Adı:
Bir Adam Yaratmak
Format:
E-kitap
ISBN:
9786054955077
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyükdoğu Yayıncılık
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Geçirdiği büyük ruh çilesinin sahne destanı… İstanbul Şehir Tiyatrosunun 1937–38 sezonunda Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenip temsil edilen eser, ilk temsil gecesinden itibaren çok büyük yankı uyandırmış ve 1977 yılında sinemaya da aktarılmıştır. (Eserin tamamlandığı tarih: 8 Temmuz 1937, Perşembe, gece yarısı...)
160 syf.
·4 günde·9/10
Adolf Hitler'in kitabı Kavgam batı dünyasının düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışına aykırı olmadığından yayımlanmıştı. Jean-Jacques Rousseau ünlü çocuk eğitimi kitabı Emile - Bir Çocuk Büyüyor u yazmadan önce İtiraflarım kitabında cahil olarak bahsettiği eşinden olma 5 çocuğunu yetimhaneye bırakmıştı. Nobel ödüllü Knut Hamsun ikinci dünya savaşı sırasında Nazileri desteklemişti. Marquis de Sade fiziksel ve cinsel saldırılarla meşhur biliyorsunuz. Ve bunlara rağmen edebiyat severler olarak hepsini okuruz biz, madem mayaları kuvvetli yazıların. Ama bazılarımız da var ki bazı isimlere gelince kökü bozuk, fikri bozuk diye tutturuyor da asla almıyorlar eline kitaplarını.

Yapmayın. Salman Rushdie’nin “Yalnızca düşüncelerine katıldığınız insanlarla sınırlı kalacaksa ifade özgürlüğü neye yarar ki?” sözünü hatırlayın.

Muhteşem bir eser bu. Dinamik, gerilimli, ruhsal hezeyanlarla dolu psikolojik bir metin. Tiyatrosunun ilk gösterimlerinde başrol oyuncusu oyundaki karakterin ruhuna öyle bir adapte oluyor ki 38 derece ateşle bekliyor piyesi. Düşünmekten delirme raddesine varan, tabii insanlar arasında yerini kaybeden bir yazar. Bir adam yaratıyor, ölüme ilacı ölüm olan. Ve sonra birbirlerine karışıyorlar. 'Beni benden olmayan hareketlerle zorlamayın.' diyor, kimse anlamıyor.

Peki mahremiyetin sınırı nerede başlayıp bitiyor yazarlar için? Ahmed Arif'in, Kafka'nın mektupları yaşarken yayınlanabilir miydi? Çıldırmazlar mıydı? Bir yazara eseri ile soru sorarken hayatını irdelemeyi seviyoruz biz okurlar, kişinin magazinsel yanını merak edip mahremiyetinden mahrum ediyoruz. Hem de sonuna kadar. Hayranı olduğumuz figürlerin seceresini tümden öğrenmek için uğraşıyoruz. BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI. Kitabın kahramanı yazar çırpınıyor, 'Alemden gizli bir sırrım kaldı, o da içimdeki kıyamet diyor.' Sorularla, belgelerle delik deşik oluyor adam.

Benim için kitabın görece büyük bir eksikliği yaratmak kavramının Allah'a bahşedilmesinin önemini bir anda ortaya atması, tüm kurguya yedirmemesi oldu. Belki bir nedeni vardır. Keyifli okumalar herkese.
160 syf.
·5 günde·9/10
Necip Fazıl Kısakürek'in 1937 yılında Zonguldak'ta maden ocağında yazmış olduğu 3 perdelik bir tiyatro oyunudur. İçerisinde işlenen konular, ölüm korkusu, kader ve yaratılıştır.

Ana kahraman, Hüsrev isimli bir oyun yazarıdır ve Hüsrev ülke çapında tanınan meşhur biridir. Son yazdığı "Ölüm Korkusu" isimli oyunu ise büyük yankı uyandırmış ve içerisindeki gizli mesajların çözülmeye çalışıldığı bir eser olmuştur. Esasen Ölüm Korkusu gerçekten de ilgi çekici bir piyestir. Bu piyeste bir çocuk silahla oynarken annesini kazara vurur ve bundan duyduğu üzüntüyle kendini bir incir ağacına asarak intihar eder. İşin ilginç yanı ise, çocuğun babasının da kendisini aynı incir ağacının dalına asarak yıllar önce intihar etmesidir.

Ölüm Korkusu isimli piyeste anlatılan öykünün, Hüsrev'in biyografisi olup olmadığı ise büyük bir merak konusu haline gelir. Zira Hüsrev'in babası da kendisini bir incir ağacının dalına asarak intihar etmiştir. Bu soru işaretleri içerisinde Bir Adam Yaratmak isimli tiyatro oyunu başlar ve sarsıcı bir şekilde ilerleyerek son bulur. Ancak eserin başlangıcından sonlanmasına kadar geçen süre zarfında Hüsrev'in dahilikle delilik arasında yaşadığı buhranlar ve derin felsefe içeren cümleleri eseri güzelleştiren detaylardır.

Daha eserin hemen başında Necip Fazıl ''sanatkar/sanatçı'' kavramını işleyerek aslında sanatçıların eserlerinin kendilerinden ve hayatlarından parçalar taşıdığını ve bir eserin sanatçısından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Eserin ilerleyen bölümlerinde ise Necip Fazıl, tüme varım yöntemini kullanarak "yaratma" kudretine sahip olan biz insanların da aslında bir yaratıcı tarafından yaratıldığını, dolayısıyla asıl sanatkarın o yaratıcı olduğu sonucuna varmıştır. Kitabın ana mesajı budur.

Eser ideolojik olarak benim düşüncelerime zıt mesajlar içerse de okurken hiçbir şekilde rahatsız olmadım. Hatta bana sorarsanız bu eserdeki ideoloji toplumumuzun %90'ına zıt bir ideoloji içeriyor. Necip Fazıl'ı seven kişilerin bile aslında ideolojilerine uymadığını düşünüyorum. Zira Necip Fazıl'ın gerçekten de kendisine göre güzel ve tutarlı bir fikir dünyası mevcut. Belli ki çokça düşünen, hatta düşünmekten beynini kanatan bir adam. Eserde şöyle bir cümlesi mevcut:

"Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?" Sayfa 105.

Bir tiyatro oyunu olarak baktığımızda oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Sarsıcı olması, sürükleyici olması ve son cümleye kadar heyecanı taşıması bir tiyatro eseri için önemli kriterlerdir. Necip Fazıl da bunu fazlasıyla yapmış ve övgüyü hak etmiştir.

Son olarak, hiçbir zaman hiçbir yazara karşı önyargı beslemedim. Sadece tercih etmediğim yazarlar oldu. Tercih de asla bir önyargı değildir. Umarım sizler de aynı şekilde düşünüyorsunuzdur. Bu kitabı okumama vesile olan kişiler Selman Ç. ve https://1000kitap.com/Nesrinay'a teşekkür eder, hepinize keyifli ve önyargısız okumalar dilerim.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Bu bir eser mi, şaheser mi?...
Tam olarak kitabı okuduktan sonra verilen tepki genelde böyledir diye düşünüyorum.Necip Fazıl aslında şiir alanında ön planda olmasına rağmen bu eseriyle onun farklı alanlarda da ne kadar başarılı olduğunu gördüm.Bana öyle geliyor ki yazar eserinde kendi çektiği buhranlı dönemleri bir nebze olsun yansıtmış.Kitaptaki karakter sancı çekiyor ve sizi de kendi sancılarının ağına çekiyor.
Okurken iki farklı duyguyu aynı anda yaşatabiliyor.Bazı kısımlarda aslında biraz sonra ne olacağını tahmin edebiliyorsunuz ama yine de o heyecana engel olamıyorsunuz.Bazı kısımlarda da beklenmedik olayların içinde kendinizi bulabiliyorsunuz.Kitap biraz bana kendimi tanıma imkanı da verdi diyebilirim.Uzun zamandır bir kitabı bir gün içerisinde okumamıştım, bu kitabı elimden bırakamadım.Şuan en çok yapmak istediğim şeyler listesinde bu eseri bir tiyatro sahnesinde izlemek var.Size tavsiyem ben okumakta geç kaldığımı düşünüyorum siz elinizi çabuk tutun bence :)
160 syf.
Necip Fazıl’ın bu eser için “geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı” demiştir.

Değişik ve ilgi çekici bir konusu vardır:
Yazar olan Hüsrev’in yazdığı oyundaki gibi akrabası Selma’yı yanlışlıkla vurması ve sonrasında geçirdiği ruhsal bunalım, intiharın eşiğinden kurtulması romanın konusudur.

Hüsrev 38 yaşlarında bir yazardır. Kader inancı çok büyüktür. Son oyununda büyük başarı sağlamıştır. Ancak oyundaki şahıslardan birinin annesini kaza kurşunu ile öldürmesi kurgusu biraz tepki almıştır. Bir arkadaş toplantısında bu olayın büyütüldüğünü söyleyen yazar, olayı canlandırmak için ruh hastası doktoru Nevzat’ın tabancasını alarak annesi Ulviye’ye çevirir, şarjörü boşalttıktan sonra tetiğe basmıştır. Bardakları almak için kalkan halasının kızı Selma’yı silahın içindeki tek kurşunla yanlışlıkla vurmuştur. Selma’nın ölümünden sonra açığa çıkan gizli defteri ile kendisinin Hüsrev’e âşık olduğu anlaşılmıştır. Selma’nın ölümünü ve Hüsrev’in katil oluşunu reklam aracı olarak kullanmak isteyen Nevzat, ünlü yazarı kendi özel kliniğine yatırmak istemiştir. Otuz yıl önce Hüsrev’in babası bahçedeki incir ağacına kendini asıp intihar etmiştir. Oğlunun aynı şeyi yapmasından korkan annesi ise ağacı kestirmiştir. Hüsrev’in hastaneye götürülme teklifine boyun eğer ve giderken de “Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını!” der.

Hep sorgulamaya yönelik bir eser olmuş..

Hayatı hep sorgulayan ve doğruyu bulan insanlardan olma ümidiyle!..
160 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Seni aramam için beni uzağa attın!
Alemi benim, beni kendin için yarattın! (~spoiler~)

İncelememe Üstadın bu sözüyle başlamak istedim. Sebebi ise kitapla yakından ilgili olduğunu düşünmem.
Kitap ve yazılışı hakkında kısaca bahsedicek olursam; Üstad 1937 yılında Zonguldak'ta bir maden ocağında yazmıştır. Ölüm korkusu, yaratma, yaratılma, insan ve acizliği gibi kavramlara değinilmiştir. Eserindeki Husrev'in iç dünyası öyle başarılı yansıtılmaktadır ki üstada bir kez daha hayran olmamak elde değil..
Gerçekten okunması gereken bir kitap. Fikir ve ideolojileri dolayısıyla birçok kişinin ön yargı yapıp okuma gereksinimi duymaması ve bu muazzam eserden mahrum kalmaları üzücü.

Bu kitapla öğrenmiştim Allah'ın karşındaki insan olarak konumumu. Aslında hepimiz birer Hüsrev'iz ve Allah'a karşı yaratma davasındayız. Kaderimizi yaratma davasında en önde koşanlarız.. Peki kimle yarıştığımızın farkında mıyız! Gazali'nin bir sözü vardır: Her matlub, mabuddur. Yani her arzulanan şey tapılan şeydir.. O kadar şeye tapmaktayız ki inancımız kaçıncı sırada onu bile unutmaktayız..

İncelememi kitaptaki bir alıntı ile bitirmek istiyorum :
-Bir adam yaratmaya kalkıştım.. Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp anlıyor musun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lazım...
Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı.. Benim de kaderim buymuş. Ben tırmanmak istediğim kayadan düştüm. Meğer çok ileriye gitmişim. Yasak ülkelere girmişim. Yaratıcı neymiş, yaratmaya kalkışarak tanıdım. Yalancı ilah, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkarı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklı mı veriyorum. Aklım bir cephane deposu gibi patlıyor, kül oluyor. Bekle, az kaldı..
160 syf.
·4 günde·10/10
"Sanat mı hayatı taklit eder, yoksa hayat mı sanatı? Sanatsal yaratı bilinçli bir şifa girişimi midir, kişinin kendi yaralarını bir metin üzerinde teşrih masasına yatırdığı ve kendisini iyileştirmeye soyunduğu bilinçli bir girişim midir, yoksa yazar bilinçaltının nereye isterse oraya sürdüğü bir binek midir?
Ve nihayet, sanatsal yaratı, Tanrısal yaratıyla ilişkisi bağlamında, nerede durur? Bir meydan okuma mıdır ona, bir öykünme midir, yoksa bir ululama mı?

Dünya bir gurbettir...
Husrev ölümü bir fikr-i sabit olarak içinde gezdirir. Ölümün farkında olmak, insana dünyada evinde olamama yaşantısı verir. Ölüm, kişiyi bir varoluş halinden daha yükseğe taşıyabilen bir katalizördür. Ölümün farkındalığı kişiyi süfli uğraşlardan uzaklaştırır ve hayatına yeni bir anlam, bir derinlik katar. Ölüm bize varlığın ertelenemeyeceğini hatırlatır. İnsan ölümle yüzleşecek kadar şanslıysa, hayatı bir imkân, ölümü de 'imkânın artık mümkün olmaması' olarak değerlendirebilir ve hayatını son anına dek değiştirebileceğini fark eder.

Husrev ölümün farkında olmakla, ölümü içinde taşımakla diğer insanlardan farklılaşmaktadır: "Ben şehirleri, sokakları, kahveleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar. Benim en lazım tarafım sakat. Ben Allah'ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir aletim galiba."

Aslında Kierkegaardiyen anlamda düşünürsek, Husrev yola çıktığı, tefekkür ettiği, hissettiği için varoluşa sinen endişeyi hisseden adamdır. Yola çıkmak endişeyi arttırır, yola hiç çıkmamak ise insanı hiçliğin zindanına hapseder. Burada deha ile cinneti, velilik ile deliliği birbirinden ayıran o ince çizgiye işaret etmek gerekiyor.

Husrev'in babasının kendisini incir ağacına asmak suretiyle intihar etmiş olması, babadan oğula tevarüs eden bir ruh sızısının varlığına işaret ediyor. Baba, 'ölüme şifa ölümdür' diyerek canına kıydığında, çocuğuna da ölüm korkusunu bir fikr-i sabit olarak miras bırakıyordu.
İncir ağacı çelişkili bir biçimde hem babayı ve onun varlığını, hem de onun ölümünü hatırlatır. Bu yönüyle olmak ve ölmek arasındaki o müthiş diyalektiği, insanın yeryüzündeki macerasını özetler.

Husrev eserin sonlarına doğru, yaratma ediminde Tanrı ile boy ölçüşemeyeceğini kabul eder. Onunkisi olsa olsa kötü bir taklittir. Dünyanın yabancılaşma ve bozulmasına karşı Husrev, Tanrı'nın varlığına iltica eder.

Böylece Sanatsal yaratı Husrev'i azabın ortasına getirip bırakır. O artık ölüm-yönelimli bir varlık olarak faniliğinin farkındadır. Bir kuldur sadece ve emniyeti Yüce İrade'ye teslimiyettedir. Husrev ipekböceğidir, o kozadan kısa zaman sonra bütün metafizik dikkatiyle bir kelebek uçacaktır: Necip Fazıl."

*** Ruhun Labirentleri kitabında yapılan tahlilden alıntılanmıştır.***

(Maalesef benim cümlelerim değil. Bu kitaba inceleme yapmak beni aşar.
Çok güzel bir psikolojik tahlil okuduğum için sizinle de 'bazı kısımlarını' paylaşmak istedim. Zaten incelemeden maksat kitap hakkında bilgi alabilmekse, vatandaş faydalansın :))
141 syf.
(Süprizbozan içerebilir) Necip Fazıl Kısakürek'in piyes olan eserlerinden. 3 perdelik bir oyun. Bilmiyorum bu eser için ne söylense az gibi. Hikayenin başlangıcında “meçhul bir tarihte, İstanbul’da” ibaresi sanki yaşanmış bir his verdi bana. Tabi bilemiyoruz bunu Allahualem.
Bu piyesdeki baş kahramanımız Hüsrevde bir piyes yazarı. Tiyatro içinde tiyatro olması baya ilginç geldi bana, ustalıkla kullanılmış bu durum :) sanki yazar kendini anlatıyor gibiydi içinde bulunduğu buhranları. Husrevin halasının kızı, Selma'yı hatırlayınca bir Âh çekiyorum içimden, hikayede çok geçemese de ne kadar naif bir karakter olduğu anlaşılıyor.
Hikaye bana göre 2ye ayrılıyor:
1. Önemli olay öncesi.. buradaki olay örgüsü hızla sizi içine çeken yeri, hiç sıkılmadan okunuyor.
2. Önemli olay sonrası.. burada da Kahramanımızın ölüm, yaşam, delilik, ihanet, kader gibi konularda kendiyle ve yakınlarıyla iç hesaplaşması var, burası daha yavaş ve düşünerek okunması gereken bölüm bence.
Sonunu da çok merak ediyorsunuz Husrevin hikayesi de aynı kaderi paylaşacak mi diye. Bunu da kendiniz görmelisiniz :)
Bir İncir ağacı hiç bu kadar anlamlı olmamıştı :)
160 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Gelin önce size kitabın incelemesine geçmeden, insan ruhu üzerinde büyük bir tesir bırakan, insanı silkeleyen ve sarsan böylesine vurucu bir eserin nasıl yazıldığını Necip Fazıl Kısakürek’in yazdıklarından kısaca aktarayım.

Necip Fazıl üstadın belirttiğine göre tiyatro oyuncusu Muhsin Ertuğrul, yırtanan rollerde fevkalede, eşi görülmemiş birisiydi.

–O Muhsin Ertuğrul ki A’dan Z’ye tiyatronun tüm aşamalarında yer almış, bu uğurda göstermiş olduğu başarılarından ötürü Goethe Madalyasını almaya layık görülmüştür.-

Muhsin Ertuğrul’a gider ve piyes yazsam oynar mısın der. O’da sen yaz bakalım bizde oynarız der. Bunun üzerine “Tohum” adlı eserini yazar ve verir. Bu eseri yüksek tabaka ve Babıali (aslında sadrazam sarayına verilen isim olmakla birlikte N.F.K. bu kelimeyi sanat çevresi olarak kullanmıştır.) beğenmiştir ama halk beğenmemiştir. Kimilerine göre de bu piyesi oynatmakla da Necip Fazıl üstad Muhsin Ertuğrul’u küçük düşürmüştür.

Bunun üzerine büyük bir hınçla yeni bir eser yazmak için kollarını sıvar ve şu cümleleri kurar.

“Bir piyes yazmayı düşünmüştüm. Seyirciyi fiziki acıya boğacak bir metafizik örgü içinde aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes... Öyle bir piyes ki, kendi buhranımın, mücerret planında en yırtıcı fikir irtifaına çıkacak...”der.

Yani bu eseri N.F.K. normal şartlarda yazmaz. Bu duruma çok sinirlenmiştir ve böylesine bir buhranlı döneminde öyle bir eser ortaya koyacağım ki, hem Babıali beğenecek hem de halk şaşkına dönecek, herkes benim piyesimden konuşacak, benim piyesim bahsedilecek demek ister.

Gerçekten de öyle olur. Bu tiyatro eseri büyük yankı uyandırır ve herkes tarafından çok beğenilir.

Eser kendisini okutmuyor seni adeta 1937 yılının Istanbul’una götürüyor, ruhunu ve benliğini içine çekerek, sahnelenen oyunu en ön saftan izletiyor.

Kitabı okurken kitabın kahramanı olan Hüsrev karakteri ile birlikte, oturduğun koltukta sarsılıyor, sendeliyor, irkiliyor, ürperiyor, çekiniyor, titriyor, korkuyor ve sersemliyorsun. Kitabı eline aldığında eski Istanbul yıllarında yaşıyorsun ve kendini boğaza nazır, estetiksel açıdan zengin döşemeli bir yalının içine ışınlanmış hissediyorsun ve o yalıdan çıkmak istemiyorsun.

Ayrıca eski Türkçe kelimelerin (eskiden Türkiye’de konuşulan kelimelerin) kullanıldığı kitapları okumak bana çok büyük bir haz veriyor. Tamam bu kelimeler Öz Türkçe değildir belki ama bunlar sayesinde dilimizin zenginliği ortaya çıkmaktadır. Yoksa şu anda dilimize yapışmış kelimelerin etimolojik analizini yapacak olursak birçoğu Arapça, Farsça ve Fransızca kökenli olmak üzere, nereydeyse kullandığımız kelimelerin yüzde yetmiş, sekseninin öz Türkçe olmadıklarını görürsünüz.
Ben bu hazzı Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf, Fatih Harbiye kitaplarını okurken de almıştım. Günümüzde kendini şair veya edebiyatçı olarak tasnif eden kişilerin yazdıkları yazılara, şiirlere bakın. Hep bilindik 20-30 kelime etrafında top çevirirler. Yani kelime zenginliği, belagat yeteneği yok eserlerinde.

Aradığım, özlemini çektiğim, dost meclisinde duru, kibar, sizli bizli, beyefendiler hanımefendilerin kullanıldığı saygılı bir dil kullanılması beni ziyadesiyle mutlu etmiştir. Örneğin; kendisinin en yakın arkadaşı olan Mansur’a karşı kahramanımızın “Mansur Bey! Bizi bir lahza yalnız bırakamaz mısınız?” şeklinde bir seslenişi var ki harikuladeninde ötesinde bir tarz.

Eser 1930’lu yılların Istanbul’unda bir yalıda geçer. Zengin bir aile çocuğu ve babasını çocukluk döneminde evlerinin önündeki iğde ağacına asılı olarak yitirmiş olan Hüsrev; döneminin önde gelen tiyatro yazarlarındandır. Bir tiyatro eseri ortaya koyar ve baş rol karekterini en yakın arkadaşı Mansur oynar. Kendi eserinde oyuncunun babası kendini iğde ağacına asmıştır ve sonunda da kendi de babasının karekterinden çok etkilenir, onun ruhuyla yaşamaya devam eder ve aynı sonu kendisi de yaşar. Bu olaydaki örgü acaba Hüsrev’in gerçek yaşantısında da karşılık bulacak mı diye sürekli sorgulamalar, Hüsrev’in sürekli hesaplaşmaları, babasının ölümünden annesini sorumlu tutması üzerine annesi ile yaşadığı hüzünlü ve dramatik aile meselelerinin yaşanması, gazeteci ve ruh sağlığı doktoru olan arkadaşlarıyla kendisini suçlayan yakıştırmalar yapması üzerine büyük bir buhran yaşaması ve içinden çıkılamıyacak girdapların içine girmesi eserde geçen duygusal sorunlar yumağının bazılarıdır.

Hüsrev; babasının kendisine bırakmış olduğu mirası mı yaşayacaktır yoksa kendi iç hesaplaşmaları eşliğinde, zihinsel anlamda duygularını en açık, en saf haliyle, birbirinden esrarengiz ve okuru dehşete düşüren benzetmeler yapmakta çok mahir olan kişiye karşı “deli” sıfatı yakıştırması yaftalanarak bu sarmalın içinden sıyrıp kendisini kurtarabilecek midir?

N.F.K. üstdın inanılmaz ve akıcı anlatım üslubuyla dört yerde tüm vücudum ve azalarımla ürperdim. Hele bir yerde “Herşey benim olsun gökler, yıldızlar, samanyolu vereyim ama aklım bana kalsın.” cümlesi beni sarsan, titreten cümlelerinden biri olmuştur.

