düşen görevi yapmasını isteyerek ülke adına reformlar düzenlemiş ve bunu hayata geçirerek bu yoksul halkı dünyanın "Beyaz Zambaklar Ülkesi" oma yolunda emek ve cesaretlendirip bu yönde adımlar atmıştır. Halkı bilinçlendirerek her bir ferdin üstüne düşen görevi yerine getirmesi için onlarla bir olup ülkesine hizmet etmiştir...

Bir devlet düşünün bir yanı Rusya bir yanı İsveç. bu iki ülke arasında kalan Finlandiya'nın kaderini bir avuç azimli ve kararlı aydının halkı bilgilendirerek yeniden doğmasına sebep oluyor. İnsanın birey olarak eğitime önce kendinden ve ailesinden başlamasını öğütleyen bu insanlar azimleri ile başarılı olurken bizlere de benzer durumlardan geçtiğimizi hatırlatıp, kendimizi ve tüm toplumu, aydınlarımızı üstüne düşen görevleri yapıp yapmadığımızı sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor...

Ulu Önder Atatürk'ün bu kitabı müfredata koydurmasını okuyan her bireyin anladığını düşünüyorum. Bizler de Finlandiya gibi küllerimizden doğmuş bir ülke iken onlar refah seviyesi olarak en üstlerde yer alırken biz neden doğuşumuzu onlar gibi yükseltemedik. Eğitimcilerin, aydınların, din adamlarının, bilim insanlarının toplumdan ayrıldığı zaman nasıl bir çöküş yaşandığının cevabını bu eser de bulacaksınız.

Defalarca okunup, ders çıkarılacak bir kitap. Yazarın gözlemlerinin tarafsız oluşu ise takdire şayan...

Okumamış olan tüm kitap dostlarına tavsiye ederim.
"Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlaken çürüyor da, hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Ama bu böyle mi olmalıdır?"
Özür diliyorum ama sizlerle açık konuşmak istiyorum: Her meslekte olduğu gibi,öğretmenler arasında da mesleğine layık olmayan çok kişi var.Bunlar öğretmenlik etmeyi aşağılık bir iş kabul eden gündelikçilerdir.Böylelerine bir dost nasihati veriyorum: Öğretmenliği bırakıp kendilerine başka bir iş arasınlar.Tüccar olsunlar,başka işler bulsunlar ama canlı bir ruha ve bilgiye sahip fedakar insanların bulunması gereken yerleri işgal etmesinler.''
''Baylar! Körebe oynamaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Vatanseverliği, halk sevgisini, kültürel gelişime sağladığınız katkıyı bağırarak anlatıyorsunuz. Kendiniz halk ve vatan için, kültür adına ne yaptınız,söyler misiniz? Bazıları utanmadan, inatla ve haince bir arsızlıkla bu ''değerli vatanı'' talan ediyor, ''sevgili halkını'' soyup soğana çeviriyor. Diğerleri bürolarda, yayınevlerinde aylak aylak vakit öldürüyor, okul ve üniversitelerde memur olarak çalışıyor. Ve bütün bunlar olurken ''sevgili halkı'' temsil eden milyonlarca insan maddi manevi çöküşe sürükleniyor, sakat kalıyor, içip kendini kaybediyor, kalpleri kin ve öfke doluyor. Halkın temel değerleri giderek yok oluyor.''
Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır.Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedendir ki eskiden beri "Her millet layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur" denilmiştir.
''Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir.''

''Burada hepimizin hayatı ve çalışmaları sorgulanmaktadır aslında. Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?''

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Beyaz Zambaklar Ülkesinde
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
102
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Artıofset Yayıncılık

Kitabı okuyanlar 23.285 okur

  • Diyar Bozan
  • Melike ötün
  • Gonca ünye

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları