Giriş Yap

Bir Alkoliğin Anıları

8.210 üzerinden
275 Puan · 49 İnceleme
240 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
John Barleycorn Must Die!
Jack London'ın kendi kaleminden, kendi yaşadıklarını okumak isteyenler için yapmak istedim bu incelemeyi. Başlarken bir de Jethro Tull'den John Barleycorn bırakıyorum buraya. İncelemenin yanında usul usul çalsın bence. youtu.be/QyDluDeVItw Aslında alkolü de temsil eden bir halk şarkısı ve Amerika'da sert içkilerin genel adı olarak kullanılan bir tabirdir John Barleycorn. London ölmeden 3 yıl önce yazıyor kitabı. Eşi Charmian'ın da bu kitabı yazması için onu desteklediğini anlatıyor. Küçüklüğünden beri alkolle olan arkadaşlığına değiniyor. Tadını sevmediği alkolün yine de onu nasıl etkilediğini ve yaşamı boyunca bu alışkanlık ile nasıl mücadele etmeye çalıştığını anlatıyor London. Girdiği her ortamda alkolün büyük rol oynadığını ve buna karşı koymanın zorluğunu gösteriyor okuyucuya. Bir erkek için, özellikle genç ve çevre edinmeye çalışan denizci bir erkek için içkinin anlamından bahsediyor. Tüm insanlığı gözlemleyişinin yanında çok zor olan şeyi yapıyor muhteşem yazar; kendini gözlemliyor! İnsanın kendine dışardan bakmasının ne denli zor olduğunu bilen bizler, onun bu haliyle de gururlanıyoruz okurken. Alkolü sevmediğini söylediği her bölümü, nasıl alkole giden yola sürüklendiğini anlatarak bitiriyor. Jack'in aklındadır, kafasının içindedir John Barleycorn. Benliğini ele geçiren ama aslında direnmeyi de bildiği bir düşmandır John Barleycorn. Sessizdir, bazen aylarca ortalarda görünmez. Deniz yolculuklarında London ile inzivaya çekilir John Barleycorn. Sahte dostlar, çıkarcı insanlar tanıtır ona John Barleycorn. Bir bağımlılık değildir ama ortam yapması için Jack'e gereken tek şeydir John Barleycorn! Yaşadığı hayatı tam olarak kabullenememiş olan London'ın, kendini tanıma ve tanıtma çabasının ürünüdür bu eser. Yazarın diğer kitaplarının yanında gerilerde kalan ama daha çok okunması gereken bir otobiyografidir. Çocukluğundan gelen bu hayali arkadaş ile ülkeden ülkeye denizden karaya sürüklenmiş ve her seferinde yanında John Barleycorn'u bulmuştur London. Ün, zenginlik, aşk yaşamış ama yine de yanına kâr kalan çok az şey olmuştur onun. Bunlardan en sadık olan ama en zararlısını ölmeden önce yazmak da yürek ister. London bu cesarete sahip gelmiş geçmiş en iyi yazarlandandır. Eseri, London'ı tanımak isteyen herkese tavsiye ediyorum. Onunla birlikte denizlerde dolaşırken, aklından geçenlere sizlerin de şahit olmnızı temenni ediyorum. Diğer kitapları kadar değerli olduğunu bilmenizi isterim...
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
238 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
“Aptal değilim ben. Domuz gibi içmem.” demiş London kitabının henüz başlarında. Ancak bu sözünü hiç tutamamış bu büyük usta. Kısacık ömrünün son yıllarında, ölümüne topu topu 3 yıl kala, hastalıkları arasında boğuşurken alkol ile -kısa da olsa- bir ömür boyu süren arkadaşlığını “John Barleycorn”da kağıda dökmüş. Bu otobiyografik bir roman, ancak bize London’un hayatından kesitler sunmak yerine yazarımızın içki ile tanışıklığının peşinden gidiyor. Dolayısıyla London’ın hatıralarından ziyade iç dünyasındayız. Daha 40ına gelmeden bir dolu hastalıkla boğuşmak zorunda kalan ve bunca hastalığın sebeplerinden birinin alkol olduğunu bilen yazarımız kimi zaman bahanelerini, kimi zaman alkolün dostluğundan aldığı keyfi, kimi zaman da alkolün hayatını nasıl mahvettiğini paylaşıyor okuyucusuyla. Belki daha önce belirtmem gerekirdi ama “John Barleycorn” Amerikan sokak ağzında “içki”ye verilen admış. Bir alkoliğin ağzından alkol ile ilişkisine dair okunabilecek en güzel kitap bence John Barleycorn. Hatta bunu tüm bağımlılıklar için de genişletmek mümkün. Bağımlılığın nasıl başladığını, insanı nasıl pençesinin içine aldığını ve kurtulmanın gün geçtikçe nasıl zorlaştığını kendi yaşadıkları ile çok güzel betimlemiş London. Roman birebir bir alkoliğin ağzından aktarıldığı için çok etkileyici, ama bir o kadar da tutarsız. Zira yazarımız, benzeri pek çok bağımlı gibi, yeri geldiğinde bağımlı olduğunu reddediyor -“ben bağımlı değilim, istediğimde bırakıyorum”-, sokaklarda gördüğü ayyaşlardan nefret ediyor ve onlar gibi olmaktan ölesiye korkuyor -“ben onlar gibi değilim, bünyem güçlü benim. Onlardan daha çok içsem bile yürürken yalpalamam, konuşurken ağzım kaymaz, dilim sürçmez.”-, sonra bir anda alkole öfke kusuyor -“John Barleycorn ile arkadaşlık intihardır”-. Yani tüm içtenliğiyle ve tutarsızlığıyla, bir alkoliğin neler yaşadığını ve neler hissettiğini bizlerle paylaşıyor. “Canım istediği zaman içebiliyor, canım istemediği zaman içmeyebiliyor, içtiğim zaman sarhoş olmuyor ve bütün bunlardan daha önemlisi, bu zıkkımı zerre kadar sevmediğimi çok iyi biliyordum.” diyor genç Jack London… Daha ergenliğe ulaşmadan zorlu bir iş hayatına atılan, gemilerde, yaşça büyük sayısız sert erkeğin arasında kendini ispatlama ve “erkek” olma mücadelesine girişen bu genç adam, komaya girecek kadar içmeye işte o dönemlerde başlamış. Söylediğine göre içkiye bağımlı olmamış, denize açıldığında içmemiş. Ancak karaya çıkışını hep, diğerleri gibi, meyhanelerde kutlamış. Denizcilikten vazgeçip karada çalışmaya çabaladığı yıllar boyunca da, bu sefer de ucuz ve sıcak bir yer olduğu için, meyhanelerden kopamamış. Yoksullukla geçen, stresli hayatının sonunda bir anda üne ve paraya kavuştuğunda ise, bu sefer de bu yeni ortamın getirdiği stresten dolayı, yine içkiye sığınmış. Henüz 40ında, çok erken yaşta hayatını kaybetmiş Jack London. Kafası zehir gibi çalışan, becerikli, çalışkan, disiplinli, ancak yoksul bir gencin varolma savaşında içine düştüğü zorluklar ve göğüslediği stres, hiç bizler gibi sıcak yuvalarında oturanlarla bir olur mu? Yoksulluğunun getirdiği cahilliği kendi kendine okuyarak aşsa da kabalığı -o nasırlı elleri, argoya kaçan dili, lüks sofralarda nasıl davranacağını bilmemenin verdiği ezikliği-, ünlü olduktan sonra da bir stres kaynağı olmuş London için. Aileden uzak, yalnız başına, sevgisiz büyümenin verdiği acılar, belli ki onu en çok rahata eriştikten sonra vurmuş. London, suçluyu aradığı kitabının son bölümünde suçu büyük ölçüde, alkolün serbest satışına izin veren hükümetlere atmış ve içkinin her yerde yasaklanmasını önermiş. Her istendiğinde ulaşılamasa, alkole bağımlılığın ciddi ölçüde azalacağını savunmuş. Nitekim bu yüzden ölümünden sonra Amerika’nın meşhur içki yasağı dönemine de damgasını vurmuş ve içkinin yasaklanmasını isteyen -ve kazanan- grubun propoganda aracı olmuş. London’ın önerdiği şekli ile 1919da yasaklanan içki satışları, büyük bir kaçakçılık mafyasına zemin hazırlayıp siyasi kurumlar büyük ölçüde rüşvete batınca 1933 yılında kaldırılmış. Alkol yasak olsaydı Jack London için durum daha farklı olur muydu? Açıkçası, pek sanmıyorum. “John Barleycorn'un zorla biçtiği fiyat, kısa ya da uzun yoldan intihardır; birden dökülüp boşalmak, yahut yıllarca sızarak tükenmektir. John Barleycorn'la dostluk eden hiç kimse, onun hakkı olan, ona ödenmesi gereken bu ücreti ödemekten kurtulamaz.” diyecek kadar alkolün zararının farkında olan birinin, alkolü bırakmak için yasaklara değil; ama daha fazla sevgiye, ilgiye, dinlenmeye, affetmeye ve terapiye ihtiyacı olduğunu sanıyorum. Bu cesur adamı daha iyi tanımak için ise John Barleycorn’u mutlaka okumanızı öneriyorum.
·
2 yorumun tümünü gör
252 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Tutunamayan Bir Alkoliğin Romanı: John Barleycorn
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için: youtu.be/nBHGX9kVu2I Ayrıca bendenizin de katıldığı uzunca bir Jack London yayını youtu.be/ELchgIZPFLM Kitaba ismini veren John Barleycorn, Amerikan argosunda sert içkilere verilen bir isimdir. Bu kitap bir anlamda da alkolik olan Jack London'ın zihninde ve anılarında alkolle yaptığı mücadelenin otobiyografik romanıdır. Kitap her ne kadar otobiyografik öğeler içerse de kurmaca yönünün de olmasıyla roman değeri taşımaktadır. Yani anlatılanlar yüzde yüz gerçek olmayıp yazarın kurgu alemini de taşımaktadır. Fakat özellikle alkolle mücadele eden bir insanın yaşadıklarını özellikle onun ruh dünyasından gözlemleyebilmek adına harika bir kitap John Barleycorn, diğer adıyla Alkollü Anılar. Kitap, Jack London'ın bulunduğu bölgede alkolün yasaklanmasını istemesiyle başlar. Hatta alkolik adamların çilesini en çok kadınlar çektiğinden onların oy verme hakkını elde etmesini de ister. Anlattığına göre ta çocukluğundan başlar yazarın alkolle tanışması ve mücadelesi. Her bir paragrafta alkolden ne kadar nefret ettiğini, ona doğuştan gelen bir düşkünlüğünün olmadığını, uzun bir süre alkole hükmedebildiğini ama en sonunda alkolün ona üstün geldiğini samimiyetle anlatır Jack London. Aslında bu kitap, Jack London'ın hayata ve yaşadığı ortamların hiçbirine tutunamama hikayesidir. Bu eser, hepimizin kitaplarından büyük bir maceracı olarak tanıdığımız yazarın bir bakıma asıl hikayesini anlatır. Daha 14 yaşında konserve fabrikasında başladığı çalışma hayatını gezgincilik, istiridye avcılığı, balina avcılığı, altın arayıcılığı, çamaşırhanede çalışma gibi birçok işle süsler. Tabii ki buradaki süsleme bolca acılıdır. Yarım bıraktığı eğitimine devam etmeye çalışır, liseyi derslerini çok kısa bir sürede verir ve Kaliforniya Üniversitesi'ni kazanır. Ama daha ilk yılından parasızlık nedeniyle bırakmak zorunda kalır London. Yani elini neye atsa bir anlamda kurur hayat ağacında. O da yazarlığa başlar. Bir çok farklı konuda yazar, yazıları reddedilir ya da cevap alamaz. En sonunda öyküleri yayınlanmaya başlar ve onun yazarlık serüveni de burada başlar. Ve daha önce dahil olduğu ortamlardan çıkıp bambaşka bir ortamın insanı olmaya başlar Jack London. Fakat bu ortamların da insanı olamaz. Daha fazla alkole düşmeye başlar. Bu sefer nefret ettiği alkol onun arkadaşı olmaya başlar. Zenginleşmesi ve ünlenmesi ona çokça arkadaş kazandırır belki ama o, bu ortamlarda kalabilmek adına ardı ardına kokteylleri içer ve katlanır. Sahte gülen insanların yüzlerine onlar gibi gülerek ve daha çok içerek katlanır. Parası olunca yatına atlayıp denizleri aşar maceradan maceraya koşar ama hep içer. Küp gibi içer, belki de yaşadığı en büyük talihsizlik de bünyesinin içkiye aşırı dayanıklı olmasıdır. Başkaları sızıp kalırken dayanıklı vücudu yüzünden küp gibi içmeye devam eder. Tasmanya'ya dahi gider ve orada da içer. Litrelerce absent içer, vücudunu zehirler ama bunu bildikçe yine de içer. Jack London yaşadığı kırk yıl boyunca ne tam kök salabilmiştir yaptırdığı kurt eviyle, ne de seyyah olarak gezebilmiştir gemilerinde. O ne tam denizin adamı ne tam karanın adamı ne de tam olarak yazının adamı olabilmiştir. Ne yazıların tutunabilmiştir ne de serüvenci ruhuna. Belki de tek arkadaşı nefret ettiği alkol olmuştur ve o alkol de bir gün gelip canını almıştır kırk yaşında London'ın. Ve geriye Demir Ökçe'den Martin Eden'a kadar 50 civarında harikulade eserler bırakmıştır. Ve bu kitap yazarın ruh dünyasını, çaresizliğin ve yaşama tutunamayan kişiliğini en iyi anlatan kitabıdır. Eğer Jack London'ı gerçekten tanımak istiyorsanız, bu kıyıda kalmış kitabı Mete Ergin'in harika Türkçesi ve Arthur Calder-Marshall'ın tam 26 sayfalık önsözünden okuyun.
·
4 yorumun tümünü gör
238 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
yaralı gerçekler ve sonsuz acılar
İncelemem sadece şahsi düşüncelerim üzerine olacaktır. Eserin üslubu ya da herhangi bir özelliği üzerine eleştiri yapmayacağım. Sadece bende önceden beridir var olan sorgulama anlayışıyla birlikte hissettiklerimi yazacağım. Bu türde melonkolik değil belki ama insanı hayatı sorgulatan, hayatı sorguladıkça insanı kahreden kitaplardan bahsediyorum. Yeraltından notlar, tutunamayanlar, bulantı, olağanüstü bir gece, amok koşusu, dönüşüm ya da babaya mektup. Bu kitaplar neden bu kadar canlı hep merak etmiş sorgulamışımdır. Beni kendisine çeken şey doğruları söylemelerimi yoksa hayatı daha çok nihilizme yormaları mı? Tek bildiğim şey çoğuna katılmak istemesem de katılıyorum hem de tüm irademle. Böyle kitapları okudukça gelişiyorum bir şeyler öğreniyorum hayat hakkında ama gitgide budalalaştığımı farkediyorum. Hayattan zevk alamaz bir hale döndüğümün, her dakikamı düşünmekle harcadığımı ya da ne bileyim sürekli kitap okumaya sarmam gibi. Böyle kitaplar okudukça daha da okuyasım geliyor ama bu tür kitaplarda da derin bir depresyona giriyorum. Çoğu kısımları eleştiriyorum ama tutunduğum kısımlar tüm zamanımı alıyor, amansızca derin bir sorgulama içgüdüsü ile beni yoruyor. Ama mutlu bir aptal olmaktansa böyle kitaplar okumayı tercih ederim. Eser... Eser harika capcanlı okuduğunuz sürece sanki sizinle yaşıyor gibi. Başta bazı şeyler abartılı geliyor ama yaşamayan ne bilir değil mi? Aslında ben sadece içki ile olan düşüncelerinin çıkmazlığı dışında hayatın boş beleş şeyler üzerine kurulu olduğunu söyleme cesaretinde bulunamayan anlatıcının sarhoşlukla bezeli olarak düşüncelerini yansıttığı kanısındayım. Ve bence kitabın asıl konusu da bu. Yazarın sayfalarca bahsettiği şey emin olun ki sarhoşluk içme değil toplumun sığ ve dar bakış açısı sonucu mecbur kalınmışlıklar. Hepimiz mecbur kalıyoruz ve çoğumuz topluma uyuyoruz. Sonunda ise bunu istemeyenler tutunamayanlar tutunmaya çalışırken çoğu kez onları izliyoruz. İşte bir seçim daha sunan bir kitap daha. "aptal olmak mutlu olmaktır" gerçek hep canını acıtır. Seç tarafını...
İntihar
8.2/10 · 822 okunma
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
Reklam
2
5
49 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42