Bir Adam Yaratmak

·
Okunma
·
Beğeni
·
24737
Gösterim
Adı:
Bir Adam Yaratmak
Baskı tarihi:
Mart 2008
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758180318
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyük Doğu Yayınları
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Eser ilk olarak 1937-1938 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosu 'nda temsil edilmiştir.

Olay meçhul bir tarihte İstanbul 'da geçer.

"Husrev - Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı. (Bir an sükut) Benim de kaderim buymuş.''
160 syf.
·4 günde·9/10
Adolf Hitler'in kitabı Kavgam batı dünyasının düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışına aykırı olmadığından yayımlanmıştı. Jean-Jacques Rousseau ünlü çocuk eğitimi kitabı Emile - Bir Çocuk Büyüyor u yazmadan önce İtiraflarım kitabında cahil olarak bahsettiği eşinden olma 5 çocuğunu yetimhaneye bırakmıştı. Nobel ödüllü Knut Hamsun ikinci dünya savaşı sırasında Nazileri desteklemişti. Marquis de Sade fiziksel ve cinsel saldırılarla meşhur biliyorsunuz. Ve bunlara rağmen edebiyat severler olarak hepsini okuruz biz, madem mayaları kuvvetli yazıların. Ama bazılarımız da var ki bazı isimlere gelince kökü bozuk, fikri bozuk diye tutturuyor da asla almıyorlar eline kitaplarını.

Yapmayın. Salman Rushdie’nin “Yalnızca düşüncelerine katıldığınız insanlarla sınırlı kalacaksa ifade özgürlüğü neye yarar ki?” sözünü hatırlayın.

Muhteşem bir eser bu. Dinamik, gerilimli, ruhsal hezeyanlarla dolu psikolojik bir metin. Tiyatrosunun ilk gösterimlerinde başrol oyuncusu oyundaki karakterin ruhuna öyle bir adapte oluyor ki 38 derece ateşle bekliyor piyesi. Düşünmekten delirme raddesine varan, tabii insanlar arasında yerini kaybeden bir yazar. Bir adam yaratıyor, ölüme ilacı ölüm olan. Ve sonra birbirlerine karışıyorlar. 'Beni benden olmayan hareketlerle zorlamayın.' diyor, kimse anlamıyor.

Peki mahremiyetin sınırı nerede başlayıp bitiyor yazarlar için? Ahmed Arif'in, Kafka'nın mektupları yaşarken yayınlanabilir miydi? Çıldırmazlar mıydı? Bir yazara eseri ile soru sorarken hayatını irdelemeyi seviyoruz biz okurlar, kişinin magazinsel yanını merak edip mahremiyetinden mahrum ediyoruz. Hem de sonuna kadar. Hayranı olduğumuz figürlerin seceresini tümden öğrenmek için uğraşıyoruz. BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI. Kitabın kahramanı yazar çırpınıyor, 'Alemden gizli bir sırrım kaldı, o da içimdeki kıyamet diyor.' Sorularla, belgelerle delik deşik oluyor adam.

Benim için kitabın görece büyük bir eksikliği yaratmak kavramının Allah'a bahşedilmesinin önemini bir anda ortaya atması, tüm kurguya yedirmemesi oldu. Belki bir nedeni vardır. Keyifli okumalar herkese.
160 syf.
·5 günde·9/10
Necip Fazıl Kısakürek'in 1937 yılında Zonguldak'ta maden ocağında yazmış olduğu 3 perdelik bir tiyatro oyunudur. İçerisinde işlenen konular, ölüm korkusu, kader ve yaratılıştır.

Ana kahraman, Hüsrev isimli bir oyun yazarıdır ve Hüsrev ülke çapında tanınan meşhur biridir. Son yazdığı "Ölüm Korkusu" isimli oyunu ise büyük yankı uyandırmış ve içerisindeki gizli mesajların çözülmeye çalışıldığı bir eser olmuştur. Esasen Ölüm Korkusu gerçekten de ilgi çekici bir piyestir. Bu piyeste bir çocuk silahla oynarken annesini kazara vurur ve bundan duyduğu üzüntüyle kendini bir incir ağacına asarak intihar eder. İşin ilginç yanı ise, çocuğun babasının da kendisini aynı incir ağacının dalına asarak yıllar önce intihar etmesidir.

Ölüm Korkusu isimli piyeste anlatılan öykünün, Hüsrev'in biyografisi olup olmadığı ise büyük bir merak konusu haline gelir. Zira Hüsrev'in babası da kendisini bir incir ağacının dalına asarak intihar etmiştir. Bu soru işaretleri içerisinde Bir Adam Yaratmak isimli tiyatro oyunu başlar ve sarsıcı bir şekilde ilerleyerek son bulur. Ancak eserin başlangıcından sonlanmasına kadar geçen süre zarfında Hüsrev'in dahilikle delilik arasında yaşadığı buhranlar ve derin felsefe içeren cümleleri eseri güzelleştiren detaylardır.

Daha eserin hemen başında Necip Fazıl ''sanatkar/sanatçı'' kavramını işleyerek aslında sanatçıların eserlerinin kendilerinden ve hayatlarından parçalar taşıdığını ve bir eserin sanatçısından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Eserin ilerleyen bölümlerinde ise Necip Fazıl, tüme varım yöntemini kullanarak "yaratma" kudretine sahip olan biz insanların da aslında bir yaratıcı tarafından yaratıldığını, dolayısıyla asıl sanatkarın o yaratıcı olduğu sonucuna varmıştır. Kitabın ana mesajı budur.

Eser ideolojik olarak benim düşüncelerime zıt mesajlar içerse de okurken hiçbir şekilde rahatsız olmadım. Hatta bana sorarsanız bu eserdeki ideoloji toplumumuzun %90'ına zıt bir ideoloji içeriyor. Necip Fazıl'ı seven kişilerin bile aslında ideolojilerine uymadığını düşünüyorum. Zira Necip Fazıl'ın gerçekten de kendisine göre güzel ve tutarlı bir fikir dünyası mevcut. Belli ki çokça düşünen, hatta düşünmekten beynini kanatan bir adam. Eserde şöyle bir cümlesi mevcut:

"Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?" Sayfa 105.

Bir tiyatro oyunu olarak baktığımızda oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Sarsıcı olması, sürükleyici olması ve son cümleye kadar heyecanı taşıması bir tiyatro eseri için önemli kriterlerdir. Necip Fazıl da bunu fazlasıyla yapmış ve övgüyü hak etmiştir.

Son olarak, hiçbir zaman hiçbir yazara karşı önyargı beslemedim. Sadece tercih etmediğim yazarlar oldu. Tercih de asla bir önyargı değildir. Umarım sizler de aynı şekilde düşünüyorsunuzdur. Bu kitabı okumama vesile olan kişiler Selman Ç. ve https://1000kitap.com/Nesrinay'a teşekkür eder, hepinize keyifli ve önyargısız okumalar dilerim.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Bu bir eser mi, şaheser mi?...
Tam olarak kitabı okuduktan sonra verilen tepki genelde böyledir diye düşünüyorum.Necip Fazıl aslında şiir alanında ön planda olmasına rağmen bu eseriyle onun farklı alanlarda da ne kadar başarılı olduğunu gördüm.Bana öyle geliyor ki yazar eserinde kendi çektiği buhranlı dönemleri bir nebze olsun yansıtmış.Kitaptaki karakter sancı çekiyor ve sizi de kendi sancılarının ağına çekiyor.
Okurken iki farklı duyguyu aynı anda yaşatabiliyor.Bazı kısımlarda aslında biraz sonra ne olacağını tahmin edebiliyorsunuz ama yine de o heyecana engel olamıyorsunuz.Bazı kısımlarda da beklenmedik olayların içinde kendinizi bulabiliyorsunuz.Kitap biraz bana kendimi tanıma imkanı da verdi diyebilirim.Uzun zamandır bir kitabı bir gün içerisinde okumamıştım, bu kitabı elimden bırakamadım.Şuan en çok yapmak istediğim şeyler listesinde bu eseri bir tiyatro sahnesinde izlemek var.Size tavsiyem ben okumakta geç kaldığımı düşünüyorum siz elinizi çabuk tutun bence :)
250 syf.
·3 günde·10/10
Üstad, Muhsin Ertuğrul'un isteği üzerine pek de tutulmayan ilk piyesi Tohum'dan sonra kendi tabiriyle adeta bir hınç haline gelen ve seyirciyi acıya boğacak metafizik örgüsü içinde, aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir piyes yazma gereksinimi duyar.
Hal böyleyken teftiş için görevlendirildiği Zonguldak 63 numaralı maden ocağında bu piyesi yazmak için kalemi eline alır. Üstad kalemini eline alırken tek düşüncesi elit zümreyle aşağı tabakayı bir araya getirmek ve insanları Allah arayışına sevk etmektir. Hakikaten istediği olur ve her kesimden insan kendisini "Türk Shakespeare" diye nitelemeye başlar. 1937-1938 yılları arası 10 ay kadar bir zaman zarfında piyes kapalı gişe oynanır ve Muhsin Ertuğrul'unda Tohum'da zedelenen itibarı yeninden düzelir.
Şimdi eserin genel muhtevasını inceleyecek olursak:
Kitap, Ölüm Korkusu isimli bir piyes yazan Hüsrev'in, yazdığı piyes ile hayatının ciddi manada benzeşmesi ve kitaptaki diğer karakterlerinde bunu sorgulaması üzerinden işleniyor. Piyesin kahramanı, annesini kaza kurşunu ile öldürünce aklî dengesini kaybeder ve daha önce babasının yaptığı gibi kendisini bahçedeki incir ağacına asarak intihar eder. Hüsrev'in yalısının bahçesinde de bir incir ağacı vardır ve babası kendisini bu incir ağacına asmıştır. Peki Hüsrev piyesin kahramanı gibi babasının izlediği yolu izleyecek midir?...
Hüsrev'in içinde bulunduğu buhranı kendi cümleleriyle şu şekilde açıklayabiliriz:
"Dipsiz bir uçuruma sarkıyorum. Yakalayabildiğim bir iki ot tutuyor beni. Bu otlar sökülüyor. Yumuşak toprağın içinden kökleriyle beraber geliyor. Düşüyorum..
Hüsrev kahramanıyla özdeşleşmekte olduğunu görmekte ve Allah’ın üstün kaderine müdahale ettiği düşüncesiyle kahrolmaktadır. Bir hududu zorladığını düşünen Hüsrev "Kul olduğumu anlamak icin Allah'lık taslamalıymışım" sözüyle her şeyin kadere bağlı olduğunu bazen iplerin kendi elimizde olduğunu düşünsekte her birimizin üstün planın birer figüranı olduğumuzu bize hatırlatıyor.
Kitabın yazılışı, Üstad'ın mürşidi Abdülhakim Arvâsî’yi tanıdığı yıllara rastlar. O ve Ben’de bu eserinden, “geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı” diye bahseder.
Üstad'ın haleti ruhiyesini simgeleyen eser, kendinden kaçmak için bohemliğe sarılan bir ruhun asıl kurtuluşunun Allah'ı bilmek ve çizdiği kadere razı olmaktan geçtiğini öğreterek son bulmaktadır. İncelememe Üstad'ın şu sözleriyle son vermek istiyorum.
Özün özü olarak;
Eser ve eseri karşısında insan..
Allah ve Allah karşısında insan..
Ölüm ve ölüm karşısında insan..
Cemiyet karşısında, kadın karşısında, dost ve aile münasebetlerinde insanın nasıl bir yaklaşımda olması gerektiğini çok güzel bir üslupla bizlere öğretiyor.
Keyifli okumalar...
160 syf.
·1 günde
Necip Fazıl’ın bu eser için “geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı” demiştir.

Değişik ve ilgi çekici bir konusu vardır:
Yazar olan Hüsrev’in yazdığı oyundaki gibi akrabası Selma’yı yanlışlıkla vurması ve sonrasında geçirdiği ruhsal bunalım, intiharın eşiğinden kurtulması romanın konusudur.

Hüsrev 38 yaşlarında bir yazardır. Kader inancı çok büyüktür. Son oyununda büyük başarı sağlamıştır. Ancak oyundaki şahıslardan birinin annesini kaza kurşunu ile öldürmesi kurgusu biraz tepki almıştır. Bir arkadaş toplantısında bu olayın büyütüldüğünü söyleyen yazar, olayı canlandırmak için ruh hastası doktoru Nevzat’ın tabancasını alarak annesi Ulviye’ye çevirir, şarjörü boşalttıktan sonra tetiğe basmıştır. Bardakları almak için kalkan halasının kızı Selma’yı silahın içindeki tek kurşunla yanlışlıkla vurmuştur. Selma’nın ölümünden sonra açığa çıkan gizli defteri ile kendisinin Hüsrev’e âşık olduğu anlaşılmıştır. Selma’nın ölümünü ve Hüsrev’in katil oluşunu reklam aracı olarak kullanmak isteyen Nevzat, ünlü yazarı kendi özel kliniğine yatırmak istemiştir. Otuz yıl önce Hüsrev’in babası bahçedeki incir ağacına kendini asıp intihar etmiştir. Oğlunun aynı şeyi yapmasından korkan annesi ise ağacı kestirmiştir. Hüsrev’in hastaneye götürülme teklifine boyun eğer ve giderken de “Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını!” der.

Hep sorgulamaya yönelik bir eser olmuş..

Hayatı hep sorgulayan ve doğruyu bulan insanlardan olma ümidiyle!..
160 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dilkat spoiler içerir!

Bu kitabı nasıl yorumlayacağım, düşüncelerimi nasıl ifade edeceğim inanın hiç bilmiyorum. Açıkçası bu kitabı yorumlayabilecek kadar yeterli kapasitede olduğumu düşünmüyorum. Yine de hele bir başlayalım devamı da gelir herhalde diyerek başlıyorum.
Uzun zamandır böyle dinamik, tempolu, tansiyonun hiç düşmediği, bir karakterin bu kadar ön plana çıktığı başka bir eser okumamıştım. Kitap üç perdeden oluşan bir tiyatro oyunu. Ana karakterimiz Hüsrev dönemin meşhur, bilinen bir oyun yazarıdır ve son yazdığı Ölüm Korkusu isimli oyunuyla yine büyük bir beğeni toplamıştır. Yazdığı oyunda, bir çocuğun silahla oynarken kazara annesini vurmasını ve ilerleyen dönemde üzüntüsünden dolayı kendini incir ağacına asarak intihar etmesini konu edinir ki bu incir ağacı yıllar önce babasının da kendini asarak intihar ettiği incir ağacıdır. İşte bu kitabı ilginç kılan durum tam da burada başlıyor. Çünkü bu piyesi yazan Hüsrev'in de babası kendini incir ağacına asarak intihar etmiştir. Yazdığı oyunla kendi hayatının böyle benzerlik göstermesi, ölüm korkusu, etrafındaki insanların bu konunun üstüne gitmesi günden güne Hüsrev'i ruhsal bunalıma sürüklemiştir. Kader, ölüm ve varoluş konularına kendini öylesine kaptırmıştır ki şu alıntılar durumu daha net ifade edecektir: "Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı. Benim de kaderim buymuş." İşte bu alıntı da geçen cümleler beni benden aldı resmen, hatta kitabın tanıtımında da bu cümleler yer aldığı için kitabı okuma noktasında beni meraklandırdı. Bir diğer alıntıda ise: "Yaratıcı neymiş, yaratmağa kalkışarak tanıdım. Yalancı ilah, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkarı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklımı veriyorum." cümleleri ile Hüsrev sahip olduğu ruh halini, buhranlarını, çıkmazlarını ve delilik ile velilik arasındaki durumunu net olarak göstermiştir.
Belirttiğim alıntılar beni o kadar etkiledi ki kitabı bitirdikten sonra bile tekrar tekrar açıp bu alıntıların olduğu bölümleri okudum. Edebi diliyle, konusuyla, karakterleriyle yazıldığı dönemde yarattığı etkiyle kısacası her yönüyle mükemmel bir eserdi. Okumayı düşünen herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim.
160 syf.
·4 günde
"Sanat mı hayatı taklit eder, yoksa hayat mı sanatı? Sanatsal yaratı bilinçli bir şifa girişimi midir, kişinin kendi yaralarını bir metin üzerinde teşrih masasına yatırdığı ve kendisini iyileştirmeye soyunduğu bilinçli bir girişim midir, yoksa yazar bilinçaltının nereye isterse oraya sürdüğü bir binek midir?
Ve nihayet, sanatsal yaratı, Tanrısal yaratıyla ilişkisi bağlamında, nerede durur? Bir meydan okuma mıdır ona, bir öykünme midir, yoksa bir ululama mı?

Dünya bir gurbettir...
Husrev ölümü bir fikr-i sabit olarak içinde gezdirir. Ölümün farkında olmak, insana dünyada evinde olamama yaşantısı verir. Ölüm, kişiyi bir varoluş halinden daha yükseğe taşıyabilen bir katalizördür. Ölümün farkındalığı kişiyi süfli uğraşlardan uzaklaştırır ve hayatına yeni bir anlam, bir derinlik katar. Ölüm bize varlığın ertelenemeyeceğini hatırlatır. İnsan ölümle yüzleşecek kadar şanslıysa, hayatı bir imkân, ölümü de 'imkânın artık mümkün olmaması' olarak değerlendirebilir ve hayatını son anına dek değiştirebileceğini fark eder.

Husrev ölümün farkında olmakla, ölümü içinde taşımakla diğer insanlardan farklılaşmaktadır: "Ben şehirleri, sokakları, kahveleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar. Benim en lazım tarafım sakat. Ben Allah'ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir aletim galiba."

Aslında Kierkegaardiyen anlamda düşünürsek, Husrev yola çıktığı, tefekkür ettiği, hissettiği için varoluşa sinen endişeyi hisseden adamdır. Yola çıkmak endişeyi arttırır, yola hiç çıkmamak ise insanı hiçliğin zindanına hapseder. Burada deha ile cinneti, velilik ile deliliği birbirinden ayıran o ince çizgiye işaret etmek gerekiyor.

Husrev'in babasının kendisini incir ağacına asmak suretiyle intihar etmiş olması, babadan oğula tevarüs eden bir ruh sızısının varlığına işaret ediyor. Baba, 'ölüme şifa ölümdür' diyerek canına kıydığında, çocuğuna da ölüm korkusunu bir fikr-i sabit olarak miras bırakıyordu.
İncir ağacı çelişkili bir biçimde hem babayı ve onun varlığını, hem de onun ölümünü hatırlatır. Bu yönüyle olmak ve ölmek arasındaki o müthiş diyalektiği, insanın yeryüzündeki macerasını özetler.

Husrev eserin sonlarına doğru, yaratma ediminde Tanrı ile boy ölçüşemeyeceğini kabul eder. Onunkisi olsa olsa kötü bir taklittir. Dünyanın yabancılaşma ve bozulmasına karşı Husrev, Tanrı'nın varlığına iltica eder.

Böylece Sanatsal yaratı Husrev'i azabın ortasına getirip bırakır. O artık ölüm-yönelimli bir varlık olarak faniliğinin farkındadır. Bir kuldur sadece ve emniyeti Yüce İrade'ye teslimiyettedir. Husrev ipekböceğidir, o kozadan kısa zaman sonra bütün metafizik dikkatiyle bir kelebek uçacaktır: Necip Fazıl."

*** Ruhun Labirentleri kitabında yapılan tahlilden alıntılanmıştır.***

(Maalesef benim cümlelerim değil. Bu kitaba inceleme yapmak beni aşar.
Çok güzel bir psikolojik tahlil okuduğum için sizinle de 'bazı kısımlarını' paylaşmak istedim. Zaten incelemeden maksat kitap hakkında bilgi alabilmekse, vatandaş faydalansın :))
160 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Seni aramam için beni uzağa attın!
Alemi benim, beni kendin için yarattın! (~spoiler~)

İncelememe Üstadın bu sözüyle başlamak istedim. Sebebi ise kitapla yakından ilgili olduğunu düşünmem.
Kitap ve yazılışı hakkında kısaca bahsedicek olursam; Üstad 1937 yılında Zonguldak'ta bir maden ocağında yazmıştır. Ölüm korkusu, yaratma, yaratılma, insan ve acizliği gibi kavramlara değinilmiştir. Eserindeki Husrev'in iç dünyası öyle başarılı yansıtılmaktadır ki üstada bir kez daha hayran olmamak elde değil..
Gerçekten okunması gereken bir kitap. Fikir ve ideolojileri dolayısıyla birçok kişinin ön yargı yapıp okuma gereksinimi duymaması ve bu muazzam eserden mahrum kalmaları üzücü.

Bu kitapla öğrenmiştim Allah'ın karşındaki insan olarak konumumu. Aslında hepimiz birer Hüsrev'iz ve Allah'a karşı yaratma davasındayız. Kaderimizi yaratma davasında en önde koşanlarız.. Peki kimle yarıştığımızın farkında mıyız! Gazali'nin bir sözü vardır: Her matlub, mabuddur. Yani her arzulanan şey tapılan şeydir.. O kadar şeye tapmaktayız ki inancımız kaçıncı sırada onu bile unutmaktayız..

İncelememi kitaptaki bir alıntı ile bitirmek istiyorum :
-Bir adam yaratmaya kalkıştım.. Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp anlıyor musun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lazım...
Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı.. Benim de kaderim buymuş. Ben tırmanmak istediğim kayadan düştüm. Meğer çok ileriye gitmişim. Yasak ülkelere girmişim. Yaratıcı neymiş, yaratmaya kalkışarak tanıdım. Yalancı ilah, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkarı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklı mı veriyorum. Aklım bir cephane deposu gibi patlıyor, kül oluyor. Bekle, az kaldı..
141 syf.
(Süprizbozan içerebilir) Necip Fazıl Kısakürek'in piyes olan eserlerinden. 3 perdelik bir oyun. Bilmiyorum bu eser için ne söylense az gibi. Hikayenin başlangıcında “meçhul bir tarihte, İstanbul’da” ibaresi sanki yaşanmış bir his verdi bana. Tabi bilemiyoruz bunu Allahualem.
Bu piyesdeki baş kahramanımız Hüsrevde bir piyes yazarı. Tiyatro içinde tiyatro olması baya ilginç geldi bana, ustalıkla kullanılmış bu durum :) sanki yazar kendini anlatıyor gibiydi içinde bulunduğu buhranları. Husrevin halasının kızı, Selma'yı hatırlayınca bir Âh çekiyorum içimden, hikayede çok geçemese de ne kadar naif bir karakter olduğu anlaşılıyor.
Hikaye bana göre 2ye ayrılıyor:
1. Önemli olay öncesi.. buradaki olay örgüsü hızla sizi içine çeken yeri, hiç sıkılmadan okunuyor.
2. Önemli olay sonrası.. burada da Kahramanımızın ölüm, yaşam, delilik, ihanet, kader gibi konularda kendiyle ve yakınlarıyla iç hesaplaşması var, burası daha yavaş ve düşünerek okunması gereken bölüm bence.
Sonunu da çok merak ediyorsunuz Husrevin hikayesi de aynı kaderi paylaşacak mi diye. Bunu da kendiniz görmelisiniz :)
Bir İncir ağacı hiç bu kadar anlamlı olmamıştı :)
Ben de bir insanım. Hiçbir fevkalâdeliğim yok. Bir kadere bağlıyım. Bir takım zaaflarla doluyum. Belki herkesten daha zayıf.
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 23 - Büyük Doğu Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Adam Yaratmak
Baskı tarihi:
Mart 2008
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758180318
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyük Doğu Yayınları
Baskılar:
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Bir Adam Yaratmak
Eser ilk olarak 1937-1938 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosu 'nda temsil edilmiştir.

Olay meçhul bir tarihte İstanbul 'da geçer.

"Husrev - Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım? Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı. (Bir an sükut) Benim de kaderim buymuş.''

Kitabı okuyanlar 3.505 okur

  • Braveheart
  • HURŞİD MAH
  • Fırat onur deniz
  • Sapiens_
  • Ahmet Tosun
  • YağmurEylül
  • Zümran
  • Fatma B
  • Ebubekir Akbulut
  • Ruveyda Kaya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.2
14-17 Yaş
%6.8
18-24 Yaş
%30.5
25-34 Yaş
%29.1
35-44 Yaş
%18.5
45-54 Yaş
%4.5
55-64 Yaş
%2.1
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58.5
Erkek
%41.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%47.6 (518)
9
%19 (207)
8
%9.6 (104)
7
%3.8 (41)
6
%1.3 (14)
5
%0.7 (8)
4
%0.4 (4)
3
%0.1 (1)
2
%0.1 (1)
1
%1.6 (17)

Kitabın sıralamaları