·
Okunma
·
Beğeni
·
20,8bin
Gösterim
Adı:
Bin Hüzünlü Haz
Baskı tarihi:
10 Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850047
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar...

Yazma serüvenini hayatı kelime kelime genişletmek olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak...
Hikâyenin bütünlüğü daha fazla çözülmesin diye, bu bölümde de boş bırakılmış birkaç sayfa tadı bulunsun istiyorum çünkü ve böylece hikâye, bir süre de olsa benliğimin sınırlı bakışından kurtulup rahat bir soluk alabilsin, kendisi kalabilsin, ya da anlatmakla ben onu bir yandan yaşatıp bir yandan öldürüyorsam bu güzel günahın birazı da sizin olabilsin istiyorum.

Bin Hüzünlü Haz olağanüstü bir metin, gecikmiş Türk romantizminin başyapıtı. - Yıldız Ecevit
152 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Anlatıcı kâğıdı önüne, kalemi eline almış ve betimlemiş. Cümlelerce, paragraflarca, sayfalarca betimlemesini sürdürmüş ve kitabını sonlandırmış. Her bir betimlemenin olduğu cümlelerin içindeki kelimeler de ayrı ayrı konuşmuş. Anlatıcı her gördüğünü, her duyduğunu, her düşündüğünü betimlerken de bir arayışın içinde, kitap zaten bir arayışın kitabı ama sanki bu arayışında bulmayı hedef olarak kafasına koymamış gibi, betimliyor, soruyor, soruşturuyor ama her bir kuvvetli betimlemesini de “belki'lerle”, “ya da'larla” aksini betimliyor, sorarken bize de sordurtuyor, yer yer kitabın sizi eline alıp sizi okuduğunu hissettiriyor. Alaaddin, Alaaddin’i arıyor. Bilmiyorum, belki de her şey, her kişi Alaaddin’dir. Bir masal içinde gibiyiz, Doğu ile Batı’nın masallarının içinde arıyoruz, roman kendini arıyor da diyebiliriz. Doğu ve Batı’nın masalları içinde ararken de kitaba başarılı bir metinlerarasılık hâkim ve aynı zamanda kurgu içinde kurgu da hâkim, yani güzel, başarılı bir şekilde de bir üstkurmaca örneği. Hasan Ali Toptaş’a Türkçeyi en iyi şekilde kullanan yazar denilmesi haklı bir övgü, sanki dilimizdeki her bir kelimenin sahibi gibi ve onları da eğitmiş gibi. Eğittiği her bir kelime de Toptaş’tan aldıkları komutları yerine getirmede son derece sadıklar. Bu komutlar sayesinde de ortaya bu değişik, bu ilginç, ilginç olduğu kadar da başarılı roman çıkmış. Kelimeler çıkarmış diyorum çünkü bu kitapta olan kelimeler, kitabın içinde Toptaş’ın onların sahibi olmasına rağmen bağımsızlığını ilan etmişler. Yazıldıkları satırlarda olduğu kadar, yazılmadıkları, boş bırakıldıkları hatta eksik ve yarım yazıldıkları yerlerde de egemenliklerini gösteriyorlar. İşte bu kısımlarda Toptaş topu kısmi olarak bize bırakıyor, bilinç akışını yapıyor ve bizim tamamlamamızı istiyor, kitaptaki baş etken olan arayışa, sormaya bizi de dahil ediyor, kitap bizi okuyor buralarda çünkü okumak istiyor bizi. Kimi yerlere kelimeler bulabilsek de yok hayır hepsine bulamıyoruz.

Okuduğum en değişik, en ilginç kitaplardan biri hatta üst sıralarda kendine rahatlıkla yer edinebilecek kadar da başarılı. Kitap içinde öylesine değişik, öylesine özenli seçilmiş kelimeler var ki, belki de kelimeler kendine yer edinmiş ve ahenkli cümleler ile bu kitabı oluşturmuşlar, ki bu kelimelerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Sanki kelimeler bir uyum içinde, su damlası sesinin, kırılan bir kristal tanesi ile beraber çıkardıkları güzel bir ses gibi, notaların uyumlu dizilişiyle oluşan ezgilerinden ortaya çıkan güzel beste gibi büyüsünü hissettiriyor, takım çalışmasının en güzel örneğini gösteren, her birinin görevini bilerek, arka arkaya, bir nizama göre ip gibi sırayla çalışan karıncalar gibi kâğıdın üstüne dizilmiş kelimelerin kendilerine yer edindiği, ya da ince, kıvrak estetik parmakları ile önündeki ıstara keyifle, özenle dokuduğu motifleri, Türk tarihinde kendine sürekli yer edinen renklerin kullanılması ile beraber, desen kompozisyonunun dokunduğu gibi cümlelerin olduğu, ya da bir nakkaşın çok istemesine rağmen, üslup diye tutturulan, kişisel bir iz bırakılmamasına yol açan hatanın etkisi ile mutluymuş gibi görünürken, kedi tüyünden yapılmış, o çok sevdiği fırçasını ustalıkla her kullanışında ortaya çıkardığı, en başarılı tezhipinin verdiği güzellik hissi gibi cümlelerin de his verdiği bir kitap. Belki de bu dediklerimin hiçbirinin olmadığı, benim tamamen yanıldığım, patlayan bir cin mısırı tanesi gibi, bir araya toplanıp bir top şekli oluşturan kelimelerin, parça tesirli bir bomba gibi patladıktan sonra etrafa kelimelerin saçıldığı, saçılıp yükseklere çıktığı ve sonrasında da etrafa sevinçli ve hüzünlü belki de ruhu, duyguları okşayan kelimelerin, yükseklerden aşağılara bir akvaryum içine, içindeki balıklara beyaz ekmeğin içini parmaklarımızın arasında ufalayıp, suya bıraktığımız kırıntılar gibi düştüğü, belki de Aralık ayında yağan, yağarken de birbirine hiç çarpmayan kar taneleri gibi yere düşüşlerinin olduğu gibi, düştüklerinde de düştükleri yerde kuluçkadaki bir yumurta gibi yatıp kalan kelimelerin, bir güç tarafından, bir lider tarafından bir sesle, bir çağırışla kaldırıldığı, onları bir araya toplayıp, üzerlerinden her bir şeyi alınmış, yaşamları kısıtlanan, özgürlüklerine el konulan insanlar gibi Spartacus’un kendilerine seslenmesi sonucu bir araya toplanıp ayaklanmaları gibi ayaklanıp, her bir kelimenin görevlerini anımsayıp, cümle oluşturmaları gerektiğini fark edip kitabın içinde yer alıp cümlelerin oluşturulduğu bir kitap da olabilir. Oluşturulan bu cümlelerde de kelimelerin öz benliklerine layık olan hakkı verebildikleri bir kitap. Belki de yine tamamen yanılıyorum ve
tarzında bir kitaptır, kitabında içinde okura etki eden
cümlelerin de bulunduğu bir kitaptır. Şunu anl m ki sa ım bu tarzbir ki p dahakolaykolay karşıma çık z ve Bin Hüzünlü Haz da benim için hep ayrı bir yerde olur.

Bir belirsizlik hâkim kitaba, sayfalarca betimlemeleri okusak da aslında birçok şeyi bilmiyoruz, yazar-anlatıcı bizi bir bilinmezliğe sürüklüyor. Sözgelimi ile yapılan, aksi belirtilen betimlemeler, çoğulculuk ve belirsizlik ile beraber okuru esir alıyor ve bırakmıyor. Bu çoğulculuğu, aksi ve zıt kavramları ile kitap içinde sıklıkla görüyoruz, aslında kitabın ismi de bize bu belirsizliği, çoğul anlamı veriyor; Hüzün ve Haz birbirine ne kadar zıt birer kavramlar değil mi? Daha da çok var bunlardan kitabın içinde, at nallarının, kişnemelerinin seslerini duyarken hemen arkasından da otomobillerin homurtularını duyuyoruz, ibadethane içindeyken genelevden bilgiler alıyoruz. Onun için kitaptan fazlasıyla aldığımız belirsizliğin yanında çoğulculuğu da alıyoruz ve bu çoğul bakışlar da belirsizliği pekiştirip kuvvetlendiriyor.

Bin Hüzünlü Haz, postmodern bir arayışın kitabı. Edebiyatımızın en güzel, en farklı çalışmalarından biri. Bir orman içindeyken sanki bir kütüphane içindeymişiz gibi birçok masal ve birçok roman karakteri ile zaman ve akış hiç olmadan metinlerarasılığın olduğu, belki de her bir yaprağın farklı bir kitap olduğu bu ormanda arayışın devam ettiği, sorgunun sürdüğü bir kitap. Kendini anlatıyor kitap buralarda, kurgu içinde yaptığı kurguyla postmodern esasları kuvvetlendiriyor. Zaman zaman içinde akıyor, kronolojik bir akış olmadan akan zaman ihlal edilip belirsizlik büyüyor. Kitaba kaybolmuşluk daha ilk başlarında hâkimken her bir kelime sonrası daha da yetişip büyüyor. Anlatıcı sanki ara ara değişiyor, değişmese de zamanı değiştiriyor.

“Galiba bu durumda ben, artık kızı oradaki ben de fark ettiğine göre, yıllar öncesine gidip kıza o zamanki gözlerimle baksam ve onun için ‘koşuyor’ yerine ‘koştu’ desem daha iyi olacak.”

Sanki roman değil de uzun bir şiir okudum. Ülkemizde böyle bir yazarın, böyle bir eserin olması biz okurlar için büyük bir sevinç olsa gerek.
152 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
“ ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”

152 sayfayı 9 günde okuyuşuma teselli olan bu cümleler “ hazza doymak için hüzünden geçmek gerektiğinin” ispatıdır.
Türk edebiyatının yeni Yusuf Atılgan’ı, Doğu’nun Kafka’sı denilen Toptaş hem sadisttir hem mazoşist.

Mazoşisttir çünkü :
“Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana. Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.” der.

Sadisttir çünkü okuyucu da onu kıvrana kıvrana anlamaya çalışmak zorunda kalır.

Arayışın romanıdır Bin Hüzünlü Haz...
Aranan Alaaddin’dir güya...

KAYIP ALAADDİN
KAYIP ŞEHİRLER
Parçalanmış yaşamlar...
Lekeli anılar...
İnsan kalpleri...
İnsan yüzleri...
Genç ölüler...
Karanlık korkular...
Zifiri karanlıklar...
Küflenen bakışlar...

Yüzlerce yıldır aranmaktadır Alaaddin :
Padişah saraylarında...
Çöllerde...
Bozkırlarda...
Ormanlarda...
Metropollerde...
Mahallelerde...
Kahvehanelerde...
Yeryüzünün dört bir yanında...
Bir cellat boynunu vurmadan,
kurda kuşa yem olmadan bulunmalıdır.

Okuyucuya bir kaosun başrolünü vererek huzursuzluğuna ortak ediyor Toptaş.
Sanki Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki Araf’ta Cehennem’e doğru yol alıyoruz...
Sanki Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Samsa’yız...
Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurdu alt etmeye çalışıyoruz...
Kırk Haramileriz ...
Böylece metinlerarası gezerken aynı zamanda postmodernin “bunalımlı” çocuklarıyız.
Kelimelerle gidiyoruz...
Kelimelerle kalıyoruz...
Kelimelerle yaşıyoruz...
Kelimelerle gülüyoruz...
Kelimelerle ağlıyoruz...
Sonra kelimelerle kös kös geri dönüyoruz!

Hayatın ağırlığına katlanabilmek için içinde açılan yaraları onarabilmek için bir serap yaratmış Toptaş.

Bakmayın onun Alaaddin deyip durduğuna
bu Alaaddin, pekâlâ hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilirmiş ...

Kolundan tutup birbirini gezdiren, birbirini öldüren, birbirini doğuran, binlerce, on binlerce,yüz binlerce hikâyenin arasında gezinip sağ çıkabiliyorsanız Toptaş sizindir.

Çok zorlu bir kitap...
Zoru sevenlere tavsiye edilir.
152 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Hasan Ali Toptaş’ın eserinde Okunması ve sindirilmesi gerçekten çok zor bir kitap. Konu olarak Alaaddin adlı kahramanımızın bulunma, aranma, aranmama, bulunmama süreçlerinin hepsinin aşama aşama geçtiği bir kitap. Uzun uzun cümlelerin, aynen burada kullandığım gibi aynı kelime betimlemelerin "sık sık" kullanıldığı okurken akıp giden fakat anlamaya çalışırken durup biraz dinlenmek zorunda hissedeceğiniz bir olay örgüsü var.Okurken ilk defa yoruldum kitaptan bir alıntıyı beğendim ; "... bir yanım binlerce dala dönüşen zamanın parçalanmışlığından milyonlarca yaprak hâlinde kıpır kıpır sarkarken, bir yanımı alsın rüzgâr, ta uzaklara savrulsun. Olabildiğince uzaklara..."
Okumanızı öneririm ancak önce Kuşlar Yasına Gider’i okuyunuz daha sade ve anlaşılır bir eser
152 syf.
·5 günde
Kelimelerden müteşekkil bir adam: Hasan Ali Toptaş...
Gözleri kelimelerden, elleri kelimelerden, dili kelimelerden...
Binbir Gece Masalları'ndan fırlamış gibiyim şuan. Sanki Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gragor Samsa'yım, evet, bir böceğim, kendi için verdiği savaşımla var olan. Sanki o mahşeri kalabalıktaki Dante'yim...

Evet görmüştüm, çok iyi yazan Türk yazarlar görmüştüm. Sabahattin Ali'ler, Zülfü Livaneli'ler, Orhan Kemal'ler, İbrahim Tenekeci'ler, Ali Ural'lar... Evet görmüştüm ama kelimelerle bu denli dans eden, kelimeleri bu denli muntazam kullanan bir yazar hiç görmemiştim. Hayran kaldım.

Sayın Toptaş kitabı otoscopi yöntemiyle kaleme almış. Psikolojide "kendi dışında bir kişi gibi kendini görme, izleme" olarak tanımlanıyor bu terim. Kitap da kendi dışındaki bir kişi onu görüyormuşçasına kaleme alınmış. Daha önce bu şekilde bir kaç roman okumuştum, ama hiçbiri bu kadar kaliteli değildi.

Çok keyifli bir kitaptı. Okuması zordu ama anladığınız her kelime size ayrı bir haz veriyordu. Uzun uzun cümleler, müthiş güzel tasvirler... Muazzam diyebilirim.
İlk kez okuyacaklara bu kitapla başlamalarını önermiyorum. Biraz değişik ve baya ağır bir kitap. Okumaya başlarken ilk önce diğer kitaplarını tercih etmenizi öneririm.

Çok güzeldi, resmen kelimelerle edilen dansı izledim kitap boyunca, üstadlardan yaptığı alıntılar da takdire şayandı. Günahın mahzenlerinde cirit attırdı bana sevgili Toptaş. Muazzam bir değer, muazzam bir kalem. Şuan bitirdiğim bu kitabın yazarı bir Dostoyevski'den bir Kafka'dan aşağı değil. Hiç abartısız söylüyorum. Böyle bir yazara sahip olduğumuz için gurur duydum.
Kesinlikle ve kesinlikle öneriyorum, keyifli okumalar...
152 syf.
·4 günde
Romanlarını varlık ve yokluk üzerine kuran Hasan Ali Toptaş, yine aklın gerçek dünyada yapılandıramadığı bir roman yazmış. Klasik roman anlayışından uzak, fantastik gibi görünen romanlarında, dili araç olmaktan çıkarıp amaca dönüştüren Toptaş, bu dönüşümü sanatsal bir şiirsellikle bu romanında taçlandırmış. Gerçeği ve kurguyu belirsizliklerle birleştirilmiş. Anlayacağınız övmekle bitmez.

Kitabı bitirdikten sonra postmodern tarzda yazıldığını öğrendim. Postmodernizmin üstkurmaca, metinlerarasılık, imgeleme gibi öğeleri sıkça kullanılmış. Bu yapıya uygun yazılan romanda detaylar kaçırılmamış.

Roman, Alaaddin isimli varlığı ve yokluğu bilinmeyen bir kahramanın içsel anlatılarıyla kendini aramasıyla başlıyor. Bir bölümden sonra ray değiştiren yazar, başka bir anlatıcıya Alaadin'i roman boyunca farklı mekanlarda ve kişiliklerde aratıyor. Klasik veya modern romanlardaki öğelerden söz etmek bu romanda imkansız. Anlamlı ve izlenebilir bir olay örgüsünün yerine sürekli arayış içinde olmak, içsel monologlar ve gözlemlerin sıkça kullanılması sizi sıkabilir. Uzun cümlelerin yer aldığı romanda dilin ustaca kullanımı bu cümleler arasında sapma ya da kopukluk oluşturmamış. Belirsizlik ve arayış tüm kitap boyunca devam ediyor.

Romanda zaman bir akış içinde yer almıyor. Dünyadaki zaman ve tarih algısının olmayışı geçmişle geleceğin iç içe ve üst üste olmasını sağlamış. Zamanda olduğu gibi mekânda da bir belirsizlik var. Çesitli mekânlarda geçen arayış, mekânın merkezden çekilmesi noktasında iyice silikleşip, detaylı bir mekân tasvirini ortadan kaldırıyor.

Kısaca; yukarda bahsettiğim gibi postmodern roman özelliklerine sıkı sıkıya sarılmış bir kitap. Sürekli bir arayış ve belirsizlik var. Tavsiyem olay örgüsüz roman sevmeyenlerin okumaması. İyi okumalar.
152 syf.
·3 günde·8/10
Upuzun betimlemelerin, cümlelerin bulunduğu bir kitap.
Kitaba çoğu zaman ara vererek okudum.
Alaaddin, isimli bir kahraman aranıyor kitapta. Herkese onu sorup, nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Farklı yerlerde ve kişiliklerde aranıyor.
Aslında kaybolan benliğini bulma çabalarını Alaaddin'in suretinde arayarak, bulabileceğini düşünen biri var ama bu kişininde kim olduğu belli değil.
Bir arayış var ama niçin, neden olduğu da tam olarak belli değil.
Kitabın bir kısmında da masal okuyoruz, doğaüstü olaylar. Düşsel anlatımlar oldukca fazlaydı.

Anlaşılan insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha..
152 syf.
·3 günde·10/10
Bir varmış bir yokmuş tadında, nice arayışlarla ve daha çok bulamayışlarla dolu bu kitap;
Henüz başlarken elimde ne kadar somutsa, var olduysa,
Kitabı bitirdikten sonra da ben o kadar yok oldum sayfalarında. Ya da kitabın gizli anlamlarında öyle kayboldum ki bunu kopkoyu bir yokluğa yordum, bilemiyorum.

Peki nasıl anlatılır böylesine sonsuzlara bölünmüş bir kitap? Öyle ki her bir katmanında bilinmez zamanlara ait duyulmamış, duyan olmadığı için de bir türlü tamamlanamamış masallarla örülüyken ben bu bilinmezliklerden hangisine tutunmalıyım diye çok düşündüm önce. Aslında tek tek çok şey söyleyebilirmişim, size kitabı saatlerce anlatabilirmişim gibi de hissettim bir yandan; fakat bana öyle geliyor ki bu anlattıklarımı da en sonunda bir araya getirip birleştirdiğimizde yine dilsiz bir tamamlanmamışlıktan başka bir şey çıkmazdı karşımıza.

Çünkü bana kalırsa, Hasan Ali de bu kitabı bize belli bir şeyi anlatmak için kaleme almamış. O sadece, salt ‘anlatma’yı eşsiz bir sanat haline getirerek dokunmuş kelimelere. Zihnine dolan ilhamların coşkunluğuna kendini bırakarak kelimeler üzerindeki sihirli hünerlerini zihinlerimize acı çektirmek ve bizi bu acıdan doğacak ince hazlara boğmak pahasına yazmış.

O böyle yazınca, biz de bir zaman sonra kendimizi bu renkli akışa kaptırıp bir şeyi anlatmasını değil de, sadece anlatmasını istiyoruz zaten. O öylesine zahmetsiz bir zarafetle kelimelerden kelimelere, cümlelerden cümlelere ya da hiç de o bilindik kelimelere benzemeyen, bize sadece kelime diye gözüken birtakım titrek şekillerin arasından geçerken, biz de bu geçişlerin arasındaki belli belirsiz bir boşluğa kıvrılıp öylece yolculuk etmek istiyoruz onlarla.

Ve bir zaman sonra fark ediyoruz ki bu yolculuk, arayıştan başka bir şey değilmiş aslında. Biz en başından beri Alaaddin’i arıyormuşuz kitap boyunca. O Alaaddin ki, suçtan arınmış varlığından dolayı duyduğu tedirginliğe daha fazla dayanamayıp nice işlenmemiş günahların peşinden koşup sırra kadem basmış sözgelimi. Ve biz de onun peşinden sonsuzluklara dalarken buluyoruz kendimizi; kimsesiz apartmanların sıra sıra dizildiği renksiz şehirlerde, o şehirlerin karanlıklarında uyuyan izbe köşelerinde, belki o köşelerde yatıp kalkan solgun yüzlü çocukların üşüyen soluklarında, işsiz babaların ceplerini dolduran intihar habercisi meteliksizliklerde, copların genç bedenler üzerinde durmadan inip kalktığı mora çalan pembeliklerde, sonra sınırları olmayan ormanların kuş ötüşü şavkıyan türlü yeşilliklerinde, aşılmamış çöllerde, o çöllerin tepesinde bitimsizlikle parlayan güneşin yaktığı kum kokulu tenlerde, ya da camilerin asırlara batmış çinilerinde, kiliselerde yakılan mumların titrek alevinde, belki kerhanelerin pespembe odalarında devinen kokmuş hırıltılı nefesinde, hatta daha sonra saraylarda ve karanlık mahzenlerde bile arıyoruz. Arıyoruz ama, Alaaddin’i bulmaktan çok bu nice aramaların içinde biz kayboluyoruz bu sefer. Ya da sanki Alaaddin sayısız parçalara bölünmüş de tüm bu gördüğümüz yerlere azar azar sızmış gibi, her gittiğimiz yerde biraz da ona rastlıyoruz sanki. Peki biz kimiz? Başka bir Alaaddin mi? Ya da Alaaddin’in kayboluşundan geriye havada öylece asılı kalan boşluğun kendisi miyiz, bunu da bilemiyorum.

Sonra yine, romanı okurken bu boşlukları ve bu boşlukların içine saklanan tamamlanmışlıkları kendimiz birleştirerek yeni anlamlar yaratmaya da başlıyoruz bir yandan. Böyle olunca roman, biraz da Hasanım Ali’nin yazdığı roman olmaktan çıkıyor da bizim parça parça anlamlarla yamadığımız bambaşka bir roman haline geliyor. Böyle olunca, acaba Hasan Ali biraz da böyle olmasını mı istedi diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

Biz böyle düşünedurup zamanın dışına çıkmışken Hasan Ali yazmaya devam ediyor elbette. Kelimeler öyle bir dökülüyor ki zihninden, okuduklarımız ne kadar gerçek ne kadar hayal onu da anlamıyoruz. Zaten biraz anlar gibi olduğumuzda da gerçek ve hayalin arasındaki o titrek çizgi dalgalanıyor, narin bir tül gibi dağılıyor da eriyip duruyorlar birbirlerinde, yok oluyorlar ansızın. Biz de onların arkasından havada dalgalanan bir boşlukla kalakalıyoruz sanki. Tüm zıtlıklar bir oluyor da biz bunu anlamıyoruz.

Sonra Hasanım Ali bizdeki bu hali görüyor, görmekten de öte anlıyor olacak ki, buna bağlı olarak kitabı yazarken hissettiği duyuşları şöyle aktarıyor sonlarda:

‘’Benimkisi, hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin, hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karışık ve acayip bir yorgunluktu.’’

Güzel insan, şiir insan... Bu kitapla yorgunluğuna biraz olsun ortak olabildiysek ne şans.

Benim okurken hissettiğim şeyse... Gerçek miydi yoksa hayal miydi bilemeyeceğim; ama aldığım zevk içimden çıkmış da buhurdanlıktan tüten ince bir duman misali önümde somutlaşmış, bana gülümsüyordu. Somuttu; ama ‘gölgesizdi’... Eh, artık ben diyeyim var, siz deyin yok.
152 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Hislerini anlatabilmek için çareyi mürekkepte bulmuş, yazarak kendini ifade etmeyi seçmiş bir kadın ve kadının büyük bir beklentiyle aradığı adam, Alaaddin...

Yüzünü hiç görmediği ve sadece kalabalıklar arasında bazen sesini işittiği bir adamı bulmalı kadın. Serseri, üç kağıtçı ve ayyaşların bulunduğu ücra köşelere bakmalı Alaaddin'i bulmak için çünkü Alaaddin masum olsa bile arkadaşları serserilerdir. Herkesin birilerini aradığı yerlere bakar ama ne mümkün bulabilmek! Belki de artık sadece aramaya başladığı için aradı durdu.
Alaaddin'i beklerken kelimelere sığındı, içinde uzun zamandır bekleyen kelimelerin tozlarını aldı. Kalbinde onun yokluğuna çarptı. Herkeste bir parça buldu Alaaddin'den. Yeri geldi adımları ileri değil hep geriye gitti...

Neredeydi bu adam? Nereye bakmalı, kimlere sormalı? Sokaklarda boşluğa fırlatılmış bıçak gibi savrulanlarda, hapishanelerde türkü söyleye söyleye çürüyenlerde, kapı kapı gezip ekmek dilenenlerde, şehir çöplüklerinden yiyecek artığı toplayanlarda bulabilirdi belki...

Uçsuz bucaksız ormanlar, bilinmeyen şehirler, şövalyeler, savaşçılar vardı bu kadının arayışlarında. Masallar diyarına sarsıcı bir yolculuk yaptım. Belli belirsiz görüntüler, düşler gördüm. Çaresizliğine şahit oldum, zaman zaman kendimi buldum bu çaresizliklerde. Ölüme meydan okuyan, ölümle hayat arasında sıkışan bedenlere rastladım...

Sahi bu kadın Alaaddin'i seviyor muydu? En nihayetinde günlerce, aylarca, mevsimlerce ve hatta yıllarca okunmak istemez miydi?
Bir de "ALAADDİN HÂLÂ BULUNMADI MI?"


İlk Hasan Ali Toptaş eserimi okunmuş bulunmaktayım. Erkek yazarların bir kadına kitapta baş karakter olarak yer vermeleri, kadınların hissiyatlarını ve içsel hesaplaşmalarını bu denli etkileyici anlatabilmeleri okuma hevesimi katlıyor da katlıyor doğrusu.
Farklı bir üsluba sahip Hasan Ali Toptaş. Bir cümle bir paragraf kadar sürüyor bazen ve bu yüzden çok dikkatli okumak gerekiyor. Bir kelimeyi kaçırmak paragraf başına tekrar dönmek demek! Betimlemeler zaten neredeyse kitabın her satırında var...
Bu kitapta muhteşem bir kurgu var, yazara hayran kalmamak mümkün değil. Masallar diyarına böyle zekice kurgulanmış bir eserle yolculuk yapmak farklı bir deneyim oldu. Boşuna okumuyormuş Hasan Ali Toptaş okuyanlar! Yazara "HİÇLİK MERTEBESİNDE VARLIK BULAN ADAM" der birileri, sonuna kadar katılıyorum bu söze. ;)
Bu kitapla yazarla olan serüvenim başlamıştır o halde.
Bu adamı okumayan çok şey kaçırıyor. Benden söylemesi!
Keyifli okumalar diliyorum...
152 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bir arayışın romanı Bin Hüzünlü Haz.
Arayış dedik ama ne aradığımızı, nerede aradığımızı, arayıp aramadığımızı da bilmiyoruz aslında. Bulmak istiyor muyuz orası da meçhul bir arayış bu.
Ve sonuç olarak metnin içinde şu cümle ile karşılaşıyoruz.
“Ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa...”
Amaç bulmaktan ziyade yolda olmak sanrım. Toptaş burada bizi bir yolculuğa çıkartıyor.
Toptaş romanlarında okura yol göstermek yerine sadece anlatır ve öyle güzel anlatır ki büyülenirsiniz. Dili ustaca kullanışı ve özenle seçilmiş kelimelerin yanyana getirildiğini gördüğünüzde hayran olursunuz. İşte okur da bu anlatının içinde kendi yolunu bulur veya yolunu kaybeder :)

Yalnız burada klasik bir roman anlatımı ile karşılaşacağını bekleyen okurlar bu konuda hayal kırıklığına uğrayabilir onu da belirteyim. Burada çok net bir şekilde postmodern bir anlatı vardır ve okur anlatının içine girdikçe metin de büyür.

Burada da roman kahramanı olarak bir kişiyi ön plana çıkartacaksak bu ismi anılan Alaaddin olacaktır. Bazen bir insan olarak karşımıza çıkacak, bazen aranılan kişi olacak, bazen tanrı, bazen umut artık okur onu ne olarak adlandırmak isterse o olacaktır. Karşımıza bazen bir sokakta, bazen bir otelde, bazen bir ormanda çıkacaktır.
Ve metnin içinde Toptaş yine yapacağını yapar okura şu söylemle;
"...bakılmasınmış benim böyle Alaaddin, Alaaddin deyip durduğuma; bu Alaaddin, pekala hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilir."
Buyrun işin işinden çıkın çıkabilirseniz :)


Alaaddin ismine baktığımızda aklımıza ilk olarak "Alaaddin’in Sihirli Lambası" gelecektir. Belki de yazar (ki muhtemeldir) okuruna işte sana sihirli lamba istediğini dile, ne aramak ne bulmak istiyorsan söyle demek istiyor da olabilir.
Bir diğer nokta ise romanın giriş cümlesi olan
"Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor"dur. Burada akıllara Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı gelecektir.
Pamuk o romanında suç ile ilgili şunları yazıyor.
“...ve insanların yüzlerine baktıkça görüyorum ki ellerine daha cinayet işleme fırsatı geçilmemiş oldukları için pek çok kişi masum zannediyor kendini.”
Konuyu biraz da insanların suç işleme potansiyeline, suçsuz kimse yoktura getiriyorlar. Haksız da sayılmazlar hee ne dersiniz?

Anlatıcı da bu romanın ilk cümlesiyle suç işlemek için yola çıkıyor, sonra bir suçlunun peşine düşüyor, sonra da bir iç yolculuğa çıkıyor.
Burada da görüyoruz ki metinlerarasılık sıkça karşımıza çıkıyor. İlerleyen bölümlerde ise karşımızıa başka roman-masal kahramanları çıkıyor.
Kırmızı Başlıklı Kız’dan Kırk Haramilere, Don Kişot’tan Gregor Samsa’ya kadar bir çok kahraman ile karşılaşıyoruz.
Masal diyoruz ama gerçeği de yok saymıyor Toptaş. Suç işlemeye çıkarken veya suçluyu ararken günümüz insanlarının neredeyse tüm hallerini bize gösteriyor. Ormana giriyorsunuz karşınıza Kırmızı Başlıklı Kız çıkıyor ve yanında günümüz insanlarından birini görüyorsunuz. Masal ile gerçeği iç içe yaşatıyor bize.

Bir başka konu üstkurmaca terimi.
Romanın girişinde karşımıza çıkan
"Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum...” sözünü söyleyen Haraptarlı Nafi aslında olmayan biri. Ve metnin içinde ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkacak olan kurgusal bir karakter sadece. Bu olaya aslında Don Kişot’u okuyanlar veya Unamuno’nun Sis’ini okuyanlar aşinadır. Gerçekten var mı yok mu diye de okura araştırma yaptırırlar. Ben en çok Sis romanında Victor Goti karakterinin gerçekten var olduğuna inanmıştım :)
İşte eğer bu okuduğum romanları okumamış olsam veya bahsettiğim diğer karakterleri bilmemiş olsam bu roman da eksik kalacaktı benim için. Gerçi hala eksik sayılır ama olsun biraz biraz tamamlıyoruz böyle :)

Benim ikinci okuyuşum oldu bu. İlkinde hiçbir şey yazamamıştım çünkü gerçekten romanın içinde kaybolmuştum ve açıkçası tam manasıyla da metni idrak edememiştim. Şimdi ise biraz biraz otudu. İlk okumamın üzerinden neredeyse 3 yıl geçti demek ki bazı şeyler değişmiş :)

Kitap Toptaş’ın en zor ve gerçekten en son okunması gereken kitabıdır. Bu kitapla Toptaş okumaya başlayanlar gerçekten zorlanacaktır. Ancak şunu da belirtmem gerekir bu kitap edebiyat zevkinin doruklara çıktığı bir kitaptır.
Kitabın basılma hikayesi de ismi gibi hüzünlüdür aslında. Toptaş bu kitabı çokça yayınevine gönderiyor. Bir yayınevi ise şöyle bir cevap veriyor “Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”
İşte bu metin de alışılmış kuralların dışında bir metindir. Yazıldığı yılı da dikkate alırsak gerçekten harikulade bir iş çıkarmış Toptaş. Farklı bir şeyler okumak isteyen, bazen şehirde, bazen ormanda kaybolmak veya kendini bulmak isteyen, daha doğrusu bilinmez bir yolculuğa çıkmak isteyen okurları bekliyor bu kitap.
152 syf.
·3 günde·10/10
Ah Alaaddin ah ! Nerelerdesin be ? Sanırım uzun zamandır böylesine bir roman okuduğumu sanmıyorum. Hiçbir olay yokken bu kadar güzel yazmak gerçekten muazzam.

Romana Alaadin'i aramakla başlıyor yazar ama öyle bir arıyor ki gerçekten anlatılmaz okunması gerekir. Şiirsel bir dil, muhteşem kelime oyunları, bol bol gizem... Hani Kafka'ya benzetiyorlar ya bu yazarı bence de benzetmekte haklılar.

Gizem,cinayetler,şiddet,ölüm ve tüm toplumsal olaylara öylesine dikkat çekmiş ki. Gerçekten muhteşem. Eşyaların, hayvanların kişileştirilmesi ve anlam yüklenip benzetmelerle kullanılması tam bir edebiyatçı dili, upuzun cümleler, üstkurmacalar, imgeleme kısacası her şey var.

Masal masal içinde diye bir tanım yaparız işte tam da bu deyimle alakalı. Kırk Haramilere giriyoruz oradan Kırmızı Başlıklı Kız falan aklın derinliklerine işleyen mükemmel bir anlatı ya. Önce içsel bir arayışa giren Toptaş Alaadini bulayım derken kendini bir roman içinde buluyor ve bu sefer hikayelerin içine giriyor farklı kurgularda Alaadin'i kendi canlandırıp onu yaşatıyor.

Hakan Hocam'ın ve Murat Sezgin'in incelemeri gerçekten muazzam olmuş. Üstüne ne ekleyebilirim diye düşündüm ama yok. Kesinlikle bu kitapla yazara başlamayınız çünkü gerçekten anlaşılması zor ve yorucu bir kitap. Klasik bildiğiniz romanlardan değil daha fantastik, daha gizemli bir belirsizliklerle dolu mükemmel bir eser.

Zaman, mekan, bolca karakter barındırmayan; belirli bir örgü ve kurgu olmayan, tamamen bildiğiniz romanlardan farklı postmodern türünde bir eser okumak istiyorsanız gözü kapalı tercih edebileceğiniz bir Hasan Ali TOPTAŞ klasiği sanırım.
152 syf.
·Beğendi·10/10
Her şeyin kelimelerle yaşatılıp kelimelerle öldürüldüğü, acayip ve soluk renkli bir dünyaya
(s.17)ithaf olsun..

Hasan Hocanın kalemi o kadar güzel ki bilhassa sonbahar ve kış mevsimin de sobaya karşı battaniyeyle elinizde kahveyle kitaplarıyla mest olabilirsiniz.Eserlerinde kelimeler sizi alıp dolaştırırken 7 semaya çıkıp yavaş yavaş rüya gibi akıp giden hikayede siz de kendi rüyanızı görmeye başlıyorsunuz.

Okuduğum zaman altını çizdiğim cümleler durmuyor, kalemin kapağını kapatıp okumaya devam ediyorum çoğu kez bu eserde de bunu yaşadım.Huznu hiç bu kadar derin hissetmemiştim gözlerimden yağmur yağınca rahatladım.Bir kitabın bu etkiyi verip kalbimi mutmain ettirmesi inanın kolaylıkla anlatılmaz.

Kolayca edebiyat parçalayamam kıymetli yazar için ama insanı edebiyat sarhoşu yapıyor bilhassa Kafkayı hatırlatması karanlığı iyi anlatması.Kalemi nefesi var olsun.Size başlangıç olarak bu kitabı seçtiyseniz okumayın şimdilik Hocamızın gölgesizler ve ölü zaman gezginleri kitaplarından başlamanızı tavsiye ederim

Kitaba geleceksek; Hasan hocam hüznü öyle güzel anlatmış ki kelimeler bitisik ,cümleler eksik hep yanlış yazılmış etkisi uyandırdı.Ilkin everest yayınlarına suç aradım ama sonra kitapçı da bütün yayınlarına bakınca eserin hata ettiğimi anladım.Hasan hocam duyguyu bu şekilde karşı tarafa anlatıyor Işte kitap bilhassa böyle basılmış meğer.Kendime karşı üstada tabi rezil oldum.Oğuz atay'ın tutunamayanlar kitabında birçok kelime türetip bunları birleşik ya da tire koyarak yazması ya da hiçbir noktalama işareti kullanmadan yetmiş beş sayfa boyunca yazması gibi bu canım eser de boyle.Gerci
everest yayınları daha önce açıklama yaptı bu konu sağolsunlar everest almaya devam edebilirsiniz yani utandım baya tabi:)

Şu eserinde üstad postmodern romanı değil gercekten kurgunun romanını öğretiyor.

https://m.kitapyurdu.com/...amp;product_id=31809

Kitabın herhangi bir olay örgüsü yok ve 9 bolumden olusuyor.

Kurgu ve hikaye sevenlere tavsiye etmiyorum ama imgesel anlatımları sevenlere yorgun olanlara dunyadan uzaklasmak isteyenlere bu tarz eserleri tavsiye ederim.Bin Hüzünlü Haz romanı, her gün akıl almaz cinayetlerin işlendiği, kanın gövdeyi götürdüğü, vahşet ve pornografinin bütün rahatsız eden görünümlerinin sergilendiği, “herkesin gırtlağına kadar suça gömüldüğü ve orta yere fırlayan bazı çığırtkanların da, yeni bir şey kesfetmişçesine işaret parmaklarını zamanın burnuna dayayıp ‘Suç çağı, suç çağı!’ diye haykırıp durdukları bir dünyada “(s. 10), Alaaddin isimli muhayyel, varlığı ve yokluğu bilinmeyen bir kahramanın hissettiklerini anlatması ile başlıyor Televizyondan canlı olarak yayınlanan bütün bu vahşet olayları herkes gibi Alaaddin tarafından da izlenir. Televizyondan yayınlanan olaylar, araya reklamların girmesi ile sekteye uğrar. Üstad bu reklam arası ile anlatının düzlemini de değiştirir. Birden sayıklamavari cümleler ve birleştirilen, bölünen, yerleri boş bırakılan kelimelerle hem kaotik ortam desteklenir hem de Alaaddin’in aktardığını sandığımız anlatı “diye konuşmasını sürdürüyordu Alaaddin.” (s. 18) cümlesi ile bir başka şahsa yani yazar- anlatıcıya bırakılır bunu görürsünüz."buldukları şeyin aradıkları şey olmadığını fark edip zınk diye duruyorlardı"diyor üstad ve tabi en son ;

"ölüm nedir, ölüm nedir, nedir ölüm, nedir, nedir, diye sorar"sorarlar ararlar yakin olduklari zaman korkularını bastırmaya çalışırlar..

Benim en çok şaşırdığım ve çıkarım yaptığım şu oldu yazarımızın zıt imgeleri birbiri yanında kullanması örneğin kitabın başlığında geçen hüzün ve haz tabirleri gibi bu daha etkili kılıyor. Sonra efendim ibadethane,genelev,melek,şeytan,günah sevap kulakları sağır eden sessizlik vs..tabirlerin kullanılmasıdır.

"Benimkisi, hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin, hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karmaşık ve acayip bir yorgunluktu"(s.128)

Bu alıntı bile ne kadar dolu. Yorgunluğu öyle kolay değil hakikatten kelimelere dökmek yazar da lafı size bırakıyor ve yüreğinizde yalnızlığı yorgunluğu hissettiriyor.Kimseye soyleyemediklerinize ulaşıyorsunuz kendinizi buluyorsunuz aşk imgelerinde aynı şekilde.

Kitabın içinde Alaettin karakteriyle orman da kaybolduğunun görür kendinizi kırmızı başlıklı kızı,kirk haramileri,Hansel gratel en sonda donkisotu yaşar bulursunuz.Olaylari bazen siz yaşar bazen de yazar Alaettin kendisi yoluna devam ettiğini görürsünüz zaten postmodern romanın özelliği de çoğulculuğu yaşaması ve yansıtması.Ve tabiki şüpheyle devam eder kahramanımız gözlemler kurgular iç alemine yolculuğa çıkarsınız sonra.Tabi bu alem de zaman mefhumu hep değişir belli değildir tamamen.Kitapta anlam ararsanız bulamazsınız zira anlam sizsiniz..

Kitapla ilgili okumanızı tavsiye ederim ayrıca üstada ait röportajı da kaçırmayın:)


http://dipnotkitap.net/.../Bin_Huzunlu_Haz.htm

http://kalemkahveklavye.com/...bin-huzunlu-haz.html

Iyi okumalar..
152 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Karpatların Kafka' sı olarak duyduğum ve ilk okuduğum kitabı olmakla birlikte 1997 yazımı bu eserden anladığım, okuyucuyu adeta hipnoz edip yazarın imgelem dünyasında dolaştırıyor. Ara ara rüya görüyorsunuz sonra birden yazar bunu anlıyor ve sizi uyandırıyor. "Heeey kendine gel" ... "Uyuma! Alooo!" ...

Hayatım boyunca hiç böyle bir tarzla karşılaşmadım. Çok farklı bir üslubu var. Bazen anlatıdan kopmanıza yol açabiliyor fakat dingin bir kafayla okursanız, hani böyle sevgilisi olanlar sırayla okurlar ya birbirlerine... Hah işte o tarzda bir kitap. Üzerine edebî tartışmalar yapılabilir bir havası var.

Kitabın ismiyle içeriği arasında bağlantı kuramadım. :(

(Spoiler) Alaaddin'e eminim herkes farklı bir anlam yükleyecektir. Bana göre Alaaddin, kucak dolusu insanlık kadar kocaman ve onu kendimize indirgeyecek kadar da yalnız!

Yalın bir dili yok. Oldukça yoğun bir anlatımı var. Düşsel öğeler oldukça fazla. Kitabın bütünü edebi bir giz ayrıca. Yazar okuyucu aklıyla oynuyor (: gerçekten çok ilginç buldum. (Çok iyi)

Kapak tasarım, punto, kitap boyutu tam ideal tarzda hazırlanmış. Bazen internetten verilen siparişler hayal kırıklığı olabiliyor. (:

Benden bu kadar... He, şunu da söylemeliyim ki Toptaş' ın bir iki kitabıyla kendisini anlamak imkansız. (: Çok farklı bir yazarla tanışacaksınız...

~~Keyifli okumalar~~
~~Kitapla kalın~~
Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 52 - Everest Yayınları
Hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin, hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karmaşık ve acayip bir yorgunluktu.
Hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin, hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karmaşık ve acayip bir yorgunluktu...
Artık gözlerimi kime çevirsem mutlaka ona ait bir renge, bir kıpırtıya, bir şekle ya da kokuya rastlayabiliyordum. Alaaddin ne yapıp edip un ufak parçalanmıştı da, kimse kendisini bulamasın ve bilemesin diye, tıpkı güzellik ya da çirkinlik gibi bütün insanların varlığına biraz biraz dağılmıştı sanki.
Elime de umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki o parıltılara doğru koşuyormuşum.
Boşuna koşuyormuşum…

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bin Hüzünlü Haz
Baskı tarihi:
10 Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850047
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Bin Hüzünlü Haz
Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar...

Yazma serüvenini hayatı kelime kelime genişletmek olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak...
Hikâyenin bütünlüğü daha fazla çözülmesin diye, bu bölümde de boş bırakılmış birkaç sayfa tadı bulunsun istiyorum çünkü ve böylece hikâye, bir süre de olsa benliğimin sınırlı bakışından kurtulup rahat bir soluk alabilsin, kendisi kalabilsin, ya da anlatmakla ben onu bir yandan yaşatıp bir yandan öldürüyorsam bu güzel günahın birazı da sizin olabilsin istiyorum.

Bin Hüzünlü Haz olağanüstü bir metin, gecikmiş Türk romantizminin başyapıtı. - Yıldız Ecevit

Kitabı okuyanlar 2.625 okur

  • KezbanEyinir
  • Merve
  • Belgin
  • Duygu Küçük
  • Tuba Yayla
  • İrem doğan
  • Pelin Emkin
  • Saliha TUNÇ
  • Irmak Arslan
  • Selim Özben

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2
14-17 Yaş
%1.6
18-24 Yaş
%25.3
25-34 Yaş
%45.1
35-44 Yaş
%20.2
45-54 Yaş
%2.8
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61.5
Erkek
%38.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%19.4 (140)
9
%16.5 (119)
8
%18.6 (134)
7
%15.3 (110)
6
%7.8 (56)
5
%4.9 (35)
4
%1.7 (12)
3
%1.1 (8)
2
%1.1 (8)
1
%2.1 (15)

Kitabın sıralamaları