Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

·
Okunma
·
Beğeni
·
402110
Gösterim
Adı:
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Baskı tarihi:
7 Kasım 2017
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055034610
Çeviri:
Mustafa Topal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parodi Yayınları
“Artık bu dünyada benim için yalnız sen varsın, bir tek sen;
benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen, kendi mutluluğundan başka hiçbir şey ve hiç kimseyle ilgilenmeyen, her şeyi ve herkesi alaya alan sen! Evet, yalnızca sen varsın; beni hiç tanımamış olan, benim de sevmekten bir türlü vazgeçemediğim sen!”
Kendisi için hiçbir şey istemeyen, hep veren, verdiğini gizleyen, sevdiği adam için her türlü fedakarlığa seve seve katlanan, onun için yaşayan ve ömrünü ona adayan bir kadın...

Sevildiğini bilmeyen, kimseyi tutkuyla ve samimiyetle sevmeyen,
gününü gün edip kendisini mutlu etmekten başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen, gelgeç ruhlu bir adam...
Böylesi tek yanlı bir tutkuya aşk denilebilir mi?
Sahi, aşk nedir? Hele ki günümüz tüketim toplumunun
bencil ve maddiyatçı ortamında böyle bir ilişki hayal edilebilir mi?

Erkeklerin duyguları ya da ruhları neden bu kadar çorak acaba?

İnsan ruhu diye bir şey var mı gerçekten?
Ya kadın ruhu? Peki, o ne menem bir şeydir ve nasıl iş görür?
Bir öyküden çıkarılabilecek böylesi derin sorular,
Zweig’a neden ‘insan ruhunun ustası’ denildiğini kolaylıkla açıklıyor.
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını yorumladım : https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

İçselleştirmelere doyamadığım, hatıralarıyla birlikte Ring Caddesi'nde dolaştığım, dönemin siyasetini ve erkek-kadın ilişkilerini en iyi kurguya döken yazarlardan biri: Stefan Zweig.

Zweig, novellalarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

İlk kez 1922’de yayınlanmış bir novella bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz.

Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da Elektra kompleksinin belirtilerinin görüldüğü bir hale bürünür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister.

Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

"Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

"Affetmesen de fark etmez.
Ben çoktan affettim seni,
Benimki bir beklenti değil.
Gökyüzü mavidir değişmez...."

----spoiler----
Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
"Kendimi sattım."
----spoiler----
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Sana, beni asla tanımamış olan sana."
Bu cümlede tüm kitabın özetini bulacaksınız aslında..
Birçok arkadaşımın tavsiyesiydi bu güzel kitap, oturduğum yerde birbirinden farklı duygusal anlar yaşadım sayesinde..

Bir kadın düşünün; aşık, kör ve her şeye rağmen umutlarını hiç yitirmeyen.. Bir kadın düşünün; bilinmeyen, tanınmayan ve hiçbir şartta hatırlanamayan.. Ve bir adam; yakışıklı, zengin, yardımsever ancak karşısındakini bir yabancıdan öte görmeyen, onu hatırlamayı beceremeyen ve onu umursamayan...

Birçoğumuzun bazen dönüp baktığı ve karşısındaki kişiyi bir anlık da olsa tanıdığını düşündüğü o birkaç saniyenin dayanılmaz muamması bu kitapta da yaşansaydı ne olurdu acaba? R., bilinmeyen kadını ya tanısaydı. Bilinçli bir şekilde yaklaşsaydı, gençliğinde günler geçirdiği kadını yıllar sonra tekrar gördüğünde tanıdık bir ifadeyle alsaydı kollarına. Ne olurdu? Yine aynı tutkuyla sever miydi kadın ulaşılmaz olan adama ulaşsa, ya da bir kitap olur muydu bundan, bu kadar severek okur muyduk bizler? Bence okumazdık, hatta kitap dahi olmazdı o zaman..

Bilinmezliğin karşı konulmaz cazibesi etrafımızı sararken, üzüntü ve umutsuzluk da bir yandan yakamızı bırakmıyor ve bu bize kesinlikle çekici geliyor.. Kadının sürekli olarak kullandığı 'Sen beni asla tanımadın' cümlesiyle içimizde oluşan keşke bir kereliğine de olsa tanısaydı hissi kitap boyunca bizi hiç bırakmıyor.

Bazılarına göre bir aşk, bazılarına göreyse bir saplantı olan bu duyguları son sayfaya kadar yaşıyor, biten mektupla birlikte R. ne hissediyorsa aynılarını hissediyorsunuz.. Aynı pişmanlık, aynı merak, aynı hatırlamaya çalışma çabası ve aynı korku.

Ara vermeden, soluksuz okunacak ve her sayfasında bir tane bile boşa yazılmış cümle bulamayacağınız harika bir kitap.. Okumak için tereddüt etmeyin. Yalnızca elinize alıp ilk sayfayı çevirin, sonrasını Zweig'e bırakın..
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (23.322 Oy)24.509 beğeni82.821 okunma5.430 alıntı2.443.668 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (16.029 Oy)16.274 beğeni61.570 okunma4.412 alıntı260.959 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.1/10 (23.495 Oy)26.887 beğeni86.095 okunma12.257 alıntı428.303 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (26.787 Oy)27.163 beğeni95.135 okunma9.864 alıntı597.308 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (25.655 Oy)29.989 beğeni98.802 okunma18.289 alıntı1.815.477 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (16.483 Oy)17.620 beğeni66.451 okunma10.628 alıntı372.961 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.1/10 (21.542 Oy)24.718 beğeni75.678 okunma7.484 alıntı280.418 gösterim
  • Serenad
    9.1/10 (15.924 Oy)17.580 beğeni53.503 okunma10.763 alıntı180.918 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (15.508 Oy)17.179 beğeni58.990 okunma25.938 alıntı306.865 gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (12.385 Oy)13.533 beğeni47.003 okunma2.795 alıntı203.597 gösterim
68 syf.
·1 günde·7/10
Bu 'Stefan Zweig'in ilk okuduğum kitabı oluyor. Kendisine ait kitapları daha yeni kitap raflarıma koydum ve seri şekilde okumaya başladım.
Bu kitabında tek isteği sevdiği erkek tarafından görülmek, tanınmak, fark edilmek olan 30 yaşında bir kadının 13 yaşından beri içinde yaşadığı tutku dolu (ki bence hastalıklı tutku) platonik aşkını anlatıyor. "Ama ne tutku be.." diyebileceğiniz tarz da.

Kadındaki bu tutkunun bir OKB gibi bir hastalık olduğu apaçık belli. Adamı tekrar tekrar bulup onunla birlikte gece geçirmek ve bir kaç mırıldama dışında hiç bir şey söylememek beni okurken deli etti, çocuğunun ölmesini göz göre göre izleyen bu kadın bir türlü içindeki bu saplantıdan çıkamaması ve çok zengin bir hayatı olmasına rağmen, 3 gündür çocuğunun yatağının içinde ateşler içinde kalıp ölmesi beni rahatsız etti. Burası sadece bana mı rahatsızlık verdi acaba...
(OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal hastalıktır. Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir.)

Bunun dışında ise bazı yerler de sanki sözcükler hep kendini tekrar ediyordu. Duyguyu alamadığımdan falan mı acaba diye de düşünmüyorum, tek solukta içine daldığım bir hikayeydi.

Okumamak için bir bahane bulunmayacağınız çok olmasa da etkileyici ve okumak için sırada olan arkadaşlara o büyük beklentiyi vermeden önerebileceğim bir kitap.

İncelemeyi kitaptan bir alıntı ile bitiriyorum.
İyi okumalar :)

"Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
68 syf.
·Beğendi·10/10
Kitap bittiğinde duraksadım ve bir kaç saniye öyle(ce) kaldım.. Sonra şu soruyu sordum kendime;

"Sevmek gerçekten ağzımızdan çıkan (bir) iki kelime(den) mi (ibaret)? Yoksa (bundan) daha fazlası mı? Bunu çok az insan anlayabiliyor sanırım."

İyi okumalar..
68 syf.
Yine mi diye sordum kendime?
Bu, nasıl olabilir?
100 tane kadını toplasak bir yere, yaz desek, bu kadar iyi anlatabilirler mi bir kadının çocuksu aşkını?
Bu adam nasıl yapabiliyor bunu???
Yok, inanmıyorum. Bir kadın var kesin bunları yazara anlatan. Belki de Zweig ünlü olduğu için hazır kitabı bir kadından satın alıp kendi ismiyle bastırmıştır. Aklıma yatan en mantıklı durum bu gözüküyor.

Kitabı okurken bir yandan da şükürler olsun bu bir kitap, gerçek değil diye kendimi teselli ediyordum.

Gerçekten, gerçek değil mi?!

Umarım değildir.

Mektubu okudukça, kızgın bir demir deşip durdu göğsümü.

Nasıl katlanılabilir ki böyle bir acıya?!

Normalde tüm yurdum erkekleri gibi gözlerime sigara dumanı kaçtığını (ağladığımı) söylemekten utanırım. Fakat öylesine acı yüklenmiş ki bu kitaba, asıl bu kitabı okuyup da ağlamayan varsa ben onun adına insanlığımdan utanırım!!!
Bu arada sigara kullanmıyorum, kötü örnek olmamak adına söylemek istedim, genç arkadaşlarım da okuyor olabilir.

Tek dileğim bu mektubun gerçek olmaması.
Umarım hiçbir kadın, hiçbir erkek yüzünden bunları çekmemiştir.
Umarım, yazmayan adeta yaşatan üstat bunları uydurmuştur.

Yalnızca bir nokta var canımı sıkan. Böylesi muhteşem bir kadının karşısındaki adam böylesine embesil nasıl olabilir? Bir kadının böylesi büyük bir aşkı, öylesi bir şapşala nasıl hissettiğini açıklayabilseydi bana Zweig; o zaman bu kitabı bir insan elinden çıkmış en muhteşem kitap olarak kabul ederdim.

Yine de uzun bir süre Zweig okumayacağım. Kendime gelmem ne kadar sürer bilmiyorum ama uzun bir süre gibi görünüyor.

En çok da şuna şaşırıyorum: Hayalimdeki kadın kaleme alınmış ama o kadını bir erkek yazmış.

Büyüksün Zweig!
68 syf.
Öyle bir yerdeyim ki...
Birini sevememek, sevdiğine ait olamamak ve hiçbir şey hissetmemek çok tuhaf bir duygu. Hani kimseyi sevemezsin ya ama sürekli bunun acısını çekersin ya aynı onun gibi işte, sürekli bir yalnızlık hissi… Neden korkuyorum ki birisiyle aşk yaşamaktan? Neden bir adım atamıyor ve neden korkularımı yenemiyorum? Cevap bulamadığım en zor sorulardan biri her halde. Bu soruları sürekli kendi kendime sorarak da yaşanılmaz ki . Hayat aslında önüme bir sürü kişi çıkarıyor, seçimlerimi bana bırakıyor ben ise seçim yapmaktan korkuyorum. Sanki böyle sürekli mutsuz olacakmışım gibi, sanki yolda yürürken aniden arkamdan biri gelip beni bıçaklayacakmış gibi. Hani mutlu olmayı istemiyor da değilim aslında. Kim istemez ki; her sabah güne gülerek başlamayı, yarınlara umutla bakmayı ama sürekli bir üzüntü, mutsuzluk içindeyim gerçek aşkı bulamamanın korkusundan dolayı. Hissettiğim acıyı kimseye söyleyemiyor ve sessizce ağlayıp atlatmaya çalışarak, her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ediyorum ama bir yere kadar. ..

“Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?” (Sayfa:52)

Acılarla kendimi sürekli dibe vurup, vurdukça en dibe batıyorum. İçim kor gibi yanarken susmak acıların en beteri oluyor benim için. Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum hiçbir şey olmayacağını bile bile. Sonra hayat beni amaçsız bir hortuma sürüklüyor. Günler geçtikçe her şeyim darmadağın olup, kayboluyor. Kimseye karşı bir şey hissedemez hale geldim. Bunların hepsi bilmediğim amaçsız bir korku, sebepsiz bir korku. Belki de tam aşkı buldum derken kaybetmiş olmanın hezimeti? Her sorumun cevabı çıkmaz sokak işte. Ne duygularıma tercüman olabiliyorum ne de bitmek bilmeyen gereksiz beni üzen sorulara. Hayatın onca güzel şeylerini yaşamak varken saçma bir konuda takılıp kalıyorum. Sanki her şey sona ermiş, umutlarım yıkılmış, sevdiğim kişi yıllar önce ölmüş de hayata küsmüş, hayat bağlarım kopmuş gibi tıpkı bu yazıyı yazarken konudan kopmam gibi. Her şey zor geliyor artık kaderime razı olur hale geldim. Mutsuzluk ise artık yaşam biçimim oldu. Her sabaha hayal kırıklığı ile uyanmak. Günlerimin boş ve sıkıntılı geçmesi de cabası. Kimsesizliğin, hissizliğin verdiği zehri gün geçtikçe içime çekiyorum. Bir ilaç lazım bana zehri atmam için. O ilaç ise ne bilmiyorum. Belki de eczanelerde bulunmayan bir şey. Bir yere kadar toparlar belki ama ben hep aynı yerde hissedecek gibiyim kendimi.

''Ben, bütün o zaman boyunca yalnızca sende yaşadım.'' (Sayfa:21)

Artık beni kurtaracak hiçbir şeyim kalmadı. Mahkumum yalnızlığa, kimsesizliğe, hissizliğe, mutsuzluğa ve sensizliğe.. Bazı sokaklardan hızlı bazılarından salınarak geçilir, bir de hiç geçmek istemediğimiz sokaklar vardır ya hani ben ise çıkmaz sokakta kurtulmayı bekliyorum, umutsuz bir şekilde..
Keyifle okurken eşlik etsin size.
https://www.youtube.com/watch?v=dPCzZuMR8eY
68 syf.
·8/10
"... senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım."
Senenin 14. ömrümün ise 200. kitabı.... İnsan böyle tam sayılara geldiği zaman özel bir şey olsun istiyor. 200. kitap olarak elbette en sevdiğim yazarı seçecektim. Bu sitenin ilk onundan hiç düşmeyen bu eseri ise bunun için biçilmiş kaftandı. Sözcüklerim sizi yanıltmasın aslında bunu okuyasım vardı ama 199 sayısını görünce buna vesile olsun istedim.

1922'de kaleme alınmış bu eser 2 düzine mektuptan oluşan bir itiraftır. Gönderen ismi belirtmeden gelen bu mektup, son bir hayat, aşk itirafıdır. Tutkusunu hiç görmeyen birine aşık olan kadının hayatıdır. Ve aşk efendim, bana sorarsanız yalnızca sizi de sizin gibi seven birine, hak edene verilmelidir böyle bir duygu...

"Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
80 syf.
·1 günde·Puan vermedi
NOT : Cinsiyetiniz ne olursa olsun, şöyle sevilmedik be, diyebileceğiniz bir kitaptır.



Duygusal yönden ağır bir kitaptı. Okurken aktı gitti diyebilirim. Zaten Stefan Zweig hakkında herkesin bir biligis vardır. Kitapta kullanılan dil açık ve sadeydi. Ama anlatımı muhteşemdi. Çıkarabileceğiniz birçok mesaj var. Duygu olarak heyecan, sabır, hüzün ve kızgınlık hissedebilirsiniz okurken. Böyle insanlar var mı gerçekten? İnsan değerlerini hiçe sayıp gününü kurtarmaya çalışan, düşüncesi kendisinden yoksun insanlardan uzak tutsun Allah bizleri... Sevginin fazlasının da zarar olduğunu, kör edişini göreceksiniz. Kitaptan bahsedilecek o kadar çok şey var ki. Umarım bir gün konuşuruz, umarım bir gün konuşursunuz. İnsan ilişkilerini görmemiz, birbirimizi uyarmamız lazım... Keyifli okumalar dilerim.
68 syf.
·10/10
Sayın R. ki ben kendisine Rafet diyorum. En aşina olduğum isim Rafet El Roman'dan dolayı Rafet sanırım. Sizler okurken Rasim, Rıza, Rıdvan gibi seçenekler kullanabilirsiniz. İşte kitap Rafet'e yazılan bir mektup ve ona duyulan derin bir aşkı anlatıyor.

Dün bir kaç arkadaşın okuyup alıntılar paylaştığını görünce kitabı okuduğumu ancak inceleme yazmadığımı fark ettim.

Her okuduğum kitaba inceleme yazma isteğim nedeniyle bu kitabi es geçmemek adına iki satır bir şeyler karalayabilmek için tekrar okuyayım dedim ancak okuyamadım. Çok sıkıcı geldi. Halbuki ilk okuyuşumda çok etkisinde kalmıştım.

Yani sonuç olarak Stefan Zweig kitapları okuyacaksanız eğer sessiz sakin bir ortamda kitabın satırlarını görebilecek kadar bir loş ışıkta okursanız emin olun kendinizden geçeceksiniz. Başka türlü sıkılabilirsiniz.
Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Baskı tarihi:
7 Kasım 2017
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055034610
Çeviri:
Mustafa Topal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parodi Yayınları
“Artık bu dünyada benim için yalnız sen varsın, bir tek sen;
benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen, kendi mutluluğundan başka hiçbir şey ve hiç kimseyle ilgilenmeyen, her şeyi ve herkesi alaya alan sen! Evet, yalnızca sen varsın; beni hiç tanımamış olan, benim de sevmekten bir türlü vazgeçemediğim sen!”
Kendisi için hiçbir şey istemeyen, hep veren, verdiğini gizleyen, sevdiği adam için her türlü fedakarlığa seve seve katlanan, onun için yaşayan ve ömrünü ona adayan bir kadın...

Sevildiğini bilmeyen, kimseyi tutkuyla ve samimiyetle sevmeyen,
gününü gün edip kendisini mutlu etmekten başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen, gelgeç ruhlu bir adam...
Böylesi tek yanlı bir tutkuya aşk denilebilir mi?
Sahi, aşk nedir? Hele ki günümüz tüketim toplumunun
bencil ve maddiyatçı ortamında böyle bir ilişki hayal edilebilir mi?

Erkeklerin duyguları ya da ruhları neden bu kadar çorak acaba?

İnsan ruhu diye bir şey var mı gerçekten?
Ya kadın ruhu? Peki, o ne menem bir şeydir ve nasıl iş görür?
Bir öyküden çıkarılabilecek böylesi derin sorular,
Zweig’a neden ‘insan ruhunun ustası’ denildiğini kolaylıkla açıklıyor.

Kitabı okuyanlar 75.296 okur

  • Sedef IŞIK
  • Ömer Kalkan
  • Mesut Sevin
  • Ayşenur
  • Yasemin
  • Kumsal zeybek
  • Burcu TURGUT
  • Tuğba gölpınar
  • Booklover
  • Mert Öcal

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%14.1
14-17 Yaş
%27.8
18-24 Yaş
%22.2
25-34 Yaş
%14.9
35-44 Yaş
%10.8
45-54 Yaş
%5.9
55-64 Yaş
%0.3
65+ Yaş
%3.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.1
Erkek
%25.8

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.7 (342)
9
%1.1 (226)
8
%1.1 (225)
7
%0.5 (107)
6
%0.2 (50)
5
%0.2 (38)
4
%0.1 (15)
3
%0.1 (15)
2
%0 (8)
1
%0 (7)

Kitabın sıralamaları