Bu kitap, eser kesinlikle alalade bir yapıt değildir. Belli ki N.F. üstad çok öfkelenmiş ve bu eser ortaya çıkmış, bazı sahnelerini okurken gerilim filmindeymiş gibi hissettim kendimi.

Muhakkak okunmalı gereken bir eser olarak görüyorum. Ben çok büyük bir keyif aldım okurken umarım sizlerde aynı keyfi alırsınız.

Not: Istanbul kelimesi dönemin ruhunu andırsın diye özellikle bu şekilde yazılmıştır.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
İlk temsil gecesi, eseri seyrettikten sonra, Burhan Toprak, Peyami Safa, Mustafa Şekip ve daha birkaç Bâbıâli rütbelisi, Beyoğlunda “Petrograd” pastahanesinde oturuyoruz...
Burhan atılıyor:
–Bu bir eser mi, şahaser mi?...
Peyami susuyor...
Mustafa Şekip düşünüyor...
Bir cevap verilemiyor. Bir teşhise varılamıyor. Eser olmaya hayır, bu bir sıradan eser değil!..
Şahaser olmaya gelince...
Acaba, o da ne demek?..
-Necip Fazıl
Yani ne denir ne yazılır bu incelemeye bilemiyorum. Benim sözlerim, bu kitabın incelemesini anlatacak kadar güzel mi bilemiyorum.. Gerçekten NFK çok ayrı biri.. Hayatımda soluksuz okuduğum eserlerden biri ile yeniden karşı karşıyayım.. “Ölüm korkusu piyesi” adlı piyesini kitapta anlatan yazarımız beni kitap içinde öyle bir yolculuğa çıkardı ki anlatılmaz yaşanır ya, tam da o misâl... Zaten kitabın sonunda ünlü edebiyatçıların bu esere “ŞAHESER” demesi bile bu kitap için yeterli bir gurur kaynağı... Hani derler ya “ölmeden önce yapmanız gereken şeyler” diye bir sürü şey söylerler. Ben de o şeylere bu piyesi ekliyorum.. Okumayan arkadaşlara şiddetle tavsiye ediyorum!!! İyiki varsın NFK!
160 syf.
·Beğendi·10/10
Üstadın yürek kaleminden dökülmüş tek kelimeyle muhteşem bir tiyatro eseri..Ahmet Mekin’in başrolünde olduğu filmini de izlemiştim ama bu kadar etkilendiğimi söyleyemem...Bir piyes ancak bu kadar dolu dizgin, yoğun düşlerle anlatılabilir...Muharrir Hüsrev Bey "Ölüm Korkusu" isimli bir piyesi uyarlaması, yazar ve sonrasında yazdıklarını hakikat aleminde yaşamaya başlaması...Sadece okumak yetmiyor;okutulmalı, izlenmeli de...
Yalnızlığımı gidermek için aldığım her tedbir, yalnızlığımı çoğaltmak oluyor.
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 36 - Büyük doğu yayınları 34. Baskı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Adam Yaratmak
Format:
E-kitap
ISBN:
9786054955077
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyükdoğu Yayıncılık
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Geçirdiği büyük ruh çilesinin sahne destanı… İstanbul Şehir Tiyatrosunun 1937–38 sezonunda Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenip temsil edilen eser, ilk temsil gecesinden itibaren çok büyük yankı uyandırmış ve 1977 yılında sinemaya da aktarılmıştır. (Eserin tamamlandığı tarih: 8 Temmuz 1937, Perşembe, gece yarısı...)

Kitabı okuyanlar 2.171 okur

  • Mustafa Yıldırım
  • Alparslan Karakaş
  • Tülin Gürel
  • Sidar Opan
  • Fatma Göllü
  • Merve Uzunoğlu
  • Melek
  • Kitap Dünyasına Katılmış Mistik
  • Kolibri
  • GizemBen

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.4 (17)
9
%1.1 (8)
8
%0.6 (4)
7
%0.1 (1)
6
%0.1 (1)
5
%0.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0.1 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları