Bir Adam Yaratmak

·
Okunma
·
Beğeni
·
29,4bin
Gösterim
Adı:
Bir Adam Yaratmak
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
154
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akçağ Yayınları
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
250 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kim akıllı, kim deli?...
Kim dost, kim düşman?

İstikrarlı bir şekilde, ne yapsam düşüncelerimden sıyrılamadığım bu günlerin üstüne, "Bir adam yaratmak" kitabını rüyamda görerek uyandım. Yine uykuya galip gelemeyerek uyudum, uyandım, saati erteledim, kapattım yeniden kurdum ve hepsinde, "Bir adam yaratmak" kitabını gördüm. Bu sebeple kitabı kahvaltı bile yapmadan okumaya başladım.

Necip Fazıl kendi kitabı için;

"Bu eserimi, bugüne kadar vücuda getirdiğim eserler içinde en bağlı olduğum eser biliyor ve öylece bildirmek istiyorum...
Ona olan zaafım, üstünde fazla konuşmamı yasak ediyor. Zaten hâdiselerin sırrını, kaba saba formüller içinde harcamaya, ulu orta dogmalar yapmaya düşmanım.
İyi ve kötü, söyleyemediğimi, iyi veya kötü eserim söylesin!
Necip Fazıl KISAKÜREK /1937"

buyurken bana bir şey söylemek düşmez ama, ben yine de zerre kadar da ifade edebilsem, bu kitaba olan hayranlığımı ifade etmek isterim.

Uzun zaman sonra böyle etkileyici bir kitapla karşılaşmak benim için nimet oldu. Anlatamıyorum. Kelimeler beynimde dönüyor ama ifade edemiyorum. Kör birisi size güneşi sorsa, ona nasıl tarif edebilirsiniz? Ya da sağır dese ki, ben müziği görmek istiyorum. Gösteremezsiniz. Bu kitapta işte böyle. Abartmıyorum, tam anlamıyla bu.

İnsan, sen gurur duyacalacak bir mahluksun, ama insan, sen aynı zamanda, kendinden utanılcak bir varlıksın. İnsan namusu kadar, karakteri kadar insandır.

Bu kitapta benden başka ağlayan oldu mu bilmiyorum, benim ağlamamın sebebi, arkadan dinlediğim müzik sebebiyle mi onu da bilmiyorum ama, büyük ihtimal ki, kalbini kullanan herkes, bu kitapta gözyaşlarına illa ki bir kısımda hakim olamaz, mesela Husrev'in ağaç kenarında bir saat, belki bir ömür ağladığını anlattığı kısımda, mesela, incir ağacını babam gibi görüyordum, ne zaman onu görsem, babamı görüyordum, siz incir ağacını kestiniz dediğinde, ya da ne bileyim, bırak beni anne; bir yanımda Selma, bir yanımda Sen, tımarhanede öleyim dediğinde, hiç olmazsa, son cümlesinde...

Bir adam yaratmak, bir adam yaratmaya kalkışmak, bir adam yaratmaya kalkışırken kendini bulmak... Ölümü bulmak. Necip Fazıl'ın kitabını okurken, Necip Fazıl'ın bir başka kitabında olan sözleri takılıyor aklıma,

"İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem.."

"Başım çığlıklı çocuk onu nasıl avutsam?
Ne yapsam da ölümü bir saatcik unutsam?"
160 syf.
·4 günde
Adolf Hitler'in kitabı Kavgam batı dünyasının düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışına aykırı olmadığından yayımlanmıştı. Jean-Jacques Rousseau ünlü çocuk eğitimi kitabı Emile - Bir Çocuk Büyüyor u yazmadan önce İtiraflarım kitabında cahil olarak bahsettiği eşinden olma 5 çocuğunu yetimhaneye bırakmıştı. Nobel ödüllü Knut Hamsun ikinci dünya savaşı sırasında Nazileri desteklemişti. Marquis de Sade fiziksel ve cinsel saldırılarla meşhur biliyorsunuz. Ve bunlara rağmen edebiyat severler olarak hepsini okuruz biz, madem mayaları kuvvetli yazıların. Ama bazılarımız da var ki bazı isimlere gelince kökü bozuk, fikri bozuk diye tutturuyor da asla almıyorlar eline kitaplarını.

Yapmayın. Salman Rushdie’nin “Yalnızca düşüncelerine katıldığınız insanlarla sınırlı kalacaksa ifade özgürlüğü neye yarar ki?” sözünü hatırlayın.

Muhteşem bir eser bu. Dinamik, gerilimli, ruhsal hezeyanlarla dolu psikolojik bir metin. Tiyatrosunun ilk gösterimlerinde başrol oyuncusu oyundaki karakterin ruhuna öyle bir adapte oluyor ki 38 derece ateşle bekliyor piyesi. Düşünmekten delirme raddesine varan, tabii insanlar arasında yerini kaybeden bir yazar. Bir adam yaratıyor, ölüme ilacı ölüm olan. Ve sonra birbirlerine karışıyorlar. 'Beni benden olmayan hareketlerle zorlamayın.' diyor, kimse anlamıyor.

Peki mahremiyetin sınırı nerede başlayıp bitiyor yazarlar için? Ahmed Arif'in, Kafka'nın mektupları yaşarken yayınlanabilir miydi? Çıldırmazlar mıydı? Bir yazara eseri ile soru sorarken hayatını irdelemeyi seviyoruz biz okurlar, kişinin magazinsel yanını merak edip mahremiyetinden mahrum ediyoruz. Hem de sonuna kadar. Hayranı olduğumuz figürlerin seceresini tümden öğrenmek için uğraşıyoruz. BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI. Kitabın kahramanı yazar çırpınıyor, 'Alemden gizli bir sırrım kaldı, o da içimdeki kıyamet diyor.' Sorularla, belgelerle delik deşik oluyor adam.

Benim için kitabın görece büyük bir eksikliği yaratmak kavramının Allah'a bahşedilmesinin önemini bir anda ortaya atması, tüm kurguya yedirmemesi oldu. Belki bir nedeni vardır. Keyifli okumalar herkese.
160 syf.
·5 günde·9/10
Necip Fazıl Kısakürek'in 1937 yılında Zonguldak'ta maden ocağında yazmış olduğu 3 perdelik bir tiyatro oyunudur. İçerisinde işlenen konular, ölüm korkusu, kader ve yaratılıştır.

Ana kahraman, Hüsrev isimli bir oyun yazarıdır ve Hüsrev ülke çapında tanınan meşhur biridir. Son yazdığı "Ölüm Korkusu" isimli oyunu ise büyük yankı uyandırmış ve içerisindeki gizli mesajların çözülmeye çalışıldığı bir eser olmuştur. Esasen Ölüm Korkusu gerçekten de ilgi çekici bir piyestir. Bu piyeste bir çocuk silahla oynarken annesini kazara vurur ve bundan duyduğu üzüntüyle kendini bir incir ağacına asarak intihar eder. İşin ilginç yanı ise, çocuğun babasının da kendisini aynı incir ağacının dalına asarak yıllar önce intihar etmesidir.

Ölüm Korkusu isimli piyeste anlatılan öykünün, Hüsrev'in biyografisi olup olmadığı ise büyük bir merak konusu haline gelir. Zira Hüsrev'in babası da kendisini bir incir ağacının dalına asarak intihar etmiştir. Bu soru işaretleri içerisinde Bir Adam Yaratmak isimli tiyatro oyunu başlar ve sarsıcı bir şekilde ilerleyerek son bulur. Ancak eserin başlangıcından sonlanmasına kadar geçen süre zarfında Hüsrev'in dahilikle delilik arasında yaşadığı buhranlar ve derin felsefe içeren cümleleri eseri güzelleştiren detaylardır.

Daha eserin hemen başında Necip Fazıl ''sanatkar/sanatçı'' kavramını işleyerek aslında sanatçıların eserlerinin kendilerinden ve hayatlarından parçalar taşıdığını ve bir eserin sanatçısından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Eserin ilerleyen bölümlerinde ise Necip Fazıl, tüme varım yöntemini kullanarak "yaratma" kudretine sahip olan biz insanların da aslında bir yaratıcı tarafından yaratıldığını, dolayısıyla asıl sanatkarın o yaratıcı olduğu sonucuna varmıştır. Kitabın ana mesajı budur.

Eser ideolojik olarak benim düşüncelerime zıt mesajlar içerse de okurken hiçbir şekilde rahatsız olmadım. Hatta bana sorarsanız bu eserdeki ideoloji toplumumuzun %90'ına zıt bir ideoloji içeriyor. Necip Fazıl'ı seven kişilerin bile aslında ideolojilerine uymadığını düşünüyorum. Zira Necip Fazıl'ın gerçekten de kendisine göre güzel ve tutarlı bir fikir dünyası mevcut. Belli ki çokça düşünen, hatta düşünmekten beynini kanatan bir adam. Eserde şöyle bir cümlesi mevcut:

"Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?" Sayfa 105.

Bir tiyatro oyunu olarak baktığımızda oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Sarsıcı olması, sürükleyici olması ve son cümleye kadar heyecanı taşıması bir tiyatro eseri için önemli kriterlerdir. Necip Fazıl da bunu fazlasıyla yapmış ve övgüyü hak etmiştir.

Son olarak, hiçbir zaman hiçbir yazara karşı önyargı beslemedim. Sadece tercih etmediğim yazarlar oldu. Tercih de asla bir önyargı değildir. Umarım sizler de aynı şekilde düşünüyorsunuzdur. Bu kitabı okumama vesile olan kişiler Selman Ç. ve https://1000kitap.com/Nesrinay'a teşekkür eder, hepinize keyifli ve önyargısız okumalar dilerim.
250 syf.
·2 günde·Puan vermedi
NOT : Husrev gibi bir insanımız olmadı dünyaya sığmayan...

NOT : Dünya'ya dair mutluluk ve olumlu duygular içermez. Dram üzerine kurulu bir eserdir.


3 perdeden oluşan mükemmel bir tiyatro eseriydi. Husrev'in yazmış olduğu
" Ölüm korkusu" adlı piyes, bütün kesimin dikkatini çeker. Herkes kendisine bir pay çıkarır. İnsanların çıkarları uğruna alçakça davranması, Husrev'in eserine ilgi gösteriyor gibi davranmaları ve Husrev'i yalandan el üstünde tutmaya çalışmaları eserdeki başlıca konulardı. Husrev'in vermiş olduğu tepkiler ilk başlarda abartı gibi dursa da okudukça hak veriyorsunuz... Üstadın kullanmış olduğu dilde anlaşılmayan, bilinmedik kelimeler olabilir bunları araştırmak da bizlere düşüyor elbette :)
İnsanların tutum ve davranışlarını görünce üzülüyorsunuz. Bu kadar alçalmamalı kimse çıkarları için... Baştan sona etki altında tutan bu güzel kitabı, öneren 1K'daki değerli arkadaşlarıma teşekkür eder, okumayanların en yakın zamanda okumasını dilerim... Keyifli güzel günler :)
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Bu bir eser mi, şaheser mi?...
Tam olarak kitabı okuduktan sonra verilen tepki genelde böyledir diye düşünüyorum.Necip Fazıl aslında şiir alanında ön planda olmasına rağmen bu eseriyle onun farklı alanlarda da ne kadar başarılı olduğunu gördüm.Bana öyle geliyor ki yazar eserinde kendi çektiği buhranlı dönemleri bir nebze olsun yansıtmış.Kitaptaki karakter sancı çekiyor ve sizi de kendi sancılarının ağına çekiyor.
Okurken iki farklı duyguyu aynı anda yaşatabiliyor.Bazı kısımlarda aslında biraz sonra ne olacağını tahmin edebiliyorsunuz ama yine de o heyecana engel olamıyorsunuz.Bazı kısımlarda da beklenmedik olayların içinde kendinizi bulabiliyorsunuz.Kitap biraz bana kendimi tanıma imkanı da verdi diyebilirim.Uzun zamandır bir kitabı bir gün içerisinde okumamıştım, bu kitabı elimden bırakamadım.Şuan en çok yapmak istediğim şeyler listesinde bu eseri bir tiyatro sahnesinde izlemek var.Size tavsiyem ben okumakta geç kaldığımı düşünüyorum siz elinizi çabuk tutun bence :)
160 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Gelin önce size kitabın incelemesine geçmeden, insan ruhu üzerinde büyük bir tesir bırakan, insanı silkeleyen ve sarsan böylesine vurucu bir eserin nasıl yazıldığını Necip Fazıl Kısakürek’in yazdıklarından kısaca aktarayım.

Necip Fazıl üstadın belirttiğine göre tiyatro oyuncusu Muhsin Ertuğrul, yırtanan rollerde fevkalede, eşi görülmemiş birisiydi.

–O Muhsin Ertuğrul ki A’dan Z’ye tiyatronun tüm aşamalarında yer almış, bu uğurda göstermiş olduğu başarılarından ötürü Goethe Madalyasını almaya layık görülmüştür.-

Muhsin Ertuğrul’a gider ve piyes yazsam oynar mısın der. O’da sen yaz bakalım bizde oynarız der. Bunun üzerine “Tohum” adlı eserini yazar ve verir. Bu eseri yüksek tabaka ve Babıali (aslında sadrazam sarayına verilen isim olmakla birlikte N.F.K. bu kelimeyi sanat çevresi olarak kullanmıştır.) beğenmiştir ama halk beğenmemiştir. Kimilerine göre de bu piyesi oynatmakla da Necip Fazıl üstad Muhsin Ertuğrul’u küçük düşürmüştür.

Bunun üzerine büyük bir hınçla yeni bir eser yazmak için kollarını sıvar ve şu cümleleri kurar.

“Bir piyes yazmayı düşünmüştüm. Seyirciyi fiziki acıya boğacak bir metafizik örgü içinde aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes... Öyle bir piyes ki, kendi buhranımın, mücerret planında en yırtıcı fikir irtifaına çıkacak...”der.

Yani bu eseri N.F.K. normal şartlarda yazmaz. Bu duruma çok sinirlenmiştir ve böylesine bir buhranlı döneminde öyle bir eser ortaya koyacağım ki, hem Babıali beğenecek hem de halk şaşkına dönecek, herkes benim piyesimden konuşacak, benim piyesim bahsedilecek demek ister.

Gerçekten de öyle olur. Bir Adam Yaratmak adlı tiyatro eseri büyük yankı uyandırır ve herkes tarafından çok beğenilir.

Eser kendisini okutmuyor seni adeta 1930'lu yılların Istanbul’una götürüyor, ruhunu ve benliğini içine çekerek, sahnelenen oyunu en ön saftan izletiyor.

Kitabı okurken kitabın kahramanı olan Hüsrev karakteri ile birlikte, oturduğun koltukta sarsılıyor, sendeliyor, irkiliyor, ürperiyor, çekiniyor, titriyor, korkuyor ve sersemliyorsun. Kitabı eline aldığında eski Istanbul yıllarında yaşıyorsun ve kendini boğaza nazır, estetiksel açıdan zengin döşemeli bir yalının içine ışınlanmış hissediyorsun ve o yalıdan çıkmak istemiyorsun.

Ayrıca eski Türkçe kelimelerin (eskiden Türkiye’de konuşulan kelimelerin) kullanıldığı kitapları okumak bana çok büyük bir haz veriyor. Tamam bu kelimeler Öz Türkçe değildir belki ama bunlar sayesinde dilimizin zenginliği ortaya çıkmaktadır. Yoksa şu anda dilimize yapışmış kelimelerin etimolojik analizini yapacak olursak birçoğu Arapça, Farsça ve Fransızca kökenli olmak üzere, nereydeyse kullandığımız kelimelerin yüzde yetmiş, sekseninin öz Türkçe olmadıklarını görürsünüz.

Ben bu hazzı Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf, Fatih Harbiye kitaplarını okurken de almıştım. Günümüzde kendini şair veya edebiyatçı olarak tasnif eden kişilerin yazdıkları yazılara, şiirlere bakın. Hep bilindik 20-30 kelime etrafında top çevirirler. Yani kelime zenginliği, belagat yeteneği yok eserlerinde.

Aradığım, özlemini çektiğim, dost meclisinde duru, kibar, sizli bizli, beyefendiler hanımefendilerin kullanıldığı saygılı bir dil kullanılması beni ziyadesiyle mutlu etmiştir. Örneğin; kendisinin en yakın arkadaşı olan Mansur’a karşı kahramanımızın “Mansur Bey! Bizi bir lahza yalnız bırakamaz mısınız?” şeklinde bir seslenişi var ki harikuladeninde ötesinde bir tarz.

Eser 1930’lu yılların Istanbul’unda bir yalıda geçer. Zengin bir aile çocuğu ve babasını çocukluk döneminde evlerinin önündeki iğde ağacına asılı olarak yitirmiş olan Hüsrev; döneminin önde gelen tiyatro yazarlarındandır. Bir tiyatro eseri ortaya koyar ve baş rol karekterini en yakın arkadaşı Mansur oynar. Kendi eserinde oyuncunun babası kendini iğde ağacına asmıştır ve sonunda da kendi de babasının karekterinden çok etkilenir, onun ruhuyla yaşamaya devam eder ve aynı sonu kendisi de yaşar. Bu olaydaki örgü acaba Hüsrev’in gerçek yaşantısında da karşılık bulacak mı diye sürekli sorgulamalar, Hüsrev’in sürekli hesaplaşmaları, babasının ölümünden annesini sorumlu tutması üzerine annesi ile yaşadığı hüzünlü ve dramatik aile meselelerinin yaşanması, gazeteci ve ruh sağlığı doktoru olan arkadaşlarıyla kendisini suçlayan yakıştırmalar yapması üzerine büyük bir buhran yaşaması ve içinden çıkılamıyacak girdapların içine girmesi eserde geçen duygusal sorunlar yumağının bazılarıdır.

Hüsrev; babasının kendisine bırakmış olduğu mirası mı yaşayacaktır yoksa kendi iç hesaplaşmaları eşliğinde, zihinsel anlamda duygularını en açık, en saf haliyle, birbirinden esrarengiz ve okuru dehşete düşüren benzetmeler yapmakta çok mahir olan kişiye karşı “deli” sıfatı yakıştırması yaftalanarak bu sarmalın içinden sıyrıp kendisini kurtarabilecek midir?

N.F.K. üstdın inanılmaz ve akıcı anlatım üslubuyla dört yerde tüm vücudum ve azalarımla ürperdim. Hele bir yerde “Herşey benim olsun gökler, yıldızlar, samanyolu vereyim ama aklım bana kalsın.” cümlesi beni sarsan, titreten cümlelerinden biri olmuştur.

Bu kitap, eser kesinlikle alalade bir yapıt değildir. Belli ki N.F. üstad çok öfkelenmiş ve bu eser ortaya çıkmış, bazı sahnelerini okurken gerilim filmindeymiş gibi hissettim kendimi.

Muhakkak okunmalı gereken bir eser olarak görüyorum. Ben çok büyük bir keyif aldım okurken umarım sizlerde aynı keyfi alırsınız.

Not: Istanbul kelimesi dönemin ruhunu andırsın diye özellikle bu şekilde yazılmıştır.
250 syf.
·2 günde·Puan vermedi
#79845245
Esselamü aleyküm. Efendim! Güzel insanların oluşturduğu güzel etkinlik sayesinde elimde farklı farklı kitap(lar) olmasına rağmen onları bir kenara itip okumuş olduğum bir eser. Eser bir tiyatro yazını. Ben tiyatro okumayı değil izlemeyi sevenlerdenim: Konuşmalardaki isimleri defalarca okumanın okuru yavaşlattığını düşünüyorum sadece bu yüzden. Bunun dışında okurken yazılanları yaşar gibi içinde kaybolduğum doğrudur:) Yazarın ustalığı öyle bir sardı ki bu şahsi sorunum bile ortadan kalktı diyebilirim.

Necip Fazıl üzerine yorum yapmak haddim değildir. Her zaman iyi insanlar, iyi yazarlar ve idoller; kötü niyetli insanların kötü eleştirilerine maruz kalır. Üstadın Ayasofya hakkındaki temennileri gerçekleşti elhamdülillah. Bu yüzden kötü eleştirilere çokça maruz kalıyor bu aralar. Herkes haddini bilmeli. Canı yanınca sağa sola saldırmamalı diye düşünüyorum. Daha da birşey demeyim ben en iyisi:)
Esere dönersek :Buhran geçiren bir insan bundan daha güzel anlatılabilir miydi? Bilmiyorum. Bittikten sonra : Neeee bu kadar mı bitti mii? Sonra ne olduuuu?, dedim, dedim ama malesef bitmişti.
Yazarın tüm kitaplarını okuyacağımı sanırım O ve Ben adlı kitabını incelerken dile getirmiştim #63224414. Rabbim nasip ve muvaffak etsin inşaAllah.
İnşaallah siz de okuyunuz. Okutunuz, zira şimdilerde bu kalitede bir yazar bulmak da bir hayli zor. İyi okumalar dilerim efendim..
160 syf.
Necip Fazıl’ın bu eser için “geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı” demiştir.

Değişik ve ilgi çekici bir konusu vardır:
Yazar olan Hüsrev’in yazdığı oyundaki gibi akrabası Selma’yı yanlışlıkla vurması ve sonrasında geçirdiği ruhsal bunalım, intiharın eşiğinden kurtulması romanın konusudur.

Hüsrev 38 yaşlarında bir yazardır. Kader inancı çok büyüktür. Son oyununda büyük başarı sağlamıştır. Ancak oyundaki şahıslardan birinin annesini kaza kurşunu ile öldürmesi kurgusu biraz tepki almıştır. Bir arkadaş toplantısında bu olayın büyütüldüğünü söyleyen yazar, olayı canlandırmak için ruh hastası doktoru Nevzat’ın tabancasını alarak annesi Ulviye’ye çevirir, şarjörü boşalttıktan sonra tetiğe basmıştır. Bardakları almak için kalkan halasının kızı Selma’yı silahın içindeki tek kurşunla yanlışlıkla vurmuştur. Selma’nın ölümünden sonra açığa çıkan gizli defteri ile kendisinin Hüsrev’e âşık olduğu anlaşılmıştır. Selma’nın ölümünü ve Hüsrev’in katil oluşunu reklam aracı olarak kullanmak isteyen Nevzat, ünlü yazarı kendi özel kliniğine yatırmak istemiştir. Otuz yıl önce Hüsrev’in babası bahçedeki incir ağacına kendini asıp intihar etmiştir. Oğlunun aynı şeyi yapmasından korkan annesi ise ağacı kestirmiştir. Hüsrev’in hastaneye götürülme teklifine boyun eğer ve giderken de “Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını!” der.

Hep sorgulamaya yönelik bir eser olmuş..

Hayatı hep sorgulayan ve doğruyu bulan insanlardan olma ümidiyle!..
160 syf.
·4 günde
"Sanat mı hayatı taklit eder, yoksa hayat mı sanatı? Sanatsal yaratı bilinçli bir şifa girişimi midir, kişinin kendi yaralarını bir metin üzerinde teşrih masasına yatırdığı ve kendisini iyileştirmeye soyunduğu bilinçli bir girişim midir, yoksa yazar bilinçaltının nereye isterse oraya sürdüğü bir binek midir?
Ve nihayet, sanatsal yaratı, Tanrısal yaratıyla ilişkisi bağlamında, nerede durur? Bir meydan okuma mıdır ona, bir öykünme midir, yoksa bir ululama mı?

Dünya bir gurbettir...
Husrev ölümü bir fikr-i sabit olarak içinde gezdirir. Ölümün farkında olmak, insana dünyada evinde olamama yaşantısı verir. Ölüm, kişiyi bir varoluş halinden daha yükseğe taşıyabilen bir katalizördür. Ölümün farkındalığı kişiyi süfli uğraşlardan uzaklaştırır ve hayatına yeni bir anlam, bir derinlik katar. Ölüm bize varlığın ertelenemeyeceğini hatırlatır. İnsan ölümle yüzleşecek kadar şanslıysa, hayatı bir imkân, ölümü de 'imkânın artık mümkün olmaması' olarak değerlendirebilir ve hayatını son anına dek değiştirebileceğini fark eder.

Husrev ölümün farkında olmakla, ölümü içinde taşımakla diğer insanlardan farklılaşmaktadır: "Ben şehirleri, sokakları, kahveleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar. Benim en lazım tarafım sakat. Ben Allah'ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir aletim galiba."

Aslında Kierkegaardiyen anlamda düşünürsek, Husrev yola çıktığı, tefekkür ettiği, hissettiği için varoluşa sinen endişeyi hisseden adamdır. Yola çıkmak endişeyi arttırır, yola hiç çıkmamak ise insanı hiçliğin zindanına hapseder. Burada deha ile cinneti, velilik ile deliliği birbirinden ayıran o ince çizgiye işaret etmek gerekiyor.

Husrev'in babasının kendisini incir ağacına asmak suretiyle intihar etmiş olması, babadan oğula tevarüs eden bir ruh sızısının varlığına işaret ediyor. Baba, 'ölüme şifa ölümdür' diyerek canına kıydığında, çocuğuna da ölüm korkusunu bir fikr-i sabit olarak miras bırakıyordu.
İncir ağacı çelişkili bir biçimde hem babayı ve onun varlığını, hem de onun ölümünü hatırlatır. Bu yönüyle olmak ve ölmek arasındaki o müthiş diyalektiği, insanın yeryüzündeki macerasını özetler.

Husrev eserin sonlarına doğru, yaratma ediminde Tanrı ile boy ölçüşemeyeceğini kabul eder. Onunkisi olsa olsa kötü bir taklittir. Dünyanın yabancılaşma ve bozulmasına karşı Husrev, Tanrı'nın varlığına iltica eder.

Böylece Sanatsal yaratı Husrev'i azabın ortasına getirip bırakır. O artık ölüm-yönelimli bir varlık olarak faniliğinin farkındadır. Bir kuldur sadece ve emniyeti Yüce İrade'ye teslimiyettedir. Husrev ipekböceğidir, o kozadan kısa zaman sonra bütün metafizik dikkatiyle bir kelebek uçacaktır: Necip Fazıl."

*** Ruhun Labirentleri kitabında yapılan tahlilden alıntılanmıştır.***

(Maalesef benim cümlelerim değil. Bu kitaba inceleme yapmak beni aşar.
Çok güzel bir psikolojik tahlil okuduğum için sizinle de 'bazı kısımlarını' paylaşmak istedim. Zaten incelemeden maksat kitap hakkında bilgi alabilmekse, vatandaş faydalansın :))
160 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dilkat spoiler içerir!

Bu kitabı nasıl yorumlayacağım, düşüncelerimi nasıl ifade edeceğim inanın hiç bilmiyorum. Açıkçası bu kitabı yorumlayabilecek kadar yeterli kapasitede olduğumu düşünmüyorum. Yine de hele bir başlayalım devamı da gelir herhalde diyerek başlıyorum.
Uzun zamandır böyle dinamik, tempolu, tansiyonun hiç düşmediği, bir karakterin bu kadar ön plana çıktığı başka bir eser okumamıştım. Kitap üç perdeden oluşan bir tiyatro oyunu. Ana karakterimiz Hüsrev dönemin meşhur, bilinen bir oyun yazarıdır ve son yazdığı Ölüm Korkusu isimli oyunuyla yine büyük bir beğeni toplamıştır. Yazdığı oyunda, bir çocuğun silahla oynarken kazara annesini vurmasını ve ilerleyen dönemde üzüntüsünden dolayı kendini incir ağacına asarak intihar etmesini konu edinir ki bu incir ağacı yıllar önce babasının da kendini asarak intihar ettiği incir ağacıdır. İşte bu kitabı ilginç kılan durum tam da burada başlıyor. Çünkü bu piyesi yazan Hüsrev'in de babası kendini incir ağacına asarak intihar etmiştir. Yazdığı oyunla kendi hayatının böyle benzerlik göstermesi, ölüm korkusu, etrafındaki insanların bu konunun üstüne gitmesi günden güne Hüsrev'i ruhsal bunalıma sürüklemiştir. Kader, ölüm ve varoluş konularına kendini öylesine kaptırmıştır ki şu alıntılar durumu daha net ifade edecektir: "Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı. Benim de kaderim buymuş." İşte bu alıntı da geçen cümleler beni benden aldı resmen, hatta kitabın tanıtımında da bu cümleler yer aldığı için kitabı okuma noktasında beni meraklandırdı. Bir diğer alıntıda ise: "Yaratıcı neymiş, yaratmağa kalkışarak tanıdım. Yalancı ilah, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkarı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklımı veriyorum." cümleleri ile Hüsrev sahip olduğu ruh halini, buhranlarını, çıkmazlarını ve delilik ile velilik arasındaki durumunu net olarak göstermiştir.
Belirttiğim alıntılar beni o kadar etkiledi ki kitabı bitirdikten sonra bile tekrar tekrar açıp bu alıntıların olduğu bölümleri okudum. Edebi diliyle, konusuyla, karakterleriyle yazıldığı dönemde yarattığı etkiyle kısacası her yönüyle mükemmel bir eserdi. Okumayı düşünen herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Ben de bir insanım. Hiçbir fevkalâdeliğim yok. Bir kadere bağlıyım. Bir takım zaaflarla doluyum. Belki herkesten daha zayıf.
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 23 - Büyük Doğu Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Adam Yaratmak
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
154
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akçağ Yayınları
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak

Kitabı okuyanlar 4.253 okur

  • Şinda Taş
  • Zeynep Hayra Keskin
  • Murat Variş
  • Ekrem Altun
  • Burak Aliş
  • Aslı Özdemir
  • ferhân
  • Selma
  • Ceyda Er
  • tsundoku

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (3)
9
%0.2 (3)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları