Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

·
Okunma
·
Beğeni
·
453,1bin
Gösterim
Adı:
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Baskı tarihi:
2020
Sayfa sayısı:
64
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056955532
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Brief Einer Unbekannten
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sıfır6 Yayınevi
Tanınmış roman yazarı R., kısa dağ gezisinden dönmüştü. Sabahın erken saatlerinde Viyana’ya ulaştı, istasyondan bir gazete aldı, tarihe göz attığındaysa doğum günü olduğunu hatırladı. “Kırk bir” diye geçirdi hemen aklından ve bu düşünceden ne memnun oldu ne de üzüntü duydu. Bir taksi çevirdi ve evine giderken gazeteye şöyle bir baktı. Yardımcısı, o yokken gelen birkaç ziyaretçinin ve bir yada iki telefon mesajının olduğunu ev sahibine bildirdi. Bir yığın mektup onu bekliyordu. Kayıtsız bir şekilde mektuplara baktı, birkaç tanesini gönderenler ilgisini çektiği için açtı; adresleri yabancı el yazısı ile yazılmış büyük paketleri ise bir kenara yığdı. Bu arada koltuğunda rahatlayıp sabah çayını içerken gazetesini bitirmiş, makale okuyordu. Sonra bir puro yaktı ve ayırmış olduğu mektuba uzandı.

Bir kadının el yazısıyla alelacele kaleme alınmış, birkaç düzine mektuptan oluşan sıradan bir mektup gibi müsveddeydi. İstemsizce, bir kere daha, acaba gözden kaçırdığı bir şey var mı diye zarfı yokladı. Fakat zarf boştu, ne bir imza ne bir gönderici adresi ne bir kağıt ne de bir çift söz… “Tuhaf” diye düşündü ve müsveddeyi okumaya başladı. “Beni hiç tanımamış sana,” diye başlıyordu. Kafası karışmıştı. Bu, ona mı yazılmıştı yoksa hayali bir kişiye mi? Birden merakı uyanmıştı ve mektubun geri kalanını okumaya başladı...
68 syf.
·Puan vermedi
Kitabın detaylı video incelemesi şuradadır: https://youtu.be/AVr6h2Lhmro

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

Zweig yine kısacık bir metinle upuzun şeyler anlatmaya çalışmış; ama bu kez olmamış.

Bende kitabın Doğubatı tarafından yapılan Nisan 2015 baskısı var. Bu baskıda kitap 72 sayfa olarak hazırlanmış. İlk 8 sayfası yayınevinin bilgilendirme sayfaları olarak yer kaplıyor. Ardından ön söz bizi karşılıyor ki bu da 4 sayfa yer tutuyor. Ön sözden sonra çevirmenin (Bkz: Gülperi Sert) Zweig hakkında yazdığı 10 sayfalık bir metni okuyoruz. Bu müthiş uzun giriş, "Kitap başlamayacak mı acaba? Kaç sayfalık orijinal içerik beni bekliyor?" sorularını sordurdu bana. Ve nihayet orijinal hikâye bu tam 22 sayfalık "giriş"in ardından başladı.

Kitabın 50 sayfa sürecek kendi serüveniyle baş başa kalmak için 22 sayfa boyunca birçok anlamda kitabı bağlamayan şeyler okudum. Yayınevleri bu hileye sıkça başvuruyor. Kısa ama popüler metinleri uzatabildiklerince uzatıp kitaba "kitap havası" vermek istiyorlar ki alıcı ya da okuyucu "40 sayfa kitap mı olur?" endişesine düşmesin ve kitabın satış kolaylaşsın. Bu benim bir teorim tabii ki. Bir gerçekliği var mıdır bilmiyorum; fakat ben böyle olduğu kanaatindeyim.

"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", çok sert başlıyor. Bu sert başlangıç, büyük Fransız yazarı ve filozofu Albert Camus 'nün Yabancı isimli şaheserini anımsattı bana: "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." İşte Zweig'ın kitabı da benzer bir sertlikte merhaba diyor okuyucusuna. Bu sert başlangıç, bir meraka salıyor okuyanın zihnini ve kalan sayfaları okuma arzusunu güçlendiriyor. Zweig bu merak uyandırma işini sıkça yapıyor kitaplarında. Bu sebeple de kısa kitapları, nicelik olarak akıcılığı artarak daha da kısalsa da nitelik olarak alıp başını çok uzaklara, derinlere doğru gidiyor. Fakat bu kitapta durum biraz farklı. Aynı merak, pek de uyandırılamıyor. Merakın ilk izleri verilse de bu izler çabucak siliniyor ve bütün konu ve mesele daha başlangıçta anlaşılıyor. Bu da okuma zevkini öldürüyor.

Kim var peki kitapta? "Sevgili ile satılık bir kadın arasında ayrım yapamayan bir hovarda" olan R., ne biçim bir kadın olduğunu bir türlü anlayamadığımız "Bilinmeyen Bir Kadın", zavallı bir çocuk ve sadık bir uşak.

Kitabın ana meselesi ise çocuksu bir karşı cins ilgisinin, aşk demiyorum, platonik, takıntılı ve hastalıklı bir tutkuya, bağa ve aşka evrilişinden ibaret.

Kitap 50 sayfalık serüveninin ortalarında Yeşilçam senaryosu gibi bir hâl alıyor. Bu civarda kitabın ritmi bozuluyor ve hatta kitap sinir bozucu bir hâle bürünüyor. Yeşilçam'dan aşina olduğumuz kadın-erkek-çocuk üçlemesinin farklı türlerinden birisi işte burada bizi buluyor. Fakir kız, zengin oğlan... Aleni bir ikinci sınıf Yeşilçam senaryosu...

Kitapta derin tutarsızlıklar da söz konusu. Örneğin kitabın ana karakterlerinden birisi olan R. hem ünlü bir yazar olarak anlatılıyor hem de yapıp ettiklerine dair hiçbir şeyi hatırlamayan bir hovarda olarak karşımıza çıkarılıyor. Bir popüler yazardan bahsediliyorsa onun nispeten zeki bir insan olduğunu algılıyorum ben. Bu nispeten zeki karakterin, yapıp ettiklerini hatırlamaması, tutarsızlık yaratıyor. Nasıl bir insan defalarca birlikte olduğu bir insanı, aradan zaman da geçse hatırlayamaz ki?

Son sözde, sinir bozucu ve gerçeklikte yaşanması güç olayları peş peşe sıralayan, gerçekte yaşaması pek mümkün olmayan karakterleri bünyesinde barındıran, ağır bir duygusal kaybı "kullanarak" kendini gerçeklik anlamında kurtarmaya çalışsa da yapaylıktan kaçamayan bir kitap "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu". Çıkarılabilecek ve zaten benim de çıkardığım birkaç duygusal alıntının haricinde, kazandırdığı hiçbir şey yok üzülerek söylüyorum ki.

Zweig'dan bu kadar kötü bir eser beklemezdim. Kitabı geçmişte de okumuştum ama demek ki bu kadar kötü olduğundan kitaba dair hiçbir şey anımsamamışım ki yeniden okudum. Gerçekten de hak ettiğinden fazla değer gören bir kitap. Daha iyi Zweig kitapları varken bu kitap bu kadar popüler olmayı hak etmiyor.
68 syf.
·3 günde·10/10
Özgün adı "Brief einer Unbekannten" olan eser ilk kez 1922 yılında basılmıştır.
Mektubun kahramanları bir kadın ve tanınmış roman yazarı Bay R. Konusu ise bu kadının Bay R ye yazdığı uzun bir mektuptan oluşuyor.

Yazar kendisine gelen birçok mektup arasından “Sana, beni asla tanımamış olan sana… Bu mektup sana ulaştığında ben hayatta olmayacağım “ ile baslayan bir mektubu farkeder ve hikaye başlar. Çocuğunun ölümünden sonra yazara aşkını itiraf eden kadın 13 yaşından beri eski komşuları olan yazara olan aşkını en başından anlatmaya başlar.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (27,2bin Oy)28,4bin beğeni98,4bin okunma26,4bin alıntı2,5milyon gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (18,7bin Oy)18,9bin beğeni72,5bin okunma19bin alıntı281,7bin gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.1/10 (27,7bin Oy)31,5bin beğeni102,8bin okunma63,3bin alıntı503bin gösterim
  • Satranç
    8.6/10 (30,8bin Oy)31,1bin beğeni112,6bin okunma33,8bin alıntı644,3bin gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (29,5bin Oy)34bin beğeni115,4bin okunma59,2bin alıntı1,9milyon gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (19,3bin Oy)20,5bin beğeni79,4bin okunma45,7bin alıntı412,1bin gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.1/10 (24,2bin Oy)27,7bin beğeni86,9bin okunma38,5bin alıntı308,4bin gösterim
  • Serenad
    9.1/10 (18,5bin Oy)20,4bin beğeni63,2bin okunma52,3bin alıntı200,2bin gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (18,6bin Oy)20,3bin beğeni72,1bin okunma112,6bin alıntı369,3bin gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (13,6bin Oy)14,8bin beğeni52,6bin okunma11bin alıntı222bin gösterim
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını yorumladım : https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

İçselleştirmelere doyamadığım, hatıralarıyla birlikte Ring Caddesi'nde dolaştığım, dönemin siyasetini ve erkek-kadın ilişkilerini en iyi kurguya döken yazarlardan biri: Stefan Zweig.

Zweig, novellalarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

İlk kez 1922’de yayınlanmış bir novella bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz.

Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da Elektra kompleksinin belirtilerinin görüldüğü bir hale bürünür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister.

Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

"Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

"Affetmesen de fark etmez.
Ben çoktan affettim seni,
Benimki bir beklenti değil.
Gökyüzü mavidir değişmez...."

----spoiler----
Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
"Kendimi sattım."
----spoiler----
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Sana, beni asla tanımamış olan sana."
Bu cümlede tüm kitabın özetini bulacaksınız aslında..
Birçok arkadaşımın tavsiyesiydi bu güzel kitap, oturduğum yerde birbirinden farklı duygusal anlar yaşadım sayesinde..

Bir kadın düşünün; aşık, kör ve her şeye rağmen umutlarını hiç yitirmeyen.. Bir kadın düşünün; bilinmeyen, tanınmayan ve hiçbir şartta hatırlanamayan.. Ve bir adam; yakışıklı, zengin, yardımsever ancak karşısındakini bir yabancıdan öte görmeyen, onu hatırlamayı beceremeyen ve onu umursamayan...

Birçoğumuzun bazen dönüp baktığı ve karşısındaki kişiyi bir anlık da olsa tanıdığını düşündüğü o birkaç saniyenin dayanılmaz muamması bu kitapta da yaşansaydı ne olurdu acaba? R., bilinmeyen kadını ya tanısaydı. Bilinçli bir şekilde yaklaşsaydı, gençliğinde günler geçirdiği kadını yıllar sonra tekrar gördüğünde tanıdık bir ifadeyle alsaydı kollarına. Ne olurdu? Yine aynı tutkuyla sever miydi kadın ulaşılmaz olan adama ulaşsa, ya da bir kitap olur muydu bundan, bu kadar severek okur muyduk bizler? Bence okumazdık, hatta kitap dahi olmazdı o zaman..

Bilinmezliğin karşı konulmaz cazibesi etrafımızı sararken, üzüntü ve umutsuzluk da bir yandan yakamızı bırakmıyor ve bu bize kesinlikle çekici geliyor.. Kadının sürekli olarak kullandığı 'Sen beni asla tanımadın' cümlesiyle içimizde oluşan keşke bir kereliğine de olsa tanısaydı hissi kitap boyunca bizi hiç bırakmıyor.

Bazılarına göre bir aşk, bazılarına göreyse bir saplantı olan bu duyguları son sayfaya kadar yaşıyor, biten mektupla birlikte R. ne hissediyorsa aynılarını hissediyorsunuz.. Aynı pişmanlık, aynı merak, aynı hatırlamaya çalışma çabası ve aynı korku.

Ara vermeden, soluksuz okunacak ve her sayfasında bir tane bile boşa yazılmış cümle bulamayacağınız harika bir kitap.. Okumak için tereddüt etmeyin. Yalnızca elinize alıp ilk sayfayı çevirin, sonrasını Zweig'e bırakın..
68 syf.
·1 günde·7/10
Bu 'Stefan Zweig'in ilk okuduğum kitabı oluyor. Kendisine ait kitapları daha yeni kitap raflarıma koydum ve seri şekilde okumaya başladım.
Bu kitabında tek isteği sevdiği erkek tarafından görülmek, tanınmak, fark edilmek olan 30 yaşında bir kadının 13 yaşından beri içinde yaşadığı tutku dolu (ki bence hastalıklı tutku) platonik aşkını anlatıyor. "Ama ne tutku be.." diyebileceğiniz tarz da.

Kadındaki bu tutkunun bir OKB gibi bir hastalık olduğu apaçık belli. Adamı tekrar tekrar bulup onunla birlikte gece geçirmek ve bir kaç mırıldama dışında hiç bir şey söylememek beni okurken deli etti, çocuğunun ölmesini göz göre göre izleyen bu kadın bir türlü içindeki bu saplantıdan çıkamaması ve çok zengin bir hayatı olmasına rağmen, 3 gündür çocuğunun yatağının içinde ateşler içinde kalıp ölmesi beni rahatsız etti. Burası sadece bana mı rahatsızlık verdi acaba...
(OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal hastalıktır. Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir.)

Bunun dışında ise bazı yerler de sanki sözcükler hep kendini tekrar ediyordu. Duyguyu alamadığımdan falan mı acaba diye de düşünmüyorum, tek solukta içine daldığım bir hikayeydi.

Okumamak için bir bahane bulunmayacağınız çok olmasa da etkileyici ve okumak için sırada olan arkadaşlara o büyük beklentiyi vermeden önerebileceğim bir kitap.

İncelemeyi kitaptan bir alıntı ile bitiriyorum.
İyi okumalar :)

"Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
68 syf.
·Beğendi·10/10
Kitap bittiğinde duraksadım ve bir kaç saniye öyle(ce) kaldım.. Sonra şu soruyu sordum kendime;

"Sevmek gerçekten ağzımızdan çıkan (bir) iki kelime(den) mi (ibaret)? Yoksa (bundan) daha fazlası mı? Bunu çok az insan anlayabiliyor sanırım."

İyi okumalar..
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Avusturyalı yazar Stefan Zweig (1881-1942), Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu orijinal adıyla Brief einer Unbekannten adlı öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme almıştır.

Yazarın hayatına yer vermeyeceğim, doğrudan kitabımızın incelemesine geçelim.

Kitabın mektup türündedir. Bir yazarımız var ve ona bir mektup geliyor. Gelen mektup kimdendir bilinmez ancak bir kadın tarafından gönderilmiştir, kitap adı neden 'Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" olduğu anlaşılıyor.

Kitabın girişinde ise etkiyeci bir cümle ile efsane girişler arasında yer ediniyor. Peki neydi bu cümle? Eh bunu da kitabı okuduğunuzda görürsünüz.

Şöyle düşünün size bir mektup geliyor fakat siz kimden olduğunu bilmiyorsunuz, ilk işiniz mektubu merakla açmak sonra okudukça kimden olduğunu ve neden yazıldığını anlıyorsunuz, anlarken beyninizden vurulmuşa dönüyorsunuz, acaba keşke öğrenmeseydim mi dersiniz yoksa iyi ki öğrendim mi? Okuduğunuzda hem siz hem de gönderen kişiyle ilgili geçmişten bugüne aranızda yaşanmış (ya da yaşanamadığı mı desem) olaylar var. Bu olaylar biri tarafından bilinen ve özel iken, diğeri tarafından gayet sıradan ve hatta unutulup gitmiş.

Mektup oldukça melankolik. Hüzün, aşk, ayrılık gibi konulara yer verilmiştir. Kitabın olmazsa olmazı tabi ki.. Konu aşk ve karşılıksız aşk! Bunu söylemek bile yeterince acı değil mi?
Zweig bu kitabında bunlara yer vererek okuyucuyu duygusalığa sürüklüyor, bunu 'bilinmeyen bir mektup'la merak uyandırarak güçlendiriyor. Tabi böyle olunca okumayan okuyucu elbette kalmaz. Mektup sadece gönderilen kişiyi değil sizi de avuçlarına alıyor ve sıkıyor, şaşkınlık ve merakla okuyorsunuz. Hani birinin özeli hep bizim ilgimizi çeker ya mesela birinin günlüğünü kim okumak istemez ki? Burada da bir mektup var, eh okumazsak olmaz tabi.

Bir romanı başarılı yapan ya da okunmasını sağlayan en büyük unsurlardan biri 'duyguyu geçirmek' tir. Kitap karşı tarafın hislerine dokunduysa roman kusuru dahi saklanmış olur. Bir insanın hislerini anlamak zordur, aslında şöyle desem daha doğru olur; bir insanın hissettiğini hissetmek zordur.
Burada acı çekmiş ve psikolojik melankoliye sürüklenmiş bir kadın var. Siz kadının hayatını okudukça hüzünleniyor ve bir yandan da 'acaba ne oldu başka ya da ne olacak?' merakıyla okumaya devam ederken bir bakıyorsunuz kitap bitti. Ve sonra kitaba bol bol övgüde bulunuyorsunuz haklı olarak. Bu kitabın 'etkileyicilik' başarısıdır.
Kadın diyoruz ancak bu bir erkekte olabilirdi, bu aşkı bir erkekte yaşıyor olabilirdi sonuçta aşk cinsiyet tanımaz, Kürk Mantolu Madonna bunun en iyi örneği.
Bazılarına göre abartılıymış kitap. Belki de başlı başına aşk bir abartı olduğu için abartı geliyor. Çevrenizde aşık insanlara bakın, sevgileri elbette size abartı gelecektir; çünkü aşk bir tutkudur, tutku ise abartıdan ibarettir.
Kitabımızda özellikle size abartı gelecebilecek kısım, küçük bir kızın (13 yaş) küçük yaştan gelen bu aşkı büyüyerek bir saplantı haline getirmesi olabilir. Tabi o yaşlarda duygusal yoğunluk fazladır, kişi o yaşta sevilme isteği duyar bu gayet normal, asıl olan ve bu sevgiyi zamanla gerçekçi kılan ise zaman geçtikçe sürmesi ve artmasıdır. Kim birini ölene dek her şeye rağmen sever? Çok az kişi öyle değil mi? Acaba öyleleri kaldı mı?

İnsanların psikolojileri farklıdır, kimileri çok bağlanır unutamaz, kimileri yerine başka birini koyar unutur, kimisi için ise sadece hevestir. Kitabımızda ise çok bağlanmış bir karakter var. Bu kitapta en güzel mesaj; aşk ne olursa olsun ve her şeye rağmen sevmektir, kusurlarına rağmen sevmek..
Düşünsenize birini seviyorsunuz ve onun dokunduğu her şey sizin için kutsal oluyor, o ise sizi hiç hatırlamamıştır bile... Buna rağmen bu aşk asla bitmiyor. İşte ben buna AŞK derim!

(Elbette Zweig'in döneminde psikoloji ön plandadır bu yüzden eser de psikoloji söz konusudur, yani dönemin etkisi de vardır.)

Kitapta tekrar ve yenilemelere yer vermesi ve soru sorma yöntemiyle anlatımı güçlü kılınmıştır.

Kitapta mekan sınırlıdır. Az kullanılmış.
Mektupta geriye dönüş teknikleri mevcut (mektup geçmişi ağırlıklı olarak anlatıyor, şimdiye ise yer yer geliyor yani bahsediliyor.).
Zaman unsurunda ise yaklaşık bir yarım saat bir zaman var. İşte yazarın gelmesi eline mektubu alması ve mektubu okuması ile kitap son buluyor bu da yarım saatlik ya da bir saatlik bir süredir. Kısa sürede etkileyici bir olay söz konusu. Bizlerin dahi hayatında bazen bir dakikada dünyamız değişir. Şimdi en sevdiğiniz insanın ölüm haberini alsanız? Ya da anne babanızın geçek anne babanız olmadığını öğrenseniz?

Bir de kadın sürekli "Sen, beni asla tanımadın!” demektedir. Ahmet Cemil kitabın sonunda yer verdiği incelemesinde nedenini şöyle belirtiyor:
~ kadının dile getirdiği şu söylemle hep karşılaşırız: “Sen, beni asla tanımadın!” Buradaki “ben”, erkeğe delice âşık olan “ben”dir ve erkek, onu bu niteliği ile hiç tanımamıştır. Onun için bu “ben”, hayatına giren öteki kadınlardan –ki, bunların sayısı hayli kabarıktır!– hiçbir farkı bulunmayan bir bendir. ~

Aşkın psikolojisini tek taraftan ele alıp okura sunan bir yazar.
Kitabı okudukça bilinmeyen bir kadın kısmen bilinir hale gelir. Kısmen dememin nedeni ise kadının kendisini ifade ettiği kadarını tanıyoruz. Yazar olan R. Hakkında ise yeterli bilgiye sahip değiliz, evet bilgi var ama yeterli değil. R.'nın gerçekten duygu ve düşünceleri nelerdi?

Kitabı girişinden itibaren sizi sürükleyecek, sizi derinden etkileyecek ve belki de size eski (çocuklukta olabilir) aşklarınızı hatırlatır diye düşünüyorum.

Bir kadının duyguları olduğu için mi? Duyguları kendi açımdan hissettiğim için mi? Bilmiyorum ama beni gerçekten çok etkiledi.

Siz de kitabı okuduysanız kitap hakkında görüşlerinizi yoruma yazar mısınız merak ediyorum?

Kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim :)
68 syf.
Öyle bir yerdeyim ki...
Birini sevememek, sevdiğine ait olamamak ve hiçbir şey hissetmemek çok tuhaf bir duygu. Hani kimseyi sevemezsin ya ama sürekli bunun acısını çekersin ya aynı onun gibi işte, sürekli bir yalnızlık hissi… Neden korkuyorum ki birisiyle aşk yaşamaktan? Neden bir adım atamıyor ve neden korkularımı yenemiyorum? Cevap bulamadığım en zor sorulardan biri her halde. Bu soruları sürekli kendi kendime sorarak da yaşanılmaz ki . Hayat aslında önüme bir sürü kişi çıkarıyor, seçimlerimi bana bırakıyor ben ise seçim yapmaktan korkuyorum. Sanki böyle sürekli mutsuz olacakmışım gibi, sanki yolda yürürken aniden arkamdan biri gelip beni bıçaklayacakmış gibi. Hani mutlu olmayı istemiyor da değilim aslında. Kim istemez ki; her sabah güne gülerek başlamayı, yarınlara umutla bakmayı ama sürekli bir üzüntü, mutsuzluk içindeyim gerçek aşkı bulamamanın korkusundan dolayı. Hissettiğim acıyı kimseye söyleyemiyor ve sessizce ağlayıp atlatmaya çalışarak, her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ediyorum ama bir yere kadar. ..

“Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?” (Sayfa:52)

Acılarla kendimi sürekli dibe vurup, vurdukça en dibe batıyorum. İçim kor gibi yanarken susmak acıların en beteri oluyor benim için. Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum hiçbir şey olmayacağını bile bile. Sonra hayat beni amaçsız bir hortuma sürüklüyor. Günler geçtikçe her şeyim darmadağın olup, kayboluyor. Kimseye karşı bir şey hissedemez hale geldim. Bunların hepsi bilmediğim amaçsız bir korku, sebepsiz bir korku. Belki de tam aşkı buldum derken kaybetmiş olmanın hezimeti? Her sorumun cevabı çıkmaz sokak işte. Ne duygularıma tercüman olabiliyorum ne de bitmek bilmeyen gereksiz beni üzen sorulara. Hayatın onca güzel şeylerini yaşamak varken saçma bir konuda takılıp kalıyorum. Sanki her şey sona ermiş, umutlarım yıkılmış, sevdiğim kişi yıllar önce ölmüş de hayata küsmüş, hayat bağlarım kopmuş gibi tıpkı bu yazıyı yazarken konudan kopmam gibi. Her şey zor geliyor artık kaderime razı olur hale geldim. Mutsuzluk ise artık yaşam biçimim oldu. Her sabaha hayal kırıklığı ile uyanmak. Günlerimin boş ve sıkıntılı geçmesi de cabası. Kimsesizliğin, hissizliğin verdiği zehri gün geçtikçe içime çekiyorum. Bir ilaç lazım bana zehri atmam için. O ilaç ise ne bilmiyorum. Belki de eczanelerde bulunmayan bir şey. Bir yere kadar toparlar belki ama ben hep aynı yerde hissedecek gibiyim kendimi.

''Ben, bütün o zaman boyunca yalnızca sende yaşadım.'' (Sayfa:21)

Artık beni kurtaracak hiçbir şeyim kalmadı. Mahkumum yalnızlığa, kimsesizliğe, hissizliğe, mutsuzluğa ve sensizliğe.. Bazı sokaklardan hızlı bazılarından salınarak geçilir, bir de hiç geçmek istemediğimiz sokaklar vardır ya hani ben ise çıkmaz sokakta kurtulmayı bekliyorum, umutsuz bir şekilde..
Keyifle okurken eşlik etsin size.
https://www.youtube.com/watch?v=dPCzZuMR8eY
68 syf.
·9 günde
"Sen beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
"Sana, beni asla tanımamış olan sana."
Merhaba..
Herkese selamlar Ben bugün ilk incelememi sizlerle paylaşacağım..
Anladım ki Stefan Zweig bağımlılık yapıyor, her seferinde karakterin yerine geçip, eşsiz bir empatiyle yazıyor eserlerini. Benim en sevdiğim eseri oldu.
Bilinmeyen bir kadının mektubu,
62 sayfalık eserin konusuna değenecek olursam ; tanınmış roman yazarı Bay R. doğum gününde kendisinin bilmediği, hatırlayamadığı, bir kadından mektup alır. Mektupta bilinmeyen bir kadının çocukluğundan beri süregelen aşkı,tutkusu, hayalleri, yaşadıkları ve tek başına gerçekleştirdiği hayat mücadelesi anlatılır. Ve Bay R. bu kadınla defalarca birlikte olmasına rağmen kadını yine de hatırlayamaz. Bu kısım beni derinden etkiledi, böyle umursamaz ve bencil bir adamın bu denli aşkı ve adanmışlığı haketmediğini düşündüm.
Her duyguyu içinde barındıran, her cümlenin derin anlamlar taşıdığı bu kitabı okumanızı tafsiye ederim.
Keyifli okumalar.. :)
Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Baskı tarihi:
2020
Sayfa sayısı:
64
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056955532
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Brief Einer Unbekannten
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sıfır6 Yayınevi
Tanınmış roman yazarı R., kısa dağ gezisinden dönmüştü. Sabahın erken saatlerinde Viyana’ya ulaştı, istasyondan bir gazete aldı, tarihe göz attığındaysa doğum günü olduğunu hatırladı. “Kırk bir” diye geçirdi hemen aklından ve bu düşünceden ne memnun oldu ne de üzüntü duydu. Bir taksi çevirdi ve evine giderken gazeteye şöyle bir baktı. Yardımcısı, o yokken gelen birkaç ziyaretçinin ve bir yada iki telefon mesajının olduğunu ev sahibine bildirdi. Bir yığın mektup onu bekliyordu. Kayıtsız bir şekilde mektuplara baktı, birkaç tanesini gönderenler ilgisini çektiği için açtı; adresleri yabancı el yazısı ile yazılmış büyük paketleri ise bir kenara yığdı. Bu arada koltuğunda rahatlayıp sabah çayını içerken gazetesini bitirmiş, makale okuyordu. Sonra bir puro yaktı ve ayırmış olduğu mektuba uzandı.

Bir kadının el yazısıyla alelacele kaleme alınmış, birkaç düzine mektuptan oluşan sıradan bir mektup gibi müsveddeydi. İstemsizce, bir kere daha, acaba gözden kaçırdığı bir şey var mı diye zarfı yokladı. Fakat zarf boştu, ne bir imza ne bir gönderici adresi ne bir kağıt ne de bir çift söz… “Tuhaf” diye düşündü ve müsveddeyi okumaya başladı. “Beni hiç tanımamış sana,” diye başlıyordu. Kafası karışmıştı. Bu, ona mı yazılmıştı yoksa hayali bir kişiye mi? Birden merakı uyanmıştı ve mektubun geri kalanını okumaya başladı...

Kitabı okuyanlar 91,4bin okur

  • Simge arel

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları